ÖYKÜNÜN ÜÇ TILSIMI; UZAM, ZAMAN, KARAKTER

SERAP GÖKALP’İN 20 NİSAN 2010 İZMİR TÜYAP KİTAP FUARI

PANEL KONUŞMASI

Bugün öykünün tılsımlarından üç tanesine kısa bir süre için dokunmaya çalışacağım. Evet, mekân yani UZAM,  KARAKTER ve ZAMAN ‘ı konuşacağız.

Size ilkin kendi tanımlarımı sunmak isterim; Sınırla zamanda bunları iç içe anlatmak zorundayım çünkü birbirinden ayrı düşünürsek pek işlevsel olmayacağı gibi istediğimiz anlamda sonuç da alamayız… Konuyu yalınkat kavramamalıyız.

Öyküyü içine yerleştirdiğimiz kâse; UZAMDIR.

ZAMAN bu kâsenin içindeki sıvıdır. Miktarını ve yoğunluğunu biz ayarlarız.

KARAKTER, kâsenin içindeki birbirinden farklı renk ve katılıktaki parçacıklardır. KARŞILIKLI KONUŞMA sıvının zevk vermesi için kullandığımız tılsımlı tozlardan yalnızca biridir.

Evet… Ruhumun karanlık mağaralarında, yaşamdaki ayrıntıların yanı sıra, bilincimin seçtiği renkler, bilinçaltı tozlarım, hayallerimin damlacıkları bulunur. Öykü yazmak için bunlardan aldığım uygun oranları bir araya getiririm. Kimi zaman yüksek ateşte, kimi zaman kısık ateşte hazırlarım. Bazen de soğuk servis ettiğim olur. BU BAKIŞ AÇISIDIR.

Karışımın yoğun olmasını istiyorsam sıvıyı yani zamanı sıkıştırırım.

Burada dikkat etmem gereken;

Hem öykü zamanı

Hem söylem zamanı

Hem de okuma zamanının özenle ayarlanmasıdır.

Hazırladığım karışımın kıvamını çabuklukla tutturabilirim. Ama işlerin ters gittiği zamanlar da olur.  O zaman çığlıklarım dört yöne uzanan dehlizlerde çınlarken, asamın ucu ve pelerinimin etekleri her şeyi kırıp döker. Uzun tırnaklarımla karakterlerimi, öykülerimi, zamanları parça parça ederim. Bu yaratıkla yaşama cesareti gösteren biri var. Sol omzumda yaşar.

Adı Kırmızı. Ve bana soğukkanlılıkla sorar:

“E, “der, “Neler oluyor bakalım?”

Homurdanırım.

“Şu yazdığın berbat bir şey,” der.

“Ne dedin sen?”

“Dediğimi duydun.”

“Eceline mi susadın? Seni uyarıyorum, bu damarıma basma huyundan vazgeç!”

Gözlerini tavana diker;  “Neden karışımı yeniden yapmıyorsun?”

“Karışımı yenilemek mi? Nesi var, mis gibi karışım işte… Hem sana ne?”

Sinsice bekler.

“Kolaydı öyle…”derim.

“At onu, yeniden başla!” diye saldırıya geçer. Her şeyi döküp saçar.

“ Defol başımdan! Yoksa…”

“Ne yapacaksın?”

“Canını alacağım…”

“İyi, gidiyim de gör…Ararsın ama sonra…”

“Seni mi arayacakmışım hah !”

“Ben olmasam…”

“Huzur bulurdum biraz,”

“Tabi, tabi… Yanlışlarını bulunca ayy evet diye çığlık atan kim?”

“Seninle ilgisi yok, canımın yanması yüzünden.”

“Burada yaşamamı isteyen sensin!”

“Doğru, yoksa çoktan elimi kana bulamıştım!”derim.

Havada sözcükler uçuşur, hepsini onun kafasına fırlatırım.

Ve yeniden başlarım. Eğer karışımdan mutlu olduysam, damıtmaya sıra gelir. Gene göz gözü görmez, ortalık dumanlar içinde kalır. Beklerken tüm dehlizlerde dolaşan yankılar korkutucu, solunan kokular geniz yakıcıdır.

Hazırladıklarımı gözden geçirme zamanı gelir. Onlar şimdi başka birinindir ve ben “Kırmızı”nın tüm acımasızlığını öykülere püskürtürüm. Yeni anaforlar, depremler, yangınlar… Her şey yolunda giderse yeni ürünümü o uzak korku şatosunun kapısına bırakır, süpürgeme binip mağarama geri dönerim. Kapı açılırsa, öykü size doğru yolculuğuna başlar. 

Size bir uzam yaratmaya çalıştım. İki de karakter. Burada cadıyı ben oynuyorum, gördüğünüz gibi.  Türlü araç gerecim, malzemelerim var.

Bir de beni durmadan eleştiren bir asalak devrem. Adını Kırmızı koydum, kırmızının sembolojisini hesaba katarak yaptım bunu. Onunla karşılıklı konuşmamdan ikimiz hakkında aşağı yukarı bir fikir sahibi oldunuz.

Sizin imgelerinizi harekete geçmeyi umarak kullandım bu sözcükleri. Ama bence uzam öyle bir şeydir ki öyküyü çerçeveleyip sabitleme çabası olmasına karşın yazarın yorumu ve okur algısı işin içine girdiğinden değişir, ne dersiniz?  Karakterleri  de sizin dağarcığınızdaki genel tanımlardan yararlanacak çizgiler şeklinde verdim.

Mekan yaratmada en büyük usta Edgar Allan Poe’dır biliyorsunuz.  Bakın şimdi:

“Ve bu çimenliklerde yer yer, düşsü korular uzanırdı. Bunların fantastik ağaçlarının uzun ince gövdeleri dik yükselmez, öğlenleri vadinin ortasına düşen gün ışığına doğru zarifçe eğilirdi. Abanoz ya da gümüş renkli görkemli kabukları öyle pürüzsüzdü ki Eleonora’nın yanakları dışındaki her şeyden daha düz, daha kaygandı…” (Eleonora)

Mekan betiminden yavaşça karaktere götürdü bizi yazar.

   

Bir görüş günümüz öyküsünde uzamın kullanılmaz olduğudur. Ama bunu tümüyle yok etmek değil mekânın gizlendiği veya gizemli olarak var olduğu şeklinde yorumlamak gerek. Anıştırmayla okura önerilen uzamdır bu. Belki de bizi yanıltan, mekân dediğimizde eski metinlerin uzun betimlemelere yönelmiş olması.  Çağdaş öykü için atmosfer yaratmak deyimi yeğleniyor. Mekân iki boyutluluk, anlatıcının var olduğu bir ses iken, atmosfer yaratmak sanki üç boyutlu ve okurun imgesine güvenen bir kavaramdır, okura orada olma duygusu verir. Hayal edilebilir ayrıntılardan oluşturulur ve metnin damıtılmışlık düzeyini yükseltir.

Sanırım uzun betimlemelerden vazgeçilmesinin nedeni artık okurun gelişen iletişim olanaklarıyla bilgi ve imge dağarcığının ulaştığı zenginlik düzeyi.

Bir metne başlarken “Bir ev” diye başlayabilirim. Hemen bu sözcükle ilgili verileriniz bir ev düşler.

“Lüks bir ev” dersem, başka bir ev tasarlarsınız.

“Havuzlu ev?”

Başka bir şey yapacağız: “Öyle bir mahallede yaşıyordu ki evlerin havuzları kanallarla birbirine bağlanmıştı”

 “Kapı açılınca evden beklemiş yağ kokusu yüzüne vurdu.” Burada da bir evden söz ediyorum. Ama nasıl bir resim çizdik gördünüz mü? Anlatmaya gerek var mı?

“Evin badanasına baktı, ‘Olamaz renge bak,’ diye düşündü, ” Karakterin beynindeyiz şu anda ve olumsuz düşüncesiyle bize bir şeyler anlatıyor bu cümle değil mi? Peki gözümüzü karaktere çevirelim; kadının başında şık bir şapka vardı, yüzü küçük ve beyaz, dudakları kırmızı boyalıydı. İpek bir boyun atkısı, eldivenleri siyah trençkotuyla uyumluydu.”

Uzam, başka amaçlar için de kullanılır. Bir zamanı, tarihsel kesiti veya yaşam kesitini yakalamak için var ederiz. Gerçeklik duygusu yaratırız. Beri yandan zaman öğesi ve karakter öğesiyle de -tersi yani- mekâna ilişkin ipuçları verebiliriz.

Ter içinde uyandı, her şeyden kopmuş, bir süre evde aylak aylak gezindi. Sonra bir sigara yaktı ve oturdu, kafası bomboş, buruşmuş pantolonundaki kırışıklara baktı. Ağzında uykunun ve sigaranın tüm acılığı vardı. Pörsük ve gevşek günü, onun çevresinde, vazonun içindeki su gibi çalkalanıyordu. Albert Camus karakter öğesiyle uzamı gözümüzün önüne bırakıyor.

Kolay anlaşılabilir uzamlar yaratabiliriz veya karakterlerin iç dünyası kanalıyla oluşturulan uzamlar kullanabiliriz. İkinci seçenek karmaşık gözükür. Çünkü işin içinde yazarın beyni, karakterin beyni ve okurun beyni vardır.

Boyacı çocuk, fırçasıyla boya sandığına tram-tak, tram-tak vurduğu sırada, trafik polisinin düdük sesi çelik bir tel olup ileri fırlıyor. Taşıtlar durduğunda, kalabalık karşıdan karşıya geçmek üzere dalgalanıyor. Kethüda, Oltu taşından tespihini tırnaklayarak yanaklarının içini çiğneyerek yürümeye başlıyor. Ama peltenin içindeki karıncadan farkı yok şu an, elden ne gelir. Az önce geçip giden atılgan mobilet gibi ortalığı yırtıp parçalamak istiyor ama…

Bu ben. Tuz Saraylar kitabımda Kethüda öyküme eksen karakterin gözüyle giriyorsunuz.

Bu örneklerde bir şey daha dikkatinizi çekti sanırım; öykünün gerekliliğine göre açık mekân veya kapalı mekân kullanabiliriz.

… su setindeki kırık bir şişenin boynundan küçük pırıltılı bir yıldız noktası çakıp söndü

ve bir köpeğin ya da kurdun yuvarlak kara gölgesi belirip koşmaya başladı…. Çehov konuştu.  Açık mekânda geçen bir öykü bu

 “Bir sabah tedirgin düşlerden uyanan Gregor Samsa, dev bir böceğe dönüşmüş buldu kendini.”

Kafka konuştu. Bize Dönüşüm öyküsünü anlatmaya başlıyor… Kapalı mekanda geçen bir öykü  bu biliyorsunuz.

Mekânı kimi zaman kurşunkalemle, kimi zaman pastel boyayla kimi zaman da çok renkli çizeriz. Üslubumuz veya seçtiğimiz konu neyi gerektiriyorsa.

Yazılı metin okurun duyularını kışkırtır bazen. Retinadan gelip beynimizin arka kısmında işlenmiş kayıtları kışkırtır. İşitsel ve dilsel bellek dediğimiz loba yöneliktir.

“Derken çanların çalması durdu, ağılda tüfekler patlayarak öğlenden sonranın havasını patiska yırtar gibi yırttı.” Carlos Fuantes’in bir cümlesiydi bu. İşitsel belleğimize sesleniyor yazar.

Mekânı  ve karakteri yaratırken çok ayrıntıyla işimizi görürüz. Bunlardan bir tanesi karşılıklı konuşmadır. Benim sol omzumdaki Kırmızıyla konuşmamın dışında başka bir örnek getirdim size; birkaç yönden bakacağız bu seçtiğim sahneye çok işlevsel bir sahne bu… Müthiş.

Ben bu gece Aydanur’da kalmak istiyorum” dedi. “Çok ısrar etti, ona söz verdim, geleceğim, dedim. Yarın oradan işe geçerim.”

“Olur, git,” dedi Mahmut.

“Dur, senin çayını da getireyim, öyle giderim.”

“Yatıp kalmayasın, dikkatli ol.”

“Yok canım. Gerçi biz bu gece sabahlarız herhalde. Aydanur beni uyutmaz. Bilirsin, sohbeti boldur. Değil mi?”

“He… iyidir.”

Burada yaratılan atmosferi algılıyoruz değil mi? Beri yandan, karakterlerin beden hareketlerini düşleyebiliyoruz. Yazar, ses vurgusuyla kişisel sözcükleriyle de hem karakteri yaratıyor hem yaratılmış atmosfere küçük dokunuşlarla pekiştirmeler gerçekleştiriyor.  Kapalı bir mekân; bir ev burası .  Çift evli. İkisi de çalışıyorlar.

Adam pek de kibar biri olmasa gerek “He” deyişinden anlıyoruz.  Karısının ona çay getirmesi gerekiyor, kendi gidip almıyor. İzin almasına bakılırsa kadın adamdan biraz çekiniyor. Adam, ikazını da yapıyor.  Ayrıca çok incelikli bir ipucu var. Hissetiniz sanırım. Bilirsin, sohbeti boldur. Değil mi? Üçünün de öncesinden oturup konuşmuşlukları var… Ama Değil mi? Söyleyişinde özel bir vurgu var. Bir ima seziyor muyuz? Evet. 

Hasan Özkılıç…  ’ Güzel Günler İçin’ adlı öyküsünden seslendi bize.

Aynı diyalogla zamanı vurguladı gizlice. Bu karşılıklı konuşma sabah geçiyor, İşte öykünün tılsımlarından birini daha keşfetmiş olduk. Zarafetle hissettirilen bir ayrıntı yakaladık.

Diyalog konusunu anlatırken atlamamamız gereken başka bir açı İÇ KONUŞMAdır. Bilinç akışı, hayal kurma (ileri sıçrama ) , anıları anımsama (geriye dönüş) kendi kendini sorgulama, teknikleriyle istersek mekânı genişletir, zaman sıçramaları yapar, karakter çizimini gerçekleştirir,  istersek de zaman unsuruyla da oynarız. Gördüğünüz gibi her şey iç içe…

Zaman kavramına bakarken gözden kaçırılmaması gereken üç tanım var.

ÖYKÜ ZAMANI ;Anlatım içeriğinin bir parçası olarak var edilen zamandır bu. Az önceki diyalogdan anladığımız gibi. Yazarın damak tadına göre bunu istediği oranda kullanır.

Kimi kere “Aradan yüz yıl geçti.” Diye bir cümle kurar ve bizi çok ilerilere götürür. Bu öykü zamanıdır.

SÖYLEM ZAMANI ;Başka bir örneği inceleyelim.

“Belki anlama özürlüyümdür, ancak bir beyefendinin uykuya dalmadan önce yatakta bir o yana bir buyana döndüğünü anlatmaya, neden 30 sayfa ayırmış olduğunu bir türlü anlamış değilim.”

Ollendorf Yayınevi adına Bay Hombolt, Proust’un Kayıp Zamanın İzinde yapıtını geri çevirdiğinde kullandığı cümleler bunlar.

Beyefendinin uykuya dalmadan önceki durumunu 30 sayfa boyunca anlatma işi, söylem zamanı.

Burada bir yöntem sezinliyoruz.  O yöntem okurun tepkisiyle etkileşim içinde bir okuma zamanını kabul ettirmektedir.

Yazılı metnin uzunluğuna göre metni okumak için öngörülen süredir bu.

Söylem zamanını kaç şekilde kullanırız?

  • Yazılı metin eylemle eş zamanlı olur.
  • Yazılı metin eylemden kısa olur.
  • Yazılı metin eylemden uzundur. (Bu tür metinleri bazen gerilim artırıcı unsur olarak kullanırız. Buna spazm zamanı adını veririz. Burada yalnızca sözünü edip geçelim.)

Bunları yapmak için değişik teknikler kullanırız. O ayrı bir konu.

Şimdi OKUMA ZAMANI kavramına biraz değinelim.

Öncelikle şunu söylemek gerek, öykü zamanı=söylem zamanı=okuma zamanı olursa eğer, gerçeklik duygusu daha keskindir. Filmlerde uygulanan yöntemdir bu.

  • Az zaman yalın anlatıma götürür bizi.
  • Çok zaman için ayrıntılı anlatım ve süslemeye gereksiniriz. Bu betimleme bolluğudur. Anlatıdaki çeşitli noktaların ayrıntılı anlatımı söz konusudur.

Zamanı betimleme kanalıyla yönetebileceğimiz gibi diyalog kanalıyla da yönetebiliriz.

  • Çabukluk, kısa diyalog,
  • Dağıtım yaparak pornografik, uzun diyaloglar yazarız.

Kimi metinlerin hızlı okunması gerekliliği vardır. Heyecan ve hız duygusu vermemiz gerekiyorsa çok söz, kısa cümlelerle yaparız bunu.

Bazen oyalama teknikleri gereklidir. Bu kere anlatısal zamanı, geciktirici olarak uzatırız. Çevrimsellik ve durağanlık yaratırız ve kimi görüşe göre bu teknik metnin tadını çıkarmamızı sağlar. Bunu diyenler, okurun çıkarımsal gezintiler yapmasına olanak sağladığını söyler. Nedir bu çıkarımsal gezintiler? Okurun öykünün devamına ilişkin,  öteki öykülerle kendi yaşam deneyimlerinden oluşan bir tahmin yürütmesi sürecidir.

Her kullanımın gereklilikleri vardır diyelim ve artık beynimin karanlık mağaralarından çıkalım. Sevgili ustalarımızdan İnci Aral’ın bir sözüyle vedalaşalım. Ona bir selam göndermiş olalım. “Yazar dokunmadan önce sözcükler oraya buraya dağılmış ses ve işaretlerdir. Gündelik dilin başıbozukluğunda uçuşup dururlar. O, sesler arasındaki bağı sıkılaştırarak, onları ayrı ayrılıklarına duyusal ve zihinsel bir birlik kazandırmak üzere bir araya getirip kendisine ait kılarak, sanatsal yaratılışın ruhuna uygun biçimde yeni bir şey yaratır,” der Anlar, İzler, Tutkular’ adlı yapıtında…

Deniz kestaneleri

Serap Gökalp’in Kulak Misafiri kitabından.

