HATALI BİR ÖYKÜ

Ertesi gün hastaneye gideceksem, gece pek uyuyamıyorum. Hastamı evde tek başına bırakmak bir sorun olduğu gibi hastane işlerinin ne kadar süreceği, nasıl olacağı tam anlamıyla bir “muamma”. Muamma kelimesini özellikle kullanıyorum, çünkü karanlık ucu bilinmeyen bir mağaraya girme imgesi yaratır bende. Hastane de öyle bir yer. Evde bırakılan hastanın gıda, ilaç ve alt temizlemesiyle ilgili her şey o gün için sapıtacak demektir. Ama o başka bir hikaye. Bu hikâyenin konusu ise tümüyle hastanede olup bitenler. İşlem şu, demans hastası için nörologla görüşeceğim. Durumu gözden geçireceğiz. İlaçlarla ilgili konuşacağız. Evde bakım doktoru kan tahlillerinin sonuçlarını sisteme koydu, mama raporu çıkarmamı önerdi, bu raporu ise nörolog çıkarıyor.

Cuma

Evde bakım hastası olan hastamla ilgili doktor ile (daha önceki deneyimlerimden yola çıkarak) 13.30 veya 14.00 ten sonra görüşmek mümkün olduğu için saat 13.00 de hastanedeydim. Mesai başlamamıştı. Ama iyi kalpli bir evde bakım hasta ofisi çalışanı, bana damgalı imzalı kâğıdı verdi. Elektronik kayıtları olan bir hastanede her seferinde elle yazılan bir kâğıdı zemin -2’den alıp branş doktoruna götürmeliyim. (Her seferinde aynı konuşma; evde bakım kâğıdı aldınız mı? Evet burada. Tamam.) Bu kâğıda hiç kimse bakmıyor ve ben de hastamın dosyasında biriktiriyorum. Ama almak zorundayım.

Nörologla görüşmeye gittim. Bizim doktor işten ayrılmış. Yenisi gelmiş. Sıraya girdim. Evde bakım hastalarının ve 65 yaş üstü önceliği, hastanın kendisi değil ben temsilcisi olduğum için yokmuş. 44 numarayı verdiler, o sırada 5 nolu hasta muayenesi yapılıyordu.

Üç buçuk saat bekledim. Kömür karası saçlı görevliyi varlığımla taciz etmeme rağmen sonuç almak olanaksızdı. Dönüşte trafikte ne kadar oyalanacağım da belli değil üstelik. Sürekli araya girenlerden olağan sıra daha da yavaşladı ama kimse bir şey yapamıyor. Ben yaptım. Doktorun odasına daldım.

“Beni kovabilirsiniz ama 3,5 saattir sıra bekliyorum. Hastam evde yalnız, ilaç ve bez saati geldi. Bu iş sizin için de zor ama hasta yakınları için…”

Doktor kimliği istedi, lafı uzatma der gibi. Ekrandan hastamın bilgilerini gözden geçirip sorular sordu. Yeni bir hap yazdı. Mama raporunu yazmadı. “Yalnız,” dedi bir not kağıdına bir şeyler yazıp kaşeleyip imzalayarak, “dördüncü katta …. Servisi hemşiresine bu kağıtla gidin, deneme mamaları alın. Hasta hangisini beğenirse onu raporlayacağım. Üç dört gün sonra gelin raporu yazalım.”

Dediğini yaptım. Söz konusu hemşireyi arayıp, arayıp buldum, kare şeklindeki not kâğıdını gösterdim, beni bekletti sanırım çok meşguller çünkü kalemlikte kaç kalem var, masanın üstünde kaç evrak sepeti var, yan masanın üstünde kaç kutu malzeme var hepsini ezberledim ve içeriden iki çeşit paketle geldi. Başka çeşit kalmadığı için bunları deneyeyimmiş. Numuneleri alıp eve döndüm.

Pazartesi

Saat kurup 06.30’da kalktım. Hastamın bakımını yapıp biten ilacı yazdırmak için aile hekiminin yolunu tuttum. Sıraya girdim. Ama ilaç raporunun süresi bittiği için raporu yenile gel, dedi aile hekimi. Tamam, zaten hastaneye gideceğim. İlacın rapor kopyasını eczaneden alıp deneme şişelerini de poşete attım. Çünkü aile hekimi uyarmıştı. Çok çeşit marka ve içerikli mama vardı, kesinlikle denediğim cinsi yazdırmalıydım. Fotoğrafını çekeyim dedim, olmaz ambalajı götür bir sakatlık olmasın, dedi. O yüzden… Hastaneye gittim. -2 zeminden evde bakım hastasıdır kağıdını alıp nörolojiye çıktım. Yine mahşeri kalabalık. Yine bana sıra gelecek gibi görünmüyor ama iki saatten fazla dişimi sıktım, bekledim. Kömür karası saçlı görevliye, -doğal olarak beni anımsamıyordu- hastamı yalnız bıraktığımı, bu ilacın rapor süresinin yenilenmesi için geldiğimi, doktorla görüşmeksizin bazı polikliniklerde yenilendiği için acaba yardımcı olup olamayacağını, sorup eski raporu gösterdim, sistemde vardı. Ama han’fendi bu üroloji ilacıymış. Nörolog yazamazmış ki… Daha önce nöroloğun yazdığını-bak imza-çünkü demans hastalığı nedeniyle idrarını tutamama durumu olduğunu… Olmaz, dedi, kömür karası saçlı görevli. Bir çırpıda bakışlarını benim arkamdaki kadına çevirip beni görünmez yapıverdi.

