Akşam Hanzade kırık kalbini bana getirdi. Kız kıza onaralım diye. Yürüyüşü yarım bıraktık of, çünkü sigara içmeye başladı. Oturalım, dedim, yürürken içince daha çok zehir oluyor. Oturduk. İkincisini yaktı. Baktım olmuyor, kalk, dedim, bize gidelim de kahve yapayım. Yürüyüşten vazgeçtik. Zaten hava soğuk falan dedik dönerken. Yirmi derece birden düştü ısı. Nasıl sen öyle birdenbire gitmeye karar verdiysen yaz da öyle çekip gitti.
Sen… Hiç bitmeyecek gibisin. Dün akşam da gizlice sana geldim; bedenimde mavi ışıklar. Yine pencereden girdim, eteklerimde mavi bir rüzgâr. Yalnızdın, uyuyordun saçların terli. Yorganı çektim, ben örttüm seni. En ıssız, en ayıp, en ıslak rüyana dek girdim. Yalnız değilsin, yalan…
“Hı?” diye irkildim. Hanzade birinden söz ediyor da. İkisi de kırklı yaşlarındalar, bekârlar ve yaşamları zehir. Neden mi? Başka seçenekleri olmadığı gibi birbirlerine karar vermiş de değiller.
“Otur oturduğun yerde rahat mı batıyor?” diye homurdandım. Bunu kendime mi söyledim ona mı valla bilmiyorum. Bizim verdiğimiz kararlara ne oldu?
“Çok yalnızım, bildiğin gibi değil,” dedi. Benim halimi bilse. Sanki adam onun yalnızlığını paylaşacak! Boş laf! Bir şey demedim. Şimdi yaraya tuz mu basayım? O çekip gidince başına gelecekleri başlangıçta hesaplamaz ki insan.
İlişkiler salıncakta sallanmaya benzer, Hanzade. Önce uçma duygusu, sonra bıkkınlık, mide bulantısı. Bunu içimden dedim. Yok, bizim salıncağın ipi koptu, ben yere çakıldım. Baktım o sırada sen yoktun. Yoksun kalbim yoksun… Diyemedim elbet. Apansız gidişini söyleyemedim. Şimdilik kimselere diyemiyorum. Neden sakladığımı da bilmiyorum. Kendime diyebiliyor muyum ki? Dillendirsem ne yapacağımı bilemeyeceğim, varsın saklı kalsın. Bu salıncaktan yorgundum hoş. Gidiş gelişler bitti mi dersen ne gezer? Hem şu güz yağmurları! Sanki kırk ikindi yağmurları! Senin yağmurların… Üç gündür şehrin doğu yakası sular içinde, batı taraf kuru, şimşekler, gök gürültüleriyle bekleyişte. Öyle bir elektriklenme var ki havada durup dururken tutuşuverecek diye şu ağaçlar, sokaklar, yapılar, yüreğim yerinden oynuyor! Yalan, yüreğim yokluğunu anlayacağım diye çırpınıyor… Bugün her yerde senin yağmurların yağıyor.
“Kahve yapayım,” dedim. Peşimden mutfağa geldi, hiç susmak istemiyor. Sandalyelerinden birine oturup masa örtüsünün desenlerini parmağıyla tekrardan çizerek, üst üste sigara içerek…
“E, ne yapıyorsun kuzum, tüm yürüyüş boşa gitti” diyorum. “Boş ver zaten yürümedik ki,”diyor, dudağının kenarı yere değecek. Benim de sporumu berbat ettiğini söylüyor ya aslında umurunda değil, biliyorum.
“Canın sağ olsun, önemli değil, zaten hava soğuktu” diyorum. “Sen olmasan yürüyüşten zaten caymıştım.”
Tek başıma öyle ya… Hayır, öpülmeyen dudaklar, beni duymayan kulaklar, karanlıkta saklanan ışıklı gözler, üşüdüm bahanesiyle tutunamayacağım parmaklar olmayınca nasıl katlanacağım? O Tanrının cezası yürüyüş parkuruna gidiyoruz işte, başka yer yok gibi! Ne bileyim, bir daha gitmeyeceğim, söyleyeceğim Hanzade’ye ne var da hep aynı yere gidiyoruz! Yol boyu yürüyelim işte! Şart mı yürüyüş parkuru sanki? Her yanım kan revan içinde kalıyor, sen yoksun…
Kahveyi şekeri karıştırıp; “Evde oturalım işte sıcacık ama sen çok sigara içiyorsun benim de canım çekiyor” der demez paketi önüme itiyor. Sözde ben sigarayı bıraktım.
“Ben sevmişim bu çocuğu farkında olmadan ya, iç bir tane de sen, bir şey olmaz” diyor. Annemin sesi kötü arkadaş öğütlerini diziyor ensemden aşağı doğru. Her yere tembihler,”sakınlar”, “emi çoçuğumlar”, “oldu mu şimdiler” sıçrayıp dağılıyor.
Cezveleri ocağın üstüne koyuyorum. Biri seninki. Sigarayı alıyorum. Bırakma işi böylece bitti. Aslında yalandı, gizli gizli içiyordum. Sen daha gitmemiştin hoş ama öyle başkalaşmıştın, gözlerin öyle ben yokmuşum gibi bakıyordu ki… İçtiğimi kimse bilmiyordu, Hanzade de. Onun kaçıncı sigarası? Toz şeker kabının içinde kaşıkla kuş yuvası yapıyorum, tanecikler kayıyor, yine oyuyorum, yine doluyor, daha hızlı oyuyorum, daha hızlı kayıyorlar öfkeyle bastırdığım kaşıkla şeker tanecikleri amansız bir boğazlaşmaya tutuşuyor ben ezdikçe kimileri dışarı sıçrayıp tezgâhın üstüne saçılıyor, kimileri daha dibe gidiyor! Hayır, hayır, hayır! Kan revan içinde kalıyoruz, ben; kaşık ve toz şekerler, kan revan, bu laf senin ve ben ikide bir kullanıyorum.
Kahve!
Kabaranca fincanlara doldurup pencereyi açıyorum acı bir soğuk;
“Şu üstümü değiştirip geleceğim Hanzade” diyorum. Otursun içsin sigarasını! Şu toz şekerler de çekip gitsin! Anne sesinin boncuklarına basmayalım, kayıp kafamızı yarmayalım, annem seni de istememişti bak!
Ama hayır, peşimden yatak odama gelip soluksuz anlatıyor. Giyilip çıkarılmış giysilerden dağılmış odada, parmağım dudağımda, uygun giysiyi arıyorum. Senin mavi kazağın, senin eşofmanının altı, teki kayıp çorabını da buldum bu arada. Bir yabancının gözü önünde dünyanın en doğal haliymiş gibi iç çamaşırlarımla geziyorum. Çıplaklığım onun umurunda değil o başka. Çağatay’ı görüyor, Çağatay’ı duyuyor! Rimelli kirpiklerini parmak uçlarıyla kaldırınca anlıyorum ki ağlayacak. O zaman azıcık susuyor, ben de onun yüzüne bakmıyorum. Tam da o sırada iki günlük sakallı çenen; toz şeker taneleri…değer gibi oluyor göğsüme irkiliyorum.
“Of kendimi çok kötü hissediyorum yaaa!” diye nara atıyor.
Olmayacak!
Sigarasının külleri ve kalbinin kırıkları! Evin her yerine saçıyor onları. Benimkilerle birlikte olacak gibi değil! Gözyaşlarıyla eriyip yapış yapış olacaklar!
“Bak bu fincanları bana Muzaffer Teyzem hediye etmişti. Adından ötürü onu askere çağırmışlardı da…” diyorum. Cevap vermiyor. Sürdürüyorum; “ Kala kala iki tane kaldı biz şeyle birlikteyken hep bu ikili fincanlarla… Bak sana ne diyeceğim Hanzade…”
Bana: “Beni neden bıraktı anlamıyorum!” diye çıkışmaz mı?
“Hanzade! Tanrı Aşkına kim bilebilir ki? “
“Nasıl güzel vakit geçiriyorduk.” Çıkardığı ses yüzünden onun saçını başını yolduğunu sanırsın. Çok mutluymuşlar. Ben de… bizim öyle olduğumu…
“Akla gelmedik zamanlarda araması, “diyor.
“Ve yüreğimi acıtması” diyorum. Bana tutkudan söz ederdin. Tutku… Yalansın.
“Onu şaşırtıyormuşum” diyor.
Şaşkınlıktan zaten!
“Gözlerimin içine bakarak konuşmalar.” Ha babam çekiyor dumanı.
Senin gözlerini bilmiyor ki… Akdeniz…
“Gelirken geçerken şakalaşmalar,” iç geçiriyor.
Yok, şakaları ben yapardım. Gülüşüm hüzünlerini örtsün diye can atardım.
“Ne güzeldi bilsen.”
Bilmem mi?
“Sonra bu kız çıktı ortaya!”
Bizde o kız hep vardı. Esas kız o.
“Kızı gör; çok esmer bir kere. Hem kara hem zayıf!”
Benim hiçbir fikrim yok. Seni geri aldığına göre çekici olmalı.
“Tamam, ben şişmanım. Ama vereceğim bu kiloları!”
Ben fazlasını verdim, kaç para eder… Kilom yoktu üstelik…
“Ama o kızdan ne anlıyor?”
Bilmiyorum!
“Ay sen böyle bir şey düşünebiliyor musun?”
“Efendim?” İrkilmişim.
“Beni nasıl kırdığının farkında değil mi bu?”
“Olmaz olur mu? Bir şeyi fırlatır atarsın kırılır. Fizik kuralı, herkes bilir,” diyorum, kornişlere.
“Bütün dairedekiler ona imrenirdi, evliler bile.”
Benimkine de imreniyorlarmış ama benimki zaten artık evli.
“Ne yapacağım yaaa?”
Hanzade’yi öldürmemeliyim. Sonra kim ütüleyecek benim kafamı? Ütülü de olsa omuzlarımın üstünde bir kafam olması iyidir. Görünüşü kurtarır, içindeki akıl süzüldü ama… eh işte…
“Uzun süredir berbat durumdayım,” diye konuya girmeye çalıştım yavaşça.
“Olmayınca ne yapacağımı bilemiyorum. Yok, yapacak çok şey var da anlamını yitirdi, sorun bu. Boş bulunuyorum bak bunu anlatayım deyiveriyorum… Ama o artık yok. Her gün bugün gelir mi acaba diye umutlanıyorum. Bugün, bugün, bu gün… Kapıyı açarken kilitli değildir belki diye yüreğim çarpıyor. Hani geldiyse, içerideyse… Bir şey olmamış gibi birlikte yemek hazırlarız. Sonra karışlıklı özürler mözürler… Hiç değilse telefon etse bari… O da alışamamıştır, dişini sıkıyordur. Gururundan… Dayanmaya çalışıyorum işte…” Derinden iç geçirdim. Cevap vermedi. Hiç susmamış gibi, ben ortaya bu kadar duygumu saçmamışım da sanki… Halıya çakılı gözleriyle kaldığı yerden konuşmasını sürdürdü. Bütün gece anlattı durdu. Bana da sigara içirdi. İçmeyip de ne yapacağım? Odada göz gözü görmüyor ki!
“İstemez olur muyum?” diye bağırdı. “Bütün bu olup bitenler sahip olamamaktan baştan çıkma hali değil de ne?”
“Ben ne dedim şimdi?” diye ellerimi çaresizlikle açtım.
“Of! Çok kötü durumdayım. Çok geç oldu, hadi ben gideyim” diye ayağa fırladı durup dururken.
Senin gidişine ilişkin tek laf etmiş değil. Duymadı eminim. Birkaç gün sonra soracağım bakalım ne diyecek? Haberim yok, ay söylemedin ki demezse Arap olayım. Çünkü avizenin ışığı gözlüklerinde parlarken o yere bakıp yalnızca Çağatay’a söyleniyordu.
Gitti.
Yalnız kaldım.
Her gece erkenden pijamanın içine giriyorum. Düğmelerini üzerime ilikliyorsun. Göğsünde hep bir ağırlık var değil mi? Şu atlet olmasa teninde uyuyabileceğim. Uyuyabilsen, süzülüp hücrelerine akacağım. Dokunabilsen içime alıp dirileceğim.
Gece vakti. Sigaramın dumanına karışıp pencereden yavaşça süzülsem. Biliyorum şimdi onun yatağındasın. Gün doğumunda uyku kozası yavaş yavaş kopuşurken yanında olmak için neler vermezdim… Hanzade evdeki tüm kırıkların kendisine ait olduğunu sanıyor. O kırıklardan birini, saçımın bir tutamıyla pencerenin kenarına bıraktım; geldiğimi bil diye.
Masanın üstündeki matruşka gülümsüyordur. -Hani şu Anadolu Medeniyetleri müzesinden ‘bak bu sana benziyor’ diye beni kızdırıp sonra da kopyasını aldığın- eski tunç devrinden gümüş kadın heykeli, gözlerini akvaryumun kabarcıklarına dikmiştir. Şimdi çalışma masanda, döner koltuğunda oturuyorsundur. Zamanın hiç mi hiç farkında değilsindir. Geleceğimi bilsen, kaloriferin ısısını yükseltirdin. Pencereden dışarı bakıp, hiçbir şey görmeden, kafanın içinden çıkamadan,camdaki lekeye ya da dağlara doğru uçan kuşlara… Apansız içeri dalacağım. Beni hizmetçi karşılayacak. Parmağımı dudağıma değdirip ona susmasını işaret edeceğim. Bu yüzden, odanın kapısı açıldığında dönüp bakmayacaksın:
“Çay mı getirdin Sahare, kahve mi?”
Gerçekte umurunda olmayacak. Çünkü o sırada, iki üç hafta sonra gideceğimiz geziyi düşünüyor olacaksın… Yanına kadar görünmeden sokulacağım. İşte o zaman çeneni kaldıracaksın. Yüzünü hemen çevirmeyeceksin. Beklediğini karşında bulamama korkusu içinde, kendi tıraş losyonundan farklı o kokuyu arayacaksın. Yavaşça, döner koltuğunu geri kaydıracak, masadan uzaklaşacaksın. Sahare, fincanı bıraksın diye her zaman böyle yaparsın. Ama gerçekte, gerçekte… Fırsat bilip kucağına atlayacağım. Hayır, hayır, hayır ipek bir şal nasıl akarsa öyle, kollarına akacağım; saçını, gözlerini, burnunu, dudaklarını, yüzünü, boynunu kaplayacağım. Beni görünce inanmazlıkla şimdi, şu an kayaktan yeni gelmiş yüzümü düşündüğünü söyleyeceksin. Çok şaşıracaksın çok.
“İçime mi doğdu ne? Seni düşledim, hayır istedim. Bugünün isteği oldu,”dediğini, zor duyacağım. Ama bedenimden geri durmaya çalışacaksın.
“Ah elbette, elbetteee,” diye inanmayacağım.
“Biliyor musun? Sahra Çölü’ne, belki gelirsin diye pişirdiği barbunyadan ayırmasını istedim.‘Birini mi bekliyoruz Zafer Bey? Kısır da, ayırayım mı?’ dedi, ‘Yok, yalnızca barbunyadan, kısır bekletilince kötü olur,’ dedim.”
“Sahare’ye neden Sahra Çölü deyip duruyorsun?” diyeceğim. “Alınmıyor mu?”
“Yo, niye alınsın? Bunca yıldır burada çalışıyor. Aynı evin insanıyız. Kötü mü? Sana da isim düşündüm ama bulamayıp vazgeçtim. Hiç ele avuca gelmiyorsun ki. Hayır, yani insan, senin için budur diyemiyor ki… Her dakika şaşırmamak için tetikteolmak… Islak sabunu tutamazsın fırlar kaçar, öyle …”
“Sabun mu? Ben sabun muyum? Bu kadarcık mı senin için anlamım? Ben Pınarım, benimle yıkanmanı istiyorum, beni içmeni…” Sözcüklerimin arasına edepsiz kahkahalar girecek.
“Sus rica ederim, gene başlama!” diye kızacaksın. Gözlerini kapatıp; ”Nasıl oluyor da lafı böyle çeviriyorsun?” diyesoracaksın.
“Ama sen dedin. Acaba Freud sabunu nasıl…”
“Tamam keselim. Senin ağzının ölçüsü yok.”
Dereden tepeden konuşmaya başlayacağız. Ben hep konuyu şakaya vuracağım, olup bitenleri nefes nefese anlatırken düşeceğimi sanacaksın. Belimden tutmak zorunda kalacaksın. Dokunur dokunmaz sırtımdan fışkıran teri yoklayıp; ”Terledin mi sen?” diyeceksin. Sözde konu buymuş sen de benim terlememle ilgileniyormuşsun gibi davranacaksın. Moher kazağın pek güzel durduğunu söyleyeceksin, pek de yumuşak.
“Bu kazakların en güzel yanı sıcak tutuyor olması, içime çamaşır giymeme gerek kalmıyor.”
Hata ediyormuşum.
Büyükannemi anımsattığını söyleyeceğim. “Ne yani, böylesi daha kolay ulaşılabilir değil mi?”
Ah, ah hasta olmamdan kaygılanmana; fısıltıyla “Yalansın,” diye sataşacağım. “Ninemin yatağında bir kurt! Umurunda sanki” kahkahamın ağırlığından başım geriye sarkacak.
“Elbette umurumda. Yakası da çok açık. Nasıl kazak bu yahu?” derken, kaşların çatılacak. Senden kaçarken arkaya doğru devrileceğim, yine belimden tutmak zorunda…
“Rahat dur Pınar bacaklarım acıyor, koltuk da devrilebilir.”