İrfan, parmaklarını masaya “iki de keklik bir kayada ötüyor” diye mırıldanarak vurup duruyordu. Necdet Usta, ya sabır çekerek önce meyhanenin duvarlarındaki isli resimlere baktı, sonra yine İrfan’ın parmaklarına. İçleri hafif yeşil, dümdüz kesilmiş tırnaklar. Küt parmaklar, eski usul, sofra bezinden masa örtüsüne hınçla düşüp kalkıyordu. Sigara yanığından delinmiş yere özellikle mi vuruyor, diye aklından geçirdi Necdet Usta. İrfan’ın belli ki kafasının içinde duyduğu ezgilere uydurduğu taptaplar sinirine dokunuyordu. Rakıları bitmiş, içerisinin havası ağırlaşmış ve İrfan kelle olmuştu. Ayrıca karısının, büyük olasılıkla yola bakan pencerenin kenarında oturmuş, kendisini bekliyor olduğunu düşündükçe de iyice keyfi kaçıyordu. Pişman olmuştu İrfan’la içmeye evet dediğine.

“Bir derdin var senin, bütün gece içip durdun, anlatırsan rahatlarsın diyordum, hiç…”

“Ayın altısında bir hesap var,”dedi İrfan.

“Ne hesabı bu?”

Cevap vermedi, iki parmak masaya inip kalkmaya devam etti.

“N’apıyorsun sen?”

“Türkü dinliyorum.”

“Ner’de çalıyor peki?”

İrfan işaret parmağını ağır bir şeymiş gibi kaldırıp şakağını taptapladı bu kere, “Kafamda.”

“Peki bu taptaplar neyin nesi?”

“Türkü’deki davul.”

“ Tövbe Yarabbi, tövbe estağfurullah” dedi Necdet sıkıntıyla yere bakarak. “Hadi kalkalım artık. Yengen uyumamıştır. Camda bekliyordur, geç oldu.”

İrfan, gözünü dikmiş ona bakıyordu. Çengeldeki koyun kadar trajik bir görüntüydü bu. Hani kasaplar kafasız, derisi yüzülmüş, tepesi aşağı hayvanları asarlar ya… Kıçlarına da bir demet yeşillik tıkıştırırlar. Uzuvları kütleşmiş gıdaya dönüşmüş hayvanların kafaları da karşı vitrinde sakatatçıda sırıtmaktadır. Kelle paça olmayı bekleyen akça pakça organlar ve pörtlemiş gözler gelip geçene şaşkınlıkla bakmaktadır.  İrfan, sanki karşısında böylesine duygusallık kilitlenmesine neden olacak bir görüntü varmış da o görüntüyü bir türlü gözünün önünden silemiyormuş gibi bakıyordu.

“Ne?” diye korkuyla sordu Necdet Usta. İrfan’dan yanıt gelmeyince ciddi olarak tedirgin olup kekeledi ve “N-ne var?” dedi tekrar.

Kalktılar. Bereket ısrar etmedi İrfan, oturalım diye tutturmadı. Belki de oda bıkmıştı buradan. Meyhaneden çıkıp yürümeye başladılar. Necdet Usta bir şey söylemiş olmak için;

“Kendine doğru düzgün elbiseler almalısın. Leş gibi bu kılık” dedi.

“Altısından sonra alırım belki. “Sevemez kimse seniiiiiiii!”

“İrfan yapma bunu,” dedi Necdet, iyice canı sıkıldı.

Gecenin ikisiydi. Tahir Caddesine çıkan ara sokak bariton sesle doluverdi birden. Anında, apartmanlar kendilerine yer açmak için, pencere kanatlarını daralmış insanların kolları gibi gerip, bu sesi göğüslemeye çalıştı.

Çöp kamyonu geçmemişti. Varillerin çevresindeki başıboş kediler ve köpekler bile sesten yer kalmadığı için kaçıştılar.

Sokak lambasının dairesi içinde iki kişi. Bir tanesi Kestane Bar’a giden bir tarafı Bakkal Nuri’yle Terzi Hikmet’in dükkânlarının önünden geçen karanlığın çevrelediği ışık dairesi… Camlara üşüşen sokak sakinlerinin gördüğü buydu. Kedilerse yalanacak parlak renkli bir sıvı gibi yere saçılmış ışıktan ve çöp bidonundan uzak durmak zorunda olduklarını hissettiler. Mamalarını çiğneyen bu kocaman ve sert patilerin can yakıcı olduklarını öğrenmişlerdi.

“Yediremiyorum ağbi” dedi İrfan, şarkı söylediği sesle. “Olmaz böyle bir şey! Kendimi pösteki edip ayaklarının altına sereyim, ayağının türabı olayım, o beni istemesin! Bana yapılır mı bu? Yapılır mı Necdet ağbi ya?”

Ağabey demeyip sözcüğü kısa kesiyor, ğ yi gırtlağında iyice fokurdatıyordu. Bu onun olağan konuşması değildi ve gözlerini dikmiş söyleniyordu. An gelip hayalindekine savuracağı bir yumruğa karşı tetikte duran Necdet Usta bir eliyle de İrfan’ın kolunu teselli etmek için sarsıp duruyordu.

“Vallahi anlamıştım kız meselesi olduğunu.E, bütün gece sustun, şimdi sokakta avaz avaz bu konuyu mu konuşacağız oğlum? Akıllı ol biraz. Akıl sepetini yanından ayırmayacaksın hiçbir zaman.”

“Akıl sepetinin sapı deliliktir Necdet Ağbi. Delilik olmasa aklı nasıl taşırsın? Sevemez kimse seniiiiiiii!”

Karanlığa sığınmış bir kedi, İrfan’ın korkutucu burun deliklerini, bağıran ağzını ve ışık geçirgen gözlerini, onların gerisinde beşinci kattaki bir ayrıntıyı gözlüyordu. Işıklarını karartmış, perde arkasından sokağa bakan gözlük camları… Bu gözler, aşağıdaki ayakkabıların burnunun, omuzlarından önce doğru çıktığını, kibrit çöplerinin sağa sola hareket ettiğini görüyordu. Hararetle konuşanın ve şarkı söyleyenin tepelerindeki dazlaklarıyla alay ediyordu. Gafil avlanmışlardı. Karşıdan görünüş için harcanan çaba yukarıdan bakış için çaresizdi.

İrfan kendi göğsünü yumrukladı; “Sevemez kimse seniiiiiiii!” Boğazından gülle gibi fırlayan ses, sokağı, apartmanları, top ateşine tutuyordu. Her mısradan sonra epey duruyor, düşünceli kafasını sallayıp sonra sürdürüyordu:

“Benim sevdiğim kadaaaar! Sevgilim seeeen olmasaaaan! Yaşamak neye yaraaaaar? Ne yapacağım ben Ağbi? Çiçek mi ekeceğim? Necdet Ağbi? Yedirdi bana deniz kestanelerini!” Havaya doğru bağırdı; “Seni sevdim diye bu deniz kestanelerini yedirdin bana!”

Başını yukarı kaldırdığında bu kere dazlağını kedi gördü. Yukarıdan ise çaresiz ve aç bir yavru kuş görüntüsü veriyordu, kesik böceksi hareketleri kedilere çok korkutucu geliyordu ama. Üzüntüyle ciğerlerini şişirip sürdürdü şarkısını: “Sevgilim seeeen olmasaaaan! Yaşamak neye yaraaaaar?”

“İrfan” dedi Necdet “Ayıp oluyor, herkes camlara çıktı.”

“Ben saçının telinden o yuvarlacık topuklarına kadar vurulayım, sen bana deniz kestaneleri yedir ha?!  Yaşamak neye yaraaaaar?”

Yüreğinin derinliklerinden, kıskançlık, ilgisizliğin yarattığı düş kırıklığı, ağzından şarkı olup fışkırıyor, insanları apartman camlarından yarı bellerine kadar dışarı sarkıtıyordu. Kediler aşırı ses yüzünden rahatsız, kulaklarını kısıp biraz daha köşelere siniyor, Necdet’in zayıf fıs fısları bu yangın karşısında çaresiz kalıyordu.

“Yapma İrfan, böyle sokak ortasında bağırmakla kızın sevgisin kazanacak değilsin. Ağır ol biraz. Etrafı rahatsız ediyorsun. Polis molis çağıracaklar. Gece yarısı karakollarda, başımız derde girecek oğlum…”

“Sakin olamam ağbi! Necdet Ağbi! Yerlerde süründürdü beni! Yerlerde!.. Yalnız seni düşünüüüüür! Yalnız seni yaşarıııım! Gördüğüm anda anlamıştım zaten, biliyor musun?  Boku yedim ben, dedim, biliyor musun Necdet Ağbi. Yaktı kavurdu beni o kızıl saçlar!”

“Boya kızılı!” diye küçümsedi Necdet, berbat hissediyordu kendini, bir tanıdık falan varsa diye içi daralıyordu.

“Boya kızılı değil ağbicim. Sahici kızıl bu! Giritli ah! O boy, o pos, o endam! Bir yürüyor ki barsaklarımı söküp alıyor Ağbi! Böylesi görülmüş değil! Seni sevmekten değiiiiiiil ! Yapma etme, gitme diyorum, götürüyor barsaklarımı çekip! Kaybetmekten korkarıııııım!  Barsaklarımı n’apiyim Ağbi, onu kaybetmekten! Yedik bir kere bu deniz kestanelerini! Bir gülüyor Ağbi, bir kahkaha atıyor, şekere dalan sssinek gibiyim, anlamıyorsun! Yapma diyorum, böyle gülme. Yerlerden topluyorum barsağımı, ciğerimi darma dağınık oluyorum yau! Ah yedim ben o deniz kestanelerini yok çaresi… Tabii ki gönlümle seviyorum, Necdet Ağbi, sakatatçı mıyım ben? Acı çekiyorum diye… Yani sen anla halimi!”

“Güzelse güzel, sende gönlü yok be oğlum, kdyver gitsin.”

“Bir fistan giyiyor; su. Aktı akacak üstünden. Aktı akacak ki günaha sokacak adamı! Sevemez kimse seniiiii! Benim sevdiğim kadaaaar!  Annemgillere söyleyelim, sen de destek var bana, yengeyle falan gidin isteyin bana. Babam rahmetli göremedi ama…”

“Tamam. Bu hafta yetişmez. Haftaya muhakkak gideriz.”

“Haftaya mı? Ayın kaçı oluyor haftaya?”

“Beşinden, altısından sonra.”

“Olmaz Ağbi. Ayın altısından sonra anlamı yok ki!”

“Niye? Nesi var gelecek haftanın?”

“Gidecek Ağbicim, gidecek. Yedirdi bana deniz kestanelerini, çekip gidecek. Nasıl yemeyeyim Necdet Abği? Gözüm, görmesin tamam ama gözümün önünden gitmiyor ki haspa! Yaşamak neye yaraaaaar?”

“İrfan, oğlum, tut kendini biraz. Böyle koyverme. Koskoca adamsın. Yakışıyor mu bu sümüklü oğlan tavırları canım?”

“Tutamam kendimi ağbi, içim yanıyor diyorum sana! Duysunlar! Rezil de olayım mezir de umurumda değil, yemişim ben deniz kestanelerini, hayır eder miyim hiç? Ulan parası olan adamda böyle sevda olur mu zilli? Bir kere o adamın saçı olmaz! Kuşu uçmaz, kervanı tar-u mar… Çöl olur o çöl! Şşş Necdet Ağbi, bak yoksa bunun zengin mengin bir vay vayı falan mı var? Kim bilir belki başkalarına da deniz kestaneleri yedirmiştir bu?”

“Bilmiyorum. Belki vardır, belki yoktur Ama sen susmazsan polis bir deniz kestanesi yedirir ki bize, ikimiz de beğeniriz. Yapma, hadi yürü gidelim, yengen bekliyordur beni. İçim daraldı yahu! Nereden beladan sana olur içelim dedim. Sen nerenle içtin bu zıkkımı be oğlum? Sonradan vurdu seni?”

“Her an seni düşünüüüür! Her an seni yaşaaarııııım!”

“İrfan, bak ne diyeceğim; şimdi sen git yat, kafanı topla biraz. Sonra alırsın kızı karşına, konuşursun, belki kabul eder.”

“Etmezzzzz ağbicim, etmez. Çayırın rüzgârı kadar gamsız…”

“Canım nereden biliyorsun? Hiç sordun mu?”

“Seni sevmekten değiiiil! Kaybetmekten Korkarııııım! Tabi ki konuşmadım. Nasıl konuşabilirdim ki bu içimdeki deniz kestaneleriyle? Bilmem ne fakültesini bitirmiş, bilgisayarla haşır neşir, su gibi kız. Etrafı su kuşu dolu Ağbi. Bana düşen deniz kestaneleri!”

Sokaktaki herkes uyanıktı. Ama hiç kimse polis imdatı aramayı aklından geçirmemişti. Balkonlardan, pencerelerden ve perde arkalarından yutarcasına dinledikleri öykünün devamını merak ediyorlardı. Kadınların bazıları bu tutku karşısında gizli gizli ağlamaya başlamış, bazı erkekler sigara yakmıştı karanlıkta.

Üst katlardan görünen, abartılı el kol hareketlerine karşın konuşmalarının anlaşılmamasının yarattığı şeffaf duvar duygusu bir anda yırtıldı; İrfan şarkıya baştan başladı. Hiç kesmeden sonuna kadar o harika sesiyle şarkısını okudu. Ezgi parçacıklarının delik deşik etmediği bir karış duvar, tek bir yürek kalmadı. Su gibi kimi kere coşkulu ve güçlü, kimi kere sessiz ve işgal edici her köşeye sindiler.

Derin bir sessizlik oldu; kimsecikler yokmuş gibi. İrfan’a uzayda tek başına kalmışlık, hiçlik duygusu veren bir sessizlik. Sonra bir alkış tufanı koptu. Yukarıdan aşağıya konfeti olup yağdıkça yağdı…  Apartmanların sıkıntıyla açılmış gibi duran pencere kanatları şimdi kucaklamak için duruyordu karanlıkta.

İrfan yukarılara, karanlığa doğru baktı. Efendiden bir şey isteyecek oldu, ağzı açılıp kapandı, sustu. Başını önüne eğip kıpırtısız kaldı. Kedi efendiden tüm korkusuna karşın cesaretini toplayıp bir parça tavuk kemiği kaptı götürdü. İrfan tam bir şey diyecekti ki, uzun sarı saçlı bir travesti başka bir karanlık sokaktan çıktı. Yalpalayarak gelip sokak lambasının altında durdu. Yüzüne düşen sarı saçlarını edalı arkaya attı. Makyajı akmış, burnu kanıyordu. Çatallı sesiyle dili dolaşarak yukarıdan aşağı tüm kadınların duygularını dillendirdi: “ Şşş, aslanım” diye seslendi. “Beni sev sen beni! Bana ver o deniz kestanelerini emi!”

“Ulan Cansu! Ne dedin sen elin adamına?!”

Cansu, çömelmiş, lamba direğine sırtını dayamış İrfan’dan gözlerini ayırmadan:”Deniz kestanelerini yiyeceğim dedim!”

“Sen nasıl yersin elin adamının deniz kestanelerini ulan ben varken?”

“Ne oluyor yahu?” dedi Necdet, paniğe kapılarak.”Nereden çıktı bunlar şimdi? Dur kardeşim, olup biten bir şey yok”

“Karışma sen babalık!”

Böyle dedi adam ona, ağzını yamultmuş, bir gözünü kısmış ve bir omzunu çarpıtmıştı. Herkesin gözü önünde olup bitti her şey. Dizleri üzerinde yataklarında durup dirseklerini pencere pervazlarına dayamış olanlar da gördü, kediler de, perdelerin arasından bakan gözler de. Kediler çığlığı duydu, göz ağzın açıldığını gördü. Kediler yere saçılmış kama yalanması imkânsız ışığın ve mamaların arasına düşen yaratığın yere çarpan sesini ve ağzından burnundan fışkıran kızıl sıvıyı gördü, en üst kattaki göz ise bir bilgisayar oyunundaki karakterlerin, ışık demeti içinde kandamlalarını sıçratarak düştüğünü. Çöplerin daha da yayıldığını…

Travestinin arkasından gelip ona bağıran adamın elindeki bıçak tak diye düştüğünde herkes hala camlardaydı. Sesi de duydular gerçekten. Necdet-kimi bilmiyor- durdurmak için hamle yapacakken duraksamış donup kalmıştı. Cansu düşüverdi yere, boş bir beden kılıfı, bir peruktan ibaret yığıntı… İrfan çömeldiği yerde, deniz kestaneleri yüzünden yutkunup duruyor “Çayırın rüzgârı kadar gamsız o,” diyordu kendi kendine, “Sen ona ne bakıyorsun of!”

Necdet Usta, çaresizce ellerine baktı. Vücudundan alevler çıktığına yemin edebilirdi, bu yüzden iki meşale olup uzanmış ellerine baktı. Kaçıp gitmemek için tuttu kendini. Ömrünce bir sokak lambasının altından geçerken bu sahneyi anımsayacaktı. Tekir kedinin kuyruğunu da…

SİZİN İZİ

Serap Gökalp’in Madenci Öyküleri Yarışması 2007 ikinciliğini alan öyküsü. Tüm madencilerimiz ve emekçilerimize armağan…

Sisler içinde yitirilmiş bir gün olacağını bilemezdiniz. Yürürken apansız ayaklarınızı yitireceğinizi, arabaların hareketli bir çift ışıktan ibaret olacağını. Bu narin ve tehlikeli duvar yüzünden kıpırdamaktan korkacağınızı. Çocuklarınızı, evlerinizi, sokaklarınızı hatta rüzgârı bile yutuvereceğinden kaygılanıp, ötesini göremediğiniz pencerelerden dışarı kaygıyla bakacağınızı.

Araçların kaza yapacağını, onları aramak için yola çıkan kurtarma aracının bir elektrik direğinde ya da  yol ortasında kala kalacağını. Cankurtaranların çaresiz mavi ışıklarının sis içinde çırpınmaktan başka bir şey yapamayacağını. Belediye çukurlarında insanların öleceğini ve hırsızların bayram edip köşe bucağa saçılmışken yollarını yitirip karakollara sığınacağını. Siste ne olacağını bilemezdiniz.

Kadın şimdi  kömür galerisinin göğe bakışıyla bakıyor. Yüreği 450 metre derinlikte atıyor. Sümüksü sıcağın şlap şlap seslerini duyuyor. Vagonlar yanıp sönen raylardan karanlığın yüreğine kayıyor. Susuzluktan çatlamış dudaklarıyla küf kokulu ocak ağzı, işçileri emip yutuyor. Sonra öğüttüğü vardiyaların kara çekirdeklerini tükürüyor.