Ürolojiye gitmeden önce tekrar -2 zemine inip ikinci kere üroloji için “evde bakım hastasıdır” kâğıdı aldım, üçüncü kata ürolojiye çıktım.

Çubuk makarna görünümlü bir erkek görevli bu şekilde rapor yenileme yapamayacağını, MHRS sisteminden randevu alıp gelmemi söyledi. Bu arada MHRS sisteminden randevu almış olmasına rağmen yaşlı bir adama ikinci bir sıra numarası verdi. Ekranda adını görünce girebilirsin, dedi. Bana dönüp, yarın erken gelmemi, belki bir çözüm bulunabileceğini söyledi. Ama erken gelmeliydim. Çünkü öğlenden sonra sağlık kurulu toplantısı vardı, doktor poliklinikte değildi. MHRS den randevu almadan geleceğim, diye doğruladım. Evet, şansınızı denersiniz, dedi, çubuk makarna.

Salı

05.30’ da kalktım. Hastamın kahvaltısını, ilacını, sabah bakımını bitirdim. Kahvaltımı yaptım. 8.30’da hastanedeydim. Evde bakım hastasıdır kağıdını -2 zeminden tekrar aldım. Ürolojiye gittim. Görevli değişmişti! Eyvah ki eyvah! Ben şimdi derdimi nasıl anlatacağımı kafamda evirip çevirirken, bir buçuk metrelik yeni görevli rapor alacaklar veya yenileyeceklerin kimlik numaralarını ve ilaç adlarını not alacağını, beklemelerine gerek olmadığını söyledi. Bana sıra gelince, saat 17.00 den sonra sistemde görünür, dedi güler yüzle. Kala kaldım. Yani şimdi rapor yenileniyor. Bu kadar. Bende bir sevinç, bir sevinç. Nörolojiye gittim. Mama denemesi yaptığımı, rapor için geldiğini söyledim. Evde bakım hastasıdır kâğıdı var mıymış elimde, güncel yani.

Az önce aldığımı söyledim, kâğıdı uzattım.

“Ama bu üroloji için,”

“E, yani?”

“Nöroloji için yenisini almalısınız, öylelikle sıra numarası verebileceğim size,” dedi kömür karası saçlı görevli. (Bu hiç değişmiyor anlaşılan.) Bütün gardım düştü. Şeytan dedi ki git şu kâğıdın ürolojisin nöroloji yap!  Bana yakışmaz. -2 zemine gidip istenen kâğıdı aldım, geldim. Sıra verdi kömür karası saçlı görevli kadın. Hesapladım, bugün doktorla görüşmem imkansızdan öte görünüyordu. Görevliden yardım istedim. Beklemeliymişim. Yarın geleceğim, dedim, düz bir sesle.

Çarşamba

Evde bakım hastası kağıdını -2 zeminden yenileyip nörolojide sıraya girmek için sıraya girdim. Bana sıra geldiğinde doktorun o gün poliklinik yapmayacağını söyledi kömür karası saçlı görevli. Eve döndüm. Mama kutularını ve diğer evrakı evin çıkış kapısının arkasındaki askıya astım. Yarınki koşuda zaman kazanmak gerek.

Perşembe

05.30’da kalkıp sabah yapmam gereken tüm işleri bitirdim. 08.30’ da hastanenin -2 zemininde evde bakım hastasıdır kağıdını alıp nörolojiye çıktım. Elimde mama kutuları. Kutuları ne diye götürüyorsun, diyeceksiniz. Hem aile hekimi tembihledi hem de numuneleri veren hemşire. Olmazmış aksi halde, hata oluyormuş. Yeni sıra numarası aldım. İnsan kokulu koridorda beklerken, maske takmalıydım diye düşünüp kaç gündür artık yüzüme ve her gün aynısını giydiğim giysilerime aşina olan kömür karası saçlı görevli insafa geldi, elimden kağıtları ve mama kutularını alıp doktorun yanına girip çıktı. Bir iki gün sonra sistemde görünür, dedi. Minnettardım. Elimi uzatıp tokalaşmak istedim. Sol elinin parmaklarıyla sağ elime hafifçe dokunup çekti. El ele tutuşmuş gibi olduk ama o daha şaşkındı. Sanırım bugüne kadar kimseyle tokalaşmamıştı. Hele böyle bir teşekkürle ilk kez karşılaşıyordu.

Cuma

Bir haftadır uğraştım. Ama azmin elinden ne kurtulur? Şimdi aile hekimine gidip, mama ve üroloji hapı için reçeteyi alacağım, bu iş tamam. Eczacıya göre bu reçeteyi hastane hekimi raporla birlikte yazabilirmiş aslında, böylelikle benim tekrar aile hekimine gitmem gerekmeyebilirmiş. Hay Allah, niye yazmadı ki?  Ama sadece raporla olmazdı, reçete şarttı. Tamam, giderim aile hekimine. En fazla bir iki saat beklerim.

Ama öyle olmadı.

Aile hekimleri grev kararı almıştı. Sağlık ocağı kapalıydı.

Hiç kızmadım, küsmedim. Bir taş vardı ayağımın altında onu tekmeledim, sağlık olsun, dedim, eve geldim.

Pazartesi

Hem grev hem hafta sonu günlerinde sanki tüm mahalle hasta olmuştu. Hınca hınç dolu aile hekimliğinde bir buçuk saatlik bekleme süresinin içinde markete gidip gelerek zamanımı verimli değerlendirip gönül rahatlığıyla eczaneye gittim.