“Aman ne zararı var? En fazla yere düşeriz.”
“Ben bu vücutla seni incitirsem diye…”
Susacaksın. Gözlerine iki yıldız düşecek;
“Yarın daha erken gelmelisin, sana doyamıyorum” diyeceksin.
Göz rengin nasıl oluyor da kimi zaman saydamlaşıyor bilmiyorum, ama o sırada saydamlaşacak kuşkum yok. Bunu demeliyim, çünkü bayılıyorum o savrulan, yanan hançer ışıltısına… Sonra heyecanla koşarak geldiğimden, otobüsten indiğimde -aksilik işte- Orhan’la karşılaştığımı… Onu anımsıyor musun? Bizi önceki yıl “Krem Pub”da görmüştü de daha yeni buluşmaya başlamıştık o zamanlar hani, sonradan dedikodu eder diye henüz kaygı duymadığımız günlerde. Ne aptalca. Bilirsin her şeyi çok merak eder, bayıltana kadar sorar da sorar. Yalan söylemek zorunda kaldım elbette. Yok canım, Zafer’e gidiyorum der miyim?”
Tutunacak yer bulana kadar kıpırdanıp sırtımı masanın kenarına dayayacağım. İyice yerleşince gömleğinin yakasını düzelteceğim. Parmaklarıma direnen düğmelere küfredecek tenin ve dudaklarımın yaklaşması, öpmesi için tüylerin ürperecek, yanıp tutuşacak etin. Sırtımdaki parmaklarını çekip koltuğun kolçaklarını yakalayacaksın. Heyecanlı konuşmamı sürdüreceğim; buraya gelmenin kalbimi yerinden oynattığını… Galiba haklısın, koltuğun tekerlekleri kırılabilir…”
“Bırak kırılsın,” diye dişlerini gıcırdatacaksın.
“Ne diyordum? Orhan’dan kurtulur kurtulmaz, önce hızlı adım, sonra koşarak sana geldiğimi. Çünkü yolda senin öğlenden sonra, belki dışarı çıkmayı düşündüğünü anımsayınca, korkuya kapıldığımı.- Geçen hafta telefonda söyledin.-Bütün şaşırtmaca bozulacak, öyle ya… Bu yüzden caddeyi neredeyse koşarak -trafik ışıkları yeşil olsun Tanrım!- Sokağı kıvrılınca da, okullu kızlar kadar sabırsız koşarken, fren yapıp savrulduğumu, kahkahalarım arasında… -aaa, bak saç tokam da düşmüş- merdivenleri tıkanacağıma, aldırmayıp koşarak çıktığımı…
Sen ilgiyle, kaşlarını kaldıracaksın. İnanmayan göz ışıklarıyla (9)bana yeniden dokunmayı isteyip -aman aman hayır- korkarak gülümseyişine saklanacaksın.
Neyse ki gelmeden önce, koca bir paket çikolata yediğimi, bu soğuk havada koşacak enerjiyi bulduğumu, tadının hâlâ dudaklarımda ve dilimde olduğunu bak…
* * *
… tım, gözlerim pencerenin dışında durmaktan donmuşken, sonunda iki serçe kapıp götürdü onları. Televizyondan taşan kaza, terör, cinayet böceklerinin saldırısına rağmen geri gelmiyorlardı.
Bugün onunla konuşmalı. Pınar’ın sağlam beyaz dişleri arasındaki dili; “Söylemeye çalıştığını anlamıyorum canım ama pek iyi bir şey değil sanırım. Çünkü kalbim çarpmaya başladı,” diyecek. Nasıl başlamalı? “Bir süredir canım sıkkın-Nasıl desem, sabrımı taşıran bir şeyler var Pınarcığım.” (Giderek ondan nefret edecek, hırçınlaşacağım, kendimi tanırım. Böyle olmasını istemiyorum.) Sahra Çölü’nün getireceği iki bardak çay mı? Belki sütlü kahveli, dereden tepeden konuşmalı, hava durumlu, seni iyi gördümlü, dolandırılmış bir konuşmayla mı başlamalı? Dolambaçların, burgaçların içinde yolunu yitirmeden yürünebilecek mi? Pınar’ın mat kahverengi gözlerinin altında kalmadan. (Sinirime dokunuyor artık!) “Ne yazık ki şekerim… Elbette böyle olmasını istemezdim.” Bu şekerim lafı epey derin bir vadi işlevini üstlenmiş oluyor. İyi oluyor. Hatta tatlım da denebilir. Onu en uzak yere fırlatan bir vurguyla; “Evet tatlım, şekerim, arzularımın kırıntılarını şu kuşlara attım sen gelmeden önce gözlerimle birlikte ne yapabilirim?” Mat kahverengi gözler; hayır anlamıyorum.
İçimdeki acılık gerçekten sevebileceğim birinin hiçbir zaman karşıma çıkmaması yüzünden! Serçeler gözlerimi sonunda geri getirdiler. Ekrana yapıştırıp gittiler. Şehir içinde ölümcül bir kaza. Freni patlayan belediye otobüsü-neyse ki yolculara bir şey olmamış-ama ne yazık ki… diyor sunucu… “Karşıya geçmekte olan biri –yeşil yanıyormuş- kaçamamış…” Yavaşça doğruldum. Belli ki o aptal kutusuna girmem gerekiyor. Freni patlayan belediye otobüsünden yayılan benzin kokusunu duymalıyım. Kazada ölen kişinin nüfus cüzdanı ekranı, hayır duvarı, hayır tüm evi kapladığı sırada sunucu adını söyledi; Vouvouvouv. Uzun süre yolun kenarındaki kirli ve taşlaşmış kar yükseltilerinde tökezleyerek dolandım. Yerdeki o kabartıyı örten gazetenin kare bulmacaları, kara kutularına baktım. Ve kan birikintisi içine saplanmış tampon kırığına… İçimde bir tel koptu. Apansız. Metalik bir sesle boğazımdan dışarı fırlayıp titredi. Canım acıyacak mı, diye bedenimi dinledim: hayır. Hayır, batmadan ötürü rahatsızlık duygusu. Basit bir duygu. Tutup çektim teli, rahatladım. Bir bakıma konu kendiliğinden çözüldü. Azıcık kırgınlığı yutkunup sindirebilirsin oğlum Zafer. Vay canına! Bugünün isteği oldu; şimdi gelmeyecek ha? Sıkıcı konuşmalar yapılmayacak.
Sahare “Zafer Bey!” diye çılgınca odaya girdiğinde, gözlerim onu durdurmuş olmalı.
Biliyor musunuz, TÜİK verilerine göre Türkiye’de kız çocuklarının son 5 yılda yaptığı doğum sayısının, 84 bin 462 olduğu, son 10 yılda 16-17 yaş grubunda toplam 381 bin 418 kız çocuğu evlendiğini belirlendi.
Bunlar aklımdayken Parasız Yatılı’nın Nehir öyküsüne gitti elim. Nisan 1970 tarihini taşıyan bu hikayeden beri hiçbir şeyin değişmemiş olması yazarın keskin bakışının göstergesi bizim de toplum olarak utancımızdır.
İşte bu yüzden Nehir… Ama ben bu trajik girişten sonra bu metnin yapıt olarak güzelliklerini keşfetmeye çağırıyorum sizi.
Bulanık, ağır, zorlayıcı güçlü bir sürükleyiştir bu hikayenin geçmesi. “Ablasını çağırmışlardı aşçı durması için ötegeçeden” ilk cümle budur. Bir hissettiriş. 46. sayfaya kadar ondan söz edilmez. Öncesinde neler vardır?
İlk paragrafta bir portre çizilir, İstanbul’da oturan evin hanımefendisi, bir eskizdir, konu ilerledikçe ayrıntılandırılır. Hanımefendinin yaşamıyla aile bağlarına götürür bizi yazar. Hızlı darbelerle iki, üç kişinin portreleri birden çizilir. Vali bey, karısı ve kızları. Fiziksel ve psikolojik boyutlarıyla öylesine netleşir ki olup bitenlerin onlara ilişkin olduğu sanısına kapılırsınız. Burada yazar tarafından zarafetle bırakılmış bir ileti vardır. “Nehir” dokusunun üzerine bir kuştan kopmuş, hafifçe düşen bir tüy gibi sanki. Başka bir hikâye… O ana kadar okuyup süreceğini sandığımızdan daha içe dokunan başka bir hikâye sızar … “Bana bunu nasıl yaparsınız baba?” Ailenin kızıyla ilgili kesite geçersiniz. Ama onun hikayesi de değildir. Daha yakından bakmalıyız.. Bu tıpkı şuna benziyor, çok uzaktan belki bir dürbünle bir görüntüyü yavaşça yakalamak, sonra netleştirmek. Yakaladığımız görüntü 46. sayfadadır. Burada hafifçe bir karakter belirmeye başlar; “Ötegeçeden bir izin dönüşü onu da getirmişti ablası buraya.” Onunla doğrudan ilgili ilk cümledir. “Ablası, iki teyzesi, kendi, serili hasırların üstünde sessizce kıpırdayarak yaşayan” biri… Mekân değişir, ağayla evlenen vali kızının oturmadığı eve ve ağanın yaşamına yaklaşırız. Bu ağanın evinde buluruz onu. Ablası, teyzeleriyle tanımlanan “biri”. Bu da gizleme ya da yanılsama değildir. Kahramanın adsız, başkaları dolayısıyla tanımlanır oluşu özellikle simgelediği çocuk-kadın sorunuyla ilintilidir. Öylesine yok sayılır ki neredeyse saydam bir varlık olarak gezer hikâyede. Ama bu onun hacimsiz olduğu anlamını taşımaz. Tersine su gibidir. Saydam, sessiz ve ağırdır. Yoksulluk ağıtçı teyzelerden dolaştırılarak verilir. S.47’ de çok çarpıcı bir motiftir. Bir Orta Asya geleneği; ağlayıcılık. İş olarak başkalarının cenazelerinde ağlayıcılık yaparak para kazanan ama son zamanlarda fakir düşen iki teyzeler…
Hedef çocuk-kadın trajedisini dile getirmektir. Anlatıcı, hikâye dışından bir ses olmasına karşın garip bir biçimde çocuk kadının algısına da dönüşür yer yer. Kadını eşya olarak görülmesini doğrudan eleştirmeyip kışkırtıcı bir yapılandırmayla birey-kadının tersi bir karakterle sorun dile getirilir. Toplumsal bir yarayı deşerken alçak sesle anlatılan bir hikâyedir bu. Çaresizliğe işaret etmek içindir alçak ses. Cinsiyetsiz, duygu unsuru kullanılmaksızın üçüncü tekil şahıs… Yazarın ben rolü anlatıcıdır. Kahramanı adsızdır. Birçok adsız çocuk-kadının simgesidir.
İki anlatım ekseni kullanılır. Birinci eksen Vali Beyin kızı, ikincisi isimsiz çocuk kadındır. Kadınlık rollerinde bir kıyaslama olarak dururlar
Evin hanımı evinde yaşamaz, hizmetçi oradadır.
Evin hanımının kültür düzeyi yüksek, özgür kadındır, hizmetçi köle kadın ve cahil.
Hanım mal sahibidir, hizmetçi maldır.
Evin hanımı çocuksuz ve buna aldırmayandır, hizmetçi çocuk doğurma becerisiyle var olandır.
Tümüyle haksızlık yüklü olmasına karşın yazarın seçtiği boğucu -su/nehir- anlatımla okuru kışkırtmak yerine sersemletir, neredeyse hareketsiz kılar. Bu anlamda okuyan öznenin hikâye kahramanıyla özdeşlemesi sağlanır. Yazar sesi aradan çekilir (özellikle final paragrafında) zaman zaman ve o çaresiz, sessiz, adsız çocuk-kadınla okur aynı düzlemde dururlar. Yarattığı duygu düzeyi öfkedir.
“Nehir” de gerçek temanın içine yerleştirilmiş ara olaylar evin hanımının aile ilişkileri, kahramanın daha önceki yaşamıdır. Her nedense ağadan fazla söz edilmez. Yazarın böyle bir erkek tipini derinleştirmemesi, yok sayması, işlediği günah yüzünden onu yok etmek için midir? Belki.
Kadının kadına düşmanlığı sezdirilir. (Ablanın kardeşini ağa için düzenli bir şekilde hazırlaması, Hansel ve Gretel masalındaki cadıya sunulacak çocukların hazır edilmesi kadar tüyler ürperticidir) Başka çare yokmuşçasına yoksulluktan kurtulmak için kadının bedenini kullanması gerekmektedir. Bu kolaycılık ve ahmaklığa yazıklanan bir metindir. Füruzan’ın, gerçeğin çarpık ya da görülmeyen yanını bize gösterme yetisi… Bu hikayede, toplumda “gerçek” olarak tanımlananı bozmak için algılarıyla bizi derinliklerimize geri götürür, Füruzan. Sorar; gerçek gerçek dediğiniz budur, beğeniyor musunuz?
Şimdi Füruzan’ın kaleminden algılara geçiyorum
Özellikle bu metinde renk unsuruna algıların işlevleri ve simgeleriyle birlikte bakmayı istedim.Çok fazla var ne yazık ki seçerek aktaracağım.
Gölgeli yeşil göz; duygusal boyuta doğru yönlendirici göz algısıdır ve renk unsurudur.
Soğuktan dalga dalga kan oturan bacaklar; cinsellik tanımı için kullanılan estetik olmayışına karşın (zıt anlamla) kışkırtıcı ve algılayıcının duygusal /cinsel açlığına işaret. (Renk kırmızı)
Çam iğneleriyle dolu sırtlar, çamlar: Göz algısı, dokunma algısı > duygu; batma hissi, rahatsızlık veren durum, renk: yeşil, kahve. Hatta ses algısı, kırılan iğne yapraklarının çıtırtısı.
Pirinç tokmak vardır bu öyküde. Pirinç tokmak. Biraz duralım. Anadolu mimari geleneğinde hayli önemli bir ayrıntı bu. Kullanımı sırasında çıkan ses, evin içinde veya avluda yankılanırken, yapının görkemini tamamlar. Sahibiyle ilgili varlık durumu hakkında da ipuçları verir.
Bitmedi,“ev halini” ifade eden çeşitli mesajları da barındırır. (Örneğin tokmaklar arası iki kanat iple bağlıysa ev sahibi dışarıdadır. Tek tokmakta aşağı sarkan ip, “evdeyim” demektir.)
Bir başka mesaj çift tokmaklardan büyük olanı eve gelenin erkeklerin, küçük olanın kadınların kullanımı için yapılmıştır.
Renk algıları ve simgeselliklerine devam ediyorum; İrin sarısı yüz; göz algısından renk çağrışımlı olumsuzlamayla yoksulluk betimlemesi.
Güğümden bakır leğene boşalan su: göz, kulak algısı ve yalnızca bunlara odaklı olan öznenin etrafa bakamayışını ifade edilişi.
Şimdi bir göz algısı olmakla birlikte, simgeselliğine de değinmeyi istediğim, çok zevk aldığım bir başka ayrıntı üzerinde durmak istiyorum. Tavan resimleri vardır bu öyküde, üzüm resimleri gösterir bize yazar. Dyonysos simgesi. Zenginlik bereket simgesi. Ama bizi asıl ilgilendiren şudur; antik medeniyetlerde kadın mezarlarına dair bir işarettir. Karakter gözünden görmemizin nedeni onun bir tür ölümü müdür bu yatak sahnesi acaba? Bence öyle. Üzümlerin hatta yaprakların mor rengi, ihtişam ve lüksün son basamağının simgesidir. Yüksek sınıfı işaretlediği gibi romantizm ve tutkuyu da simgeler ama sanırım bu mekândaki anlamı tümüyle trajik bir zıtlıktır. Şimdi başka bir bakış açısı geliştirmek istiyorum. Resimler büyük olasılıkla evin kültürlü hanımı tarafından yaptırılmıştır. Böyle düşünürsek eğer, yatağın, yani saklı, en kişisel yerin bakış açısının içinde duran bir tür damga gibidir. Sabah gözünü açar açmaz, gece uyumadan önce onun varlığı duyumsanır.
Şimdi geliyorum o çarpıcı finale.
Yaşlı ağaya (“dedesi yaşında”- S.47) on üç yaşındaki kızın ikram edilmesi, (üstelik ablası tarafından) kızın sıfır noktasındaki farkındalığını vurgular. Tavandaki hanımla yataktaki hizmetçi.
Hazırlıklar ağayla abla arasındaki sessiz bir pazarlık mıdır, tümüyle ablaya ait bir plan mıdır, daha önceden açıkça konuşulmuş mudur, bunu açıklamaz yazar. Belki de hiç konuşulmamıştır. Şark usulü gizil bir dil söz konusu gibidir.
Yatak sahnesi olayın çirkinliğinin aksine son derece estetik, çok olağanmışçasına soğukkanlılıkla aktarılır. Bu soğukkanlı dile getirişin (yaratılmak istenen tek etki) okuru adam akıllı tepkisel kılmak içindir. Katmerli bir kısıtlamanın dile getirilişi olarak yorumladığım, kapalı mekânın içinde kapalı mekân; evin içinde yatak odası seçilmiştir.
Çocuk-kadının fiziksel ve ruhsal telkinlerle hazırlanışı sonrasında metinde beyaz bir alanla boşluk bırakılır ve ağanın eylemi son derece duygusuz, yansız bir şekilde aktarılır. Burada çocuk-kadının durumu kavrayamayışıyla ilinti kurulmuştur. O sırada o bir şeyler düşünmekte ve tavandaki resimleri izlemektedir. Adsız kızın yatay konumdaki izlenimleriyle bitirilir hikâye. Sessizlik kaplar ortalığı. Nehir’e yönelir bakışlarımız.