Bunca görmüş geçirmiş, üççeyrek asrı geride bırakmış Mustafa Efendi ilk olarak bir kadının bakışlarından tedirgindi. Ama itiraf etti; ondan değil, birazdan kendini yenik hissedecek, kaygısı bundan. Kasketini geri itip kafasını azıcık havalandırdı. Pandizot kenarlıklar derisine yapışmıştı. Kadın bu hareketi kaçırmadı. Bunca direnmesine rağmen yaşlı adamın çözüleceğinin işaretiydi bu şapkayı geri itmek, sonra çıkarıp tozluymuşçasına pat pat elin tersine vurmak. Adamın kırış kırış yüzünden farksız, kullanılmaktan iyice büyüyüp yıpranmış,  toprak, taş ve çimentoyla zora koşulmuş eller, kasketin gölgeliğini eğip bükerek; “Bunu yapamam hanım, benden olmayacak bir şey istiyorsun” deyip kasketi tekrar başa takan eller…

Hiç sesini çıkarmadı kadın. Bakmayı sürdürdü.

“Yaparsın,” diyordu gözleri. “Yapacaksın,” diye duruyordu sırtı. “Yap ne olur,” diye yalvardı hafifçe kabaran gözyaşları adama.

Ağaç köklerinin dibinde belli belirsiz bir sis, ansızın… Şimdilik masum gözüktüğünü, hatta sevimli olduğunu düşündü yaşlı adam, bakışlarını ondan kaçırdı. Kısa saplı madenci küreği,  sapı duvara dayanmış öylece duruyordu. Duvar maden duvarına benzedi ansızın. Tahta sap, parlak ve kaygandı, kazmanınki de öyle. Bazı ellerine tükürmesi gerekiyordu kullanırken. Dinamit patlatılmış, kayalar temizlenmişti. Tahkimler sağlamdı ama kömür damarı çok inceydi. Önce eğik çalıştık sonra ben yatarak çalışmaya başladım. İşte bu kazmayla. Kürek duvara dayalı duruyordu, aynı şekil. Sıcak. Abidin Usta eski usul, panonun üst ucunu yeryüzüne irtibatlamıştı ama soluğum havaya yapışıyor, ağzımdan içeri giremiyor, öyle hissediyorum. Çavuş canımı sıkmıştı; ver ediyordum kazmayı kömüre. Yedekte Hüseyin vardı. Burnu çelik çizmeleri zemine yapışıp koparak benim öfke parçalarımı, küfürlerimi, çavuşun orasını burasını taşıyordu dışarıya. Islak ve karaydılar. Arada tükürüyordum sinirimden. Tükürüğüm sıcak ve kara… Soluğun, yediğin, düşlerin kara olur madenciysen. Kömür bencildir, kaplar, içine işler, gözünün gördüğü tek şey kömür olmak zorundadır. Yoksa kıskanır, üstüne kapaklanır anlamazsın. Sen kendini madendeyim sanırsın çoktan imam efendiyle yalnız kalmışsındır. İmam seslenir; Makbule oğlu Mustafaaa!  Kalkmak istersin, başın tahtaya çarpınca anlarsın; burası mezardır, başındaki imam.  “Eyvah ben ölmüşüm!” dersin ama elbiselerin çoktan ölü yıkayıcısına vermişler, ayakkabılarını kapının önüne koymuşlardır. Bre aman! Yedi gün evinin etrafında dönenir durursun.

“Bunu yapamam bayan” diye mırıldandı gene ve sesi sessizliğin içinde pek fena durdu gibisine geldi. Sesi mi fena durdu yoksa sözcükler mi tam yerini bulmamıştı pek emin olamadı. Belki tüm diyeceklerini bitirmiş, tüm gözyaşlarını tüketmiş kadının suskunluğu yüzünden.   Otlar çıtırdıyor, çıtırtı sesinden nefret ederim. Karşısındakinin uzayan bekleyişinin adamı daha beter daralttığını keşfettiğinden beri sürdürüyor sessizliğini. Yaşlı adam bulundukları yerin tüm seslerini duyuyor olmasına karşın onun algıları kapalı. Ne bitkilerin kokularını ne toprağın kokusunu ne keskin ışıklı kuş seslerini… Herhangi birinin yapabileceği şeylerle oyalanmak-bir kumaş parçasını katlayıp açmak, bir söküğün ipini çekiştirmek, parmaklarını çıtlatmak- yerine paslı ayaklı bahçe sandalyesinde kaya duruşunu koruyordu.  Yüzünde hiç duygu belirtisi olmaksızın; sadece Mustafa Efendi’yi vicdan azabıyla titreten, her an taşmayı bekleyen gözyaşı buğuları… Ağlasa belki, yaşlı adam rahatça “olmaz”, diyecek ama hiçbir şey yapmıyor olması… Karnım acıkmıştı, öğlen yediğimiz elma ekmek çoktan bitmişti içimde. Sıcak. Ben ses,mes duymuş değildim. Kendi tıklamalarım ve ötekilerin toklamaları sade… Hüseyin, can havliyle koluma yapıştı. Parmakları terden, kömür tozundan kaydı kıllarımın üstünde.

“Dinle!”

“Ne var?” diye terslendim, durmak istemiyordum. Kömür öfkemi alıyordu çünkü.

“Çıtırtıyı duydun mu?” diye fısıldadı, gözleri havalandırma bacası gibi. Sıkıntıyla yere baktım; kara, sonra ona; kara.

“Yoo.”  Saçmalıyor bu velet.

“Çıtırdıyor, nasıl duymazsın!”

“Tahkimlerde mi?”

“Hayır be adam, kömürü dinle!”

Kısa saplı kürek kayıp yere düştüydü, şu kürek işte. 

“Ha s….r! dedimdi can sıkıntısıyla. Küreğin düşmesine değil de çıtırtıya.

Tam o sırada “Kaçın!” diye bağırdı biri. “Göçük geliyor!”

Madenin sakin zamanının küflü kokusu ve kudurduğu zamanki yumurta kokusunu duydu, çenesini sertçe çevirdi savuşturmak için. Kokular yok oldu.

Kadın yedi gündür her Allahın günü geliyor, onu hep uzaktan gördü. İki günden beriyse adama musallat oldu. Adı Belkıs Erk ama Mustafa Efendi bilmiyor. Belkıs Hanım diyor ki; “İstersen sen görmezden gel, ben tek başıma başarabilirim. Eğer bunu suç görüyorsan yani… Ama senin çarçabuk yapacağın iş için saatlerce uğraşmak zorunda kalacağım.  Gören olsa zararı sana… Hiç kazma kullanmış değilim çünkü kürek de. Ama olsun. Yapabilirim. Yeter ki izin ver. Dahası yardım edebilirsin. Bunu yapabilirsin. Hem emeğinin karşılığını vereceğim söz. Ne olur.” Yaşlı adam sade aklıyla bu isteğe hiç mi hiç anlam veremiyor. Kabullenmeyişin, reddedişin gerisindekileri anlamaktan çok uzakta. O çoktandır yitiriş yaşamış değil, hayli zamandır kimsesi yok, o yüzden. Rahmetliler onları çok yorduğunda, birlikte sigara içip,  tepeden aşağıları kömür madenlerini seyrettiği yardımcısı var sade, o kadar. İnsanlar onu yok mu sayar, yoksa kazanılmış bir görünmezliği mi vardır nedir, kimse Mustafa Efendiyle konuşmayı akıl etmez ki. Bir kadınla en son ne zaman konuştu sözgelimi hatırlamıyor. İki gün öncesine dek. Bu geldi ve oraya; o paslı bahçe sandalyesine temiz memiz olmasına aldırmaksızın oturdu, konuşmaya başladı.

Ona; “Ne işin var senin bu toprakla?” bunu sordu ilkin.

“Ne işim olacak? Bunda sorup soruşturacak bir şey yoktur; iş çıkar, yaparsın. Bazı günler; şu mübarek melek gün boyu hiç dinlenmedi mi? diyesin gelir yorgunluktan ama yine de toprağı kazar durursun” dedi Mustafa Efendi.

Mübarek meleği çok eskiden tanıyor. Yeraltında sık karşılaşılır. Artık madene inmem ben, bu işi yapamam, diye karar verdiğinde Hüseyin bez bebek olmuş sallanırken kollarında, başkasını bulamayıp bu işe mecbur kalacağını yine toprağı kazacağını bilmiyordu. Kazmasıyla küreği de…

Çaresizlik duyuyordu, biraz da hüzün. Bütün kapıları zorlanıyordu şu anda. İçeride sıkışıp kalmıştı, bağıramıyor ve dışarı çıkamıyordu. Hüzün bulutları ağır öbekler halinde daima bulunmuştur çevresinde, biri gelir, öteki gider. Burası büyük, çok büyük, tüm hüzün bulutlarını barındırmaya yeter…

“Şimdi o senin çocuğun olsa…” demişti durup dururken.

Kimsesi olmadığını söyledi Yaşlı adam, ayakkabısının burnunu yere vurarak.

“Sana çocuğu olmak nasıldır anlatayım.”İki gündür anlatıyor. Sesinde koyu bir siyahlık. Kaplayıcı buyurgan renk. Onun olduğu yerde diğer renklerin sesi çıkmaz. Tıpkı madende tüm renklerin suskun olması gibi. “Analar hiç yalnızlık hissetmez,” diyor inançla. “Neden biliyor musun? Çocuk yeniden doğuştur da ondan. (Gözlerini patlatıyor.) Sanki  sana bir fırsat daha verilmiştir. Keşke şunu yapsaydım falan dersin ya hani. (Örtüsünü kulaklarının arkasına sıkıştırıp öne doğru eğiliyor.) Çocuğu da öğrettin mi, o da başardı mı, keşkenin birini siliverirsin gider işte! Anladın mı?  Parmakları ölümsüzlük kapılarını açar sana. Onun çocukları da ona, anladın mı beni?  İki ayna arasında dururcasına çoğalırsın işte. Oğlumu kucaklamadan önce ne yapıyordum bilmiyorum.”

Yaşlı adam onun tüm yaşam öyküsünü, tüm duygularını biliyor şimdi. İlyas’ı da.  Yalvarmalarını, baskıcı tutumunu, yorgunluğunu biliyor. Ne denli kararlı olduğunu ve yetmiş beş yaşındaki Mustafa Efendinin onu durduramayacağını da. Ama alınanın geri verildiği nerede görülmüş? Verilmez ki… Yaşlı adam bunu biliyor. Bir de kendi vazifesini. Derinlikli duygularla işi olmaz onun, anneliği nereden bilsin?

Ona bebeğin karnında ilk seğirişini anlatıyor sonra emzirirken göğsünün üstündeki küçük bir elin, meme kaçmasın diye onu nasıl tuttuğunu, saçlarının nasıl mersin ağacına koktuğunu… Adı neden İlyas anladın mı şimdi?

Hayır, anlamış falan değil Mustafa Efendi, sessizce bakıyor. Çocuk rüyadır; kehanet doludur ve kehanetler kendini gerçekleştirebilirler,” diyor Belkıs inançla. “İlyas uyanış demektir, bunu biliyor musun peki?” Hayır, Mustafa Efendi bunu da bilmiyor… Sık nefes alıyor şimdi kadın, soluğu dar yerden çıkıyor. Durup dururken oldu , Mustafa Efendi kaygılanıyor. Uzun konuşmanın sonrasında suskunluk meydanında –öyle ortalık yerde-kala kalmış, uzaklardan bakıyor artık.

Gökyüzünden esrarengiz bir elin koparıp serpiştirmeye koyulduğu sis parçaları toprağı örmeye başlıyordu. Seğirip sürdürüyor; “Benim ömrüm o. Uzamasını yürek çarpmasıyla beklediğim. Oysa olup bitenler sis içinde kaybolmaya benziyor. Öyle şaşkınım ki, hiçbir şeyi yerine koyamıyorum. Anlıyor musun? Parmaklarımın arasından akıp duran şey yüzünden çaresizim. Üzüntümden şaşkın. Bir hata oldu, biliyorum bu düzeltilmeli. Onu arayıp bulmamı bekliyor İlyas.”

Adam lütfen yavaş olmasını istiyor. Ömrü boyunca karşılaşmadığı kadar çok duygu keskinliklerinden paramparça çünkü. Yavaş, artık kaldıracak durumda değilmiş gibisine geliyor, annenin kederinin sızıntısı iki gündür  ihtiyarı sessizce kuşatmış durumda; kurtulamayacağını ve çıkış için onun isteğini yapmak zorunda olduğunu sezinliyor yaşlı adam gene.

Onun,“Her insan kılına varan dek hayat, hayat derken,  sen burada nasıl çalışabiliyorsun?” diye çıkışmasına da; “Belki de ölümden saklanmak içindir, ne dersin?” diye yanıt veriyor. Adamın söylenenleri dikkatle dinlediğinden kuşku yok. Belki  yüzüne vurulanlar yüzünden acılar içinde kıvrandığı da söylenebilir ama yinede bu istek olağandan farklı; dahası uygunsuz geliyor.

Tamam, tut ki  yapmış olsun. Para falan da istemiyor. Tut ki yaptı, ne değişecek ki? Değişen bir şey olacak mı? O güzel kokulu saçlı oğulun büyümesini yeniden izlemeyi, vücudunun serpilişini  tekrardan yaşamayı  mı umuyor? Peki ya kahkahası rüzgâr olup evin içinde mi dolaşacak sanki ?  Hayır. Sadece gördüğün seni çıldırtacak. Bir kadın, bir ana yüreği bunu kaldıramaz ki! Neden böyle işleri kimsesiz ve ruhu kurumuş erkeklere yaptırıyorlar sanıyorsun kadın? Bir erkek dayanabilir de ondan. Hele bu duyguları bilmiyorsa… Ha mermer taşlar, ha bedenler, onun için fark eden bir şey olmaz ki.

Kadın bugün susuyor. Tüm söyleyeceklerini söyledi çünkü. Tepeden tırnağa  yakarış olmuş duruşu; başörtüsü direniyor, bakışları direniyor. Yaşlı adamınsa kavrayışının dışında bu yaşadıkları. Annesini anımsamıyor ki, bir öksüz o. Babası madende kalınca çalışmaktan ciğeri üşüyüp ölmüş anası. Ana bildiği ninesini yedi yaşında yitirdiğinde de kimse onu teselli etmedi. Olmuş bitmiş  şeyler için üzülmek boşunadır, o zaman öğrendi. Ninesini sever miydi? Şalvarının büzgüleri, pazen gömleği serindi kucakladığında. Başı yarıldığında, yaraya tütün basıp üflerken, nefesi sevgi olmalıydı. Göğsüne bastırıp hafifçe iki yana sallarken, ikisi birden beklemişti-çocuk ve ninesi- çocuğun acısının geçip gitmesini. Bu sevgi miydi?

Belkıs,  Mustafa Efendiye; “ bir delikanlıyı sabah uyandırmak için seslenirken kendi gençliğinin yataktaki kaygısız ve yepyeni, uyanması demek olduğunu… İlyas’ın”

“İyi ya, bak bunlar ne hoş kokulu anılar. Onları öylece taze korusana. Paramparça edeceksin.”

“Olmaz! Sen anlayamazsın. Mezarı açmalıyız. Biliyorum ki orada değil. Bir hata oldu ama gözümle görmeliyim, anlasana. O zaman bana onu geri verecekler. Uyanacak. “

Artık sis meraklanmış her köşe bucağı yoklamaya niyetlenmişti, yaşlı adam sigarası ağzında yavaşça kalktı. Sanki hiç direnmemiş hiç de korkmamıştı. Kullanılmaktan sapları parlamış, madenin çalışkan ikizlerini; kazmayı ve küreği aldı. Zamanını hep açık havada geçiren insanların derisindeki kavrulmuşluk vardı ellerinde. Birbirine sürten parmakları, sigara kâğıdı sesi çıkarıyordu. Rengi atmış çelik burunlu madenci botlarıyla kadının düz ayakkabıları patikada yürümeye başladılar. Pantolon diye bacaklarını saran kalın bez,diz yapmış, paçaları, kırçıllı çorapların içine tıkıştırılmıştı. Toz ve çamur yüzünden paslı bir renk almış kaba ayakkabılar; bir çift paslı havanda bir çift tokmak tıkırdıyordu yürürken. Kadının dimdikti, siyah başörtüsü sırtının ortalarına dek iniyordu, gevşekçeydi kumaş titriyordu. Adamın sırtı kamburdu,  kasketi başında, kulakları iriceydi, gözü seğiriyordu. Sigarasının dumanı, ikisinin arasından geriye doğru kayıyordu, sis ayak bileklerine.

“Hadi,” dedi kadın  sabırsızca, “Hadi, sis bastırmadan yetişmeliyiz.”

Kazma sesini saymakla başladı beklemeye, yandaki [Melek Şekercioğlu’nun ruhuna fatiha] yazan mezar taşına dayanarak. Kazmanın tahtaya değişiyle irkildi. Yaşlı adam tekrar baktı ona; belki vazgeçer diye. Vazgeçmedi, sis dizlerine dek yükselmişti. Tahtaları elleriyle aldı mezarcı, aşağı inmek için uygun şekli düşünürken son tahtayı da kenara koymuştu. Bir ürperti kalın derili ensesinden tüm omurgasına aktı; mezar boştu!  Bir anlık dalgınlıkları yüzünden içeri sis dolmuştu!