Eczacı bilgisayarının tuşlarını tıkırdattı. Hikâyeyi biliyor. Bana sürekli sakin olmamı telkinliyor. Ama yüzü karardı. En nazik ses tonuyla raporda bir kod hatası olduğunu o yüzden şu an raporun geçerli olmadığını, ne yazık ki hastaneden düzeltilmesi gerektiğini…

Ben hiç küfür falan etmem. Dedim, öğlen olmadan bir koşu gideyim hastaneye. Trafik berbat, sürücüler berbattı ama hiç oralı olmadım. Ben mi eğiteceğim insanları yahu?

Rapordaki durumu nörolojideki kömür karası saçlı görevliye “izah” ettim. Doğal olarak beni gördüğüne hiç memnun olmamıştı ve “Şu eczaneler ilaç vermemek için yapıyorlar bunları. Hem zaten doktor bugün yok,” dedi. O gün gelmeyecekmiş. Hatalı raporun kopyasını ona bıraktım. Yani o öyle istedi.  Ayrıca onun dahili telefon numarasını aldım. Çok tereddütlüydü numarayı verirken. Yüzüne bakarsan telefondan fırlayıp şakağına tabanca dayayacağımı sanırsın öyle zor çıkıyor numaralar ağzından. Reçetenin yazıldığını, süresinin üç gün olduğunu, eğer ilaç raporu yetişmezse reçete hakkımız yanacak… Bana öyle bir bakış attı ki cümlemi yarım bırakmak zorunda kaldım.

Salı

Sabah 10.00 da nörolojiye gittim. Kömür karası saçlı görevliye raporun durumunu sordum. Bana bakarken, (göz aklarının oranı göz bebeğine göre fazla bu kadının) raporun beklediğini, doktor beyin aşırı yoğun olduğunu, söyledi. Şimdi raporu araya nasıl alsındı? Bak şurada bekliyordu kâğıt… Eve gidin, telefonunuzu yazın, bilgi vereyim, dedi.

Rapor kopyası ve benim telefonum ayrı kağıtlardaydı. Bağlantıyı nasıl kuracak diye düşünmeden edemedim. Ya bu gider yerine başka bir “görevli” gelirse, o zaman ne olacak? Çok kuruntu yapıyorum. Eve döndüm.

İnanılmayacak bir şey oldu. Nörolojiden iyi ayrı görevli-birbirlerinden haberleri yok belli-öğlenden sonra arayıp raporun tamam olduğunun müjdesini verdi. Ama öyle telaşlıydılar ki(!) benim bir şey dememe fırsat kalmadan telefonu kapatıyorlardı. Tam eczaneye gideyim, derken eczane telefonu ekranda belirdi. Nasılmışım, iyiyim, rapor sonunda tamam, dedim neşeyle.  Ah onun için aramışlar zaten. Rapordaki mama markası başka reçetedeki başkaymış ama… İyi de numuneyi onlar verdi, yanımdan ayırmadım, aile hekimi bakarak yazdı, nörolojideki kömür karası saçlı görevli bakarak yazdı… Ama ne yazık ki raporda hem mama markası hem miligramı yazmıyormuş. Eczacı siz bir şey yapmayın, ben telefonla çözmeye çalışıyorum, diye yatıştırdı beni. Ağlamaklı oldum. İşin kötüsü ne biliyor musun, dedim eczacıya, bu rapor iki aylık. Aynı şeyleri bir iki hafta sonra tekrar yaşayacağımı bilmek beni… Sakin olun, çözeriz, dedi.

Sağ olsun çözdü de…

Mamaları aldık, hastamız kullanmaya başladı. Ben de hem eczacıya hem çalışanlara-helak oldu insanlar-teşekkür etmek için bir pasta alıp gittim. Karşılıklı nezaket sözcükleri ettik. Hayat gözüme güzel görünmeye başladı.

Bitmedi ki!

Ay sonunda başka bir reçete için gittiğimde, eczacı kalfası ne dese beğenirsiniz? Biliyor musunuz, sizin mama faturası SGK dan iade edildi. Hata varmış…

Gözümün karardığını hatırlıyorum.

Kendime geldiğimde hastanedeydim.

Yerdeyim, yüzükoyun yerdeyim, başımda polisler. Belimde birleştirilmiş bileklerim feci acıyordu. Kıpırdayamıyordum. Kırık dökük sözcükler kulağıma çalındı: “Aniden hastaneye girdi, zemin-2 de evde bakım hastası biriminde kimseyi bulamamış. Odada ne var ne yoksa kırıp dökmüş. Sonra nörolojiye çıkıp önce sekreteri, kaçmaya çalışırken kıçından vurmuş. Doktor bacağından isabet almış. Güvenlik oraya geldiğinde o çoktan ürolojiye dalmış. Görevli uzun boylu bir çocuk ama nasıl yaptıysa boğazına bir sarılmış, savurup atınca bayılmış da korkudan, canını kurtarmış. Doktorun yanına girememiş, adam kapıyı kilitleyip polisi aramış da… Bu sağlık görevlilerine saldırının önüne geçemiyorlar bir türlü. Tipine bakarsan normal birine benziyor, böyle hastaneyi basacak biri hiç değil. Dağ başımı burası canım, çok kötü oldu insanlarımız çok. Yazık bu çalışanlara…”

Hiç hatırlamıyorum.

Bir hata olmalı.

Ben eczacıyla konuşuyordum.

İnci Gürbüzatik’in kaleminden Pirana Kahkahaları

Zorba Tv-Dergi’nin Mart 2024 sayısında İnci Gürbüzatik Pirana Kahkahaları kitabımın incelemesini yayımladı.