― güvercinler geçiyor pencerenin önünden. Bazen dış tarafa tünüyorlar. Havalanıp gittiklerinde parktaki en yüksek dala da konsalar görünürler. Ağaçların saçları sarı şimdi ve onlar konup kalktıkça yığınlar halinde dökülüyorlar. Aşağıda gezen kedilerin patileri bile onları ezerken ses çıkarıyor. Öyle kırılganlar. Pati sesleri duyuyor değil hayır. Hiç olur mu? Kediler buradan avuç içine sığacak kadar küçük görünüyorlar…
―geceleri ışık yanan şu yer var ya, parkımız… İlk gördüğümde okula yeni başlamıştım. Annem beni temiz temiz giydirir, okula götürürdü. Ağaçlar fidandı. Güvercinler sonradan geldi. Kediler de. Kerime Teyze görmüş, adamın biri sabah namazında bir çuvalla getirip atmış onları. Çoğaldılar. Kuşlar da. Karşı köşedeki terastaydılar o zaman. Şimdi sokak güvercini oldular…
Kanat seslerinin gün boyu avluyu doldurduğu kedilerin onları avlamak için bin bir yol denemeye başladığı günlerde annem hasta oldu. Özellikle çocukların yere attığı gündöndü çekirdeklerinin kabuklarını yerken tehlikedeydiler. Sessizce sokuluyordu kediler. Yaklaşıyor, yaklaşıyor, kuşlar gamsızca yerleri gagalıyor… Kediler karınlarını yere yapıştırıp azıcık bekliyor… Sonra ay!
―ağaçlarla dolu şu yer var ya, parkımız. Bir kenarına yeşil örtülü kutuyu getirip koyduklarında okula artık başka çocuklar gidiyordu ben değil.İmamın başındaki beyaz nokta, kalabalık siyah noktaların içinde kıpırtısız. Havaya yönelmiş eller açmış çiçeklere benziyor. Çiçeklerden sesler çıkıyor;
İyi bilirdiiiik!
Helal olsuuuu!
Anne beni unuttun…
“Deniz, korktun mu yavrum? Benden mi korktun? Korkma teyzeciğim, azıcık bir şeyler yesen. Elini yüzünü yıkasan… Sen Hacı Şakir sabununu seversin. Bak sana leylak kokulusunu aldım. Hı olur mu? Anneciğin seni böyle görse çok üzülürdü ama. Zayıflıktan bir deri bir kemik kaldın be yavrum. Anneciğini özlüyorsun biliyorum ama ne yapalım kızım? Elden ne gelir? Allah daha çok seviyormuş demek ki… Hadi kalk artık şu pencerenin önünden. Hı? Hadi Kerime Teyzesinin güzel kızı…”
Pencerenin önünden kalkmayı unuttum.
―tam yeşil kutunun durduğu yere bir kamyonet yanaştığında kediler kaçıştılar. Güvercinler dallara tünemiş, şimdi tehlikede gözüken kedilerden öç alıp gurulduyorlar… Taşınan eşyaların arasına sıkışabilir, üstlerine düşen bir ağırlıkla ezilebilir veya bir tekmeyle savrulabilirler… Ay!
“Deniz, Korktun mu yavrum? Korkma. Kerime Teyzesi kızına yemek getirdi. Denizciğim bak bu cici annen. Bundan sonra sana o bakacak emi benim güzel kızım? Yemeğini bitir de biraz aşağı parka inelim. Cici annen evi temizleyecek olur mu canım?”
―kediler çocukların oyuncaklarına tırmanıyorlar, salıncaklarda kıvrılıp uyuyorlar. Bir kedi sıçrayıp kucağıma oturuyor. Tırnakları pijamamın çiçeklerine takılıyor. Bacaklarım ve sırtına koyduğum ellerim artık üşümüyor. Şimdi her yerde gelişigüzel saplanmış suskun çubuklar var. Parkın içinde de üstünde de yapraklar bitti. Ağaç kılçıklarının içinden aydedeler geçiyor. Güvercinlerin hepsi görünüyor ama arılar kadar küçükler artık…
Cici annem beni unuttu…
―şu ışık yanan yer var yo, onun karşı dairesinde Kerime Teyzeyle Ahmet Amca oturuyor. Beni severler. Onların çocukları yok. Beni severler. Kediler de severler. Ama kediler şimdi yok. Güvercinler de… Onları toplayıp çuvala mı koydular, duvara mı vurdular?
Taranbaba tararım
Çocukları ararım
Hangi çocuk uyumazsa
Torbama koyarım
Duvarlara çalarım
―bak yukarıdan ne çok tüy düşüyor. Bak ellerim nasıl üşüyor. Tüm tüylerini dökmüş olmalı güvercinler… Güvercinler üşüyecekler…
Güvercinlere tüylerini giydirmeyi unuttuk.
“Deniz kızım gel şunları giydireyim sana. Bu kara kışta bu incecik pijamalarla donacaksın. Allah insaf merhamet versin. Bu yaşta bir kız çocuğuna bu yapılır mı? A, ah anneciğin kim bilir nasıl… Uzat kolunu bakayım, hah tamam. Başına da şu yün başlığı geçirelim. Bak Kerime Teyzen sana çorba pişirdi. İç de ısın biraz. Yok yok öyle değil, ekmekle katık et Denizciğim. Aferin sonra da makarnanı yersin, emi. Ben sonra gelir tepsiyi alırım. Deniz, bak sana ne diyeceğim, beni anlıyor musun? Şu pencereyi görüyor musun? Kalorifer dairesi orası bildin mi? Oraya bir yatakla bir yorgan koydum. Bu bankta yatıp kalkma kızım. Hem soğuk hem Allah esirgesin her türlü insan var. Yemeğini bitirince oraya gidersin emi kuzum?”
―şu ışık yanan pencere var ya, hani sımsıkı kapalı… Onun üst katında Necla Hanım Teyze oturuyor. Herkes ona çok acır. Hem yaşlıdır hem tek başınadır ve asansörsüz apartmanın sekizinci katında oturur. Ayakları ağrır. Sekizinci katta oturmak çok kötüdür. Ona acıdıkları için hep “sekizinci kattaki Necla Hanım Teyze” diye söz edilir.
―şu ışık yanan pencere var ya. Hani arada Karagöz perdesi gibi gölgeleniyor. Alt katında Zeynepler oturuyor.
Beni unuttunuz…
―kalorifer dairesinin penceresi… Önünde şaşı bir kedi patisini yalıyor. Pencere bir kedi büyüklüğünde. Kedi de siyah pencere de kaldırımda duruyorlar, bir de parlak çikolata kağıdı… Titriyor. Kedi bir patisi havada avını gözlemeye başlıyor. Dokunuyor. Kâğıt titremeyi bırakıyor. Dokunuyor kâğıt yuvarlanıyor. Üstüne basıp gitmesine engel oluyor. Bekliyor. Bırakır bırakmaz rüzgâr kâğıdı kapıp götürüyor. Kedi şaşırıyor… Şaşı kedi…
“Deniz, bak Kerime Teyzen gönderdi bu makarnayı. Hadi ye de seni bodruma götüreyim. Donacaksın. Kaç gündür burada oturuyorsun. Al kaşığı eline. Hadi bitir bakayım tabağındakini… Burada yatılmaz, Kerime Teyzenin hazırladığı yatak var bodrumda… Bitti mi yemeğin? İyi. Gel bakayım benimle. Korkma ben de geleceğim ben de… Bak bunlar elektrik düğmesi bildin mi? Basınca yanıyor, gel şimdi inelim basamakları… İşte yatak. Burası sıcacık. Yatağa girmek için ne yapacağız? Ayakkabılarımızı çıkaracağız. Üstümüzdekileri de… İşte böyle. Yok yok bir şey yok. Yat şimdi sen. Öyle değil sırt üstü yatacaksın. Hah tamam. Aç bakayım bacaklarını azıcık. Hah tamam. Hiç kıpırdama emi. Tamam. Aferin sana, aferin sana, aferin sana…
Ağaçların yalnızca kökleri görünüyor…
―pencereye bir kedi geliyor. Miyavlayıp camı tırmalıyor. Yanından geçen bir ayak onu tekmeliyor. Kedinin canı yanıyor. Başka ayaklar da kediyi tekmeliyor, çocukların bağrışmaları kar kümelerini delik deşik ediyor. Gökyüzü yok…
“Deniz orada mısın? Gel bakayım amcan sana yemek getirdi. Kerime Teyzen gönderdi. Yok yok öyle değil bir ekmekten bir pilavdan. Hah, aferin. Bak bu amca da sana çukulata verecek. Değil mi amcası? Bitti mi yemek? İyi, ver bakalım çukulatayı. Yok yok kağıdını çıkarıyoruz.”
“Ya birine söylerse?”
“Yok yok o hiç konuşmaz. Annesi öldü öleli konuşmuyor. Yemek yemeyi bile unutuyor. Biz vermesek ölecek. Hadi sen bak işine.”
“Yüzükoyun çevir bari. Gözleri çok kocaman.”
―çukulatanın tadı komikti. Ama saçlarımdan yastığın üstüne düşen minik minicik böcekler daha komikti. Sallanıyorum ve düşüyorlar, sallanıyorum ve düşüyorlar. Kimi ileri kimi geri düşüyorlar, sallanıyorlar, burnuma kaçacaklar…
“Neler oluyor burada? Aman Allahım! Yüce rabbim! Ah Ahmet sen? Bu adam kim Ahmet? Zavallı sabi! Bir de pide almış gelmiş!”
―ne çok gürültü… Bir sürü kadın bodruma doldu. Amcalar gittiler. Kadınlar beni yıkadılar. Minik böcekler de gittiler. Saçlarım da gittiler. Yorganla yatak ateşe gittiler.
Yeni giysiler geldi, büyük geldi. Annem yok mu? Beni temiz temiz giydirdiler. Başıma örtü bağladılar. Beni kapıcının kapısında beklettiler. Okula mı gideceğim?
İki yüz elli yıllık, ahşap köşkün her sabah külle ovulan kapı tokmağına uzandı. Bahçe duvarından taşan leylakların ve içerideki iki büyük manolya ağacının kokusu çıkmaz sokağa her girenin üstüne siniyordu. Matmazel Elaine’nin eli, tıpkı yıllar önce Jülide Hanım’ın kendi kapı tokmağına uzanan eli gibi titriyordu.
Rıhtım bir karınca yuvasıydı ve az sonra uçacakmış gibi duran tekne, kuğu duruşuyla, böbürlenerek, Kavala’ya bakıyordu. Denizse bir avuç midye kabuğuna; kasabaya ağzını şapırdatıyordu.
Sabahın bu erken saatinde kapının vurulduğunu, ikinci kattaki yatak odasından duyan Jülide Hanım, gözlerini açtı. Ve anılarına saklanmış başka bir kapı tıkladı içinde, yine bu saatlerde çaldığı.
Daha fazla dayanamamıştı Jülide Hanım ve o sabah yaşmağını örtüp alaturka saat dokuzda aceleyle evden çıkan kocasının peşine takılmıştı. Evler peçeli, tulumbalar uykulu, kaldırımlar dilsiz, çarşafı sürükleyen ayakları yastaydı. Sonunda, sonunda, sonunda korkulan sokak gelip; önünde durmuştu: Terzi Elaine’nin sokağı!
O sabah da aynanın karşısında, daha fazla dayanamamıştı. Kanı çekilmiş, heyecan ılık ılık bacaklarından akarken odasından çıkmıştı. Gene ilk ama son görüşme duygusuyla, yüreği dar yerde sıkışmıştı. Atağ Bey de, her geldiğinde, başını yana devirir, bu boynu, bu yüreği yanan avuçlarında bir an tutar, sık nefesler alıp, sessizce ona bakardı. O sırada yanağının altında bir kat oluşur, Elaine, çizgilerle çevrili bu kurt bakışa ve adamın kokusuna bayılırdı.
Atağ Bey geldikten az sonra kapının tokmağı tıkırdamış, hizmetçi, dikiş getiren bir müşteri sandığından, peçesi örtülü içeri dalan kadını durdurmayı aklından bile geçirmemişti. Konuk, rüzgârı daha kapıdaki kızın yüzündeyken merdivenleri tırmanmış ve (Aman Allah’ım!) Matmazel Elaine’nin özel odasına dalmıştı! (Kız ne yapsın?)
Yaşmağını açan Jülide Hanımın yüzünü görünce, (bu peçeyi açış her ikisine de hitap ediyordu) Matmazel Elaine kahve fincanını kucağına düşürdü. Fincan havadayken Atağ Bey yerinden fırladı. Kocasının bildik çorapları, arkadaşının bildik halısının üstündeydi. Tek kelime etmeden evine geri döndü. Gecesi bebeğini kaybetti. Beşinci gebeliğiydi. Elaine adlı bez bebek de aynı günden sonra yok oldu.
Kapıyı açan halayık, nutku tutulmuş Matmazel Elaine’ye bakarken, evin hanımı, kocasını uyandırmamaya çalışarak yataktan kalktı, ikinci katın sofaya bakan sahanlığında belirdi. Yerleri süpüren beyaz ipek geceliği, belinden aşağı sarkan tarçın rengi dalgalı saçlarıyla, yataktan değil efsanelerden çıkıp gelmişe benziyordu. Hazerandan süzülen sabah güneşi altındaki bu dünya dışı yaratık, alt katta, sofanın ortasındaki havuz kenarında durmuş, aslanağzından akan suyu dalgın izleyen, ayak seslerini duyunca başını kaldıran, çocukluk arkadaşıyla göz göze geldi. Üst kata çıkmasını bekledi.
İnsan, hayvan, eşya sesleri, teknenin gıcırtısına karışıyor, dalgaların köpük sesleri suyun içinden fışkırmışa benzeyen kıyıyı kaplıyordu. Rüzgâr, rüzgâr, rüzgâr… Kuğuyu heyecanlandırıyor, kıyıyı, denizi, dev bir yürek olmuş kasılıp gevşeyen kalabalığı dövüyordu.
Kahvelerini selamlıktaki misafir odasında içtiler. Türkuaz perdeler acele açıldı. Gümüşlerden, camlardan yansıyan ışıklar yüzlerine vurdu. Uzun sessizliği sersebildeki su şıkırtısı doldurdu. Elaine, vedalaşmaya gelmişti: Yunanistan’a gidiyorum Jülide’ciğim.
Gemi, kırışık, parlak bir kumaşı parçalayarak ilerliyordu. Rüzgâra doğru giderken kadınların saç örgüleri, başörtüleri yüzlerine vuruyordu. Drama koptu, Selanik koptu, Kavala koptu.
Jülide olanları anlatmaya gelmişti; Beni verdiler, Elaine’ciğim, İpek tüccarı Atağ Bey’le evlendiriyorlar. On dördündeydi. Dünür başı Hasene Hanımın demesi: kapılardan sığmayan iri yarı, burma bıyıklı… (Yılın on bir ayı kadeh elinden düşmezmiş diyorlar. — Olsun erkektir içer.) Kanun taksimlerine müptelâ. (E, bizim kız kanun çalmayı bilmez ki. ―Elaine’den öğrenir artık.) Zengin mi zengin… (Kızdan yirmi yaş büyükmüş. ―Olsun erkeğin yaşlısı olmaz.) Damadı görmüş değildi. Dünür başının anlattıklarını düş gücüyle besleyip durdu. Ne yazık ki bu da fazla ileri gidemediğinden, havada asılı, siyah elbise giymiş, uçları mumlu pos bıyıklara heyecanlandı yalnızca. Kaşı gözü nasıldı, eli saçı nasıldı, gece babası gibi horlar mıydı? Şuayip dayısı gibi ayakları kokar mıydı? Bilmiyordu.
Kayınvalide acele ediyordu; doğru. Oğlanın yaşı geçiyor Hesene, bu kız pırlanta, neme lâzım, oyalanmak gerekmez. (Doğrusu oğlunun bir Rum kızına vurgun olduğu kulağına fısıldandığından beri büyük hanımın huzuru kalmamıştı.) Sormuş soruşturmuş, aradığı kızı hamamda gözüne kestirmiş, buduna, memesine bakmış, dimdik yürüyüşünden, karnında torunlarını iyi taşıyacağını anlamıştı. Sırtını keseletirken konuşturup, kekemelik sakatlık var mı, tatlı dilli mi, kulağıyla duymuş, terbiyesini ölçmüştü. Soğukluğa çıkınca damla sakızı vermiş, bir bahaneyle geri almış ağzının kokmadığına ikna olmuştu. İstemeye gittiğinde, döşemeler mis gibi ovulmuş, sedirin altına yuvarladığı yün yumağı toz tutmamıştı. Kahve kıvamında, ekmek teknesi unsuz, kızın gözü yerdeydi.
Matmazel Elaine, evin tek kızı, o zamanlar on beşini yeni bitirmiş, zengin doktorla yapılan nişanı yeni atmıştı. (Doktor zehir içmiş ama kurtarmışlar, dediler.) Güzel kanun çalması ve annesi kadar güzel dikiş dikmesiyle bilinirdi. Babası apansız hakkın rahmetine kavuştuktan sonra,( Kırk güne varmadı zavallı anacağı da ebediyete göçtü ya,) atadan kalma dükkânını, o zamanlar hayli yüklü bir paraya ipek tüccarı, kapalı çarşı esnafından Atağ Bey’e sattı. (Ne yapsın?) Daha ilk görüştükleri günden, bu hovarda adamın, Elaine’nin elinin değdiği her şeye dokunup, duyduğu hazdan dizlerinin titrediğini kimse bilmiyordu. Sonra Jülide’ye dünür gelmişti. Annesi, babası, nişanlısı derken can yoldaşını yitirmek(öyle diyordu) onu perişan etti. (O kadar ağlayıp üzülmesi ondan…) Taze gelin, arkadaşının diktiği bez bebekle gizlice dertleşirken, Elaine, sevdiği adamın gözünün önünde bir sureti var diye teselli buldu. Atağ Bey’se o şey çeyiz sandığının üzerinden bakıp durdukça içi sızladı, kudurdu.(Ah şu validem!)