“Gördün mü?” diye haykırdı Belkıs, sevinçle. “ Sana demiştim. Artık onu geri almak için uykuya yatabilirim. Uyandığımda İlyas da yatağında uyanıyor olacak ve bütün olanlar  sis altında kalacak. Madene de inmedi ki zaten o. Hiç inmedi!” Yaşlı adamın cebine aceleyle bir tomar kâğıt para sıkıştırıp etekleriyle eşarbı savrularak mezarlıktan çıktı, sislere karıştı…

Anne uykuya yatıp İlyas’la uyanabilecek miydi, mezarcı bilmiyordu. Kendisi uyandığındaysa eliyle kazdığı mezarı,  el değmemiş olarak başucunda gülfidanıyla bulacağını da…  Hıdırellez fidanı gibi dikenlerinde siyah kumaş parçasının nereden gelmiş olabileceğini düşünüp duracağını…

            Sisler içinde yitirilmiş  bir gündü. İlkin ayaklarınızı kaybettiniz yürürken; arabalarsa tekerleklerini. Saat ilerledikçe havada yüzen kafalara dönüştü insanlar, arabalarsa iki fardan ibaret oldu. Kıpırdamaktan korkar oldunuz çünkü kimse nereye gideceğini kestiremiyordu. Hiç alışık değildiniz böyle bir ortama. Buralarda hiç sis olmaz ki. Çocuklar biraz sevinecek oldular ama anneler gözlerini çıkararak; “sakın dışarı çıkmamalarını alimallah kaybolacaklarını” söyleyince tüm keyifleri kursaklarında kaldı çocukların. Hele mezarlık neleri gizliyordu bilemezdiniz. Ay bir rüzgâr çıkıverse de süpürse şu sisi dediniz. Ama ne rüzgârla süpürülecek gibiydi sis ne de rüzgârın uyuşukluğundan kurtulacağı vardı. Ara sokaklarda sinsi sisin sesini dinlediniz sessiz… Güneş çok sonra çıktı, renkli telleri pamukların içine saplanıp kaldı bir süre. Boyasız pamuk helvalar yavaşça eriyip gecenin karanlığında kaybolduktan çok sonra bile sisli günün izlerini anlatıp durdunuz, tüm bacalarda…

-o-

Pis Fırçanın Temizliği

        

Serap Gökalp’in Tuz Saraylar adlı kitabından

İki görevli geldi. Yani görevli olduklarını söylediler. Yoksa üstlerinde başlarında bir işaret, öyle havalı bir ceket var sanılmasın.

         “Sivilim” dedi adam.

         “Tabi” dedi Yunus. (Adımın Yunus olduğunu kimse bilmez ki. Pis Fırça diye çağırırlar beni.) “Tabi buyurun, ne vardı?”

         “Seni koruma evine alacağız,” dediler. (Misafir edeceklermiş. Her zaman toplarlar. İtiraz edemezsin.) Ekip arabasına bindi. Yani üzerinde bir takım işaretler olan araca ‘bin’, dediler bindi. Okuması yazması var, var da kafası bulanık işte.

         “Kim bu çöp tenekesi gibi kokan?” dedi Şoför.

         “Bu kokuyor,” dedi öteki. Sonra ona; “Çok pis kokuyorsun” dedi. “Sokak köpekleri bu kadar kokmuyor.”

Kıkır kıkır güldü Yunus;

         “Bana Pis Fırça derler, boşuna mı?” diye övündü. Kendisini korumak için en iyi yöntem. (Gerçek adım balık ama sudan nefret ederim.)

         “Bu yıkanmadan olmaz ağabeycim. Binaya bile sokmadan yıkanmalı”  dedi öteki.

Pis Fırça, ceplerini karıştırdı. Cebinden iki karasinek çıkıp arabanın içinde uçmaya başladı.

         “Bir sigara içebilir miyim?” dedi yalvarırcasına. Nedense heyecanlanmıştı. (Tam olarak heyecan denmez aslında.) Kalbi çarpıyor. Kalbiniz iyi için de çarpar, kötü için de dikkat et diye çarpar. İyi için mi kötü için mi çarpıyor şimdi karar veremiyor…

         “Dubara!” diye mırıldandı.

         “Arabada mı içeceksin?” dedi görevli, hayatında bundan saçma bir şey duymamıştı. Pis Fırça yeniden karıştırdı ceplerini, aslında biliyordu, hiç sigarası, izmariti yoktu ama, bazen unutulur ya cepte…Cep… ten bir iki sinek daha çıktı.

Görevli gözlerini devirmiş onu izliyordu… İzliyordu ama aaa, gözlerine inanamıyordu.

         “Kaldır bakayım kolunu” dedi. Kol kalkar kalkmaz birkaç sinek daha uçup çemberler çizmeye başladı, havada.

         “Aman Yarabbim” diye mırıldandı görevli.

         Arabayı kullanan “Yahu bu sinekler neyin nesi? Cam mı açık arkada, çöp yanından mı geçtik de ben anlamadım?” diye sinirlendi, sinekler göz pınarlarına burun deliklerine tık tık yapışıp kalkıyordu. 

         “İnanmayacaksın ama bu adamın paltosunun altından ve ceplerinden çıkıyorlar” dedi arkadaşı.

         “Haad’di be!” dedi Şoför.

         “Seni bilmem ama ben ilk defa gördüm böylesini,” dedi görevli.

         “Hemen dezenfektasyona. Hatta bizi bile almalılar,” dedi şoför, tiksintiyle dudakları gerilmişti.

(E, atın beni arabadan!) Bu yeni bir uygulama olmalıydı. Onları asla temizlemeye yeltenmezler… “Ben yıkanmam!” diye açıkladı kesin bir dille. Cevap veren olmadı, sigara falan veren de.

         Her zamanki sığınma evi değildi. Araba bir kapıdan hızla içeri daldı ama Pis Fırça akşam alacasında “hastanes” kelimesini seçebildi. (Ne hastanesi? Üstelik aracı her zamanki gibi tıka basa doldurmadılar.) Bir kişiyle toplama mı olur?   “Dubara!” diye bağırdı.  Araçtan indirildi.

         “Şu ayağını da doğru bas. Bize rol yapmana gerek yok,” dedi adam ters ters.

Düzgünce yürümeye başladı Pis Fırça.

         “Bekle bur’da. Az sonra seni çağırırlar.”

         “Baksana, sigara ver’cen mi?”

         “Hay gözün kör olsun, al da zıkkımlan. Sakın içeri sigarayla gireyim deme ama.”

         “Merak etme. Bir de yedek…”

         “Ananın gözü…”

         “Tamam, tamam, kızma.” Neşeyle güldü. Sigarasını keyifli etrafına bakarak içti.  Az sonra, binadan içeri soktular. Giriş katı. Sağ kapı.

         “Üstündekileri hemen çıkarıyorsun” diye buyurdu görevli. Bu yeniydi. Getirenlerden değildi.“Paraları şu poşete, ceplerinde başka bir şey varsa şu poşete, giysiler bu poşete. Beni anladın mı? Hepsi, hepsi…”

Çıplak kaldı.

         “Utanıyor musun? Dilenmekten utanmıyorsun ama !”

         “Dubara” diye homurdandı. “Ne oluyor ya?”

Bir duş kabinine soktular onu. Kapı kapanır kapanmaz sıcak su yağmuru başladı. Önce su hiç köpürmedi ve çok kötü bir koku yayıldı. Öyle ki Pis Fırça bile tıkandı.

         “Dubara!” (İşte o yüzden ıslanmak istemiyorum. Islanınca insan kokar.) Köpüklü kokulu su akmaya başladı. Aktı, aktı, (Baloncuklar tavuk tüyleri gibi gıdıklıyor insanı) sonra duru su … Ardından bir ilaç kokusu doldurdu kabini. Biraz korktu Pis Fırça ama aldırmadı. (Ceplerimdeki sinekler yüzünden beni ilaçlıyorlar.) Su durdu, kapı şırak diye açıldı. Kareli bir hamam peştamalı.  Çıplak ayakla yürüttüler. Ayakları buruşmuştu ama tırnakları hala pis görünüyordu. Adamlar ayakkabılarının üstüne hastane torbaları geçirmişlerdi, o çıplak ayaklı… Kendini hayvan gibi hissetti. Tabanları parlak taşların üzerine şap şup yapıştıkça çok hayvan gibi…

         “Muayene olacaksın ama önce şu kıllarından kurtulman gerek” dedi adam.

İtiraz etti Pis Fırça; “Saçımı neyse ne, bıyığımı ve sakalımı katiyen olmaz!”

         “Bak sen, itiraz da ediyor. Kökü sende değil mi muhterem, istiyorsan gene uzatırsın.” Kahkahayla güldüler. Acayip bir kahkahaydı. Pis Fırça’ya öyle geldi ki … Bu gülüş… Bu ses, konuşma biçimi belki…

         “Üşürüm yahu!” dedi cılız bir sesle.

         “Bu adamda tek kıl kalmayacak” dedi onları bekleyen berbere. Sordular; içki, uyuşturucu, sigara var mı? Ne hastalık geçirdin? Hiç ameliyat oldun mu? Hiç hastaneye yattın mı? Pis Fırça, başı, vücudu, bacakları dâhil tüm kıllarından, uzun yıllardır derisinin üzerindeki kirlerinden sıyrılmış, küçülmüş, garip bir beze sarılı soruları cevapladı. Kendini ilk kez çaresiz, yalnız ve kötü hissetti.

         Hep elektrik ışığı altında olduğu için olmalı zamanını şaşırdı. Sonrasında kanıyla çişiyle, kaşı gözü neyi varsa uğraştılar. Bıkkınlıkla bağırmaya yeltendiğinde tekerlekli bir arabayla yemek veriyorlardı. Uyumasına izin vardı. Çok kez uyudu, çünkü canı sıkılıyordu. Yıkanmadığı kadar yıkanmış, yemediği kadar yemiş olan bir insan nasıl ses edebilir ki? Korktu yalnız. Çok çok derinlerde kıl kadar inceydi ama hemen farkına varırsın böylesi bir duygunun. İçgüdüsel bir irkilme de denebilir, beklenti de. Sivri ve keskin ne varsa göğüsleyiş hali. Onu durduramadığı gibi kendisine de kapıyı kapat, içeri gir diyemiyordu. 

         Uykusunda bir şey mi görmüştü, emin olamadı. Gözünü açar açmaz, karanlıkta bir lamba açıldı. Tepede.  Onu sedyeye aldılar.

         “Dubara” dedi, “Ne var?”  daha uyku sersemiydi. “Ne var?” dedi yine bön, bön. Üstünde bebek önlüğü gibi arkadan bağcıklı hastane entarisi vardı.

         “Yok bir şey” dedi biri,  “sakince yat şimdi. Az sonra bitecek zaten.” Yeşil kıyafetliydiler.

         “Ama her yerim delik zaten” dedi güçsüzce.

         “Canın yanmayacak” dedi bir başkası.

         Ama içinde, hani çok derinlerdeki o çizgi yavaşça çatırdayıp yukarı doğru gelmeye başladı; korku. Çıplak ve inanılmaz beyazlıktaki bacaklarına baktı. Onlara alışamamıştı. Kaburgaları çıkık, kireçtaşı vücuduna alışamadığı gibi. Sanki Pis Fırça bir kabuktu ve onu soymuşlar içinden bu beyaz tırtıl çıkmıştı.

         “Canımı yakmayacaksınız di’mi?” dedi gene, bir ona bir ötekine bakarak.

         “Korkma,” dediler.

         “İyi o zaman,” dedi rahatça  yattı, kıpırdamadı. Bu iş bitince ne yemek verecekler diye merak etti. Koluna bir serum taktılar.

         “Okuma yazman var mı?” dedi bir ses.

         “Var ne olacak?” diye diklendi.

         “Ondan geriye sayabilir misin?”

         “Sayabilirim ne olacak?” diye diklendi, gene. Kılsız,  kılıksız çok zavallı hissederek. (Dayanılacak gibi değil.)

         “E , say o zaman” dedi o ses.

         “10, 9, 8, 7, …”

Babür Abi

Bugün kurgu değil, tümüyle bir deneyim paylaşacağım dostlar. Kedi severler. Kedilerle ilgili yazılarımı paylaşayım diyordum, ilki bu olacakmış.

2019 yılının sıcak bir yaz günü, bayram tatilinde komşumuza gelen misafirin arabası bahçede park etti. Geldiğinden itibaren de bahçeyi bir yavru kedi miyavlaması doldurdu. Köşebucak aradık bulamadık. İkinci günün öğle sıcağında misafir aracın kaportasının içinde kedi yavrusu olduğu anlaşıldı. Şimdi onu oradan nasıl almalı? Dört beş yetişkin uğraştı didindi olmadı. Ne el giriyor, ne o yerinden kıpırdıyor, su döktük, araba altına süt koyduk, olmadı. Pes ettiler. Başka bir komşu bir de ben el atayım şu işe, deyip benden bir fener istedi, ışık tuttum, beş on dakika sonra avuçiçi kadar bir tekir yavrusunu kucağımda buldum.

Hiç bu kadar küçük bir kedi görmedim ne yalan söyleyeyim. İyi ama ne yapacağız?  Evde bizim Zeytin var, ona bakmayı nasıl olsa biliyorumdur diye komşu, şu yavruyu sen al sevaptır yoksa ölür bu, deyince ilk hissettiğim panik duygusuydu. Sürekli bağıran (belli ki aç) otomobil motorundan çıkmış birkaç günlük bir kediyle ben ne yapacağım?

Şunları yaptık.

Dolmakalemime mürekkep doldurduğum enjektörü komşu yıkadı, onunla su içirdik.

Cengiz’in pastel boyalarını koyduğu bir karışlık bir plastik kutu vardı, içine yumuşak kumaşlardan yatak yaptım, kediyi içine yerleştirdim.

Cengiz’e telefon edip anlatınca hemen eczaneden bir şeyler alacağını söylemesin mi, yani bu kedi bizim oldu belli.

Cengiz işini bırakıp hemen eczaneye koşmuş, yenidoğanlar için bir biberon, bebelac yeni doğan maması, elli derece sıcakta Bodrum’da pelüş kumaş aramalar… (Çünkü sürekli titriyor) İnternetten yavru kedi bakımı sitelerini okumalar, tanıdık kim varsa telefon telefon, tanımadık kedicilerle telefon… Müthiş yardım alıyorum ama kedi susmuyor. İki saat arayla bir parmak büyüklüğünde biberona mama hazırlıyorum, doyuruyorum (ılık ve çok koyu olmamalı) sonra karnına işaret parmağımla masaj yapıp gazını çıkartıyorum, sonra lavaboya götürüp poposunu ıslak pamukla tamboplayıp çişini kakasını yaptırıyorum. Gece gündüz iki saat arayla bu seramoni devam ediyor. Anlayacağınız yenidoğan bebek bakımına koyulduk. Yorgun düştüğüm için Cengiz’le gece nöbetleşe kalkıyoruz. Ona büyük bir karton kutu edindik, kalem kutusundan yatağını içine koyduk. Öyle küçük ki, oradan tek başına inemiyor. Zeytin olup bitenleri izliyor ama bu yaratığa sokulmuyor.

Bu bebek bakımı koşulları içinde evde hapsolduğumu söylemeye gerek yok. Kedinin mama saati, çiş saati derken evden çıkamaz olunca çözüm buluyorum. Kedi taşıma sepetinin içini gezer ev yapıp onu her gittiğim yere, toplantıymış, çarşıymış, götürüyorum. Dernekte kucaktan kucağa geziyor,  bakmaya gönüllüsü çok ve ben dinleniyorum. Evde de susması için bir çözüm buldum, mutfak önlüğü hiç kullanmayan ben, önlüğü belime bağlıyorum, göğüs cebime tekiri koyuyorum, beraber evde iş yapıyoruz, yazıyorum, kitap okuyorum. Zeytin onu koklayıp uzaklaşıyor.  Sonra yavaş yavaş onu yalayıp temizlemeye, onunla ara sıra oymamaya başladı ama arada patiliyor.

İlk günler kediye isim falan koymak istemiyoruz onu benimsemekten korktuğumuz için azıcık büyüyünce kapının önünde bakacağız, karar bu. Sonunda Cengiz, adsız kedi olmaz, adı Babür Abi olsun deyeverdi.  Peki. Babür Abi’yi barınaktaki veterinere götürdüğümüzde yaşadığına o bile şaşırdı.

Babür Abi’yle ilgili her şey yolunda fakat heyhat Zeytin depresyona girdi. Altı yıllık kızımız küçükken onunla bir süre ilgilenip tuvalet eğitimini gözümüzün önünde (bizi hayrete düşüren bir eğitim) verdi, temizlenmeyi, mama kabından yemek yemeyi, su içmeyi öğretti. Ama Babür Abi’nin evdeki varlığını özellikle benim kucağımdan inmeyişini hiç kabullenemedi. İkisinin arasında denge kurmanın imkansız olduğunu görüyor, Babür Abi’nin inanılmaz sevecenliği, Zeytin’in kıskançlığı arasında sıkışıyoruz.

Günler geçti, nefis, iri kıyım bir erkek tekir olan Babür Abi ergen olunca iş değişti. Artık Zeytin onu yakınında hiç istemiyor, tıslıyor, bize de kendini sevdirmiyordu. Babür Abi Zeytin’in tüm özel allanlarını işgal ettiği için öfkeden bize bile pati atıyor, hep evin en uzak köşelerinde vakit geçiriyordu. Daha önce bahçeye bile tasmayla çıkardığımız Zeytin evden kaçmaya başlayınca canımız sıkıldı.  Kapıdan dışarı çıkmayı reddeden Babür Abi de kızların peşinden gitmeyi istiyordu.

Tam kısırlaştıralım diye düşünürken bir gün Babür Abi bir gözünü kısmaya başladı. Bu bir göz hastalığının ilk belirtileriydi. Çok üzücü, sıkıcı, hayvana eziyet verici bir sürecin başladığının farkında değildik ama.  Üç ay boyunca türlü ilaç ve tedavi uyguladık göz kapağı dikildi ama bir türlü iyileşme gerçekleşmediği gibi sürekli dışarı kaçmasından yıldık. Veterinerlerin insafsız faturalarını geçelim.  En son teşhis göz kapaklarının içeri dönük olması nedeniyle kirpiklerinin göz küresini enfekte ettiği iltihaplanmanın ameliyat olmadan geçmeyeceği idi. Riskli bir ameliyat ve uzun bir iyileşme dönemi öngörüldüğü için beklemeye karar verdik. Bu arada Babür Abi’yi bahçede özgür gezmeye bıraktık. Bir karton kutunun içinde bebeklik pelüşünün de olduğu bir yatağı ve kendine ait bir alanı vardı.  Babür Abi çok sevecen ve yalnızlığı sevmeyen bir kedicik olduğu için hemen kendine bir tekir kedi buldu, kulübesini onunla paylaşmaya başladı.