“İnsan ilişkilerinde değişen, ayrışan, gittikçe keskinleşen bir şeyler var.Piranalaştığımızınbelki de hiç farkında değiliz. Yazar Serap Gökalp, pirana balıklarının yok edici vahşiliğinden yola çıkarak aslında insanları anlatıyor öykülerinde. Piranaları tanıyalım ki, nasıl insanlaştıklarını ya da insanların nasıl piranalaştıklarını anlayabilelim,” cümleleriyle başlayan inceleme yazısına,

https://zorbatv.com/edebiyat/kitap-pirana-kahkahalari bağlantısından ulaşabilirsiniz.

Teşekkürlerimi sunuyorum. Bir yazar için en doyumlu iş, anlatılarınızın iyi kulaklara ulaşmasıdır.

BALIK ÇETESİ VE KURŞUN AĞBİ

Keskin bir ıslık.

-Yılmaz! 

Silobazcı Yılmaz, ıslığı ve seslenişi duyduğunu belirtir biçimde elini kaldırdı. Birbirlerine doğru yürürken bir yandan da bağırarak konuşuyorlardı.

-Kurşun Ağbi nasılsın?

-İyidir, sen nasılsın? Beni arıyormuşsun…

Tokalaştılar.

-Aradım, benim akvaryumdaki balıklar yavruladı Kurşun Ağbi. Senden küçük akvaryumunu isteyecektim ama gidip aldım bir tane, yavruları ayırdım, gördün mü?

-Gel çay içelim hem de yavruları görelim.

-Hümeyra Hanım gene fotoğraf makinesini asmış boynuna, fotoğraf çekiyor.

-Evet, niçin çekiyor bu fotoğrafları?

-Bilmiyorum ki. Ya Kurşun Ağbi, ya bizi burada niçin hep karılar yönetiyor?

-Sana kaç kere söyledim eşek herif, karı denmez!  “ Ve kadınlar / bizim kadınlarımız /
korkunç ve mübarek elleri / ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle /
anamız, avradımız, yârimiz / ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen /ve soframızdaki yeri  / öküzümüzden sonra gelen.
-Kusura bakma, unuttum. Bu ne? Ne söyledin sen şimdi?

-Nazım Hikmet’ten bir şiir okudum.

-İyi. Ama ben çok kafayı takıyorum buradaki bu duruma.

-Ne varmış durumda?

-E, işte hepsi kadın ya… O duruma…

-Erkek de var canım. Faruk’la Sadık var ya…  Gerçi kadınları yönetmek daha kolay, hele buradakiler ya bekâr ya dul. Dert çıkarmıyorlar. İzin mizin istemiyorlar. Çalış babam çalış. Bak kocaman gözlü birisi de buraya geliyor üstelik.  Akile Hanım bize çay verir misin? Şekeri de unutma.

—Kurşun Ağbi ne diyorsun seçim sonuçlarına? Sen bu sefer oy alamayacaklar bak görürsün, dedin ama nasıl oldu şimdi?

-Yılmaz, insanlar genellikle düştükleri yere bakarlar oysa önce nereye takıldıklarına bakmalılar.

-Anlamadım Ağbi?

-Biraz düşün anlarsın. Halkı küçümsemek kolay.

—Ama Ağbi bir arpa boyu yol gidemedik, sen demiyor musun?

— Diyorum, işte gene diyorum. Ekonomi büyümüşmüş, artan işsizliğe verilecek cevapları yok. Cari açık arttı, ithalat milyar dolarları aştı, borç cumhuriyet tarihinde görülmemiş boyutlara ulaştı,  yiğidin kamçısıymış. Sen, petrolde elli yıllık imtiyaz ver, yabancı getirimcilere vergi muafiyeti ver, her iş kolunu ulusal savunmaymış bilmem neymiş umursamadan yabancılara aç… Yurdu pazarladıklarını bile itiraf ettiler. Bor işine hele içim kan ağlıyor… İki binli yıllar… Türkiye….

—E abicim halk ne yapsın? Sen ben ne anlarız bu işlerden? Bizim yerimize düşünsünler diye seçmiyor muyuz biz bu meclistekileri?

—Tamam da, düşüneni mi seçiyoruz, düşüreni mi Yılmaz?  Bütün sorun yanlış seçim yapmakta. Halkın gücü yetki verdiği insanların yetenekleriyle mi sınırlı?

—Ağbi,  bak benim de aklıma bir laf geldi; “Beni bir kez kandırırsan kendinden utan. İki kez kandırabilirsen bırak ben kendimden utanayım,” demiş birisi. Nasıl buldun lafı?

Hümeyra  yanlarına geldi.

—Merhaba arkadaşlar.

—Nasılsın Hümeyra Hanım? Fotoğraf çekiyorsun gene. Şu benim çocukları da çeksen… Sahi benim çocukları gördün mü Hümeyra Hanım? Otuz tane.

—Kaç tane dedin?

Hümeyra, gerçekten bu adamın otuz çocuğu olması mümkün mü, beş karısı olsa, altışardan otuz işte diye hızlı bir hesap yaptı kafasından.

—Anasını satiim bu kadar çocuk olsa var ya, adamın çalışmasına gerek yok, Kurşun Ağbi.

—E, oldu say ne yapacaksın çocukları? Çalıştırıp paralarını mı yiyecen?

—Ne çalıştırması Ağbi. Veririm eline silah. İki manga yapsan yeter. İkişer mahalle dolaşsalar, köşesin şerefsizim.