Jülide, kayınvalidesinin öngörülerini boşa çıkarmayıp ipek tüccarına yedi oğul doğurdu. Beşinci gebelikti, Hasene Hanım baklayı ağzından çıkarmıştı; Bu Elaine’nin seninkinde gözü var haberin olsun.
Hamilelikten şişmeye başlayan el, göğsünü bastırmıştı; Hangi Elaine?
Hasene Hanım bir ayağını altına alıp tespihini çıkardı; Senin Elaine.
A, katiyen… Dedi, demesine ya duyarlı yüreğine düşen kurt onu günlerce yedi bitirdi. (Sararıp solmasını gebeliğine yordular elbet.)
Daha fazla dayanamadı Jülide Hanım, işte o sabah düşüverdi kocasının peşine…
Tekne yavaşlayıp durmuş, ay altında, korkutucu mor denizin ortasında, masal canavarlarına yem olmayı bekliyordu. Biri feryat hunisiyle bağırdı; “Cenaze var, gemi gitmez!” “Cenaze var, gemi !” “Cenaze var,!” “Cenaze!”Zor kopardılar yaşlı kadını kocasından. “Bari yemenimi koysunlar yanına… Göğsünün üstüne, şuracığa…” Verdi, onunla çenesini çektiler dedenin. Usulünce sarmaladılar, suya saldılar. Kulaklarda rüzgâr uğultusu kaldı. Cenazenin suya düşen şakırtılı sesi rüyalarına girdi.
Elaine, kahvesini bitirip fincanı tabağına koyarken teşekkür bildiren bir edayla tıkırdattı. Düşünceleriyle bölünen konuşmasını sürdürdü; arkadaşının kendisini bağışlamasını beklemiyordu, hayır. Kimsenin bu işte suçu yoktu ki. Daha ona dünür gelmemişken Atağ Bey’le birbirlerini sevmişlerdi. Bilmeden(üstelik yüzünü bile görmeden) sevdiği adamla evlendi diye kardeşine kızabilir mi insan? Kocasının da suçu yoktu, onların can yoldaşı olduğunu nereden bilsin? Annesi beğenmiş… Ha, bu arada, o günden sonra gelmemişti, hani şu… son geldiği gün… Belki bilmek isterdi. Zaten evlendikten sonra gece gelmeyi seyreltmiş… Neyse. Hem kendisi bir beklentiyle sevmiş değildi. (Benimkisi bir aşk işte.) Atağ Bey’i son kez görebilir miydi? Eğer…
Jülide Hanım, göz kapaklarını indirmekle yetindi. Usullacık yatak odasının kapısını açtı. Küçük bir menteşe sesi duyuldu. Eşiği geçmedi. Eli kapının tokmağında, sabah güneşi saç tellerinde, yüreği ağzındaydı.
Efendi, çift kişilik yastıkların gece mavisi atlas yorganın, dantelli kar beyazı çarşafların arasında, sırt üstü, göğsü bağrı açık uyuyordu. Haydarisi yorganın üstündeydi. (O yatak takımını sonradan olduğu gibi halayığa verdi hanım.) Yeni diktirdiği asri elbisesi duvardaki askıda, şapkası önceden fesin durduğu yerde, konsolun üstündeydi. Elaine’nin silueti odanın alacakaranlığında yavaşça eriyip, yer yatağının kenarına çöktü. İşte o zaman Jülide Hanım, görüp görebileceği en hüzünlü sahneye tanık oldu.
Seyir güvertesine bir çocuk kaçtı.
Yarı karanlıkta aşırı parlak iki göz, uyuyan adama bakıyordu. Dokunmayı istiyor korkuyordu. Dayanılmayacak güçlü bakışlarıyla onun ruhuna uzanıyordu. O yürek burkan, gerçekleşmesi olanaksız dokunma arzusu dalga dalga adama çarpıyordu. Hiçbir ayrıntıyı kaçırmayarak sevdiğini son kez hayalinde okşadı. Yastıklara, artık şakakları beyazlamış saçlarına, kaşlarına, burnuna, dudaklarına, çenesine, gecelik entarisinden kabaran tüylü göğsüne, yorganın üstünde sakince duran parmaklarına… Dokunamadı, gözünü alamadı Elaine…
Bu olanaksızlık ağıtını, aralık gözlerinden yalnızca Atağ Bey gördü:(Ah yine kanun çalıyordu; yüreğini çalan kanun değildi bu, yüreğinden kadınını çalan kanun.) Kadın, belli belirsiz titredi, onu erkek kokulu uykusunda, odanın susturamadığı tutkularıyla bırakırken. Doğruldu; eklemlerinden gelen iki küçük çıtlama duyuldu. Getirdiği yasemin kokusunu gizlice içine çekti adam, kapı pervazında gümüş renkli iki siluet titredi, iki damla yaş, göz kuyruklarından başının iki yanına aktı. Işık mor oldu, kapı sessizce kapandı. Atağ Bey’in göğsünde Elaine’nin gözünü gömdüğü yerden sanki canı süzüldü, yataktan ter fışkırdı.
Dalgaya binen tekne yüzünden baş kasarada kusmadık insan kalmamış, inip kalkan pruva karaya indikten sonra bile akıllardan çıkmamıştı.
Taşlıkta irkildi Matmazel. İkinci kattan ayaklarının dibine atılan bez bebeği tanıdı. Bir gözü yitik Elaine’ye uzandı. Aslanağzının şıkırtısı…
O sırada Mudanya iskelesinin güçlü kuvvetli çımacısı Karadutluların Çakır Mustafa da eğildi. Aborda etmekte olan geminin, ıslak palamarını volta etti. Denizin şıkırtısı…
Marakas…Drama’dan, Selanik’ten gelip haftalarca Kavala’nın dışında çadırlarda kalmış, sonra Kavala’lılarla birlikte gelenleri, (ben diyeyim on sen de yirmi köy halkını) bu güçlü eller yeni yurtlarına bağladı.Çanakkale boğazından Bandırma’ya oradan Mudanya’ya gelen Marakas, yorganları, döşekleri, körükleri, sandıkları, kadınları, çekiçleri, kapkacağı, eşekleri, çocukları ve erkekleri…Üfürüverdi, Mudanya’nın zeytinliklerine!Kıvırcık saçlı yaşlı zeytin ağaçlarıyla İstiklal Şehitlerinin kemikleri karşıladı onları. Korkmadılar. Yorgun dudaklarıyla usullacık dualar okuyup kemikleri yeniden gömdüler. Ve yanlarında getirdikleri portakalları, ekmeklerini yediler.
Gün bitip son fısıltılar, son öksürükler de uykuya dalarken zeytinlerin altında, Geçit Tren istasyonu ve yürünmek için Bursa’nın tozlu yolları, yeni gelenleri bekliyordu. Biri, Matmazel Elaine’nin de içinde olduğu başka suskun kalabalığı Mudanya’ya getirmişti. Marakas alesta bekliyordu. Palamarını mola edecek ve dümen alabanda edilip pruvası Marmara’nın enginine dönecekti. Karadaki insanlar yollara akacaktı. Ulubuzluk’tan süzülen keşişleme rüzgârı tozları insanların tepesinde dolaştıracak, saçlar kirpikler beyaza kesecek, tanecikleri dişlerinde gıcırdayacaktı. Yalnız daha horozlar ibiklerini titretip ötmemiş, hoca efendi minareye çıkmamıştı.
Yıllar, yıllar sonra bir çeyiz sandığından gece mavisi atlas bir yorgan ve dantel takımlarla birlikte bir bez bebek çıktığında küçük bir kız sevindi. Ama bebek, öyküsünü de, adını da, gözünü de yitirmişti.
Abdullah Baştürk İşçi Öyküleri Yarışması 2007 Üçüncülüğü – Serap Gökalp’in Kulak Misafiri kitabından
O soğuk ve hışırtılı battaniye herkes yatınca şehrin üstüne serilmişti; kar.
Bu havada ortalıkta olması gerekenden çok fazla taşıt vardı. Antensiz televizyon ekranı görüntüsü içinde, gümüş rengi yol, karanlıkta yer yer parlayarak, ilerideki dağın iki memesi arasından geçip aya saplanıyordu. İşte tam o noktada bir TIR’ın gölgesi seçiliyordu.
Karanlık karayolunun ortasında bir kadın duruyordu. İki yanından geçen tehlikeli kitlenin rüzgârı, yün şapkasını almış götürmüş, atkısını boynundan atmaya çalışıyordu. Kar yağar, rüzgâr onu hırpalarken kocasını düşündü. Ayhan, sabah vardiyasına yetişmek için o sırada çoktan uyumuş olmalıydı.
Kadın, yün atkıyı saat 15.00’te bağlamıştı boynuna. Yün şapkasını kulaklarının üstüne çekiştirip ayakkabılarını giymişti. Üçüncü kattaki evinin merdivenlerinden aceleyle inmiş, tipi halinde yağan kara çıkmıştı. 16/24 vardiyasının arabaları dolaşıyordur, diye düşünmüş, minibüse binip evinden uzaklaşmıştı.
Bir işle uğraşmam gerek.
Kol saati 13.45’i gösteriyordu o sıra ve geçerken koridordaki aynaya baktı, gözaltındaki mor halkalardan olmalı, görüntüsü hüzünlüydü. Sobaya biraz daha odun attı; bebek üşümesin. Pencereden dışarı baktı; yollar kapansın. Rüzgârla dalgalar halinde inen, her yeri kat kat örten kar yağışını izledi, olmadı. “Sofrayı hazırlayayım ” deyip odadan mutfağa kaçtı.
Midem ağrıyor. Yoksa böbreklerim mi? Başımda da bir zonklama var gibi…
Sersemlemiş ve körleşmiş, başını öne eğip olup biteni hâlâ anlamaya çalışıyordu. Bu elindeki makarna tenceresiydi. Annesi yemekleri hazırlayıp gitmişti. Tutmayıp masanın üzerine koymalıydı. Bebek acıktığını gösteren sesler çıkarıyordu.
Canım yanıyor benim ama tam olarak nerem ağrıyor bilmiyorum. İçimde bir sıkıntı…
Küçükken canı yandığında onunla daha çok ilgilenmeleri için dudaklarını büzerek “çok acıyor” diye ağladığında Annesi gözyaşlarını avuç içleriyle silip onu göğsüne bastırırdı. O sırada Dedesi, oturduğu yerde, birbirine kenetlediği ellerinin başparmaklarını çevirirken; “Havaya doğru ağlama evlâdım” derdi usullacık. “İyi değildir.” Tembih ve sesteki vurgu Aynur’u korkutur, Annesine sıkıca sarılıp içini çekerek sakinleşmesini sağlardı.
Havaya doğru ağlamak istiyordu. O büyük gözün kendisini fark etmesi için bir şeyler yapması gerekiyordu.
Ne yapmalıyım? Ayhan gece çalışıp gündüz uyuduğu günlerdeki yüzüyle, bana bakıyor. Sakalları uzamış, bakışları bulanık.
Yemek masasını hazırlamış, çocuğu emziriyordu. “Ah canım,” demişti yeni uyanmış kocasına. “Kalkmasaydın ya. Sen de mi acıktın?” Kaçmasın diye iki eliyle memeye tutunmuş, bebeği gözleriyle işaret ederek; “Ne kadar iştahlı görüyor musun?” Sonra çabucak bakışlarını kaçırmıştı. Yüreğinin burkulduğunu hissettiğinden, gözlerini kapatıp açıp acele bakışlar ve onlara uyak olan sözcüklerle koşa takıla başka bir şeyler de söylemişti. Bu kusurlu konuşma yüzünden kendini budala gibi hissedip daha çok sinirlenmişti.
“Seninle yiyeceğim. Gene görüşemez olduk. Eve birimiz gelip birimiz gidiyoruz, berbat bir durum bu. Sen de geç kalma. Hava karlı. Vardiya arabasını kaçırırsan nasıl gideceksin fabrikaya sonra? Saat kaç?”
İkisi de saate baktılar; 14.15
14.15
Aynur göğsünü bastırdı. İki beden büyümüş, vardiya sonuna doğru biriken sütlerden zonklamaya başlayan göğüsleri. Eve gelinceye dek hiçbir şey düşünemiyor o yüzden. Acı veren, kanalları patlamak için zorlayan bu sıvıdan bir an önce kurtulmak için koşarak eve gidiyor. Şu anda da, alınmış bir hava kabarcığının içinde bir yerleri tıkayıp onu soluksuz bırakacağını düşünüyor.
Aman ne iyi olur.
Aynur, “Merak etme, bakarım ben başımın çaresine” dedi yavaşça ve masaya kocası için de tabakla bardak bıraktı. Ayhan sessizce sokulup vücudunu ona yasladı, beline sarıldı. “Özlüyorum seni,” dedi iç geçirerek, sabırsızca. “Ne olacak böyle?”
Kıpırdamadan bir süre bekledi Aynur, aceleyle ensesinden boynuna dolaşan soluğun yavaşlamasını bekledi, yavaşlamadı. Sonra. “Hadi” dedi, durmasını istiyordu. “Karnımızı doyuralım sonra gideyim. Sen de yorgunsun.”
“Değilim,” diye karşı çıktı Ayhan, akreple yelkovana göz atarak. Saat kasıklarında vuruyordu şimdi.
“Dur, “ dedi Aynur, “Yemek…”
“Boş ver yemeği…” kadının gövdesini sertçe çevirip kollarını sıkıştırdı; “Saçmalama daha dünya kadar vaktimiz var.” Aynur’un içinde bir şey çıt etti.
Evet, gerçekten dünya kadar zamanımız var.
“Ayhan, geç kalırım…”
* * *
Minibüste sadece ayakta yer vardı. Araçtaki sayısal saat 15.11’i gösteriyordu.
15.12 İçerisi sıcak yapışkan ve kötü kokuluydu. Radyoda bir arabesk şarkı; neydi anlayamadı. 15.13 Cebine hazırladığı bütünlük kâğıt parayı zorlukla çıkarıp, daha önde duran sarı mavi şapkalı adama uzattı. “Bir kişi buradan, veriver bir zahmet…” 15.14
“Bozuk yok muydu ?”
Adama gözünü kırpmadan baktı; “Bozuk mu? Sen yolcu musun muavin mi?”
“Yolcuyum.”
Çenesiyle işaret etti; “İyi, ver sen şoföre o parayı!”
Şoför parayı gözünü yoldan ayırmadan aldı. Aynadan bakarak: “Bozuk yok mu abla? ” dedi deminki adamın sesinin tıpkısı.
“Yok” dedi Aynur ters ters.
“Sinir oluyor insan di’mi?” dedi sarı lacivert yün başlıklı adam ahbapça bir sesle.
“Olmam mı yaaa,” dedi şoför.
“Baksana” diye omzunu dürttü Aynur Fenerbahçe taraftarının, “Sen kime sinir olu’yon?”
“Yok bir şey ablacım, sen rahatına bak.”
“Bütün verdim, diye mi? Sana ne oluyor ki?”
“Ya, güzel ablacım öylesine söyledi işte, yanlış anlayacak bir şey yok” diye araya girdi şoför.
“Ya, kardeşim, git Allahın aşkına! Zaten işime geç kalmışım, bir dünya araba beklemişim…”
İşi. Geç kalmış. Saat?
Araya girdiler; yapmayın, zaten canımız burnumuzda. Hem bu kadar da yolcu alınmaz ki. Yasak değil mi kardeşim ayakta yolcu taşımak, kar kıyamette?
“A’bicim” dedi şoför yalaka sesle. “Yasak ama vatandaş yolda kalmasın diye yani.”
“Ne vatandaşı, ne kalması canım? İnsan mı taşıyorsunuz davar mı? Şimdi kaza olsa misal, kim verecek hesabını? He? Olmadı mı Ankara’da?”
Her kafadan bir ses çıkmaya başladı. En arka koltuktan bir genç kız ineceğini söyledi, duyuramadı. Sağına soluna baktı. Gene denedi, gene duyuramadı. Arka camda şoförün cep numarasının yazılı olduğunu görünce, telefonu tuşladı. Şoför müziği kısıp; “Biii, dak’ka, bii dak’ka” dedi. Telefonu açtı;
“Efendim?”
“Durakta inmek istiyorum,” dedi kız sakince. Şoför gözlerini patlattı; ”İnecek misin? Haydaa, neredesin sen?”
“Arka beşli, sağdan ilk koltuk,” dedi kız, zayıf sesiyle. Araba zınk diye durdu. Ayaktakiler gülüşerek inip genç kıza yol verdiler, beklediler. İçeri soğuk hava, kar serpintileri sonra gene yolcular girdi.
Ortalık yatıştı. Aracın radyosunda Müslüm Gürses notaları ve sözcükleri çiğnemeye başlarken silecekler lap lap gidip gelmeye devam etti. Kısa süre sonra -şarkı bile bitmemişti- şoför işaret verip yavaşça aracı durdurdu.