O evin dışına çıkınca bizim  Zeytin’imizin eski sakinliği geri geldi. Artık evde salınarak rahatça geziyor, ama dışarı çıkarken kapının önünde Babür Abi olduğu için camdan girip çıkmayı yeğliyordu. Bir gün Babür Abi’nin kulübe arkadaşı tekir (ona ad koymadık) topallamaya başladı. Ön patisini araba çiğnemiş. Aman Tanrım! Oğlumun uyarısıyla  yardım almak için 444 00 48 numaralı Pet Yardım hattını aradım. Hemen ilgilendiler ve hem küçük tekiri hem  Babür Abi’yi Torba Hayvan Barına’ğına gönderdik. Tedavi edilmesi ve kısırlaştırılması için. Bir ay sonra onu almaya gittiğimizde gözleri oldukça iyi durumdaydı ama her gün gene iltihaplanıyor temizlenmesi gerekiyordu. Onu eski köpek kulübesine yerleştirdim. Yine kendi minderi, pelüşü, mama kapları, her sabah sırf onun için çıkıyorum, mamasını, suyunu veriyorum, onunla oynuyorum. (Zeytin’in pencereden pür dikkat bakışları altındayız.) Bu arada suyunu kaptan değil akan çeşmeden içmek gibi bir huyu olduğu için gün içinde de buluşmamızda ona bahçe musluğunu açıyorum. Küçük tekir geri gelmedi. Babür Abi kendine komşunun kedisi Paşa’yı arkadaş seçti. Zeytin’le oynamayı istese de bizimki yine tıslayarak “sosyal mesafeyi” korumayı yeğledi. Sabahları geç kalkarsam Babür Abi, kapının önünde bekliyor, tıkırtımı duyar duymaz dışarıdan bana sesleniyor. Bahçede oturduğumda, çalaşır asarken,  volta atarken peşimden koşuyor. Mama verdiğimde başında bekliyorum çünkü ben gidersem diye yemeyi bırakıyor benim de içim cız ediyor. Yine tüylerini fırçalıyorum, siliyorum, seviyorum ama onu eve tekrar almadığım için içim cız ediyor. Çünkü hep kafamda şöyle bir ses, “Anne beni niçin eve sokmuyorsun?”

Bu ses bazen kıyaslamalar yapıyor. “Anne  Zeytin kendini sevdirmez, ben kucağında olmak isterim, Zeytin yıkanmayı sevmez ben suya bayılırım, Zeytin oynamaz ben seninle oynamayı çok seviyorum, anne beni de al…” Biliyorum tüm bunlar saçmalık ama vicdan sızımın sesini susturamıyorum. Ama onu yeniden eve alırsam bu kere Zeytin kaçarsa diye de fena halde korkuyorum.

Bir sabah kulübeyi boş buldum. Mama kabı boş, ama mideri hiç bozulmamış. Her sabah havalandırıp düzelttiğim mindere hiç yatılmamış. Hay Allah! Bahçeyi dolaşıp seslendim. Yok.

İki gün önce bahçede otururken neşeyle oynamış, gene kucağıma tırmanmak için mırlamış, sonra güneşe yatmıştı, keyfi yerindeydi. Mamalarını  bir öğün kuru bir öğün et maması yiyordu. Babür Abi nerede? Kapıdan çıkıp karşı sokağa falan mı gitti? Sokakta da fazla gezemiyorum ki salgın yüzünden. Bekledim, gelmedi. Bugün komşu dedi ki, karşı evin bodrumunda koku olmuş, bakmışlar bir kedi ölmüş. Tariflerine göre Babür Abi, arama sen onu. Bu kadar mı? Çöp varilinin oraya koymuşlar. Zaten sokağa çıkarken maskeydi eldivendi korunmalı çıkıyoruz, bir koşu gittim belki o değildir diye. Çöp kamyonu yeni gitmiş, varil bomboştu. Kediler vedalaşmazmış öyle mi?

Fadime Hanımın Işığı

Serap Gökalp’in, Kulak Misafiri Kitabından, Petrol İş Sendikası Kadın İşçi Öyküleri Yarışması 2007 birinciliğini alan öyküsü.

Fadime Hanımın Işığı

            Fadime Demircan, gecekonduların çürük dişler gibi dizildikleri yamaçtan çakılları saçıp sıçratarak aceleyle yürüyor. Aslında bir gün önce hava fena değildi. Birtakım belirtiler vardı ama artık o  belirtilerle hava tahmini yapmaktan eski denizciler bile vazgeçmek üzere. Batı tarafta bulutlar tortulanıp bulanmaya başlayınca denizin üstüne bir gölge vurur. Bu gölge hayra alamet değildir. Sahildeki şemsiyelerin toplanması gerekir. Gel gelelim son yıllarda bu bulutların içine dalıveren yün şişleri; güneş ışıklarının (bir iki saat sonra,  bilemedin öğlenden sonra) yün yumağını örüp, gök kuşağına çevirerek başka taraflara çekip götürdüğü de olmuştur. Ne olursa olsun insanda bungunluk yaratıyor bu sıçan rengi bulutlar.

Kendi gölgesi sayesinde arkasından yavaşça akan sabah güneşini hissediyor. Ama ne sarı toprak ne yoldaki çakıllar bu sabah içini coşkulandırmıyor. Yağmur kokusu var havada… Rüzgârın aşındırdığı kayalar arasında kuş yuvasına benzer tek tük evler, sisler içinde erirken… Denizin içine bıçak olup girmiş kara,  sağlam ve sarsılmaz dururken, denizin öfkeli dalgalarıyla yıkanıp parlıyor. Ak köpük şeritlerinin tüm dolanma çabaları karaya vız geliyor. Çünkü hiç susmaksızın gemicilere seslenen deniz feneri onun omuzlarında.

Fadime Demircan’ın yamaçtan aşağı ayakları tökezleyerek yürümesinin nedeni aklını evde bırakması.  Oysa buralarda gözü kapalı bile yolunu bulur. Başını öne eğip,  –aklı evde ama- zeytin ağaçlarını kokluyor ve mantosunun ceplerinin içindeki dikişleri tırnaklıyor.

Bu yoldan tüm kasaba ve liman görünüyor ama o asık yüzü ve patikaya diktiği düşmanca bakışlarını bu görüntüye çevirmiyor. Hem aklı evde hem de bir tür savunma içgüdüsü. Yol biraz ıssız.  Denizden bir karayel esiyor ki uzanıp -çelik tellere tutunurcasına- değebilirsin  rüzgâra.  Tellerin birbirine çarparkenki sesi kıyıdan taa yukarılara kadar uzanıyor. Evlere ağaçlara, insanlara saplanıp kalıyor. Kümeslerde tavuklar, yumurtaları üşüyecek diye kaygılanıyor. Kangal bekçi köpekleri aldırmıyor olabilir yalnızca. Rüzgâra karşı durup ense tüyleri ters döndükçe, havayı koklayıp usulca dolanıyorlardır ortalıkta. Koyunlar birbirlerine sokulmuşlardır; gübre kokusunu hiçbir ağılda tutmayan rüzgâr denizin kokusunu dağlara taşıdığı gibi koyunların kokusunu da kim bilir nerelere alıp götürüyordur. Yaprakları çarpıntıya yakalanmış meşeler, çayırlarda otlar ve yabanıl çiçekler, heyecan içindeler. Öyle bir kanat vuruşu dolaşıyor ki kasabanın üzerinde, bu fırtınadan kimsenin korunması olası değilmiş gibi duruyor. Tabelalar, çatılar, çitler, çekirgeler tehlikedeydi.  Rüzgâr gazoz şişesinden fırlayıp patlayan denize doğru gürlüyor, geriliyor, sonra dönüp Fadime’nin lastik çizmelerinin üstünde marullanmış pazen eteklerini çekiştirip kaçıyor.

İçine pazen iç donu, yün çorapları ve patiklerini giydi yine.Bütün gün su içinde çalışan birinin bunlara dikkat etmesi gerek. Aynı örnek patiklerden kızına da ördü. Bu sabah ona da güzelce giydirdi.

Her şey bir yana, aklı kızında. Çünkü altı yaşında bir çocuğun tek başına bütün bir günü evde geçirmesini ürküntü verici buluyor. Yemeklerini ve ihtiyacı olabilecekleri mutfak masasının üzerine bıraktı. Çaydanlığı bir havluya sardı. Çünkü çocuğun ocakla uğraşmasını istemiyor ve içecek olabildiğince sıcak tutulmalı. Çok kötü öksürüyor. Ihlamur, ada çayı ve zencefil kaynatıp bundan arada bir içmesini tembihledi. Çok ateşli çocuk, okula gidecek gibi değil. Okulda olsaydı aklı onda kalmazdı. Komşusu ilgileneceğini söyledi, arada yoklarım, dedi. Çorba da pişirecekmiş ama okulda olsa içi daha rahat edecek. Ateş yüzünden başına bir hâl gelirse öğretmeni ilgilenir ya evde yalnızken fenalaşırsa?

Balıkhanenin tanıdık kokusu düşüncelerini sekteye uğratıyor. Rüzgâr yüzünden gevşemiş başörtüsünü sıkıştırıp çevreye kulak kabartıyor. Duvarlarına çarpıp sıçrayan insan sesleri, hortumlardan fışkıran su fısırtıları, kap kacak gürültülerinin içinde bir demet gibi duruyor. Biletilen bıçaklarsa sivri sivri ayrılıyor bunların içinde. Tahta balık sandıklarının beton zemine değerkenki sesi başkadır, üst üste konduğunda başka ses duyarsın. Kasalar dolusu balık gelmiş yine…

Balıkların solungaçlarının hava içinde tıkanırken geniş geniş açılıp kapanmalarını artık kafasına takmıyor; çok uzun zamandır. Ama ya kızı öksürürken tıkanır da boğulursa balık misali? Öyle bir öksürüyor ki… Küçücük vücudundan hırıltılar yaşlı ve kof bir ağaç sesi olup çıkıyor. Yaşlı zeytinler böyle öksürür herhalde.

Yeni gelmiş balıklar nefes nefese. Çok yorgunlar. Koca koca açtıkları ağızlarından giren insan havası onları her dakika biraz daha öldürüyor ama bu umutsuz devinimden vazgeçmiyorlar. Bazıları böyle kala kalır; ağzı bir karış açık. Fadime temizlerken en son ne hissetmiş olabileceklerini anlamaya çalışır. Bıçak saplanmasına benzer bir acı mı? Balon patlaması mı yoksa? Dumlupınar denizatlısında kalakalan leventler de bu balıklar gibi mi hissetmiştir? Sıklıkla düşünmeden edemez.

Üstünü değiştiriyor. Dışarlıklı giysilerine balık kokusunun sinmesini istemiyor. Yalnız ellerinden atamıyor bu kokuyu. Plastik önlüğünü güzelce bağlayıp balık sandıklarının arasında görünmez olmuş tezgâha geçiyor. Yosunları kokluyor, çakıl seslerini duyuyor ıslak ıslak.

Küçük balıkları temizlerken solungaçlara baş ve işaret parmaklarını sokup, tutup çekince karnı kendiliğinden yarılır iç organlarını bir kerede çıkarırsın, rahatça. Büyükler için bıçak kullanmak gerekir. Dil balıklarını temizlemeyi sevmez. Onların balık olarak çağrılmaları bile Fadime’ye pek akla yakın gelmez. Parmaklarının arasında duruşu yapaylık hissettirir. Bu sabah kızının kolları da soğuk soğuktu. Alnı yanıyordu ama. Ne yapacağını bilmiyor Fadime. Yok, aslında elbette biliyor; çocuğun bir doktora gösterilmesi gerek. Ama şimdi balıkhaneye haber vermeden işe gelmezse patron hemen yerine başkasını koyar ve işte o zaman… Kocası balıktan dönmüş olsaydı belki o götürürdü hükümet doktoruna. Şimdilik aspirin ve çaydan başka çare yok.

İlkin lokantalara gidecekleri temizliyorlar. Ötekiler temizlenmeden sandıklanıyor. Burası kalabalık ve gürültülü, Fadime rahatça düşünemiyor kimi zaman. Kalabalık ve balıkların seğirmeleri engel oluyor. Rüzgâr giderek artıyor. Tavana yakın camlardaki pervanelerin içinde ıslık öttürüp duruyor. Denizin uğultusu buraya ulaşmıyor ama binlerce gazoz şişesinin patlayıp su taneciklerini oraya buraya fırlattığından, martılar ve karabatakların bu havada aç aç dolandıklarından kuşkusu yok.

Dönen balıkçılar arasında kocası var mı diye bakıyor; yok. Çocuğa baban bugün döner dediğine pişman şimdi. Eve bir telefon bağlatmamış olmasına da üzülüyor. Telefon şirketinin yamaçlara kablo çekmeye niyeti de yok. Daha aşağılarda olsa belki. Sahildeki evler de pahalı . Eski olanların bile kirası verilecek gibi değil…

Aniden bastırdı yağmur! Son yıllarda hep böyle oluyor. Evden çıkarken güneş gözünü yakıyorken, yarı yolda surat asıyor gökyüzü. Kasaba meydanındaki anıtın önünde gökyüzünün  kırbaç seslerini duyuveriyorsun! Tepeden tırnağa birden ıslanıyorsun. Canın sıkılıyor. Şemsiye almadığına ya da hava raporunu dinlemediğine değil, bu yağmurun belirtisiz kopup gelmesine sinirleniyorsun. Ütülü elbiseler buruşuyor, saçlarda bir koku, otobüslerin içinde buğular, yerlerde halka halka yağmurlar.  Apansız saplanan bir bıçak yüzünden boydan boya çatırdayarak ayrılan gökyüzü tehlike yaratıyor. Çocuklar kırmızı renkli şeylerden uzak durmaları gerektiğini söylüyorlar birbirlerine ve ağaç altlarının tehlikesini. Çatıların altına tek sıra diziliyor insanlar. Kaldırımla yol arasında anında ırmak olup oluklara saldıran yağmuru durdukları yerden kaygıyla izliyorlar; ya geçen ilkbahardaki gibi sel baskını olursa? Dükkân sahipleri ikide bir kapı önüne çıkıp suyun kaldırımın neresine yükseldiğini kontrol ediyor. Kovaları, süpürgeleri hazır etmek lazım, iyiye alamet değil bu yağmur. Kapıya da bir eşik yaptırmayı ihmal ettik geçen yıldan beri. Şu aşağıdaki malları yükseğe kaldıralım neme lazım, su bu, aniden gürler dalar içeri. Su neyse de bir de çamur olmuyor mu, temizle temizleyebilirsen. Şimdi çukur yerler çoktan su altında kalmaya başlamıştır. Bodrumlar, zemin katlardaki depolar. Bu cam vitrin sence dayanır mı usta? Oğlum sen ne diyorsun? Vapurla mı gezeceğiz caddelerde? Vitrin camı kırılırsa zaten… Toparlayamayız kendimizi alimallah.  Her şey tarumar olur anladın mı? Öyle bet bet konuşup adamın canını sıkma tamam mı çırak? Ayaklarındaki lavabo pompalarına bakıp “Üşüyorum” diyor, çırak. “Benim ayakkabılar artık hayır etmez, caddenin tüm suyunu emdi çünkü.”

Her çatırdamada yürekler ağızlara geliyor; yıldırım nereye düşmüş olabilir? Islanan ayakkabılar yüzünden ayaklar kaşınmaya başlıyor. İşportacılar bir süre tezgâhlarının üstünü naylonlarla sıkıca kapayıp direnmeyi deniyorlarsa da bu havada kimsenin bir şey alacak hali olmayacağını anlayınca başlarına geçirdikleri poşetlerle tezgâhlarına dönüp olabildiğince ıslatmadan mallarını topluyorlar. Çoğunun ayakları çıplak ve paçaları sıvanmış, yine de çamurdan kurtulmak mümkün olamıyor. Ortalığı yağmurun sesi kaplıyor, yollar sessiz, taşıtlar çok yavaş ilerliyor. Trafik lambasının borusunun içinden bir serçe başını uzatıp dışarıyı kolaçan ediyor.

Serçenin yiyecek sıkıntısı yok.  Onu gören Fadime’nin de yok. Balık bol. Et yemiyorlar ama olsun. Yazın herkes bahçesinde sebze yetiştiriyor. Pazarda satan bile var. Ama Fadime ancak kendisine yetecek kadar yetiştirebiliyor. Çocuk iyi besleniyor. O yüzden aslında sağlıklı. Nasıl oldu da böyle üşüttü kendini? Keşke onu dinlemeyip okula gönderseydi. Yüksek ateşten baygın düşmesin sakın? Yok canım, komşu bakarım dedi; bakar. Çocuğu doktora götürmek gerek. Akşama onu zeytinyağlı, karabiberli sarımsak ezmesiyle bir yağlasa belki üşük çıkar. Ama bu sefer de muayene ederken, çocuk buram buram sarımsak kokacak, adam tiksinip iyi muayene etmeyecek… Of, başı ağrımaya başladı. Odun kömür için ayırdıkları paradan doktor ve ilaçların parasını ödeyebilirler. Kocası bugün gelse… Ama evi iyi ısıtmayınca ya çocuk daha kötülerse? Geçen hafta geceleri sobayı yakmadılar, kömür azdı, belki de o yüzden üşüdü. O zaman üşümüş olmalı. Çocuk bu, bilmiyor ki, uyurken üstünü açınca… Bir de korkuyor; kömürden zehirlenmeleri duydukça. Ya rüzgârdan tüter de gündüz gündüz çocuk zehirlenirse?  Yok, akıllı kızdır o, ben söyledim, arada kalk kapıyı aç ki havalansın içerisi, dedim. Sobayı da karıştırma sakın.  Sakın kapaklarını açıp içine öteberi atmaya kalkışma. Bazen odunlar mı, kömürler mi, belki kozalaklardandır aniden parlıyor ateş.