—Ne!  der demez bu laf tamamen aptalcaydı, biliyorum diye düşündü Hümeyra.  Gözleri olduğundan da iri duruyordu şimdi.

—Soygun çetesi yapacaksın. Haraç maraç, çekmiş çükmüş- affedersiniz ağzımdan kaçtı, karşılıksızlara öyle diyorlar bu benim lafım değil valla,  bütün karanlık işler işte…

 Yılmaz’ın yüzünde ve gözlerinde kurduğu düşün utkusu Hümeyra’nın neredeyse duvara geri geri gitmesine neden olacaktı. Semirmiş ve semirmekte olan aç gözlülüğü, arsızlığı, tükenmeyen bir güçle sürdüren ve hiç yorulmazmış gibi devinen kaderciliği düşündü.

—Bazen… (Yutkundu. Uygun bir sözcük bulmaya çalışıyordu.) Burada fazlasıyla şaşırıyorum. Kulak kapaklarımızın olmamasını cidden eksiklik olarak düşünüyorum.

—Şaka yapıyor Hümeyra Hanım. Siz bakmayın ona. Balıkları yavruladı da, küçük balıklardan söz ediyor. Çay içiyorduk bize katılır mısınız?

Hümeyra kırpıştırdığı gözlerini Kurşun’a çevirdi bu kez;

—İşte bak siz de beni şaşırttınız. ‘Bize katılır mısınız?’ Burada kimse böyle cümle kurmaz. Üstelik şivesiz konuşuyorsunuz. Nerelisiniz?

—İstanbulluyum.

Hümeyra’nın yüzü ışıdı.

—Ben de. Ben Beykozluyum.

—Ailem Çengelköylüdür. Akile Hanım üç çay daha getirebilir misin?

Yılmaz, boğazını temizledi;

—Kurşun Ağbi lise öğretmenidir aslında.

Hümeyra’nın kaşları kâküllerinin içinde kayboldu.

—Ne diyorsun? Peki, neden buradasın?

Sorunun altında yatan olumsuzluk adamı gülümsetti.

—Siyasi nedenlerden Hümeyra Hanım. Ben o… günde dokuz yüz kişinin öldüğü kuşaktanım.

—Sosyalistsiniz.

—Komünistim. Öcülerden.

—Harbi öyledir, karamsar komünistlerden. Gelecekteki tehlikelere kaygılanır durur bir başına.  Halk halk der, halk onu buraya atmış işte! Anladın?  Ben mazot alıp geleyim. Nasılsa konuşmanın bu bölümünü biliyorum.

Kurşun hüzünlü gözlerini boşluğa dikti;

—İdealist bir öğretmen tanıyorum. Sürgünler, hapislerle geçen yıllar sonunda pes edip mesleği bırakıyor. Serbest çalışmaya karar veriyor…

Hümeyra’nın yüzü, Kurşun’un ne zamandır görmediği ilgi çekme isteğini coşturmuştu.

—İlkin bir kafeterya açıyor. Sonra yanındaki dükkânı kiralayıp dans okulu yapıyor. Hocalar tutuyor. Ama tango onu bozuyor. Bir kadına tutuluyor. Kazancı iyi, çocuklarını rahat okutuyor. Elinden alındığını düşündüğü yıllarını sorguluyor tango yaparken.  Karısından ayrılamıyor, sevgilisinden vazgeçemiyor. Derken Türkiye’nin bitmez tükenmez krizlerinden biri daha geldi. Tango sustu. Sevgili gitti, kafeterya iflas etti. Dibe vurdum anlayacağın. Bereket versin çocuklar okullarını bitirdi. Biri öğretmen biri mühendis. Ama ben bu yaşımda -bir tanıdık aracılığıyla- bu mikser şoförlüğü işini buldum da … Ölümcül işsizlik ortasında aşağılanmaya dönüştürülmüş işçilikle karnımız doyuyor, burada.

—Çok sigara içiyorsun. Yaşamdan az mı zevk alıyorsun?

—Belki ölmek istiyorumdur kim bilir.

—Tanrı korusun!

—Tanrıya inanıyor musun? Bak sana ne diyeceğim Hümeyra Hanım. Ernest W. Heine diye bir adam ne demiş, bilir misin? Üç tür insan varmış. Tanrıyı arayan, bulduktan sonra ona hizmet edenler, mutlu ama mantıksız olanlar. Tanrıyı arayan ama bulamayanlar; hem mutsuz hem mantıksız olanlar. İhtiyaç duymadıkları için onu aramayanlar; mutsuz ama mantıklılar…

—Sen hangisisin Kurşun?

—Üçüncüsünden. Ben Tanrı doğruluktur deyip ihtiyaç duymayanlardanım.

—Ama mutsuzsun.