“Evet, son durak” dedi, koltuğunda arkaya yarım dönerek. Şarkıcı “Babasının öldüğü yaşta olduğunu,” söylüyordu “M”ler aracın içinde oraya buraya yapışıyor, silecekler bir öyle bir böyle düşüyordu. Minibüsteki son şarkıyı ve sileceklerin ezgilere katılıp baş sallamalarını tüm yolcular alıp yanında götürdü. Aynur da kulaklarında, babasının öldüğü yaştaki adamın sesiyle karda yürümeye koyuldu. Tanıdık gören olursa, işim var diyebilmek için hızlı adımlar atıyordu ama nereye gittiğini bilmediği gibi bunun hiç önemi de yoktu.
İşim.
Bildik kimseye rastlamadı. Yolun kenarındaki saat 15.35 ve değişerek -1°C ‘yi gösteriyordu. Kar yağışı durmuştu. Güneş or’da ölü gözü gibi asılıyken, Arap Uçuran Parkına girdi. Sabah saatlerinden beri orada bekleyenler kıpırdanıp duruyor, ellerini hohluyorlardı. Bazıları birbirine sokulmuş, gelen araçları dikkatle izliyor, hâlâ iş bekliyorlardı. Bir kenarda durup beklemeye başladı. Dün olanlar milyonuncu kere yine aklına geldi.
Onların arkada konuştuklarını duyuyordu. Aynur’un duyarlı kulakları “diyeceksin” sözcüklerinin tekrarını ve vurgularını hemen algıladı. Onca zamandır bekletilmeyi de hesaba katınca… Ama hayır, diye düşündü. Durumumda yasa dışı bir şey yok. Sımsıkı yapıştığı açıklama, “diyeceksin” sözcükleriyle öğütüldükçe işçi içgüdüsü gerçeği acımasızca yüzüne vurdu; yine de duymazdan geldi. Hilmi Bey’in kalın sesi hiç susmuyordu. Vurguladığı sözcük dışındakiler anlaşılmıyordu ve Yeliz Hanım’ın dikiş makinesi düzeneğindeki sesi onun soluklandığı zamanları fırsat bilip araya girmeye çalışıyordu. Oturduğu bankoda kulak kabartıp bekledi. İçeri çağıracaklar biliyor… Şimdi Yeliz Hanım’dan da nefret ediyor.
Ellerine baktı; çok beyazlar. Kafasını kaldırıp iç geçirdi, yutkundu, Yine ellerine baktı; kaygı verecek kadar. Koridorun buz gibi olduğunu düşündü. Duvar boyalarının altından ansiklopedilerdeki mağara resimleri sinsice kabarmaya başladı. Daha ateş bulunmadığından içerisi soğuktu. Arka tarafa bir yaban domuzu bağlanmıştı.
Onun sesi geliyor…
“Hadi,” dedi. “Ne olacaksa olsun!” Tam otuz beş dakikadır burada bekleyip duruyor. “Hafta içinde dört kez geç kaldım. İhtar verecekler, ücretimi kesecekler. Zaten mesaileri ödememek için bahane arıyorlardı. Diyecekler ki böyle böyle, bir hesap yapacaklar bütün mesailer kesilecek, süt iznimi mi iptal edecekler yoksa? Nasıl dayanırım peki? Gidip tuvalette sağmak lazım, ya da şişeye biriktirip… Süheyla öyle yapıyordu. Ama o zaman da mikrop kapar dedi doktor. Bir de tuvalette bu kadar uzun kalırsam dikkat çeker, başım derde girer.”
“Aynur!”
İşte Hilmi Bey, hani şu arka taraftaki…
Aynur içeri girdi. İşçi giysisinin başörtüsünü sıkıladı, önlüğünün yakalarını baş ve işaret parmağıyla toparladı, başıyla kesik, çabuk selâm verdi. Yer gösterdi Hilmi Bey. Oturmadı. Kendisine de sandalyeye bakar gibi bakmasına sinirlenmişti. Ayakta durursam daha iyi, diye düşündü, beni görür. Hilmi Bey konuşmaya başladı. Yüzü boza rengiydi, giderek uzayıp akmaya, vücuduna lök lök dökülmeye başladı. Sakalları, bozanın içinde yüzerek elbisesinin yakasından iniyordu… Kaşlar, saçlar… Yeliz Hanım’ın sarı kahverengi dişleri arasından zorlukla yer bulup çıkan sözcükler üstüne başına yapışıyordu. Soğan doğruyormuş gibi burnunu elinin tersiyle silerek konuşuyordu. Yaprak arabası saçları (hiç mi taramaz bunları Allahım?) tüm pencereyi kaplamıştı.
Vahşi sanayinin dişleri arasında bugüne dek küstahça ayakta durmayı başarmış (üstelik doğum iznini de ne yapıp edip kullanmış) bu işçi şimdi derin sessizlik içindeydi. Camlaşmış gözlerinin parlaklığı tehdit ediciydi. Ama göremiyordu Hilmi Bey. Hilmi!
Aynur, buranın dışarıdan daha soğuk olduğunu düşündü, çeneleri birbirine vuruyordu. Odadan çıktı. Parmaklarının arasında sıktığı kalemi aradı; ellerine baktı, tükenmez falan yok… Kapıdan çıkar çıkmaz arkadaşlarının bu vebalıya göz kuyruğu bakışları… Bu kadar çabuk oluyor demek? Nasıl haber alıyorlar ve neden böyle birden dışlıyorlar?
Nerdeyim?
Parkta kuşlar başından aşağı kanat seslerini döküp gittiler. Yine kar başladı. O koca tülbent savrulup yayılmasını sürdürdü. “Bir temizlikçiye bu saatte ihtiyaç duyulur mu ki? Bu saatte birileri varsa demek ki iş de oluyor. “
Üşümekten kurtulmak istedi.
Saçma. Ne gerek var sanki?
“Baksana bacım.”
“Evet?”
“Temizlik yapmaya kadın arıyoruz.”
“İyi. Neresi temizlenecek?”
“Lokanta.” Adam kolundaki saate baktı; “Ama saat yedi buçuğa kadar bitmeli çünkü müşteriler gelmeye başlar.”
Gene “İyi” dedi Aynur tepkisiz bir sesle.
Merkez Lokantası.
Eski moda bir yer. Bacakları çarpılmış, kirli masalar, biri bazı sandalyeleri masaların üzerine ters kapaklayıp bırakmış, bazılarıysa dağınık.
(Burası lokanta değil düpedüz meyhane, şu dökük yerlerden.) Aynalı bardak rafının üstünde gri metal Nacar saat. 15.45
Gözüm (of!) saat görmek istemedikçe her yer saat olmuş!
Dedemin beni çocukken götürdüğü bir lokanta vardı. Eski taş hanların bir girintisine sıkıştırılmış ciğerci. Arnavut dükkân sahibi ve karısı birlikte çalışırdı. Beyaz tenli, sarışın, mavi gözlüydüler. Hâlâ gözümün önündeler; kadın ocak başında cızırdayan tavada kızartma yapıyor, kocası serviste. Ciğerler küçük tabakların içine kare şeklinde düzgünce diziliyor, domatesle kenarına süs yapılıyor. Yanına cacık söylüyoruz. Bazen piyaz. Yemeklerimiz geldiğinde sıcak oluyor, çatalımızın ucuna taktığımız ciğerleri üflememiz gerekiyor. Dükkân öyle küçük ki diz dize oturuyor insanlar, iki karış genişliğinde (bu Dedemin karışıyla elbette) tezgâh şeklindeki masalara tabak, cacık kâseleri ve bardaklar konunca doluyor. Duvarlar ayna kaplı. Beklerken ve yerken, içinden yansıyan öteki görüntüleri izliyorum arada; bir ense, iki kulak, başkasının yandan görünüşü, dışarıdan geçen insanlar. Sinema perdesi duygusuyla izliyorum, hava sıcak. Radyodaki şarkı: “Beyoğlu’nda gezersin, gözlerini süzersin…” Kadın ocak başında, adam kapının önünde eşlik ediyor, birlikte söylüyorlar şarkıyı. Payımı önce iştahla izler, sonra yavaşça yemeye başlardım. Dedemin tabağıma döktüğü pul biberler acıdır ama sırf bu töreni yaşamak için sesim çıkmazdı. Onunla ciğerciye gitmeye can atar, bir an önce büyümeyi isterdim. Bu duygumu anlardı. “Büyüyünce kızım da pişirecek böyle güzel arnavutciğerleri” derdi. Oysa her şey çok yavaştı. Bana yüksek gelen sandalyede oturmak iyi gelse de ayaklarım yere değmek bilmezdi…
Di…
Gecenin hayaletleri orada burada dağınık duran sandalyelerin üstündeler. Şarkı söyleyen ciğerci ve karısı yok.
Bu yerlere özgü kötü kokular daha kapının girişinde karşılıyordu insanı; yemek artıkları, beklemiş sigara ve içki acılığı, tuvaletten yayılan keskin idrar kokusu. Midesi bulandı. Yerleri süpürüp, deterjanlı suyla sildi, masaları sandalyeleri yerleştirdi, mutfağa geçti.
“Küçüktür bizim dükkân, seni fazla yormaz.”
Saat… On beş dakika kaldı.
Sesindeki yapışkanlık ve seni yormaz, derken dişlerin görüntüsü, ağzın aldığı şekil Aynur’u irkiltti. Öyle ki çığlık atmamak için dudağını ısırdı ve adama belli belirsiz gülümsedi; “Ben işten korkmam,” dedi çatallı bir sesle. Mutfak küçük, daha da havasızdı. Meyhaneci, küllük, süpürge, kova alma bahanesiyle durmadan mutfağa gelip gitmeye başladı. Dar yerler…
Vardiya arabası gitti.
Bir şeyler sordu adam, yanıt alınca başka şey sordu, alamayınca, elindekileri sert hareketlerle oraya buraya çarptı. Aynur sıkıldı, korktu ve terledi. Korkusunu bastırmak için şarkı söyleyecekken vazgeçti. Geldiğine pişman oldu. Sonra o günlük parasının bir kısmını kazanacağını, sabır göstermesi gerektiğini düşünüp kendini yatıştırdı.
Kısık ses, onun yarın ve yarından sonra da gelmesini istediğini söyledi. Titizdi besbelli. Onların da böyle birine ihtiyacı… Hatta belki geç çıkarsa (geç çıkarsa, geç çıkarsa) gündeliği de daha dolgun… Dolgun derken doğrudan göğüslerine baktı. Aynur saat 17.oo’ye kadar kalabileceğini söyledi. Daha geç olmaz. Üstüne basarak kocasının izin vermeyeceğini, üstelik onu bekleyen bir bebeği olduğunu… Tamam canım, ısrar edecek değildi adam. İsterse yani. Bugün nasılsa birbirlerini tanımışlardı. O da ikide bir insan pazarına gitmek, oradan davar seçer gibi karı seçmekten… Affedersin temizlik için yardımcı diyecektim, ağzımdan kaçtı. Siz aslında bu işler için de uygun değilsiniz gördüğüm kadarıyla yani… Çok düzgün birisiniz… Güzel…
Sözcükler diş arasında sıkışmaya, eller sıkılganlıkla oraya buraya savrulmaya başlayınca Aynur’un içine bir korku düştü. Başını kaldırmadan, hele onun yüzüne hiç bakmadan işini sürdürdü. Ağır kızartma tavasının içini boşaltıp, sağ yanında, kolay ulaşılır bir yerde tuttu. (Ciğercinin karısı da böyle şeyler yaşamış mıydı acaba tava başında?) Adama aslında overlok işçisi olduğunu, para yetmediği için vardiya dışında da çalıştığını… Kocasının bir fabrikada ustabaşı olduğunu (nasılsa kontrol edecek değil ya), herkesin ondan çekindiğini, bunun çalışkanlığı ve iki metreye yakın boyu (bir daha buraya kesinlikle gelmek yok) yüzünden olabileceğini… Patrona yakınlığı üstelik…
İş bitinceye kadar (ter içindeyim, dışarıda üşüyeceğim, bir daha böyle bir aptallık tövbeler olsun) Tavayı en son yıkadı, o dışarıdayken. Yine sağ yanına bıraktı.
Parasını istedi. Tamam, her şey hazır. Tam da istenilen zamanda. Meyhaneci, konuştuklarının yarısını verdi.
“Bu ne şimdi?” dedi Aynur.
“Para!” dedi adam gözlerinin içine bakarak. “Yarım… Çalıştın.”
“Bu konuştuğumuzun yarısı sadece!”
Sakin ol! Bağırma. Az kaldı.
“Yarım çalıştın, yeter,” dedi adam gene imalı.
“Nasıl yeter? Yarım ücret vereceğini deseydin, üç saat önce bırakmam gerekirdi. Ben tüm işi kabul ettim, sen de tüm ücreti, ne demek oluyor şimdi bu?”
Aynur öyle sinirle bağırıp dururken lokantacı onun lastikle arkaya topladığı saç diplerine baktı. Kulaklarına, burun deliklerine, görünen diline, göğüslerine… Aynur tavanın sapını kavradı.
“Hemen kalan parayı vereceksin, yoksa kocamı alır gelir senin canına okurum!”
“Boş versene” dedi adam, karnına, eteğine bakarak. “Kim takar, kocası olan karının insan pazarında işi ne?” Ağzındaki kürdanı kararlılıkla çiğnedi. “Hırçınsın ama…”
Aynur, vurdu. Tavanın tabanı adamın sakalları uzamış sol yanağına küt bir sesle çarptı ve onu yere devirdi. Elindeki paraları cebine tıkıştırdı, çantasını, paltosunu, şapkasını titreyerek aldı, kör gibi yürüyerek kendini dışarı attı. Karlara… Karanlığa… Yeraltından karanlığa…
Hava kararmış.
Terli vücudu buz kesti. Kaymamaya özen göstererek hızla yürüdü ve bir yandan da paltosunu tutuk, beceriksiz hareketlerle giydi, şapkasını taktı, şakaklarından akan terleri elinin tersiyle sildi. Kaçması gerek. Bağıra bağıra kaçmak istiyordu yeryüzünden!
Ah Allahım!
İçini çekerek ağlamaktan başka bir şey gelmedi elinden…
Hilmi! Allah belanı versin! Çalıştım, bunu domuz gibi biliyorsun! Ama-ama… Sus, şu arka odalar-arka odalardan emir verme artık tamam mı? Yeşim’in sesi dikiş makinesi olmuş beynimin kıvrımlarını dikiyor. Yeşim’in resmi lafları. Sanki Türkçe değiller. Şimdi açım –Di Mİ?– Hı? Olsun vur! Beni ortada bırak- Bu fazla çalışmaları al!-Geç gelince kestiklerini de bir yerlerine sok!-Ölü olan sensin bok herif! Beni duydun mu?! Bana acıma! Ailemden sana ne? Ama kızım ne olacak?!
Hızlı yürümesini sürdürdü. Bir yokuş. Aşağıdan otoyolun gürültüsü geliyordu. “Şimdi ne olacak peki?” diye mırıldandı küçük bir sesle. “ Ne derim ben kocama?! Benim fazla mesailerimle adam mı olu’can sanki? Allahın belası! Sen çocuğunu aç bıraksana!- Şimdi nasıl söylerim kocama?! 16/24 vardiyasına gitmeyeceğim Ayhan. Çünkü artık çalışmıyorum Ayhan. -Tazminatımı da vermediler Ayhan! – Herif ölmüş müdür? Beni bulurlar… Bulamazlar, kim bilecek, kimse görmedi ki… Haftayaymış Ayhan! -Hangi hafta bilmiyorum Ayhan.- Cebimde kaç para var biliyor musun sen? Yarım günlük!-Allah belanı versin!-Ben iyiyim.- İş için ağlayacak değilim!- İş için bağırmıyorum ben! Nerde olsa iş bulurum tamam mı? Gücüme giden bu kadar kötülüğün bir arada olması!
Ayağı kayıp düşünce her yeri ıslandı ve çamura bulandı. Titreyen kirli ellerini giysilerine silip, (eldivenlerim nerede?) ayalarını gözlerine bastırdı (annesinin yaptığı gibi), canı yandı. Omuzları sarsılarak bağırdı:
“Bana bunu niçin yaptın?!”
Onu kimse duymadı. Karayolundaydı. Kar vücudunu bulut halinde sarıp sarmalıyor, tanecikler yüzüne düşüp eriyor, atkıyı ıslatıyordu. O soğuk çarşafla sarı gözlü somurtkan gölgeler onu kaplamaya hazırlanıyordu. Göğüsleri çok zonkluyordu, akan sütlerden çamaşırının ıslandığını hissediyordu.
Eve gitmeliyim, diye düşündü. Onu bekleyen karnı acıkmış minik surat geldi gözünün önüne.
Eve gitmeliyim, eve gitmeliyim, eve gitmeliyim. Yolun kenarına geçmeliyim. Ne işim var burada benim? Bebeğim acıkmıştır. Ağlıyordur, beni istiyordur, gidip ona sarılmalı, emzirmeli bu işe bir çare bulmalıyım…
Ayağı kaydı. Ay, dağın iki memesi arasından hızla geçip, böğrüne saplanan karayolundan kurtuldu, yukarı fırladı. TIR’ın plakası 16 VY 717’ydi.
Merhaba, bugün beynimizin ürünü edebiyatın şiirle roman arasında diye tanımlanan öykü türünü konuşacağız. Öyküye geçmeden önce bir beyin fıkrasına ne dersiniz?
Hasta yakınları ameliyathanenin önünde bekliyorlarmış. Doktor üzüntülü ve yorgun bir yüzle dışarı çıkmış; “Kötü haberi vermek zorundayım” demiş. “Hastanızın kurtulması için tek çare beyin nakli yapmak. Sağlık sigortası masrafları karşılayabilir ancak organ nakli parasını ödemek zorundasınız.”