Kozalakları sonbaharda çalışmadığı günlerde topladı, kızıyla, Fadime Demircan… Çuvallayıp bodruma koydular. Kıştan önce her şeyi hazır edince enikonu keyiflenir . Savaşa hazırlanır gibi hazırlanır her yıl; erişte, tarhana, közlenmiş biber, patlıcan kurusu, reçeller, sebze konserveleri, kompostolar, salçalar. Odunu yağmurlar başlamadan alırlar. Kocası buna dikkat eder. Kiler tarafı dolduğunda Fadime nasıl rahatlıyorsa kocası da odunluk dolunca nefes alır. Kış için balık hazırlamak da kocasının işidir, zeytinler ve zeytinyağı da öyle. Masraflarını olabildiğince kısmaya çalışıyorlar çünkü okul var artık. Onun okuması lazım. Çocuk onların ışığı… Derslerini yapmasını tembihledi. Bugünküler için yapılacak bir şey yok, çünkü evleri kasabadan hayli uzakta. Ne bir arkadaşı gelebilir, ne kızı çıkabilir. Fadime’nin balıkhaneden dönmesiyse akşam karanlığı. Öğretmen çoktan gitmiş olur. Buna aldırmıyor. Onun canını sıkan çocuğun evde yalnız olması. Komşusu bakacak ama onda da beş tane var. İşinden başını kurtarıp seninkine bakabilir mi? Gidip şu adama yalvarsam; bir gün olsun izin vermez mi ki? Git, der sessizce ve yarın geldiğinde, tamam, der elemana ihtiyaç yok. Yemek yemesem de öğle paydosunda bir koşu gidiversem… Yetişemem  ki… Ya da lokantalardan birine balıkları ben götüreyim, diyeyim. Kaçıp kızıma bir bakıp geleyim. Ah içimdeki şu sıkıntıdan kurtulayım, ondan korkuyorum. Sakın ona bir şey olmasın! Yok canım. Anneler hisseder ama! Durup dururken ne olacak? Çocuk evde. En güvenli yer. Her şeyi tembihledim. Rüzgâr da çok arttı. Soba tütecek, zehirlemesin? Zehirlenmez. Arada odanın kapısını aç havalandır, dedim. Bunu biliyor. Kapıyı… Biri gelirse kapıyı açmamasını söylemiştim. Ama ya kurnazca aldatılırsa? Yok bir şey. Vesvese etmeyeyim. Sadece komşunun sesini duyunca aç dedim, dinler o sözümü. Dedim değil mi? Dedim, dedim, hatırlıyorum. Yabancılara kapı açılmayacağını bilir benim kızım zaten. Ama sobanın içine çöp atmaya bayılır. Üst kapağı açıp… Maşayı tutmayı beceremezse elinin üstüne kapak düşebilir, Allah korusun! Kâğıtları çabuk davranıp atıvermezse bir uçtan tutuşur, ateş yüzüne harlar! Hadi, hadi, durup dururken, ne kâğıdı yakacak? Benimki de laf şimdi. Televizyon seyrediyordur o.  Yatakta oturmuştur. Her şeyi ayarladım. Sobayla, ocakla işi yok.  Bir kalıyor kapıya dayanacak bir serseri. Son zamanlarda kasabada bir sürü yabancı türedi zaten.  Kimdirler, nereden gelirler bilen yok. Bizim işlerimizin etrafında dört dönüyorlar. Hırsızlık arttı. Ama onlar kasabada geziyorlar. Bizim onlara gitmezler. Fakir olduğumuz besbelli. Ne çalacaklar ki? Televizyon bile eski model. Bizim eve giden miden olmaz. Ama ya çocuk çalan cinsten insanlarsa? Hani şu dilenci yapanlardan, ya da organlarını çalanlardan?  Geçen sene olmadı mı? Biraz soruştursan bilgi toplarsın; kadın balıkhanede çalışıyor. Sabah altı buçukta açılır orası. Akşam da yedide ancak evinde olur. Babası balıkçı; teknelerde çalışıyor, kendi teknesi yok. Çalışıyor sade, haftalıkla. Kız ilkokula gidiyor. Komşununkilerle birlikte çıkıyorlar sabah. Bugün evde yalnız galiba. Babası balıktan dönmedi. Okula gitmemiş. Bunları kolaycacık öğrenir. Sonra sessizce rüzgâra karışıp eve yönelir, kapıyı çalar. Yavrum ilkin cevap vermez. Ama tut ki postacıyım derse… Küçücük şey inanmaz mı? Bizim postacılık işimiz yok diye akıl etmez ki. Postacı amcalar iyi insanlardır, kapı açılmalıdır. Sonradan anlar ama iş işten geçer. Filmlerdeki gibi adam ağzına bir çaput tıktı mıydı, haydi bakalım. Komşu, evin kapısını açık görünce hasta hasta dışarıda mı geziyor, diye kontrol etmeye gelir. Bir de bakar ki ev boş! Kapılar ardına dek açık! Kızımın yere düşen terliğini çevirir. ( Ters terlik uğursuzluk getirir, der hep) Ama kız nerede? Döner dolanır, dövünmeye başlar. Seslenir ama boşuna. İçine kaygı sel gibi akar.  Bir şeyler, kötü bir şeyler… Koş, der büyük oğluna, koş, Fadime Teyzene haber ver. Ayşe ortada yok. Annesinin yanına mı gitti acaba? Gider mi ki? Gitmez. İzinsiz yapmaz öyle şey. Koş, çabuk bisikletle git. Hızlı git, dikkatli ol ama. Oğlan annesinin sözünü ikiletmeden bisikletine koşar. Heyecandan gene sorar; “Ne diyecektim Anne, unuttum.”

“Fadime Teyze, Ayşe evde yok. Ev boş. Annem bakmaya gitti kız yok. Annem hemen gelsin diyor, diyeceksin.”

“Tamam” der çocuk, yarılasıya bisiklet kullanır. Yamaçtan dönemeci alırken bir ayağını arada yere sürtüp destek yapması gerekir. Balıkhanenin önüne gelir gelmez bir yandan bağırır; “Fadime Teyze’yi görmem lazım!”

Patron; “Ne var?” der. O nefes nefese olan biteni anlatır. Ben içerideyimdir ama bir şey duymuyorumdur. Hele şu Şerafettin’in koca sesiyle şarkı tutturması yok mu? Hava saldırısı olsa, su altındaki balık kadar sağırız. İşte ben de durmuyorumdur ve patron bağırır…

Fadimeeee!

Büyük bir hangardan bozma balıkhanenin büyük camlarından biri o sırada patladı. İçeri dolan rüzgârdan eşyalar korku filmlerini aratmayacak şekilde oradan oraya savruldu. Şangırtının içinde adı belli belirsizdi. Emin olamadı. Kaygılarının kendisini yanılttığını düşündü. Patron yine seslendi; “Fadime gelsin çabuk!”

Fadime’nin dizlerinin bağı çözüldü. “ Ah, karanlıkları susturabilsem, diye geçirdi aklından Fadime Demircan, “Işığım korkuyor çünkü…” Önce elindeki bıçak düştü ve suya sessizce dalan bir balık gibi yere yığıldı, kıvrıldı. Yüreği seğirdi de öyle sustu Fadime, ışıklar cansız kaldı, canı ışıksız…

“Ne oldu” dedi öfke ve telaşla gelen Patron.

Bu adam hiçbir zaman anlatmak istedikleri için doğru sözcük bulamaz. Dağarcığına rasgele elini daldırır,  bir avuç dişli sözcüğü aldığı gibi sağa sola saçar. Onun betimlemesiyle konuşmadır. Ama onu anlamak, kişinin bu sözcüklerin sivri köşelerinden korunmasında gösterdiği başarıdır.  Kalın bir kafası ya da sağlam bir çenesi yoksa onunla kimse anlaşamaz.

“Bilmiyorum” dedi Şerafettin. “Sen seslendin ya, o zaman kayıverdi. Sen niye çağardın onu can alıcı gibi?”

“Yahu şu Denizkızı lokantasının siparişini götürüversin, diyecektim. Şoför mal boşaltıyor, aşçıları da acele ediyor. Şimdi ayılıp doğrulana kadar ohoooo! Hay ben … Fadime Hanım! Fadimeee!”

HÜZZAM MAKAMINDA BİR KİTAP: MİSKET

İnci Gürbüzatik’in Misket adlı romanının yakın okuması.

Sanatla ve edebiyatla bağının ne denli yoğun olduğunu birçok kişinin bildiği İnci Gürbüzatik’in Misket’inin, ikinci baskısından yaptığım bu incelemede öncelikle şunu söylemek isterim,  Misket’i okurken bir hazzı paylaşmış olacağız. Misket’i okurken durup durup yazarın fotoğrafına bakacağınıza ona bir çok duygunuzu göndereceğinize inanıyorum. Kuşkusuz, Türkiye’ye özgü motifleri Misket’i özgün kılıyor, ama eminim dünyanın okurları da sevecekler çünkü bir yanıyla tarihe kayıt düşen bir roman. Misket’le geçireceğiniz zamanda yüksek bir haz duygusu ve ne iyi etmiş de yazmış duygusu yaşayacağınızı garanti ediyorum.

Misket’i okurken doğrudan ve derinlikli okumaya yöneldim. Metnin gösterenlerine, toplumsal yapıyla kültürle ilişkileri ve çağrışımları çok ilgimi çekti. Alımlama yorumlama sürecinde yazarla aramızda gelişen yapıcı bir alışveriş bir etkileşim oldu, bu etkileşimi sizler de yaşayacaksınız eminim. Öznel olarak dağarcığımdan yola çıkan alımlamalarımdır. Nesnel olaraksa yapıttan hareketle bir kazı çalışmasıdır diyebilirim.  Bu kazı çalışmalarım sırasında ilkin Misket’ in zaman sıçramaları ve simgeselliği ile sınırlı bir inceleme yapma kararındaydım. Ama öyle olmadı. Birçok alan açıldı önümde. Engel olunamaz biçimde, şiddetli bir paylaşma dürtüsüyle sizinle paylaşacağım  bir sürü ayrıntı keşfettim. Bu arada  hangi yanım metnin hangi yanıyla iletişim içinde diye sorduğumda, anlatıcı kız çocuğu diyeceğim.

Zehra İpşiroğlu, iyi bir okur olmanın koşulu olarak bilinçli sezgiler arasında gelgitlerin ritmine ayak uydurarak, yazarın dünyasına adım adım girmek olduğunu belirtir. Tanıdık olaylar ve kişiler bulacaksınız ki bunlar bana göre  toplumun nabzını hissettiğimiz noktalardır, özdeşleşme noktaları. Önemli noktalardır bunlar.  Bu noktada Akşit Göktürk’e başvuracağım bir de Sözün Ötesi yapıtında“… çünkü bir sanat metnindeki, sözcüklerle tümceler gerçekte söylediklerinin ötesine yönelirler. (…) Bu tümceler kendi aralarında iç etkileşimle okurda belli bir algılama konumu, metnin daha sonrasına dönük beklentileri sürekli oluştururlar.” der. Ben ekliyorum, sanat metinlerindeki sözcükler, güneşin yapısını oluşturan füzyon olayı gibidir.  Yayılımı sırasında ışınların rastladığı her şey kendi yapısı çerçevesinde ışıkla etkileşime girer. Başkalaşım geçirerek başka anlamları üstlenerek yol alırlar metinler boyunca. “Açıklamalarım” bu ışınımların benim beynimde o andaki izdüşüm parçalarıdır. Başka yöntemlerle başka izdüşümler, başka haritalara ulaştırabilir bizi kuşkusuz. Ama sanat buradadır. Okuma hazzı buradadır. Bu hazzı yaşamanız için size ipuçları verebilmeyi arzuluyorum. Romanı okurken sık sık arkama yaslanıp ne kadar haz aldığımı düşündüm. Bu yazarı da haz alarak yazmış demektir. Hazdan gerçek duyguları tanımlıyorum. Gürbüzatik okunmak için bize yönlendiğinde karşısında bir beden bir yüz yoktur kuşkusuz. Onun karşısındaki bir birikim haznesidir, iştahla, özenle yapılmış kayıtlar… O hazneyi öyle bir yoğurup şekillendirmiş, doldurmuş, paketlemiştir ki Misket elimize ulaşmıştır, sonra da bırakıp gitmiştir. Okur önce ellerini, sonra yavaşça tüm bedenini bu haznenin içine yerleştirir. Hiç duraksamadan diyeceğim ki Misket çok mercekli duyarlılığıyla haz alacağınız bir metindir. 

Tümüyle bir göz oluşturarak 1960’lı yıllara anlatıcı öznenin çocuk gözüyle ve sıçramalarla günümüzdeki yıkımına bakar Misket. Sinestezik algılarla yapılan bu bakış sahihliği ve göz hizası duygusallığı ile bir noktadan sonra okurun algısına dönüştürür. Yazar tümüyle aradan çekilerek anlatıcı özneyle sizi baş başa bırakır.

Peki misket neyin simgesi?

Misket oyunu yaygın olarak eril olmasına karşın bir kız çocuğunun ellerindedir. Bu erkek egemen toplumda başkaldırı, bazen baskılarla baş etmenin simgesidir. Eşitlik talebi vardır. (s.20)

Misket erkek egemen toplumda dişi olmak, hakları olan, onları kullanamayan kadınlar, direngen kadınlar ve ardılı dişilere yakından bakan bir roman. Aynı zamanda çocuk-ebeveyn ilişkilerine, alınan tarih kesitinde  gerçekçi saptamalar yapar. Bu konuyu yer sınırı nedeniyle burada paylaşamadığım için üzüntü duyuyorum, ama okurken bana hak vereceğinizden eminim.

Bir dünsellik romanıdır Misket. Aynı zamanda başkaldırı, bir haykırış, hem erkek egemen toplum yapısına hem değersiz kılınan toplumsal özelliklere hem değeri bilinmeyen özelliklerimiz için bir haykırıştır. Erkek egemen toplum gösterenlerini çok önemsiyorum, işte bir iki örnek;

Kiraz meselesi 162-163

Köfte meselesi 170

Çikolata meselesi vardır. Buralarda erkek evlatlar kayırılır, kız evlatlar itilir.

Sivildelipaşa bölümündeki kahraman. Eril özellikleri üstlenmiş bir dişi deli olarak gezer romanda. O zamanlar duygularını böylesine dışa vurmak “deli olmayı gerektiriyor gibidir.

Baba açısından erkek çocuk kız çocuk ayırımı 225

Yine babanın erkek çocuğu istemesi ama kız çocuklar için anneye  “Al bunları” demesi. Bu çatışmada erkek çocuğun değerli bir nesne gibi baba tarafından ısrarlı istenişine karşılık anne tarafından inatla verilmeyişi ve bu arada kızların hiç kayda girmeyişi.

Bütün bu erkek kayırıcılığı 170. sayfada kiraz tasına ki bu tas erkek kardeştir, yönlendirilen görkemli bir öfke görürüz. Erkek üstünlüğüne isyan, eşitsizliğe isyan simgesi olarak çinko tas uzun süre belleğimizde takırdar. Bu konuya tekrar döneceğim.

Misket bakışın eril cinsiyetine sahiptir (gören olarak anlatım) ama ilginç bir sarmalle dişil seslidir, dişil duyguludur. Bu da başkaldırının bir başka yönüdür gizlice. Cinsiyetini henüz açıklamadığı sayfalarda anlatıcı özne şöyle konuşur; “Anılarım ben çözüldükçe sökülen, sardıkça küçülen bir yumak şimdi… -S.24”

Misket gerek ayrıntılarındagerekse tümüyle bakıldığında bir direnme metnidir. Nasıl mı? İşte çarpıcı ayrıntılar;

 (Erkek kardeş kızlara kirazdan tattırmaz, onların gözünün önünde yer ve tastan su alıp “kiraz tadı bulaşmış” su fışkırtır yüzlerine, sonrasında kızlardan biri (165) kiraz çekirdekleriyle üç taş oynar.

bir başka ayrıntı; 281 de “Çünkü Tanrı, çok insana mutluluğu yem olarak sunuyor, sonra da çekip alıyor elinden” saptamasını yapar)

 Ayak direme gücü, olanın ötesinde bir şeyin bulunduğu var sayımıyla hareket etmektir. Hayır dediği konularla özellikle ilgilendim, daha geniş kapsamlı ilgileneceğim sanırım, şimdi bazılarını sunacağım.

Kız ve erkek çocuk ayrımına hayır der,  hayırsız erkekler konusuna hayır der, dirençli yaman kadınlara yapılanlara hayır der, toplumsal yargılara hayır der.

Yalın basit bir konuyla girersiniz romandan içeri. Ankara’da yıkım öncesi bir yer… Misketin içine doğru yapacağınız yolculukta bu yalın konu bir avuç  misket olup ayaklarınızı tökezletir, yer yer gerilim unsurlarıyla heyecanlanır, (Kayışı kopan ayakkabıyla babayı arayış gibi)  çokça zaman mekan sıçramalarıyla , burada hemen bir parantez açalım, bu Gürbüzatik’in çok başarılı bir yanı,  temposu hiç düşmeyen bir konuşma içinde bulursunuz kendinizi.  Anlatıcı elinizi tutup sizi sürükler.

Sürükler demişken, hayaller, anımsamalar, rüyalar, beklentilerle yapar bunu ve bir kavrayış yaratır yazar. Tümgörüsel bakışı yaratmak için algıları, tarihin hayal edilmesini, anımsamaları kullanır. ANILAR VE ŞİMDİ  tek doğrultudadır.

S.55 de anlattığı Sivildelipaşa ile işi bitince “Gözlerimi kapatıyorum” der. Öznenin geçmişinden, öznenin şimdisine hızlı bir geçiş yaparız.

S.104-107 Bir kapı tokmağına vuruşta zihinde geçenler anlatılır. >>>>

S.109 da rüya yoluyla zaman sıçraması yapılır

S.153’ te ileri sıçrama yapılır “Eğer büyür de evlenirsem…” diye başlar.

S.288 de Geriden ileri (geri sarma) yoluyla zaman sıçraması kullanılır.

S.235’ te kutudaki fotoğrafları tek tek anlatıcı özneyle bakarken zaman sıçramaları vardır ve burada bir  zarafet müthiş bir duygu noktası yakalayacaksınız s.236’ da annenin fotoğrafına bakış; “Titrerken onunla göz göze gelmekten kaçındım. Fotoğrafta bile yüzüne dikkatle bakmak için cesaretim yoktu işte. Ama kağıt elimi yakarken annemi aldım avuçlarıma, Baktım yüzüne. Öptüm onu. Öptüm. Hiç öpmediğim gibi. Kokladım. Hissetti mi derinlerde, bilmiyorum.”

Burada hemen belirtmeliyim ki Misket vektöreldir, doğrultusu her yönedir. Bu şu demek;

Teyzenin evini anlatırken bir teneke kutu hakkındaki fısıltıyı duyarız. Onun sahibi Kore gazisini, Kore gazisinin cüce karısının hallerini, bu konuşmaların yapıldığı evin yıkılmasına engel olan bir çift yılanla ilgili Teyze’nin anlattıklarını bir çırpıda öğreniriz.

Her yöne oluşunu ara olaylarla sağlamıştır yazar.  Başka bir sohbet konusu olacak otuzdan fazla ara olay vardır. Sıçrama, çağrışım, gönderge ve anıştırmalarla bu çok yönlülük nefis anlatıyı örgütler, sayısız çağrışımlar yaratır. Olay örüntüsünden çok anlatısal söylem ön plandadır.  Yer yer çok güçlü, kamera algısı yaratan bilinç akışlarıyla anlatısal söylemini çeşitlendirir.