—İhtiyaç duymuyorum dedim. Ama şuraya bir baksana…

Gözleriyle şantiyeyi bir baştan bir başa taradığı sırada bir süre sustu. Çok sık gördüğü düşünü anımsadı. Çok sıcak yaz ayları dışında şantiyenin bitip tükenmeyen çamuru uykusuna da bulaşıyordu. Avluda yapayalnız. Çamur ve avlu olduğundan çok daha büyük. O yüzden aşırı korkutucu. Ama onun çamur değil, yeşil, yapışkan sesli, çürük kokulu bir batak olduğunu anlıyor. Ayaklarını kurtarmak istedikçe yumuşak zemin türlü şekillere dönüşebilen bir canavar oluyor. Yeşil bambu ormanı; kayboluyor, yeşil bir göl; boğuluyor, yeşil bir masal kuşu; onu alıp kaçırıyor, yeşil bir timsah; ağzını açıp onu yutmak istiyor. Bağıramıyor, kaçamıyor, ter içinde uyanıyor… Hümeyra hapşurdu, düşündüklerinden sıyrıldı;

—Burada Tanrıya ihtiyaç var bana kalırsa, dedi ona.  Sendika yasak. Çalışmalar eksik gösteriliyor. Fazla mesailer ödenmiyor, haberin olmadan çıkış giriş yapıyorlar. Hasta olunca kızarlar. İzin istesen alamazsın. Bekçi bir tanedir. Tatil günleri sırayla tüm erkekler bedavaya bekçilik yapar. İki yıl önce girdiğim maaşla çalışıyorum. Üç yıldır aynı parayı alanlar var. Hafta sonları hiç tatil yapmadım. Sence mutlu olabilir miyim?

Hümeyra önüne baktı, sustu.

—Ama bak Hüsamettin Amca mutludur. O,  birinci türden. Hizmet edip mutlu olanlardan. Allah kabul etsin, namazını mı kıldın? Dedi, Kurşun, yanlarına gelen yaşlı adama. 

—Hoş geldiniz kızım. Ne diyor bu komünist sana?

—Laflıyorduk dereden tepeden.

—İyi adamdır. Çalışkandır. Kaytarmayı bilmez. Pek muhabbeti yoktur ama arkadaşları için canını verir. Dosdoğrudur. Bir de komünist olmasa…

Hümeyra gülümsedi;

—Komünistleri sevmiyorsun?

—Komünistlik fenadır. Dinimizce yasaktır.

— Nesi fena acaba? Hiç düşündün mü?

—Hâşâ! Düşünürsen inanç olmaz kızım. İnanç bozulur. İslamiyet ne derse o doğrudur. Neden diye düşünürsen günaha girersin.

—Ya, dedi Kurşun, iç geçirip yanmakta olan sigarasıyla yenisini yaktı. Müslümanlık sorma der. Yunan gâvurunun üstelik kilisesine Türk bankasını satarsın, soranı olmaz. Bir başbakan bir dışişleri bakanı, islamiyeti yok etmeye yemin eden bir Papa’nın heykeli önünde fotoğraf çektirir, eh vardır bir bildiği. Camiler kiliseye çevrilir, kilise ve havralar imar planında yer alır, domuz kesimlik hayvanlar arasına alınır, büyükler ne derse o… Kapkaç diye bir sektör oluştu. Zina suç olmaktan çıktı. Türk askerinin kafasına kefere çuval geçirdi çuval! Olmadı, koskoca Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı misafir olarak gelen bir arabın ayağına gitti. Hem de 10 Kasım günü… Onlar dindar ama başka türlü düşünenler, dinsiz oldu. Halk korkusundan kaygısından sokaklara döküldü, bu halk rejimlerini seçilmişlerinden korumak için uzaydan görülecek kan gölü benzeri yürüyüşler yaptı be heeeey! Yazık oluyor her şeye yazııık!

Hüsamettin Amca onun sırtına bir şaplak vurdu;

—Ulan Kurşun, günde bir kibrit çöpüyle iki paket sigara tüketmeyi beceriyorsun ya. Aşk olsun sana. Hani benim çayım?

Kurşun gidip üç bardak çay getirdi.

—Sağ ol evlat. Sen bunun dediklerine kulak asma kızım. Sen inançlı ol. İnançlı ol ki cenneti kazan. Dünyada cenneti görecek değiliz bizler. Ne demiş Hz. Muhammed? “Ben cennetin kapısında durdum. Gördüm ki cennete girenlerin çoğu darlıkta yaşayanlardı.”

Hümeyra gene gülümsedi, Kurşun’a baktı;

—Bu hadisi biliyorum, dedi. Hüsamettin Amca onaylarcasına başını salladı. Tam bir şey daha diyecekti, Hümeyra sürdürdü;

—O hadisin devamı da vardır, şöyledir; “Bu sefer cehennemin kapısında durdum, oraya girenlerin çoğu kadındı…” Sahih-i Buhari Muhtasarı ha? Söyle bana Hüsamettin amca, “ey kadınlar bana cehennem halkı gösterildi, çoğu sizlerdiniz,” denen mümin kadınlardı değil mi? İnanmayanlar zaten dosdoğru cehennemlik…

Hüsamettin amca kalktı.  Çayına elini sürmemişti, daha fazla konuşmak istemiyordu.

—Tövbe istiğfar et evladım, dedi. Siz buluyorsunuz birbirinizi zaten!

Öfkeyle aracına yöneldi.

—Nereye gidiyorsun Hüsamettin Efendi ! Kimi tövbe ettiriyorsun gene? dedi Yılmaz, tespihini bileğine geçirdi.  Kurşun, onun hafifçe kambur duruşu, ileri uzamış çenesiyle kara bir piranaya benzetti. Hüsamettin’i de hazır kıstırmışken dişleyecek… Efendi sözcüğünden saçılan hor görü ihtiyarın yüzüne yapıştı nerdeyse… Bir sandalye çekip yanlarına oturdu.

—Nesi var bu kart horozun?

—Bana kızdı, boş ver. Bu yaşta burada niye çalışıyor? Çok ağır iş.