Uzun bir sessizlikten sonra hasta yakınlarından biri “Bir beyin kaç paradır?” diye sormuş.
Doktor; “Erkek beyni 5000 dolar, kadın beyni içinse 200 dolar ödemek gerekiyor,”demiş.
Yine derin bir sessizlik olmuş , erkekler kadınlarla göz göze gelmekten kaçarak gülmemek için dudaklarını ısırmışlar. Olayın farkına varmayan bir erkek; “Neden erkek beyni bu kadar pahalı?” demiş. Doktor cevaplamış; “Bu standart fiyatlandırma politikasıdır. Kadın beyinlerinin fiyatlarını aşağıya çekmek durumundayız çünkü o beyinler gerçekten kullanılmış oluyor.”
Bu fıkra çok rahatlatıcıdır.
Beynimizi kullanmamıza engel olmasalardı dünyanın daha güzel olacağından kuşku duymamak gerek. Ama gerçekler farklı elbette.
Bağımsız hareket edebilen, sivri dilli, dik başlı ve becerilere sahip kadınlar sevilmez. Bunların bir kısmı edebiyatçı, bir kısmı bilim insanı oluyor. Orta çağda bu tür kadınlar cadı ilan edilirdi. 16.yy da en iyimser saptamayla 100 bin kadının yakıldığı kayıtlarda yer alıyor. Neyse ki bizim kültürümüzde bu canavarlıklar yoktur ama Türk öykücülüğünün 117 yıllık geçmişinde kadın öykücüler sahneye ancak 1910 yılında çıkabiliyor. Halide Edip Adıvar’ın Harab Mabet’i ile.
1910—2005 yılları arasında 2760 öykü kitabından 278’nin kadın yazarlara ait olduğunu görüyoruz. Aynı zaman diliminde 750 öykücünün 81′ i kadın. Bu kadın öykücülerimizden en çok öykü kitabına sahip kişi 13 kitapla Tomris Uyar’dır.
1970′ lere kadar “yazar” tanımı bu tarihlerdeki feminizm etkisiyle “kadın yazar” tanımına dönüşüyor. Gerekçe olarak;
Bakış açısında kadının farklılığı (anaç, sevecen,duygusal,aydınlatıcı) öne sürülüyor
Erkeklere oranla anlatma becerisinin daha gelişmiş olduğu söyleniyor
Toplumsal yaşamdaki rollerinin giderek artmasının bu tanımı getirdiğini söyleyen var
Eğitim düzeyinin artmasıyla çağın gereği erkeklerin neden olduğu acılarla sorunlarda kadınların getirdiği olumlu bakış açısı ve tutumlar kadın yazar tanımını oluşturmuştur diyenler var.
Yine bir saptama var ki 1910 larda bir kadın için toplumda var olabilme koşulu erkekleşmiş olmayı gerektiriyordu. Sonra bu değişti “kadın duyarlılığı” kavramını karşılayacak aşk, acı, hüzün, milli değerlerin ana fikir olduğu yapıtlar ortaya çıktı.
İlerleyen zamanda kadın öykücülerin yapıtlarında, feminizm, cinsel özgürlük, toplumsallık,
maddecilik, ırkçılık gibi kavramlar yer alıyor.
Peki bu durumda; toplumu doğrudan ilgilendiren her alan “kadın yazarın” da ilgi alanına giriyorsa kadın yazar görüşü haklı mıdır?
Kimi görüş, kadının kadını tanımlamasındaki dolaysızlık, ruhsal yapıya tanıklık nedeniyle
birey kadını daha gerçekçi dile getirdiği düşüncesiyle kadın yazar tanımını destekliyor.
Bana göre haklı değiller. Edebiyatın cinsiyetsiz beyine gereksinme duyduğunu iddia ederim. Başarı ya da beceri bu noktada ortaya çıkar çünkü. Yazma eylemi karakterin içine girme başarısıdır. Öykü ve romanda zihne girme , karakterin zihni haline gelme gelme diye iki teknik kullanılır, bundan söz ediyorum. Daha somut olsun diye şunu anımsatabilir miyim?Madam Bovary bir erkek tarafından yazılmıştır. Anna Karenina da öyle. Mr. Rochester ise bir kadın beyni tarafından yaratılmıştır. Bihter Halit Ziya’nın muhteşem karakteridir…
Acaba şu nokta başka biçimde düşünmemizi sağlar mı? Yapıtta kendinizden hareket ediyorsanız, cinsiyetinizin uzantısı karakterde başarılı olmanız olağandır. Ama bir mesele üzerine gözlem ve gerçeklere ilişkin üçüncü göz olarak kurgu karakterse söz konusu olan, işte cinsiyetsiz beyne gereksinmemiz vardır.
Tekrar dönelim Türk Öykücülüğüne. Şimdi burada Bozbulanık’tan ve Nezihe Meriç’ten söz edelim biraz. Kadın psikolojisin davranış, izlenim ve çağrışımları eşliğinde vermiş bir yazarla karşı karşıyayız. Cumhuriyet döneminde gerçek anlamdaki ilk, ayağı yere sağlam basan ustamız Nezihe Meriç. 1955 te populist/romantik yazar kimliğini savurup atmıştır. Kadını toplumsal yönleriyle ele alan, sorunlarını dillendiren bir kalem olmuştur. Yaşamın tutarsızlıklarını çelişkilerini kadının toplumu doğrudan etkileyişini aktarmıştır. Diğer özelliklerinin yanında bu yanıyla da özgün bir imzadır.
Sevim Burak ve Tomris Uyar’ın farklı yanı ise şudur öykücüler arasında; “Nasıl anlatayım?” konusuna hayli kafa yormuşlardır ve olağan anlatımın dışına çıkmış öykü yapısıyla ilgilenmişlerdir. Bu iki yazar; “kadını” yaşamı etkileyen güçler olarak tanımlar. Bu açıdan bakıldığında da kadın öykücü kavramı ortadan kalkmış olur. Kadın öyküsü vardır. Çünkü meseleyi kadınların ortaya koyuş biçimini yazar seçimi için kullanmak isteyebilir. Konuyu bir kadın öyküsü daha iyi anlatıyorsa onu yeğleyebiliriz.
Şimdi Leyla Erbil öyküsüne bakalım dilerseniz biraz. Kadını gözlemler. Öykülerini gözlemleri üzerine kurar. Bakış aç ısının toplumsal gerçekçi, soyut ve psikanalitik olduğunu söylerler. Erbil, felsefi yapı üzerine edebiyat ve kurguyla öykülerini yazmıştır.
Kuşkusuz kalemleriyle her biri ayrı özellikler taşıyan bir çok öykücümüz var ama Sevgi Soysal’ı anmadan geçemeyiz. Özgürlükçü yazar tanımına alacağımız Soysal, siyasal ve cinsel özgürlük, barış, toplumsal dayanışma, kadın ve çocuk hakları içerikli daha çok siyasi tercihlerinin söz konusu olduğu bakış açısıyla yazmıştır. Toplumcu bir öykücü olmasının yanı sıra kadın-erkek ilişkileri, evlilik ve aile bağları konusunda “bireyci” bir yaklaşım gözlenir ve bu konuda öncülük etmiştir Soysal. Bir de Soysal “dışarıdan” “içeri”ye bakan ilk öykücü olarak tanımlanır. Bir yandan da siyasal ve toplumsal çelişkilerin boyutlarını irdeler. Bu arayış sürmektedir.
Edebi akımlar ve kadının toplumda kendine açtığı yer de öyle. Artık forklif kullanmaktan, lüks otellerin baş aşçılarına kadar her yerde var olmayı sürdüreceğiz. Bu zorunlu. Çünkü toplumun yarısı biziz. Yeniden denemek, durmaksızın devinmek, doğurmak, Yaşamı yeniden, yeniliklerle yenmektir dişi olmak. Bu yüzdendir ki kadın, kalkınmak isteyen toplumların odak noktasında, toplumu çökertmek isteyenlerin hedef tahtasındadır. Onu ele geçirmek toplumun bugününü de geleceğini de ele geçirmektir. Kadın bu gücünün farkında olarak, bilincini, beynini, başını aydınlıktan ayırmamalıdır. Okuduğu, ürettiği, verimlediği sürece yaşamda hakkıyla var olabilir. Örtülere, içerilere kapatılıp kuluçka makinesine dönüştürüldüğünde toplumun ışığı söner.
Hep fazla çalıştık, hep fazla çalışmaya hazırız. Yeter ki özgürlüğümüz, aydınlığımız örtülmesin, hemcinslerimiz bize ihanet etmesin. Varoluş nedeni aydınlığı aramak olan insanın tercihi karanlık olamaz. Var oluş nedeni yenilenme olan kadının tercihi eskime eksilme olamaz. Kimi politik rüzgarlar bizi savurmaya çalışsa da hem toplumsal rollerimiz hem yapıtlarımız artacak, artmalı. Öykülerimiz; şeytan uçurtmalarımız gökyüzünde salınmalı. Kimi kadın sorunları, erkek sorunları, çocuk sorunları hepsi insanlık meseleleridir ve öykü sonsuz özgürlüğüyle bunları anlatmak için eşsiz bir metindir. Canınızın istediği her şey öykü olabilir. Bu sonsuz özgürlük öykü tanımına engeldir ama yazar için de muhteşem bir alandır. Öyküde temel olan şudur; yazmanızı gerekli kılan, bizi itip zorlayan izlenim ya da algıdan kaynaklanır. Bater’in “Kısa öykü” yapıtında öyküde şöyle söz edilir; “Bir merceğin gerisinde görünen küçük, odaklanmış, açıklaması bulunmayan küçük anlar… Duyguları harekete geçirir ve bir durum yansıtır. Elizabeth Bowen; farklı deneyimlerin dorukları olarak söz eder öyküden. Edgar Allan Poe’yı anmadan geçemeyeceğim izninizle; Poe öyküyü atmosfer, hipnoz ve matamatiksel kesinlik unsurlarıyla açıklar. Ama en yalın, benim öykü sevincimi en iyi dile getiren Sevgili Yazarım Necati Tosuner’in tanımını sizinle paylaşmak isterim; “Öykü enseye vurulmuş bir tokattır, vurur kaçar” der Ustamız. Kulakları çınlasın.
Öykü ve kadın nerede ne sebeple buluşuyor? Kadın olarak öyküye ne zaman karar verdim?
Öyküye kadını konu etmeye ne zaman karar verdim? Bu yazıyı hazırlanırken, kendimebu soruları sordum. Sanırım dünyanın kadınlara düşman olduğunu düşündüğüm nokta embriyo dönemiydi.
Ben bazı şeyleri yapabilir bazılarını yapamazdım.Zaman içinde dayatmalar çeşitlendi. Cinsiyetim, bana dikte edilen kurallarda çok önemseniyordu. Toplumun beni olur olmaz denetlemeye başladığını hissettiğimde bu denetlemenin hakça olmadığını düşündüm. Üstelik denetleyiciler ekseri erkeklerdi. Kızların yalnız gidemeyeceği parklar vardı. Gidilirse eğer erkekler tacizleriyle kızları korkutarak engelliyorlardı. Oysa park güzeldi ve ıslık çalarak gezmek çok keyifliydi. Olmak istediğiniz insanlık hallerinde karşınıza “kız çocuğu olmak” çıkıyordu ve sahici değil yapay bir şey dolaşıyordu sonra ortada. Parka ıslık çalamamak parkta geçen, parka ilişkin bir öykü yazmaya zorluyordu beni. Hayal kurmak…Bunu kağıda geçirmek.Özgürlüğü keşfedişim. Yumurtadan çıkış ve kırık yumurtanın çevresinde dolanırken sevinçten başın dönmesi…Uçma! Ötme! Kıpırdama! Bekle!
Ama bütün bu olanlar hiç adil değil, dedim kendi kendime. Ve yazmak adalet duygumu doyuma ulaştırdı. Özgürlük duygumu yanıtladığı gibi. Bunun bilgiyle şekil alması gerekiyordu. Çok okumak ve tüm duyargalarını her an açık tutmayı becermek. Öte yandan yazma tutkusu şizofrenik olmayı gerektirir. Mutlak yalnızlık… Bir de kişilik parçalanmasına gereksinmeniz vardır. Deliliğin keskin kenarlarında yaralanarak gezme sevincidir yazmak. “Kısa şeyler” Hep bunlar ilgimi çekti. Gözlerin kapat, “aydede yok!” Başını çevir, bir papatya kokla.Kulak kabart, bir çekirğe sesi duy. Asfaltta ezilmiş bir kedinin kokusunu duy.Kusmak nasıl olur anlat. Görür görmez yuttuğun kedi ölüsünü atmaya çalış. Kimin kedisiydi veya yaşamı hangi çöp bidonuna bağlıydı? Onu ezen tekerlek hangi direksiyondaki nasıl bir el tarafından yönetiliyordu. O eli kumanda eden beyin nasıl bir beyindi? Yazarsın bunları….
Öyküye kadını konu etmemin nedenine gelince. Kendi algılamam dışında “diğer kadınlar için çaresiz kalma noktasında erkek egemenliğini yıkıma uğratma ve zarar vermenin bir yolunu bulmak için olabilir biliyor musunuz? Hayır, dersin. Kısacık bir söz. Öykü hayır demenin en etkili ve en kısa yoludur. Lafı dolaştırman gerekmez. Bu kadın işi değil! Hayır yapabilirm. Buna kafa yorma,sen anlamazsın! Hayır, düşündüm ki… Bir çocuk doğurmalısın. Hayır. Korkuyorum. Benim dediğim partiye oy vereceksin. Hayır…
Böyle yazıldı kadın öyküleri. Her zaman başka bir seçenek vardır, olmalı diye araştırırken. Hayır diyemeyenlerin yerine, kaburga kemiği olmadığını kanıtlayamayanların adına bir şeyler yapabilme çırpınışıyla…
Yalnız katlanamadığım düşünce şudur; öykü okunmuyor, derler. Öykücü duygusallığı sanmayın bunu, Öykü okunmuyormuş. Hayır efendim. Öykü tam da bu çağın metnidir. Kısadır, aanarşisttir, baş kaldırıcıdır, algılandığı beyinde ivme yaratır, Bütün sorun nedir biliyor musunuz? Öykünün okuyucuya ulaşmasındaki kanallar yetersiz bana göre. Öyküyü edebiyat dergilerinin sayfalarından çıkarıp günlük okuma unsurlarının içine yerleştirmek gerek. Dergiler, gazeteler, sanal dünya, sosyete sayfalarının yarısı kadar bir alanı öyküye ayırmayı düşünmeli. Ulusal basın günlük yer ayırmalıdır. Bana öykü okunmuyor demeyin. Peki öykü yazarındaki son yıllardaki artışı nasıl açıklayabilirsiniz? İnternet ortamı türlü öykü metinleriyle dopdolu. Asla uygulanmayan yemek tarifleri, sebzelerden yapılan masklar daha ilgi çekici mi geliyor kadınlara? Erkeklerin futbol topunun peşine bu denli takılmalarının gerçek nedeni nedir? Başka seçenek verdiniz mi insanlara? O ünlü anekdotu duymuşsunuzdur. Suna Kan Bayburt’ta konser veriyor. Çıkışta gazeteci yurttaşa soruyor; “Koseri nasıl buldunuz? Yurttaş cevaplıyor;” Bayburt Bayburt olalı böyle zulum görmedi.” Altmışlı yıllar. Şimdi 2000 li yıllar ve Bayburt’ta klasik müzik izleyicisi oluştu.
Sanatçılar, deliler olmasa toplumun düş teknelerini kim yüzdürecek tarih denizi içinde Tanrı Aşkına? Biz her koşulda bu tekneleri yapabilir yüzdürebiliriz. Yeter ki ufkumuzu kapatmasınlar.
Sağlıklı yaşam merkezinin dev duvar afişinden yumuşak bir sıçrayışla inseydi… Ancak bu kadar dikkat çekici olabilirdi.
Hayranlık uyandıran dişi bir beden… Ensesinde simit yapılmış, her an tokadan kurtulmaya hazır saçı, emprime desenli askılı elbisesi ve parfümüyle bir çiçek demeti, belediye otobüsünden inip insanların yanından geçiyor. Omzuna kondurduğu hafif heybesi her adımda zıplıyor. Makyajla, takılarla kalabalıklaşmamış, güneş yanığı kesintisiz cildiyle, öylesine yalın ki çevresinde her şey gereksizleşip eriyor.
Köşedeki kiraz ve kaysı satıcısına caddenin adını sorarken meyvelere doğru neşeli küçük çanlar serpiyor. Satıcı arkasından derin bir nefes alıyor. Adı olsa olsa Su olabilirdi.
Çıplak algısı yaratan iki ince atkının tuttuğu sandaletler sessiz, çevik kedi yürüyüşüyle hızla yol alıp 101 kapı numaralı apartmanın önünde duruyor.
Kullanılmaktan parlamış, kayganlaşmış mozaik basamaklardan çıkarken otomatik aydınlatma düğmesini bulamadı ama havalandırma penceresinden giren ışık onu buldu. Az ışık. Olsun. Yürürken göz ucuyla havalandırma boşluğuna baktı. Eski tip kara tuğladan örülmüş, derisi yüzülmüş, varisli su borularıyla kaplı bina… Sıkıcı… Derken 6 numaralı kapı, zile basmadan aralandı. Yeryüzüyle tamamen barışık, dimdik omurgası, bu karanlık apartmanda tehlikeleri karşılamak için tetikte konuk;
−Saat on dört randevusu, dedi, aralık kapıya ve kokuya…
−Evet buyurun.