Misket metni bütüne yayılan bir uyum taşır. Tüm gösterenleri, temsil ettikleri, dolambaçları, kopmaları, estetik cümlelerinin her biri bir hedefe ulaşır. Renkli, dil doyumlu, okurun her isteğine cevap veren, sonsuz bir coşku yaratan hatta yer yer okurken soluksuz bırakan bir metin (Beni Benim Adım Anna’ydı ve İki Çırpı Kiraz Kız soluksuz bıraktı) Serap görmüş hissedebilirsiniz ama inadına elle tululurdur.

İşte bir örnek ara olay, Ayla’nın ablası Konsomtris kadını kız çocuk=anlatıcı özne çalıştığı bara götürür, eşlik eder. Bu bir erkek rolüdür, bu işten bahşiş kazanır, erkek dünyasının kapılarını yumruklamaktadır. S.38 Karşıt kodlar kullanılmıştır.

Özellikle anne baba betimlemelerinde, karşıt kodlar kullanır, bu da gerçeklik duygumuzu pekiştirir.  Ebeveynin birbiriyle ilişkisi, çocuklarıyla ilişkileri de ayrı bir inceleme konusudur.

Şiirsel ezgisel yanlarında ise durup dinlendim. İyice bir soluyup içime çektim. İşte bir örnek. “O tasın içinde biz dışındaydık.” Hayku tadındaki bu cümle. Oğlan kardeşin kızlara kirazları vermeden yeme eylemini anlatır.

Şimdi  yerimi değiştiriyorum, başka bir  alana geçiyorum. Yöntemli bakışıyla (kurgu çok başarılıdır) toplumsal bir kullanıma dönük roman imgelem perdesini de beraberinde taşıyor. Perdeyi aralarsanız yazarın size başka sürprizler hazırladığını görürsünüz. Kat kat yeni şeyler keşfedilir. Bu anlamda “Bordo Kanayan Gömlek “ bölümü gözdemdir. Bu bölüm özellikle gerilim unsuruyla çok dikkat çekicidir. Bir kız çocuğu annesi git babana açız, para iste diyor. Kızın yaşadığı iç çatışma yetmez gibi bir de ayakkabısının kayışı kopuyor. O yolu nasıl yürüyor görmelisiniz.

Beklentiyi aşan bir metindir. Okurun zaman zaman koltuğuna gömülmesini sağlar bazen de rahatını kaçırır. Tarihsel, psikolojik, kültürel dayanakları sarsar çünkü. Beri yandan çatışma unsurları tamdır, apaçık ve serttirler, ahlaksal kavramları sorgular bu çatışma unsurları. İnci kalemi kazı kalemidir. Zorlayan elini görürüz; kertikler, yarıklar açar, iz bırakır, içine yazar zamanın, kavramların ruhumuzun içine.

Uzatılmış iletiler yerleştirilmiştir. Bir tanesini paylaşacağım.

Anlatıcı evde bir büyü bulur. Sabuna saplanmış iğneler.  Muhteşem biçimde uzatır sonra 327. sayfada konuyu kapatıyor ama kimin büyü yapmış olduğunu söylemiyor, katatoni halinde bırakıyor okuru.

Yazı açısından baktığımda, kağıt kalem ötesi bir eylemden söz edeceğim. Estetik, dilsel, bireysel görünümlü toplumsal, zamana, unutmaya, hatalara, yalana karşı bir zafer bu metin. Derken

Şimdi bir dakika, Misket romanındaki algılardan beş duyu ama özellikle zincirleme algılardan söz etmezsem içimde kalır. Çünkü algılar metnin akışını şekillendirmek için kullanılmış oldukları gibi psikolojik boyuta da geçiş sağlar.  Dutu sevmem deyişi gibi.

Bunu örneklemek için S.44 e bakalım. “Beyaz dutlar olgunlaşıp…” göz algısı, kokudan, tat algısına, zincirleme geçiş yapılır ve bu anı bir duyguya bağlamıştır; “dutu hiç sevmem” 

Algı örneklerine devam ediyorum;

Menekşe Hanımı anlatırken göz kulak, tat, dokunma, koku hepsi birden kullanılmıştır. Onu Mabel sakızlarındaki kadına benzetir.  S.65 te. Mabel sakızı…Ağzımıza sığmayan karesi, tarçınlı tadını bizim beynimiz hemen imgeler, tükrük bezlerimizin çalışmasını tetikler.

Anımsama anı ile geçmiş anlar arasında bu tür canlı bağlantılar kurar. Bunu zaman mekan sıçramalarıyla ve fiil zamanlarıyla gerçekleştirir. Sonuç kıvrak bir metin!

Misket romanı geometrisi çemberdir. Yuvarlaktır.  İçten teğet, dıştan teğet çemberler, bazen spiraller, bazen küreler oluşur.

İç içe dairelere bir örnek vermek isterim. S.120-127 arası Benim Adım Anna’ydı bölümü.

Anlatıcı özne ile biri kız biri erkek kardeşi oyun oynamaktadır,

  1. Oyun anı, yüzler suluboyayla boyanmaktadır, bu makyajdır ve rol paylaşımı yapılmaktadır.
  2. Erkek kardeşin yüzü boyanırken çikolata yiyişi (anne baba kızkardeşlere yedirmez) evlatlar arası ayrımcılık, erkeğe öncelik ve şımartılma bundan doğan kıskançlıklar
  3. Evdeki yatır
  4. Yelpaze mecmuası, onu okuyan Şaziye ve diğer çocukların Yelpaze mecmuasına ilişkin tutumları ve duyguları
  5. Oyun anına geri dönüş
  6. Çocuk oyunu altındaki sadizmin verilişi
  7. Babanın umulmadık zamanda gelip onları yakalaması ve facia!

Bu dairesel yapının yanında bölümler de bir avuç misket gibi organize edilmiştir, her misket tek tek oyuna girer. Ana maddesi ortak cam, saydam, kırılgan, çarpışınca ses çıkaran, kaybolan, uzağa giden, güçlü bir darbeye maruz kalıp çukura düşen, bir cepte veya bir avuçta güvencede olan , tek kalan, benzerleriyle birlikte… Misket öznesinin yerine insanı koyarsanız…

Misket sözcük olarak doğrudan anlamı, anıştırma, tanımı güçlendirme, ikincil anlam gibi bir çok çeşitlemeler ile metnin içinde karşımıza çıkar. Bu yazarın Türkçe zenginliğine hakimiyettir.  Birkaç örnek…

İlk sayfada anlatıcı özne “zaman zıplayıp sekiyor…” der. Bu hem merak uyandırıcı, hem estetik hem de misket çağrışımlı ilk cümledir.  Bundan sonra kitabın bir çok yerinde misket değişik anlamlar, göndermeler için benzetmeler için kullanılmıştır. 25. sayfada “anılarım ve geçmişim bir avuç miskete dönüşüyor böyle zamanlarda” der.   139 şarkı oyun havası olarak misket kullanılır. 107 gıcır bir misket gibi parlayan gözler, der, 108 misketlerimi üttüler > duygu durumunu tanımlar. Evet bunlar ışık serpintileri gibidir, bir çok yerde karşılaşırız.

Şimdi gelelim finale, finalde yazar bize bir 332. sardunya saksısı gösterir. (sadunya birlik beraberlik karşılıklı destek olma hali, için rahat olsun her zaman yanındayım ) demek olan Sardunya.  Bir beklenti, bir dilek bir arayış simgesi olarak Sedoş adını almış Hicran’ın virane evinin en üst katında yapayalnızlığının içinde çiçek açar.  Koyu bir hüzün yüklüdür final ve makamı hüzzamdır. 

DÜŞ OLANLARIN GÖRDÜĞÜ ÇOCUK

Serap Gökalp’in Tuz Saraylar adlı kitabından

           Çimenlerin üstündeki kuş tüyü, rüzgârdan iç çekti. Fazlasıyla zavallı duruyordu. Hangi? Bir guguk kuşu tüyü, olsa olsa özgür olayım derken yalnız kalmıştır. Niye? İşte. Hiçbir yere ait olmak istemediğinden… Babam elini enseme koyup hiç bir zaman “aferin oğlum” demedi ki…

 Gözlerini yavaşça kapadı; boşlukta, kalın taş saplı, parlak sarı renkli, ateş gibi yanıp sönen bir çiçek gördü. Gözünü açınca birden kayboluyordu. Elini uzatıp kenarları karanlığın içinde incelerek titreşen çiçeğe dokunmak istedi ama kıpırdayamadı.

            Yanından gelip geçen ayakları gördü. Gece miydi gündüz mü anlayamadı, çiçeğin orada durduğunu, ışığından aldanmış olabileceğini düşündü. Ayakkabılara karşı çok büyük bir dostluk hissetti.  Onların çevresinde olması içini güvenle doldurdu, beri yandan kaldırımın üstüne düşüp kalkan bu tokmakların, onu sarımsak dişi sanıp ezmesi de içten bile değildi… Birden öfkeye kapıldı! Onları tek tek avlayıp gebertmek, bu havanın dibine atmak ve kendisi tokmak olmak, onları cırt, cırt! Annem diye biri var mı? Bir fotoğraf ya da bir mezar taşı olsun. Yoldan kopan uğultu üstüne saldırıyordu.

Vazgeçti…

            Bin bir zorlukla dönüp yaslandığı ağacı okşadı. Kabuğun sırtını acıttığı yerden içine güven sızıyordu. Bu nedenle ona dokunarak okşadı ve teşekkür etti. Kimsesinin olmayışı umurunda değildi şimdi. “İrfan demek,  gerçeğe ulaştırıcı güçlü seziş demektir,” demişti Ninesi. “Bir de varış demektir. Adın rehberin olsun.” Ağacı sevgiyle kucaklayan beş altı metre boyundaki kollarının midesi bulanmaya başlamıştı.

            Kıkır kıkır güldü. Gülüşünden dört bir yanı ses oldu. Kollarının midesi olmadığını biliyordu ama bulanıyordu işte, çünkü ikisi de öyle diyorlardı,  midesinin duygularını ödünç aldıklarını söylüyorlardı… Hareketsiz kalsa belki…

Zorlukla döndü…

            Sırtını yine ağacına yaslayıp toprağın üzerine kıvrıldı. Nerede olduğunu unuttu ama bildik geliyordu şu kıvrılıp yattığı… Toprağın kavram olarak ne olduğunu unutmuştu. Bir süre boş ceplerini merakla araştırır gibi belleğini araştırdı.

            Vazgeçti…

            Çiçeğini görmek için gözlerini kapattı. Yoktu. Tekrar gözünü açtığında tiner torbası da yok olmuştu, çiçek gibi. Ağacının altındaydı ama kalabalık gitmişti.

            Önemsiz bunlar…

Yalnızca, evden aceleyle çıkarken aklınıza takılan yersiz kuşkular gibi bir şey; neyi unuttum, duygusu… Zaten artık bir evi de yoktu.

Buna hiç takılmaz…  Başka bir şey anımsamadı… Çiçeğini de unutmuştu.

Tam o sırada parlak çizgiyi gördü. Yavaşça doğruldu, kendi kendine inanamadığı bir dinginlikle çizginin kenarına kadar geldi. Yok, bu bir çizgi değildi. Duru bir su seriliydi önünde. Öylesine parlıyordu ki İrfan’ın gözlerinin kökü sızladı. Buralarda hiç böyle bir su olduğunu bilmediğini düşündü. Dönüp ağacına baktı. Güzelce yerinde duruyordu ama çevresi asfalt değil çimenlerle kaplıydı şimdi ve bu tarafta ulu ağaçların arasındaki rüzgâr durmuştu. Ayakkabılarını yitirmişti, çıplak ayaklarından tüm gövdesine bir ürperti fışkırdı. Korktu ama ağzından gülme sesi çıktı.

            Suya doğru yürüdü…

            Çimenlerden gıdıklanan ayakları az sonra çakıllardan rahatsız oldu. Kafasının su kadar berrak olmasını yadırgadı. Çok çok uzun zamandır böyle hissetmemişti.

            Adını duydu…

            Oysa boş ve ıssız bir yerde olduğunu sanıyordu. Çimenlerden, ağacından başka bir de parlak su vardı. Karşılara baktı, suyun kıyıyla birleştiği yere… Ninesi… Suyun öte tarafından adını gönderen o muydu? Onun da ayakları çıplaktı. Ama çimenlere basmıyor gibiydi. Nasıl oluyor, diye mırıldandı, adı anlama, bilme olan İrfan anlayamadan. Aklı hiçbir zaman olmadığı kadar duruydu oysa.

            Suya girdi…

            Onun su değil gümüşsü bir jöle olduğunu o zaman anladı. Ayakları, yavaşça bu maddeye girmişti. Durmadı. Aydınlıktı artık kafası, tinere bulaşmadığı zamanki kadar aydınlık. Nasıl olduğunu bilmiyordu ama apansız… O madde-neyse artık- yürüdükçe bulaşmaz oldu ayaklarına. Rahatça koşabiliyordu ve…

Ninesi gibi ayakları yere basmaz oldu bir an sonra… O zaman bir hafiflik duygusu… “Onunla git,” dedi bir ses. “Şimdi.” Arkasını dönmedi, bunu çok istemesine karşın, dönmedi.

            Tam şuradaydı; adı gerçeğe ulaştırıcı güçlü seziş anlamına geliyordu. Varış demekti aynı zamanda. Böcek kabuğu duruşuyla şu ağacın dibindeydi. Elinde plastik bir torba, saçları tarazlanmış, kir içinde. Yüzünde- katılıp kalmış- tanımsız bir duygunun- çatlak solgun -ağaç kabuğu maskesi. Sırtı ağaca dayalı. Yaşamda ve ayakta hiçbir dayanağı olmayan İrfan. Tinerci Fan diye çağrılan o çocuk işte yaşarken olduğu gibi şimdi de bir ağaca yaslanmıştı.

            İlk deneme oydu; İrfan. Bir cankurtaran geldi, sedyeye aldılar ve gittiler. Cebinden bir iki tane metal para tekerlendi ağacın dibine. Hiç zor olmadı. Kimse adının İrfan olduğunu bilmiyordu.  Düş görüyordu o sıra o ve düşler de, düş olmuşlar da onu görüverdiler sonra.

Serap Gökalp’in kaleminden SABAHATTİN ALİ öykücülüğü.

Sırça Köşk’e ilişkin daha önceki ayrıntılı incelemeden sonra şu soruyu sorabilir miyiz acaba? Sabahattin Ali, öyküsü diye bir tanım yapabilir miyiz? Yanıt, evettir. Öykülerinde imzası sayılacak izler vardır. Benim bulduklarımı sizinle paylaşmak isterim.

Kahramanları için ad ve soyad kullanır. Söz gelimi  Portakal ’da gemici Musa Denizer,  Beyaz Bir Gemi’ de ressam Tevfik Aravurgun.

Betimleme ilginçlikleri vardır.

Beyaz Bir Gemi-Ressam Tevfik, dün akşam rıhtımda gezerken tasarladığı -Fındıklı’da kömür kayıkları tablosunun, bütün cazibesini kaybettiğini ve -yelkenlerinde kızıl hareler oynaşan, gölgelerinde karanlık ummanların ruhu buğulanan- Tevfik bir hayli de şairdi- bu taka bozması motörlerin, yüzüne vuran ustalıklı projektör ışıkları kesildiği, vücudunu tatlı bir sır gibi saklayan tül sırtından çekildiği zaman sarkmış etleri ve sarı yeşil çehresiyle perişan bir hal alıveren bir eski dansöz gibi, karpuz kabuklarıyla kedi ölülerinin arasında ağır ağır çalkalandıklarını görünce, yüzünü buruşturdu.

Katil Osman – Osman’ın yüzü kâğıt gibiydi. Gözleri ufalmış ve kanlanmıştı, çenesiyle şakaklarındaki seyrek tüyler büyümüş gibiydi. Uzayıp incelmiş hissini veren çehresi, sivri burnu, yarı açık ağzında görünen ufak sarı dişleri ve etrafa şaşkın şaşkın bakan gözleri ile, kedinin ağzına düşmüş canlı bir fareye benziyordu.

Kimi öyküsünde kıssadan hisseye benzer final cümlelerine rastlanır.

-Bu dünya böyledir işte, kimi adam öldürdüğü için katil diye anılır, kimi adı katile çıktı diye adam öldürür.-Katil Osman

Çoğu zaman konuya doğrudan girer : Hapishanede Çallı Halil Efe’ye hep sorardım: “Sana ne diye yüz bir sene verdiler? Ne haltlar karıştırdın?” – Candarma Bekir’in giriş cümlesi.

Öykülerini inanılır gerçekler üzerine kurar. Simgesel Sırça Köşk bile bir kurmaca anlaşmasıyla yazılmaya başlamıştır. Ama biz bu anlaşmanın var olan bir gerçeklikten türetildiğini pekâlâ biliriz.)

Öykülerinde ekseri son satır şoku yaratır. Tipiktir. “Candarmalar yanına koştular. Ağzından ince bir çizgi halinde kan geliyordu. Gözlerini açtı: “Süleyman Ağa’nın bir şeyden haberi yok…” dedi. Başı yana düştü. Ağzından tekrar ve çok kan geldi. Tekrar gözlerini açarak.”Benim de…” dedi. Gözlerini bir daha kapayamadan hafifçe gerildi. Olduğu yerde dimdik kaldı. – Bir Firar’ın finali.

Şimdi lütfen Sabahattin Ali öykülerinde gezintimizi sürdürelim. Öykü metinlerinin temel unsurlarını nasıl kullandığına bakmak istiyorum. Bu unsurları kimi zaman tümüyle kimi zaman seçerek kullanıyor.

İnsan unsurunun yoğun kullanılışına örnek  Katil Osman

Devinimin kullanılışına örnek    Kanal

Duygusallığı   Sarhoş öyküsünde

Çatışkı (paradoks)   Portakal’da

Şaşkınlık yaratıcı unsur kullanımına örnek Kazlar öyküsünde kullanır.  Son paragrafta bir de ileri sıçrama yapar.

Toplum düzenindeki aksaklıklar   Böbrek, Portakal

Döneme Tanıklık  Böbrek,  Portakal

Öykünün olmazsa olmazı “tek etki” Sabahattin Ali öykülerinde çok görkemlidir. İnsanları iyi gözlemleme ve onları ilginç kılma becerisini, hedeflediği, amaçladığı tek etki için kullanır.