Soru Kurşun’a sorulmuştu ama Yılmaz önce yere tükürdü sonra ;

—Şerefsiz, dedi tükürüğe bakarak. Boş ver sen onun bu derisine Hümeyra Hanım! Şimdi seninle yeni tanıştı ya ondan. Eski derisini nerede bıraktığını anlatır mı hiç?  Çalışmayıp ne yapacak? İki üç yıl önce köyde on dört yaşında kızla uygunsuz biçimde yakalanınca basmışlar tekmeyi kıçına, canını zor kurtarmış. Aç oturacak değil ya, ihtiyar teke!

Kurşun ayağa kalktı;

—Gel de şu balık çetesine bakalım Hümeyra Hanım.

Sana son kez söylüyorum!

Erişte kestiği kurban bıçağıyla meramını anlatmak için işaretler yaptıkça,  havada bir şeyler lime lime oluyor, yufka destesine düştükçe de irkiltici seslerle onları ince, tanınmayacak parçalara dönüştürüyordu.

Eğer, dedi, hükümet nikahı olmazsa, eğer bu vurdum duymazlığa devam edersen, eğer bir  günkarası ıssızlığında bahçenin kuytusunda bulursan kendini günah benden gider. Canının nasıl ama nasıl acıdığını kimseciklere anlatamayıp bir çukuru doldurman içten bile değil. Mevsim de bahar, iki günde ot biterse üstünde, görürsün. Seni günlerce mi ararız, polise yazdırıp unutur muyuz, bilmem artık. Bak sana söylüyorum, eğer bir gün sokağa eteğimin kenarında küçük bir kan lekesiyle çıkmak zorunda kalırsam  hiç umurumda olmaz. Kurban kesilirken bu vardı üstümde, bulaşmış, derim biter gider.

544 ve 545 SOLUCANLARI

Tuz Saraylar’ın ilk bölümü Günahlar’dan üçüncü öykü, 544-545 Solucanları. Öykü adını dilencilikle ilgili yasa maddesinden alıyor. Bu bölümün ilk öyküsü Güneş ve Çiçek’tir.  İkinci öyküsü Fil Sami’dir. Bir yap bozun parçaları şeklinde dilenci mafyasını farklı açılardan ele alan Günahlar bölümündeki öykülere devam edeceğiz. Kethüda’yı merak edenler biraz daha bekleyecekler. Şimdi birinci öyküdeki patron Lale Hanım’ın avukatı girip çıkacak öyküye. Önerisi ise… Okur tahmini bekleyen öyküler… Tuz Saraylar…

undefined

Osman Bey, canı sıkılarak başını çevirdi. (Her köşe başına, bunlardan bir tane yapışmış durumda. Çirkin, pis, sakat ! Alt geçitler, üst geçitler, cami avluları, kutsal günler, kutsal olmayan günler bu kahverengi solucanların saldırısı, kuşatması altında! Bütün ömrüm bunları küremekle geçti gibime geliyor !.)

         “Bütün ömrüm bunları küremekle geçti Şükrü!”

          “Haklısınız amirim, bizim de olacağımız o…”

            (Bu kıvıl kıvıl şeyler kimi daha kürekteyken kayıp gidiyormuş, kimi koyduğum kutudan kaçıyormuş… Oysa bana daima azalıyorlarmış gibi gelmişti. Gençtim demek ki. Derken arkamı döndüm, emekli olurken hayal kırıklığı!  Üstelik üremişler, üstelik evrim geçirmişler! )

         “Bu ne biçim şey yahu! Hani biz zenginleştik, geliştik?  Birinci Cihan Savaşında, Kurtuluş Savaşından sonra bile bu kadar sefil süfelayı sokakta bulamazdın, biliyor musun Şükrü? Çünkü o zaman insanlarda gurur vardı, gurur! Şimdi her şey naylon!”

         “Doğrudur amirim.”

            (Hiçbir şeye saygıları yok aslında. Duygusuz ak gözlerle akla gelmedik duaları, bedduaları peş peşe sıralayıp insanların kulaklarından gözlerinden girip beyinlerinde yer ediyorlar. Sonra bizim yufka yürekli insanımızın vicdanı dile gelip vır vır etmeye başlıyor. Sınava gireni, bir dileği olanı, başına bir şey gelmesin diye korunmak isteyeni… Bu yamuk, çarpıkların, bu miskilerin dualarından hayır bekliyor… Solucanlar ! )

         “Onun böyle bir yeteneği olsa kendine hayrı olur a cahil!”

         “Ne buyurdunuz amirim?”

         “Kendilerine hayırları yok kime ne hayırları olacak be Şükrü! Allah için para ediniyorlar ama. Sen ben ay sonunu zor getiriyoruz, o öğrenci simit parasını veriyor ama onların altıncıkları artıyor ha artıyor…”

         “Valla doğru efendim.”

         Şapkasını sinirle masaya fırlattı. Üniformasının düğmelerini açıp kaygılı ve sinirli ellerini beline koydu. (İnsanların gezindiği her yerde barınıyorlar. Gözlerinin aklarını göstere göstere dilleri dışarıda,  yerlerde sürünenlerini mi ararsın, kolunu kırmış öyle gezenini mi, ağzından salyasını akıtanını mı? Yok, efendim kan kanseri olanı mı?)

         “Ne senaryolar,  akıl alır gibi değil yahu! Hatırlıyor musun, sivil gezerken bizi tanımayıp da oğlum kan kanseri, raporu var, diye yanımıza yaklaşmışlardı da güneş gözlüklerimizi çıkarınca donup kalmışlardı.”

         “Bilmez miyim amirim, karı koca olmadıkları gibi, çocuk da kiralıktı… Herkes enayi, bir onlar akıllı…”

          “Ama ne.”