Müşterinin şaşkın bakışına hemen bir açıklama geldi;
Nur Peruk tabelalı kapıyı açan, eklemleri şiş, plastik eldiven beyazlığındaki el, havayı geri doğru yararak davet ederken, uzun tırnaklı parmaklar bir birine çarptı. Kapı antika bir gümüşlüğe neredeyse değecekken içindeki makas ve neşter koleksiyonuna ışık vurdu. Bekleme salonunda hiç kimse yoktu.
Kadın yine, konuk sormadan;
−Müşterilerime tek tek , özenle hizmet vermek isterim, dedi.
−Ceyda sizin çok müşteriniz olduğunu söylemişti de…
Vardı. Müşteri denen, paradan daha önemli bir tutkuyu keşfedene kadar. Kendini daima ve koşulsuz sahip olmanın kışkırtmasına bırakana kadar… Hazdan başın dönüp çıldırarak, insan beyninin en karanlık, en batak noktasına yaptığın yolculuklardan mutluluk yıkıntısıyla döndüğünde pişman, pişman, pişman…
−Elbette, elbette. Kalabalıkta huzurlu çalışamam. Yabancı zaten almam. Ceyda Hanım çok eski müşterimdir. O söyledi mi, akan sular durur, Bengisu hanım.
Duvarları kaplayan sayılamayacak kadar askı ve rafa, takma saçlar, sakallar, bıyıklar dizilmişti. Büyüklü küçüklü sehpaların üzerinde kanı çekilmiş manken kafaları gülümseyerek konuğa bakıyordu.
Dükkân sahibinin çeyizinden kalma ev eşyaları duygusu uyandıran bekleme grubuna inat, aşırı çağdaş saç tasarım alanındaki aydınlatmalar düğme sesleriyle yandı. Aynalar göz kamaştırırken Su, Bengisu, Mine, tüm güzelliğiyle ışıkların, Nur Peruğun gözbebeklerinin içine, kırmızı koltuklardan birine sere serpe oturdu.
Nur Peruk tokayı açtı. Düz saçlar yay boşalmasıyla kıvrılarak kızın boynundan aşağı düştü. Dolgun bir tutam, avuçlara alınıp okşandı. Uzun tırnaklar çıtırdadı.
−Çok güzel saçlar…
Sarkık yanaklar titredi. Eller, aynanın önünden aldığı tarakla taramaya başladı. Müşteri, bu sırasız, bir tür kışkırtmayla gerçekleşen okşama eğilimli davranışı anlamaya çalıştı. Kadından yayılan garip kokunun ne olduğunu da…
Ter kokusu değil. Tütsü mü? Hayır. Bitkisel bir şey sanki. Belki kimyasal.
Aynanın içinden bakışta tüm yüzeyleri kaplayan saçlar, sakallar bıyıklar… Aynanın çerçevesine iliştirilmiş fotoğrafları o zaman gördü. Tanıdık duygusu üzerine biraz düşünseydi… Şaşı bakışlı müşterininki özellikle.
Hadi canım. Alışıldık kuaför fotoğrafları işte. Polaroid.
−Güzel saçlar değil mi? Şu resimdeki saçlar demek istiyorum. Onlara bakıyorsunuz da…
Soru da tarakla birlikte kayganca sorulmuştu. Yukarıdan aşağıya, şakaklardan geriye, perçemlere ayrılıp bölüm, bölüm, sonra tekrar, tekrar…
−Yüzleri çok tanıdık geliyor nedense.
− Bakımlarını uzun süre ben yaptım.
−Ceyda’nın tanıdıklarından mı acaba?
−Tıpkı sizinki gibi…
−Yüz belleğim çok iyidir aslında. Kesinlikle anımsıyorum. Şu ikisini.
Tarağın saça değerken çıkardığı ses. Kadının arada tırnaklarını tarak gibi kullanarak saçları havalandırması… Ama daha çok okşaması, dokunması, kendini alamaması…
Fotoğraflarda bir yıl öncesinin tarihi vardı. Kadından yayılan koku her nedense belleğini zorluyordu ve yüzen, uçan takma saçları çağrıştırıyordu…
−Bana daha önce saç bakımı yaptırdığınızı sanmıyorum.
−Hayır.
−Kesinlikle unutulacak saçlar değil.
Çekmecelerden birini açmak için arkasını döndüğünde kız onun kendisini gözetlediği duygusuna kapıldı ve evet paralel aynada, o ceviz kabuğu gülümsemeyle göz göze geldi.
Aslında kaşları var. Var ama ilkin sarı gözlerinin çevresini algılıyorsun.
Önlük; temiz kokulu plastik, havada kanat sesi çıkararak belirsiz bir şekil çizdi, müşterinin boynuna dolandı. Yine saçlara dokunuldu. Sonra paravanın arkasından küçük şişeler ve kavanozlarla dolu tekerlekli bir raf getirildi.
Cam seslerinden sonraki sessizliği doldurmak için bir çaba…
−Bu hanımlar size hala saç bakımı yaptırıyorlardır herhalde. Adlarını…
−Hatırlamaz olur muyum? Esmer olan Leyla’ydı. Saçları muhteşemdi. Kumral olansa… (Durdu. Bakışlarıyla ortamı araştırdı,) bana hep ortaçağ tablolarındaki tombul Hıristiyan meleklerini… hatırlatmıştır. Beni hiç bırakmadılar, diye bitirdi cümlesini.
Mavi beyaz porselen bir kavanozdan, kızıla bakan portakal renkli parçaları altıgen bir havana aktardı.
− Nedir onlar?
−Bu bir blu blanc kavanoz canım. Kutsal bitki fungus deseni, uzun hayat ve ölümsüzlüğün simgesidir. Bu ise bir agat havan. Değişik, özel koşullarda oluşmuş bir kuvars. Turuncu, kırmızı, kahve renkli harelerinden ötürü ateş taşı diyorlar. Ya da gezgin taşı… Özel karışımlar hazırlamak için kullanılır.
Kız, sorusu kapları amaçlamamış olmasına karşın, sesini çıkarmadı. Tokmağın yumuşak dairesel hareketleriyle parçacıkların, toz haline getirilişini izledi.
−Ceyda’yla uzun zamandır görüşmemişsiniz. Umarım kapatılmamıştır, diyerek aradı telefonunuzu.
Kapatılmıştım. Ama tutkunun çağrıları hiç susmadı. Af çıkmasaydı… Saçlara dönmek… Kimsesiz perukçunun dönüp dolaşıp geleceği yer perukçu dükkânı…
Paslı bir kahkaha attı apansız.
−Dönüp dolaşıp geleceğimiz yer kürkçü dükkânı değil midir?
−Nereden dönüp dolaşıp geldiniz?
−Bakım süreniz üzerine hiç konuşmadık.
−İki haftada bir demişti, Ceyda. Bugün Salı değil mi?
−Evet.
−Saçma Salı!
− Saç masalı mı? Ne hoş…Evet tam da saç masalı…
Kızın göz bebekleri aşırı ışıktan küçülmüştü. Aynadan Nur Peruğa bakıyordu; Beykoz opalin bir kâse vardı şimdi elinde. Kızılımsı portakalımsı tozu ona aktardı. Sonra Beykoz billurdan bir ecza şişesinden boşalttığı sıvıyla, duyulur duyulmaz seslerle karıştırıp bulamaç hazırladı. Kumlu camların üzerine kazıma tekniğiyle yapılmış desenlerin altın yaldızları parlıyordu.
−Hiç olur mu? Her hafta. Saç ihmale gelmez bebeğim. Hep özen ister. Kaç yaşındasınız siz?
−Yirmi yedi.
− Tam zamanı. Onlar da sizin yaşınızdaydı zaten. Saçları konusunda hiçbir şey olmadı.
Kadın yıkama teknesini koltuğun arkasına yerleştirdi. Saçları yumuşak hareketlerle yaydı.
−Bize daha önce gelmemiştiniz değil mi?
−Hayır.
Sonra garip kokulu bulamacı yelpaze biçimli bir fırçayla saç derisine sürmeye başladı. Bilek eklemlerinden çarpışan misket sesi geliyordu.
−Sonuç memnuniyet verici olacak kesinlikle. Başınızı geriye verin. Yıkanırken olduğu… biçimde.
Acıbadem kokusu… Kız o an anımsadı; belli belirsiz yayılan koku buydu işte. Onun ellerine ameliyat eldiveni giymiş olduğunu o zaman fark etti.
Kadın:
−Siz kendinizi rahat bırakın yavrum, dedi, aynadan onu süzerek.
Kız denileni yaptı. Gözlerini kapattı. Konuşmaları bu kadar savruk izlemeseydi…
Bunu bekleyen, ışıkta uyumakta olan peruklar, süzülerek duvardan raflardan ona doğru akmaya başladı. ‘Acıbadem neyin kokusuydu?’ dedi bir takma saç kıkırdayarak. ‘Bilmiyor, bilmiyor,’ dedi bir bıyık hızla uzaklaşarak. ‘Resimleri de anımsamadı,’ dedi uzun bir sakal, esintisi kızın yüzüne değdi. ‘Gazetelerde ekranlarda radyolarda kaybolan kızları,’ dedi uzun kıvırcık bir vampir saçı, tam üzerinde zınk diye durmuş ona bakıyordu…
O sırada kızın birkaç metre sağında hazeran paravanla ayrılmış işlikte takma saç olmayı bekleyen sarı bir saç kümesi seğirirken…
Anadolu İstanbul’a göre taşradır. İstanbul’un bu bakışı kendimizi kötü hissetmemize neden olur. Sanırım İstanbul’dan hoşlanmayışımın nedeni de budur. Bize taşra diyen odur. Koca bir kafadır, saçları Anadolu’ya yayılır. Ama suratını görmek zordur.
Taşralı yazarın ayrı bir tanımı vardır. İçine kapanıktır bir kere. Çünkü yazar olmak beş para etmez, Anadolu’da esas işin ne diye sorarlar. Kirpiklerini kırpıştırıp bakar sonra kaşlarını çatıp, yutkunup bir yalan söylersin. Müzisyen olsan ha anladım düğünlerde falan çalıyorsun yani, derler. Ama sözcükleri satacak yer yoktur. Çoğunlukla yazar kimliğimizi göğüs cebimizde taşırız pek göstermeyiz.
Sonra efendim, taşrada yazar olmaya karar verirseniz önce çevrenizdeki engelleri saptayıp tek tek ele geçirmeniz gerekir.
Babaannemin ilaç şişeleri, dedemin kibrit kutuları, annemin dikiş kutusundaki kumaş parçalarını biriktirirdim. Eve gelen bayram şekeri kutularını tiyatro sahnesi gibi keser, yarım parmağı geçmeyen şişelerden insanlar, kumaşlardan dekorlar yapardım. Karşıdan bakınca bu birbiriyle ilgisiz nesneleri oradan alıp oraya koymam tuhaf bakışlara neden olurdu. Ne yapıyorum anlamaya çalışırlardı? Satranç bilmiyordum. Yaşım da olsun olsun 5-6. Bebek evi diye bir oyuncak hayal bile edilemezdi ki.
Orta okulda derslerle ve çizgili bir komposizyon defteriyle sınırlı yazın dünyamdaki duvarları bir yaz tatilinde yıktım. Yedinci sınıfın tatilinde bir roman yazdım. Gizli ama. Okul olmadığı halde kalem kâğıtla ne işim olduğunu kuşkuyla izleyen aileme karşı gizlilik kendiliğinden oluştu. Gece mum ışığında yazıyordum. Bu hem romantikti. Hem de gece çişe kalkan bizimkiler “hadi daha yatmadın mı ?” demiyordu.
“Nalan çeyiz hazırlamaya başlamış, bizim kız ilk maaşıyla daktilo aldı.” Bu annem. “Ne olacaksın başımıza yazar mı olacaksın?” Bu yakışıklı babam. Pencerenin camında saçlarını düzeltiyor. “Kızımız yazardır,” diye tanıştıranlar da yine onlardı ama aradan on dokuz yıl geçmesi gerekti. İlk kitabım artık yayınlanmıştı.
Hele o gece tıktıkları? Ne çok kızdırdığım insan olmuştu ve ne çok insan beni üst kattaki terlik, ayakkabı sesleriyle sinirlendirmiştir.
İlk öykülerimi bir matbaacı okumuştu. Bir zamanlar yerel bir gazetede köşe yazarlığı yapmış. Edebiyatçılarla iletişim kurmak hayal bile edilebilir olmadığından (yaşım 18-19) ona dört öykü bırakıyorum. Bir süre sonra değerlendirmek üzere çay içmeye gidiyoruz, yanımda babam. “Valla bu çocuğa yardımcı olmalıyız azizim” diyor, matbaacı amca. “Düzeltme yapacağım diye elime kalem aldım, ilk sayfadan sonra kalemi kenara koydum.” Bu sırada matbaa makinesinin sesi pek neşeliydi. Benim gözümün kuyruğuyla babama bakışım da.
Eee ne olacak? İstanbul.
Kendi kendini eğitmek zorundadır taşralı yazar. Şimdilerde yazı atölyeleri var ama ne yazık ki bunlar da belli yerlerde sınırlı. Eskiden böyle şeyler de yoktu. Gönül ister ki yaygınlaşsın. Bu arada kim bilir kaç tane iyi yazar şair, olanakların kısıtlayışıyla vazgeçiveriyor bu işten. Çünkü ilk başlarda özellikle ne yazayım nasıl yazayım soruları vardır. Taşrada malzeme sıkıntısı yoktur Allah için. Benim yazarlığımın uzunca bölümü Bursa’da geçti. Bursa tek renktir; yeşil. Şimdilerde daha koyu bir yeşil. Ama edebiyat çok renk ister. Arayışlarım beni Bursa’nın metal rengine ulaştırdı. İşçiler. Biraz kazıyınca maden işçileri, tekstil işçileri, ağaç işçileri, beden işçilerini keşfettim. Bu kalın ve yeşil rengin altında bulduklarımdan çok şaşırdığımı itiraf etmeliyim. İşçi sorunlarını ha babam yazdım. Son yıllarda kahramanlarım, cadılar, vampirler, her önüne çıkanla seks yapan karakterlerle savaşıyor ama olsun. Peki her şey yoluna girdi mi? Ne yazık ki hayır. Çünkü bu noktada da İstanbul çıkar karşımıza. Yayın konusu. Sesimin İstanbul’dan duyulmuyor olması benim motivasyonumu düşürmüştür. Çünkü okura giden yolun üstünde oturur İstanbul. Bu noktadaki hayalim ise her kentte yayınevlerinin olmasıdır. En azından kent tanımlı yerlerde onlar yirmiler yayıncı neden yoktur? Böylelikle biz de korku şatosunun lordları leydilerieyle değil gerçekten kültüre katkı sağlamak ve karlılığını paylaşmak için yapılandırılmış yerlerle çalışma olanağı bulmuş oluruz. Bana diyeceksiniz ki ohoooo. Doğru. Çünkü taşrada kültür adeta çölleşir. Benim yaşadığım Anadolu parçasında yok değildi. Vardı kültür etkinlikleri. Sinema, tiyatro, konser, resim sergisi, edebiyat etkinlikleri… Vardı. Sınırlı olarak. Gerçek işler için yine İstanbul. Kültürel etkinlik olarak hiçbir şeyin yapılmadığı yerler olduğunu biliyorum. Kitap fuarları epeyce arttı teselli olursa bize. Tiyatrolar turneler düzenliyor. Ama bankonun bu yanına geçmek için, kitap satmak için gene haritanın kuzey batısına sıçramak gerek.
Seçenek olarak bir matbaacıyla anlaşıp kitap bastırılabiliyor, evde çok güzel kendi kitap öbeklerinizi yapmak isterseniz elbette. İstanbul’da bir yayıncıya bastırma şansını edindiyseniz etkinlik ve kitap tanıtımı için nazlanmalara katlanmalısınız. İş başa düşer. Meslektaş dayanışmasının devreye girdiği bu noktada düzenlenen etkinliklerde hep aynı yüzler bulunur. Ben senin imza günü ve söyleşine giderim, ayıp olmasın diye sen de bana iadei ziyaret yaparsın günü geldiğinde. Yazarlar arası acı rekabete burada değinmeyelim. Çünkü o sözü doğrulamış oluruz. İki yazar bir araya gelirse ne yapar? Üçüncü yazarı çekiştirir. Benim hayalim bu noktada nedir? Yazar dayanışması, ilk aşamada yazdıklarını gerçekten bu işe gönül vermiş insanlarla tartışabileceğin, yapıtlarını okuyup görüş alabileceğin kapalı grup toplantıları. Uzun sohbetler. Bir tür yazarlar kulübü. Böyle kulüpler vardır kuşkusuz ama yazarlar dışında herkes vardır ve yazı dışında başka şeyler konuşulması yeğlenir. Zinhar yazdıklarını okuyup başkalarının ne yazdığını dinlemek söz konusu değildir.
Taşrada yazar kendini hep yalnız hisseden insandır. Çünkü diğer toplumsal rollerin saldırısı altındadır. Evliyseniz eş rolü, çocuk sahibiyseniz anne rolü, çalışan kadın, komşu teyze, ana-babanın çocuğu, sivil toplum örgütlerinin üyesi… Hangisini saymalı bilmem. “Yarın akşama şu toplantı var,” derler, “Ütü yapacağım” derseniz tamam o zaman derler. “Yazı yazmam gerek”derseniz “Sonra yazarsın gel hadi” derler.