Evet tüm bunlar onun üslubunu tanımlar. Göstergebilimci Ronald Bahts buna nüansların Türkçesi ince ayrımların yazılı pratiği diyor. Tek etkiden ve göstergebilim bakış açısından söz etmişken eklememiz gereken bir iki ayrıntı daha olduğunu düşünüyorum. Öykünün isyancı ve militan bir yanı vardır. Kışkırtıcı olmayı hedefleyen öyküde, ( ki S.Ali öykülerinin tümü kışkırtıcıdır) tek etkiyi önemser. “İşte bu!” dedirten bir çığlık noktası vardır. Okurken sizin artık soluksuz kaldığınız bir nokta vardır. Diyecek lafınız yoktur okur olarak. Artık başka bir şeye ihtiyaç da yoktur. Yazar size bir “töz” armağan etmiştir, deyim uygun olursa.

Sarhoş öyküsüne bakalım.

Karısı pencerenin önünde diz çökmüş, başı dışarıda, duruyordu. Kamil kırılan ve aşağı düşen camın farkına varmadı. Fakat yerde biriken kanları gördü. Bu kanlar pencerenin kenarından başlıyor ve duvarda bir nehir gibi kıvrıntılar yaparak iniyordu. Kamil hiç sesini çıkarmadı: yavaş yavaş geri çekildi, içinde kirli çamaşırlar bulunan bir sepetin üstüne oturarak o tarafa doğru uzun uzun baktı… Sabaha kadar öyle oturdu ve baktı…(1933)

Sabahattin Ali bize başka armağanlar da verir. Küçük sahneler verir;

İsmail her seferden dönüşte bir Köroğlu (Burhan Cahit Morkaya’nın çıkardığı mizah dergisi)alır, eve gidip yıkandıktan sonra onu karısına uzatır, kendisi mindere kurularak, dinlerdi.- Portakal’dan

Toplumsal bir şemalar verir:

Beyaz Bir Gemi öyküsünün başından bir sahne;

-Lord Cenapları pek müteessir olacaklar. Gemide bulunup sizi kendileri kabul etmeyi herhalde pek isteyeceklerdi. Sanatınızı bizzat takdir etmek fırsatını kaçırdıklarına sahiden çok üzülecekler- diyordu.

Öykünün içinden başka bir sahne:

-Ne yatı ulan? Serseri misiniz nesiniz? Buraya alaya mı  geldiniz? Şimdi o resimlerinizi başınıza geçiririm!- Sonra orada kımıldamadan duran uzun burunlu tayfaya döndü:

-Ne bekliyorsun be? Atsana bunları dışarı!- dedi.

Görüldüğü gibi, toplumsal şemayı vermek için karakterlerini kullanır.

Karakterlerin ve mekânın ortak paydası inandırıcılığıdır. Gerçeklik duygusunu gerçekçiliği amaçlayan yazar her iki unsurla bunu her öyküsünde yine yeniden sağlar.

KAZLAR öyküsüne bakalım lütfen;

Dudu mektubu öğretmenin elinden çekip aldı. Koynuna iyice yerleştirdi. Bu esnada öğretmen dudu’nun göğsündeki gölgeli yolu biraz daha aşağılara kadar kakip etmek imkânını buldu. Dudu okulun kenarındaki gübrelikte yuvarlanan oğluHüsnü’yü elinden tutarak düşünceli düşünceli evine döndü, ne yapacağını bilmiyordu.

Gerçeklerle ilgilidir dedik. Okurundan bu gerçekliklerin içine girmesini bekler. Beklenti kimi yazarda kapalı anlatımla olur. S.Ali’de tersine ayrıntılı açıklamalarla bizi öyküye katıştırmak ister. Portakal’da verilen ticari ayrıntıları anımsayalım.

Gerçeklikle bu denli koşutluk kurmasının nedeni biraz da yaşadığı zamanın insanlarına eğitim amaçlı işaretler vermek midir? Belki. Bak bu davranış ne kadar iyi, bu davranış ise nelere mal oluyor demek ister gibi gelir bana.

Bu noktada biraz Sabahattin Ali öykülerini nasıl örgütlüyor ona bakmak isterim.

Bildiğimiz üzere METİN 1)İÇERİK  2)ANLATIM’ dan oluşur.

İÇERİK; Bir şeyler olmuş, der. ÖYKÜ: Ne olmuş , sorusunun yanıtını verir. S.Ali. Bunu önemser. Merak unsurunu kullanmayı sanırım akışkanlık için var eder. GERİLİM=SPAZM ZAMANINA beni çok etkileyen şu örneği vereceğim.  Sarhoş öyküsünden. Birdenbire durdu; odadaki sessizlik onu şaşırttı. Karısı bağırmıyor, gelip saçını başını yolmuyordu… Garip bir korkuyla yerinden doğruldu… (Üç noktalara dikkat)

Yine içerikle ilgili bir başka unsur OLAY ÖRGÜSÜ: Nasıl olmuş? Sorusunu yanıtlar. S. Ali olay örgüsünü de kullanır. Şaşırtmacaları sever.  Hatta bizi, okuru, kasılma halinde bırakıp gittiği öyküleri vardır. Sarhoş, Böbrek, Cankurtaran, bunlara iyi birer örnektir. Olay sıralarını kimi kere doğrusal biçime yerleştirir. Kimi kere de anlatısal hareketlilikleri ileri sıçramalarla veya geri dönüşlerle sağlar. Kanal öyküsünde, anlatıcı ağzından kahramanlarının ne denli yakın olduklarını bize şöyle aktarır;

Dedemköylü Mehmet’le Zağar Mehmet kapı bir komşuydular. Aralarında yaş farkı da yoktu. Küçükken köyün harman yerinde beraber emeklemişler, sokağın gübreli tozlarında beraber yuvarlanmışlar, sıska inekleri, ellerinde boylarında büyük bir değnekle köyün kıyısından geçen sığırtmaca beraber götürmüşler, kanalda beraber kurbağa tutmuşlardı…

Olay örgüsünü anlatırken belirimden çok betimlemeyi önemsediğini düşünüyorum. Bazen oyalama teknikleri kullanır. Böbrek öyküsünde hastanın başına gelenler tekrarlı hatalar içimize fenalık getirir.  Sanırım betimsel oyalamaların işlevi okur-kahraman özdeşleşmesi yaratmaktır. Okur dağarcığına iletiler gönderir, onun da kolaylıkla yapacağı eylemler olduğunu vurgular. Bir yemek anlatır, çay içme anını anlatır vs.  Kimi betimlemelerini mekan canlandırma işlevi nedeniyle kullanır.

Mekân/ortam canlandırma için kullandığı betimlemelerine şöyle bir bakalım isterseniz;

Portakal öyküsü bu konuda doğru bir seçim olabilir bana göre.

Coğrafi boyut: Tanrısal bakış da dediğimiz boyut“Vapur Doğu Akdeniz limanlarından birine yaklaştığı zaman ortalık kararmaya başlamıştı. Güneşin biraz evvel battığı, denizle bulutların birbirine karıştığı yerde katmer katmer turuncu yığınlar, bunun karşısında,” Topografik boyut(derinlik duygusu) “Torosların üzerinde ise, karlı tepeleri saran al al tüller vardı.” Sıra dağlardan söz edilmesi nedeniyle derinlikten genişliğe geçiş hissettirişi vardır.

Sonraki paragrafta göz hizası boyuta geçilir, yanımızdan geçiyor duygusu vermek için “Vapur kısa, kalın bir şeydi. Kıçı pek suya batmış, burnu pek havaya kalkmış gibi yürüyordu.” Tarihsel boyuta geçer: “Elli beş yaşındaki makine, kendisiyle aynı yaşta olan tekneyi, sıtmaya tutulmuş gibi zangır zangır titretiyordu.”

Tarihsel boyut sürer, fiziksel tanım eklemlenir.” Yarım asırdan beri fırçalanıp silinmekten yarı yarıya incelmiş ve aralarındaki zifti dökülmüş olan güverte tahtaları, sıcakta yan yatıp hızlı hızlı soluk alan sıska bir köpeğin kaburgaları gibi, kımıldayıp duruyordu.”

Adeta kamera merceğini gezdirircesine okurun gözlerini denetler ve dümenciye bakmamızı sağlar. “Bir saatten beri dümen vardiyası tutan vinççi İsmail, bacakları bir arşın kadar birbirinden ayrı, çıplak ayakları devetabanı gibi sımsıkı güverteye, elleri dümene, gözleri limana yapışmış, hiç kımıldamadan duruyordu. Görenler onun sanki nefesi kesilmiş bir halde çok mühim bir hadiseyi, mesela karşıda taş evlerinin camları parlayan şehrin bir infilakla uçuvermesini yahut denizden büyük bir canavar çıkıp gemiyi birden yutuvermesini beklediğini sanırlardı.” Psikolojik boyuta geçmiştir.

Hem bu boyutlarla hem de kimi zaman öyle anlar, öyle yaşam veya duygu kesitleri bulur ki duyarlılığımızda canlı kalmasının da nedenlerinden biridir. Belki hala sevgiyle okunmasının sırrı da budur.

EDEBİ KİŞİLİĞİNE İLİŞKİN BİR KAÇ NOKTA

Selim İleri Türk Öykücülüğünün Genel Çizgileri başlığını taşıyan yazısında Sabahattin Ali’yi Sait Faik’le birlikte 1935-45 yılları arasında iki büyük çağcıl öykücümüz diye tanımlar. Sabahattin Ali’nin daha ilk yapıtı Değirmen’de “Kanal” öyküsüyle tutumunu belirlediğine dikkat çeker. Bu tutum şudur; Ülkeyi, ekonomik yapısı içinde kavrama ve yansıtma tutkusu.  Giderek hırçınlaşan, coşan bir anlatımla da bu tutumunu sürdürdüğünü belirtir. “Yazarın ülke gerçeklerini, ne pahasına olursa olsun, korkusuzca haykırdığını görürüz,” diye yazar Selim İleri.

Bir yanda savaş vurguncusu zenginler ve kişisel çıkarlarını her şeyden üstün gören ahlâksız aydınlar, beri yanda “namus” “kara sevda” gibi töresel değerlere bağlı köy, kasaba insanını izlerken Sabahattin Ali seçimini yalın yurttaştan yana yapmıştır.

Acımasız, yüreksiz, insanlık dışı yöneticilerin karşısına toplumun dört bir yanından kopup gelmiş kumpanya tiyatrolarını, şarkıcı kadınları, değerleri, horlanmış erkek oyuncuları, hatta ezilmiş fahişeleri çıkartır okurun karşısına. Bütün bu insanlar, toplumun genel yargılarını altüst edercesine namuslu, erdemli kişilerdir. Toplumun maddî yaşamına koşut gelişen ahlâk değerleri, Sabahattin Ali’nin toplumcu dünya görüşünde, başka bir yaşama biçiminin çağrılarını taşır.

Öykücülüğü acıdan, toplumsal çıkmazlardan, yürek sesinden kaynaklanan, horlanmış, ezilmiş, sömürülen insanlara ama özellikle kadınlara saygıyla, sevecenlikle yaklaşır.
Hastahanelerdeki doktorları, kasabalara iş için giden mühendisleri, avukatları, küçük kentlerin dedikoducu yaşamasına kapılmış öğretmenleri kuşkucu bir gözle imler. Bilgisiz köylüler, yoksul işçiler, sömürülen emekçiler, Sabahattin Ali’nin öykülerinde erdemsel doruğu oluştururlar.

Selim İleri, yine Sabahattin Ali’yle Sait Faik dünya görüşleriyle, öykücülük tutumlarıyla, yazış biçimleriyle çağcıl Türk öyküsünün başlıca yönleri olduğuna değinerek,

Ülkenin köylüsüne, emekçisine eğilen bir öykücülük anlayışının Sabahattin Ali’den sonra yaygınlık göstermiş olduğunu belirtir.  Ardılları olarak da Orhan Kemal, Kemal Tahir, Kemal Bilbaşar, Cevdet Kudret, Samim Kocagöz ve 1950’den sonraki çalışmalarıyla Yaşar Kemal’i söyler.

“Toplumun genel gidişinin zorlamasıyla doğmuş ve toplumun aksayan yanlarına eğilmiş,

Cumhuriyet dönemi öykücülüğünün Sabahattin Ali, Sait Faik, Orhan Kemal gibi üç büyük ustası, çağcıl Türk öyküsünün doğmasına yol açmıştır,” der. “Ancak ne yazık ki  Sabahattin Ali’nin açtığı yol ağır ağır tıkanmış olduğunu”, da ekler.

Yazı yaşamına şiirle başlamış, hece vezniyle yazdığı ve halk şiirinin açık izleri görülen bu ürünlerini Balıkesir’de çıkan ve Orhan Şaik Gökyay tarafından yönetilen Çağlayan dergisinde yayımlamıştır (1926). Servet-i Fünun, Güneş, Hayat, Meşale gibi dergilerde de yazan (1926 – 1928) Sabahattin Ali, bu arada öykü de yazmaya başlamış, ilk öyküsü “Bir Orman Hikâyesi” Resimli Ay’da yayımlanmıştır (30 Eylül 1930). Toplumsal eğilimli bu öyküyü Nazım Hikmet, şu sözlerle okurlara sunmuştur: “Bu yazı, bizde örneğine az tesadüf edilen cinsten bir eserdir. Köylü ruhiyatının bütün muhafazakâr ve ileri taraflarını, iptidaî sermaye terakümünü yapan sermayedarlığın inkişaf yolunda köylülüğü nasıl dağıttığını ve en nihayet, tabiatın deniz kadar muazzam bir unsuru olan ormanın muğlak, ihtiraslı hayatını, kımıldanışların zeki bir aydınlık içinde görüyoruz”.

Sabahattin Ali, af yasasından yararlanarak hapisten çıktıktan sonra, özellikle Varlık dergisinde yayımladığı “Kanal”, “Kırlangıçlar”, “Arap Hayri”, “Pazarcı”, “Kağnı” (1934 – 1936) gibi öyküleriyle dikkati çekmiştir. Anadolu insanına yaklaşımıyla edebiyata yeni bir boyut kazandırmıştır. Ezilen insanların acılarını, sömürülmelerini dile getirmiş, aydınlar ve kentlilerin Anadolu insanına karşı takındıkları küçümseyici tavrı eleştirmiştir. 1937’de yayınlanan Kuyucaklı Yusuf romanı, gerçekçi Türk romanının en özgün örneklerinden biridir.

Sabahattin Ali’nin halk şiirinden esinlenerek yazılmış şiirlerini içeren Dağlar ve Rüzgâr (1934) adlı kitabı yazın çevrelerinde ilgi uyandırmıştır. Yaşar Nabi, Hakimiyeti Milliye’de  övücü satırları yazmıştır. Ancak, Sabahattin Ali, bu kitabından sonra şiirle ilgilenmemiş, yalnızca öykü ve roman yazmıştır. ‘Leylim Ley’, ‘Aldırma Gönül’ gibi halk dilinden yararlanarak yazdığı şiirler herkes tarafından bilinir.

TAŞ SÜTUNLARIN ÜSTÜNDE ERKEKLER

2017 yılında Yrd.Doç.Dr.A.Beyhan Özdemir’in çektiği fotoğraflardan  yola çıkarak, farklı yazarların kaleme aldığı fotoğraf hikayeleri kitabı için fotoğraftan esinlenerek Serap Gökalp tarafından hazırlanan metin.

Çok çok eski çağlarda, yaşamın kadın yaratıcısına, göklerin sahibi kadına yakarılırdı. Tanrıçalar mutlak güç sahibi, kadınlar, dinin biçim ve törenlerinin denetleyicileri, din görevlileriydi. İnsanların ilk barınaklarında Tanrıçalar vardı, ilk tapınaklar Tanrıçalarındı. Dinler dişildi, Tanrıçalar ululanırdı.

Mısır’da Güneş Tanrıçası Nut, gökyüzü olarak tanınırdı. Tanrıça Maat evrendeki düzeni, doğruluğu simgelerdi. Isıs, erdemli bilgeliğin öğüt ve adaletin dağıtıcısı, yasa düzenleyicisiydi.Hindistan’da Tanrıça Sarasvati ilk alfabenin buluşçusu olarak ululanırdı. Kelt-İrlanda’da Tanrıça Brigit dilin koruyucusuyken, Cerridwen akıl ve bilgi Tanrıçasıydı. Sümer Tanrıçası Nidaba, Sümer cennetinin yazman kadınıydı. Beşbin yıl önce yazılı dillerin ilk örnekleri Sümer’de Cennetin Ecesi tapınağında bulundu. Kile ilk sözcükleri kazıyan kadındı. Mezopotamya’da Tanrıça Ninlil, insanlara ekim ve hasatı öğretirdi. İştar önsezi, bereket, aşk ve savaş tanrıçasıydı. Yunan öncesi dönemde Tanrıça Gaia’nın kadın din görevlileri tanrısal bilgeliği dağıtırdı. Amazonlar, tanrıçalara tapınan savaşçı kadınlardı.

Dünyanın bütün bölgelerinde tapınakları kadın din görevlileri gözetir, oraya tapınmak için gelenlere hekimlik ve otacalıkla, tüm iyileştirici yardımların dağıtıcılığını yaparlardı.Burada birkaç örnekle yetinmek zorunda kaldığımız, Tanrıçaların heykelleri yapılır, öyküleri kuşaktan kuşağa aktarılırdı. Ta ki tek tanrılı dinlere kadar.  Tek tanrılı dinler tüm Tanrıça heykellerini kırıp döktüler, erkeğe dönüştürdüler. Kadın, sürünün en ardına atıldı, aşağılandı, öldürüldü… “Çağdaş kadın” bu dev erkek egemenliğinin ayakları dibinde gözlerini dünyaya açıyor. Bir kız çocuğu tesellimiz olabilir mi? Kız çocuğu, ne olursa olsun iyi yeri bulana dek devam edendir. Sabır gösteren, sebat edip hüküm sürendir. Dışlama, sürülme, baskıya rağmen devamlılık için tohumdur o. Parmak uçlarına yükselip gezişiyle bir aşkınlık iddiasıdır. Başında taşıdığı kırmızıyla bir yandan önceden inanılanın feda edilmesi, öfke, eziyet edilip öldürülme, cinayeti tanımlarken bir yandan bütün bunlara rağmen psişik rahatsızlık için güçlü ilaç olmayı, doğum ve ölümden geçileni, yükselişi, doğumun gelişine ilişkin verilen söz değil midir? Peki, sorusunu duyuyor musunuz? “Anne bu sütunlar onları Tanrıya yaklaştırmak için mi?”