Şimdi başka bir taşradayım. Artık Bodrum’da yaşıyorum. Ya güzel değil mi? Bodrum’da metrekareye ikiyüz sanatçı düşüyor. “Art” konusu ressamların tekelinde. Bu kere sözün renklerle savaşı içindeyim. Yalnızlık çekiyorum. Esas işin ne diye sormuyorlar , ressam mısın, diye soruyorlar. Ama hiçbir zaman bilmedikleri esas işim edebiyatı yapabilmek için para kazanmak üzere bir sürü iş yaptığım… Resim ise bana uzak. Ben de kestirme olsun diye, diyorum ki işçi emeklisiyim.
Bu metin Serap Gökalp’ten Nezihe Meriç’e yazılmış 22.6.2008 tarihli mektuptan alınmıştır.
Sevgili Nezim, Alacaceren’i okudum. Bir kitabı okuduktan sonra okuma hazzını birileriyle paylaşmak ister ya insan. İşte o duyguyla yazıyorum. Sizi yaşamınızın belli tarihlerinde selamlamak yerine şimdi ve şu anda selamlamayı da amaçlıyor bu yazı.
Alacaceren’in çekirdeği bir gazete haberi olsaydı; “Uzun süredir şiddetli geçimsizlik yaşayan çift aynı anda evi terk ederek iki küçük kızı yalnız başlarına bıraktılar. Vicdansız anne babanın nerede olduğu bilinmiyor. Çocukları anne-dedeleri bakacak,” diye bir haber oluşurdu sanırım. Haberler yaşamımızdan gelip geçer. Oysa yazın sanatının o görkemli kapısını kitabı açacak olursak… Bir matruşka buluruz.
İki kız kardeşin yaşamından kesite bakıyoruz. Bakışımız, kardeşlerden biri; yazı yeteneği olan Bengisu, aracılığıyladır. Annesi ve babası hem parasal hem dünya görüşlerinin farklılığı nedenleriyle ayrılan iki kız çocuğunun terk ediliş öyküsü, dedenin onlara kol kanat germesi sıkıntılı günlerin içinde yakalanan güzel yaşam ayrıntıları. Bengisu’nun 6-7 yaşlarındaki halinden başlayıp genç kızlığının bir bölümüne tanık oluyoruz.
Bengisu karakterinin yönünden ve anlatıcı/yazar yönünden ağırlıkta olmasına karşın karakterleri birbirinin gözüyle de aktarılmışsınız. Burada amaç okuyucuyu farklı bakış açılarında gezdirerek geniş bir sunuş yapmak olsak gerek. Tıpkı gerçek yaşamda olduğu gibi. Bengisu’nun yaşamına bakışını, onunla ilgili incelemelerindeki bulgularını, kendiyle bir gibi hissettiği noktaları, duygu birlikteliklerini anlatıyorsunuz. Kimi zaman da öylesine kendinizi dışarıda tutuyorsunuz ki Anlatıcı/Yazar mı konuşuyor yoksa Bengisu’nun belleğinin içine girmiş biri mi söz konusu duraksıyorum. Anlatım merceklerini Anlatıcı/Yazar dışında listelemek gerek. Bengi’nin anlattıkları, Bengi’nin kurmacalarındaki (Ayşe) karakterin annesine ve çevresine bakışı, kurmaca karakterin annesinin anlattıkları, Dede’nin anlattıkları ve misafirlerin anlattıkları. Bu farklı gözler, farklı okuma eksenlerinin yazara anlatım kolaylığı getirdiği kuşkusuz. Aynı zamanda olay-okuyucu bağlantısı kurularak metne genişlik kazandırılmıştır. Geçişlerdeki çabukluğu ise sonsuz bir keyifle okudum.
Birbirinden farklı fiil zamanlarını peş peşe kullanmakla aynı anda birçok algıyı doyurmayı hedeflediğinizi düşünüyorum. Görme, duyma, koku, dokunma, bilinç, bilinç akışı, duygu renkleri, değerler, felsefeler, toplumsal sıkıntılar, baskılamalar, karakter portelerinin çizimi vs. bu nedenle bir biri ardınca algılanıyor. Böylelikle asla tekdüze olmayan, okuyucuyu diri tutan bir anlatım ki “amacın” emrinde olduğunu hissettim.
Özenle seçilmiş cümlelerden oluşan bölüm adları fısıltılı anlatı akarken azıcık yüksek sesle dikkat çekmek için söylenmişçesine hoş duruyor. “Sabahlardan bir sabah… “ merakla sonrasını beklememize neden oluyor. Bu noktada bölüm adlarını peş peşe dizip okumak geldi içimden; Sabahlardan bir sabah / Bir başka sabah/ Ah Güzel Sabahlar da Vardı/ Doğru Böyle Sabahlar Vardı/Geçip Gitmiş Bir Dolu Sabah Var. Anımsamak Olası Değil Hepsini/ Bengi Roman Yazmaya Bir Sabah Birdenbire Karar Verdi / İlk Aşk/
Anımsandığında Acı Veren Sabahlardan Biri /Sabahların En Acısı/
Bir Sabah Dede Gelmişti/ Çocukluğumu Yazmak İstiyorum/ Bir Sabah Daha/
Bir Gülperi Hanım Varmış… Şiir gibi ayrı bir metne ulaşılıyor…
Roman kadronuza baktığımda, yer yer çarpıcı, ayrıntılı tanımlamalar buluyorum. Ama karakterlere ilişkin bütünü, metnin içine serpilmiş ipuçlarıyla, boşlukları doldurarak okuyucunun oluşturmasını bekliyor Alacaceren metni. Her birini tepkilerinden, tepkileri doğrultusundaki sözcüklerden, çatışmalardan tanıyoruz. Bengi ve Dede çok katmanlı karakterler. Ama yalınkat karakterler olmasına karşın son bölümdeki akraba kadınların romanda var olmasıyla bambaşka bir derinliğe ulaşılıyor. Yalınkat karakterler çok katlı karakterlerin ve olayın iletiminin güçlenmesi için var edilmişler sanki. Amaçsız değiller. Ya da salt olayın başka yönünü göstermek için kullanılmış değiller.
Bengisu
Romanın anlatıcısı ve başkahramanı. Küçük bir kız olarak girdiği kitaptan genç kız olarak ayrılır.
Gün
Bengisu’nun kız kardeşi. Güzel bir kızdır ve Bengisu tarafından hep korunmaktadır.
Dede
Bu iki çocuğun yaşamında kocaman bir irade, güç, sevgi, güzellik, dayanak unsuru olarak bir anlığına yer alır. Ama onların gelişimine gerçek katkısı olan karakterdir.
Anne
Beklentileriyle yaşamı arasındaki derin ayrılıklara dayanamayan ve çözümü kaçmakta bulan karakterdir. Dedenin ölümüyle yine çocuklarının yaşamında yer alacağı hissedilir.
Baba
Tahsilli olmasına karşın toplumla ve mesleğiyle barışamamış, alkolle sarmalanarak düşler ülkesinde yaşamayı seçmiş, sonra da çocuklarını bırakmış zayıf karakterli, sevecendir.
Gülperi Hanım
Dedenin ölen ikinci eşidir. Dede için çok özel kişiliğini ve yitirilmesinin getirdiği acıyı hissederiz.
Kaleminize ilişkin keyifli keşiflerim ise şunlar oldu;
İlk söylemem gereken metnin olay örgüsü ile değil anlatısal zenginliklerle örgütlenmiş olması. Bunun için karakterlere özgü sözcükler, deyimlerle, duygu veya mekân betimlemeleri kullanmışsınız. Öte yandan Alacaceren’de sabahların ele alındığını gözlemledim. “Yaşamlarının sabahlarını yaşayan” iki kız çocuğunun bu başlangıçlarına dikkat çekilmek istenmiş gibidir.
Kitaptaki yoğunluğu neyin yarattığını düşündüğümden, mozaik düzeninde oluşturulmuş bölümlerde, anlamların eklenişini araştırmayı önemsedim. Sabah bağlantıları, dede, anne ve baba bağlantıları vardı, Bengi’nin düşlerinin bağlantıları vardı. Türk toplumuna ilişkin öğelerin görkemli ezgilerini dinledim;
Kahvaltıda ekmek balığı yapmak söz gelimi. Sf. 18’deki bir diyalog; “Hadi be yahu, kaynaya kaynaya kapkara oldu bu meret çay” Babaanne genç kız gibi seyirtir, basma entarisinin içinde ince kurumuş vücuduyla; “geldim geldim” der. Rüya yorumu yapılır. (S.30) “Kıçın açık kalmış senin.” Gerçeklik duygusunu bizimle (okurla) konuşmanızla sağlamışsınız. Daha kitabın ilk cümlesinde bize dönerek “Onun adı Bengisu” diyorsunuz. “Ben bu Bengi’yi çok seviyorum,”diyorsunuz. Sf.13’ de “Bengi’nin yaşamında önemli olan ya da onun yaşamını irdelemeye çalışırken öne çıkan…” diye açıklama getiriyorsunuz. Gerçekleri anlatma konusunda çok özenli olduğunu, herhangi bir kargaşa yaratmaktan özenle kaçındığını Sf.38’ de “Bengi böyle bir toka kullanma,.”deyişinden anlarız. Romanı güzelleştiren yalın sözcükler yıldız gibi parlıyor; “ Ufantı”, “Tansık” “Aralık “ (evin koridor bölümü için kullanılıyor) Ayrıntıları bölerken daha küçük parçalar, daha küçüklerine ulaşıyorsunuz;
Sabah > kahvaltı > masa > yiyecekler> yağın üzerindeki reçel kalıntısı > çocuktaki etkisi > annedeki sıfır etki…
Şekilsel olarak metin; anlatıcı/yazarın anlattıkları, Bengi’nin belleği, Bengi’nin not defterleri, Bengi’nin kurgusal notları, Bengi’nin kurgusunda anne karakterinin anlattıkları, Dedenin anlattıkları ve belleği, eve gelen misafir kadınların anlatımlarından oluştuğunu saptadım.
Özgün deyimleriniz, sözcüklerinizin ayrı dizilişleri var. Metni hem etkili kılıyor hem kısaltıyor. “Yüreğin sevinçle şişmesi” , “Ben kendim için güzel balkonlar biriktiririm,” (Sf.63) “Öyle ki bu ıslaklık, alnındaki yeni çıkan ince saçlara, yüzünü yıkamış da saçlarını sıvazlamış gibi bir görünüm vermişti.” (S.71) “Oysa benim için bir balkondu Gülperi Nenem.” (S.74) “Hava gamlanırken…” (S.41) “Alacakavak gibi pırpırlanan çok hoş bir kadın tarafından kırk yıl büyük bir aşkla sevilmiş.” Sayfa 45’ deki tan vaktinin çocuk gözüyle tanımlanmasını “Gün kızamık çıkardığı zaman” iki biçimde okudum. 1) Küçük kızın hastalığını anımsatan saatler, 2) Gökyüzünün kızıl renklere bulanması. Ama söylemeden geçemeyeceğim, anne ve baba sözcüklerinin iyelik eki olmaksızın kullanılışı, müthiş derecede belirleyici, çarpıcı.
“Onun adı Bengisu.” Romanla ilk tanışma cümlesi. Tek satırda iyice algılansın diye tek başına bırakılmış cümle, Bengisu’ya ilişkin düşünmeyi öneriyor okuyan özneye.
Ölümsüzlük iksiri anlamına gelen eski söylenişi “ab-ı hayat suyu”. Böyle bir isim hemen ilgi çekiyor. Hatta yaşam direncine bakılırsa başkarakterin, pes etmeyişine ve algılayışlarındaki inceliklere bakılırsa, gerçekten apayrı bir su. Bizi onunla tanıştırmanızdan sonra “Sabahlardan bir sabah” bölümüyle Bengisu’nun yaşamına yavaşça girmemizi sağlıyorsunuz. Bu farklı bir sabahtır. Yıllardır yaşamlarında olmayan annelerinin tekrar aralarına döndükleri apayrı bir günün başlangıcı. Ama hem burada hem roman boyunca benimsenmemişlik, sevgi görmemenin işareti olarak bu kadından “anne” diye söz ediyorsunuz. Anne, iyelik eki kullanılmaksızın gezer romanda. Bir takım haklılıkları, kişiliği ve karakter olarak romanda / yaşamda kendince sağlam duruşu olmasına karşın çocukların gözünde yabancı biridir. “Evde konuk var!” diye tanımlanır 11. sayfada. Ünlem işaretli ve yabancılığın altı çizilircesine konuk sözcüğüyle işaretlenmiştir. Eve gelmiştir. (Dedenin ölümünden sonraki zaman dilimi.) Yeni bir başlangıcın tedirginliğinin evden, eşyalardan, yiyeceklerden dalga dalga yayıldığını duyumsarız. Şimdiki zamanı anlatıcı /yazardan dinleriz. Bazen de dili geçmiş zaman fiiliyle verilir.
Anne ve babanın nasıl tanıştıklarını, evlenme öykülerinin anlatıldığı sonrasında günlük yaşamlarından kararlarından veya kararsızlıklarından söz edilen bölümde aksaklıklar vardır. Buradaki “Da…” ile çok pratik, günlük yaşamda çok kullandığımız, bu yüzden fazlasıyla gerçeklik duygusu yaratan hayal edilenle yaşanan arasındaki açı farkına işaret edilir. Karışık fiil zamanlarıyla anlatım hareketliliği sağlanır. Ama en çarpıcı anlatım biçimi uykuya geçiş süreci bana göre. “Güzeeeeee. Uyku öyle bir iner ki, tanımlanması çok zor, gizemli bir geçiştir bu derinlerine, çok derinlere… “L” harfine erişmek olanaksızdır.” (S.19)
Bu betimleme yükü çok yoğun, imgelemi okuyucunun dağarcığı boyutunda genişletmeye yatkın sözcük dizgeleri ‘balkonu, badanası, içinin düzeni’ çok güzel evde konuk olmaya benziyor. Ev sahibimiz yazarımız.
Anlatısal hareketlilik konusunda görkemli bir düzenleme söz konusu. Geriye bakışlarla (analeks) okuyucunun belleği sürekli tazelenirken var olan yapıya katkıda bulunacak genişlemelere yer veriyorsunuz. Okuma boyunca olayın nedeninin bir parçası ya da karakterin bir özelliğini keşfederiz. Sabırsız bir metin olmadığı için ileri sıçramalar (proleks) yapılmamış sanıyorum.
Metne ilişkin zamanın net verilmediğini, zamana ilişkin izlenimlerin yavaşça yaratıldığını söylemeliyim ki bu metni çok hoş,saydam kılmış bana göre. Söylenen zaman dingin ve acelesiz iken okuma zamanının hızlı olması yazarın gücü olsa gerek. Çünkü sakin bir sesle yapılan söyleşi öylesine akıp gidiyor ki daha sonra da yineleyeceğim gibi 67 . sayfada “Aaaa tüh!” sesi çıkıyor farkında olmadan, ağzımdan. Ne zaman bu sayfaya gelmişim anlayamadım.
Okuyucu olarak benim metinlerde dikkat ettiğim bir başka konu da metne vuran ışıktır. Alacaceren’de hep sabah ışığı kalıyor akılda. Yaşamın ilk evresi çocukluğu çağrıştırıyor, günün ilk evresi, göz alıcı parlaklık, tüm hüzünlerin üstünde bir “vaat” olarak ışıyor. Metnin art alanının 70, 80 ve 90 lı yıllardaki Türkiye olduğunu farkında olmadan anlıyorsunuz. Bu annenin beklentileri ve isteklerinin gerçek yaşamla nasıl çeliştiğini verirken de algılanıyor, siyasi görüşlere ilişkin konuşmalarda çıkarımlardan da. Çocukların okudukları kitaplar… Asıl metnin sonunda okuyucuyla doğrudan konuşurken, art alanı elinizin tek hareketiyle biçimlendiriyorsunuz. Aynı zamanda mekânı da belirleyiveriyorsunuz bir çırpıda.
Kitaptan ayrılırken…
“Bir Sabah Daha” bölümünde, Sf.64’ te irkildim, birden kitabın kalanı dikkatimi çekti. 67 . sayfadayım ve 76 da bitiyordu. “Aaaa tüh!” Nasıl ayrılacağım şimdi kitaptan? Böylesine bir sarmalanmışlık duygusuyla okuyorum Alacaceren’i. Kısa ve damıtık olması mıdır onu bu denli güçlü kılan?
Öykünün devamında okuyucuyu özgür bırakmak istiyor görünseniz de metnin sonunda Türkiye’nin 2000’ li yıllardaki bungunluğuna işaret edip bu ortamın içinde devamı yazmaya istenç duymadığınızı belirtmişsiniz. (Bu sizsiniz değil mi anlatıcı yazar değil, doğrudan siz…) sonuç trajik öyle mi?
75. sayfada “Ben burada bırakıyorum,” derken yazar/anlatıcı, içimin burkulduğunu itiraf etmeliyim. Olay örgüsü yüzünden değil hayır. Bu karşılıklı söyleşi, zaman zaman roman kahramanlarının da koltuklarda oturduğu, kahvaltı yaptığı, balkondan aşağı baktığı bu Alacaceren evinden gitmek istemiyorum. Yazarım bir söz veriyor. “Bir gün belki, akşamları yazmaya başlayarak sürdürebilirim…” [1]
***
Bekledik, sevgili Nezim, ama kara kanatlı koca kuşun da beklediğini hesaba katmadık. Sözcüklerle ne zaman her haşır neşir olsam “bir ceylan su içmeye iner” gönlümdesizi anarım,biliyor musunuz?