         “Yalnız amirim, lâf aramızda hâlâ ortalığı dolandırıyorlar, bilmiş olun…”

         “Yok canım, hâlâ mı?”

         “Emin olun efendim. Şimdi iş yerlerine gidiyorlarmış. Bir yolunu bulup patronların yöneticilerin adlarını öğreniyorlarmış. Sonra illâ ki bilmem kim beyle görüşmeye geldik, biz memleketlisiyiz falan filân bilirsiniz işte…”

         “Sen ne karıştırıyorsun onu?”

         “Aletin zoruna bak ya, bu düğmede bir şey var herhalde…”

         “Alet deme şuna Şükrü!”

         “Pardon Amirim.”

            (Ah bu bana kendimi çok yorgun hissettiriyor! Hayatım başıboş bir uçurtmaymış ama haberim yokmuş. Bir uçurtma ne işe yarar ki? Eğlencelik! Rüzgârın, çocukların maskarası. İpini tutar havalandırırsın. O uçtuğunu sanır. Belki kuşgillerden sanır kendini. Ama ipini sarıp aşağı çekiverirler. Yahut rüzgâr ondan sıkılır.  Ama Tanrı biliyor, bugün ipimi koparmak isteyen bir uçurtmayım… Yakalayıp kayıt altına aldığın kaç kişi? Ailecek, köycek bu işi yapan var. Adam mı var elimizde tesis mi?)

         “Mahkemeye çıkarıyorsun; valla billa yapmayacağım, diyor salıveriliyor.”

         “Yapmayın müdürüm, sizin bir suçunuz varmış gibi aaa.”

            (E, o zaman mahkemeye çıkartmaya ne lüzumu var? Bizim çocuklar da böyle düşünüyor zaten. Yargıç ne yapacak? En fazla 544–545 den bir hafta, bilemedin bir ay hapis verebilir.  Hapis etsen ne olacak, alıp ıslah ediyor musun? Yooo. Salıyoruz sokağa. Olmadı şehir sınırına bırakıyoruz! Yazık harcadığımız benzine, yazık koşturup duran adamlarımın nefesine yahu!)

         “Yazık bize Şükrü! Benzin parasına yazık!”

         Şükrü amirini sakinleştirmek gereği duydu; “Amirim içecek bir şey ister miydiniz?”

         “Sen en fazla kaç para saydın, söyle bana Şükrü?”

         Şükrü sustu. Soru beklenmedik anda geldiyse altından bir sıkıntı çıkabilirdi. Ya da kendisini cezalandırmak için amir bazı konuları şahsa doğrulatır, sonra açıklayıcı konuşurdu. Büyük miktar söylese, başı derde girebilirdi, az dese, altında ne var bilmiyor ki… Nasıl bir sorun vardı da konuya buradan giriliyordu?

         “Saydın mı derken Amirim?”

         “Bırak maaşını, o bir şey etmez. Hayatında eline alıp sıcak sıcak saydığın en yüksek para ne kadar, diyorum. Böyle bir para geçti mi eline?” 

Osman Bey, amaçsızca ceplerini karıştırıp durdu.

         “Eee, şey hayır.”

         “Ya, gördün mü, kaç yıllık zabıta memurusun?”

         “On yıl.”

         “İşini sever misin?”

         “Amirim, bana bir şey anlatmak istiyorsunuz ya, hata edi’cem diye…”

         “Etmezsin, etmezsin. Bunların her biri senden benden fazla kazanıyorlar Şükrü! Kusurlu, aramızda olmaması gereken, hastalıklı bir güruh! Ama sağlıklı, dürüst çalışan insanların ekmeklerinde gözleri var! Onların da onları çalıştıranların da!”

         “Evet Amirim. Ama siz çok sinirlendiniz bugün. Tansiyonunuz falan şeydicek diye korkuyorum efendim. Aman lütfen. Tam emekli olacağınız rahat edeceğiniz zamanda …”

         “Sen ne demek istiyorsun?”

         “Hastalıkla uğraşmayın demek istiyorum efendim.”

         “Haa, öyle söyle.”

         “Siz ne anladınız ki?”

         “Boş ver!”

            (Git diyor mafya, senin yerin şu, ondan sonra şu kadar da para getir akşama. Parayı denkleştiremedin vay haline. Ağır işkence. Naylon eritip damlatıyorlarmış naylon!)

         “Hatırlıyor musun Şükrü, bir gün çöp sahasında birini bulmuşlardı. Kimlik falan da yok. Geçmiş olsun. Tabi para denklesinler diye her yolu deniyorlar. Olmadı sırf gözdağı vermek için cırt, öldürüveriyorlar! Tam bir suç makinesi işte! Naylon eritip damlatıyorlarmış etlerine böyle böyle biliyorsun sen…”

Şükrü gülmeye başladı. Kendini tutamıyordu. Osman Bey ters ters;

          “Sinirin mi bozuldu ne Şükrü?” dedi.

         “Adamın kimliği tespit edildiydi amirim.  Şu çöptekinin. Adı Hayati Kopya’ydı.”

Osman Bey, gerdanını ve yanaklarını sarsarak. “Hadi canım,” dedi.

         “Valla Amirim.” Boğazını kazıyıp öksürdü, toparlandı.

         Osman Bey, masanın üstünde duran ağaç oyma kalemlik, pirinç isimlik, dosyalar ve evrakları bilinçsizce yokluyor, kaldırıyor, başka yere koyuyor bir yandan durmadan düşünüyor ve düşüncesinin devamında konuşuyordu. Onun elini izleyen Şükrü, pirinç isimliğe doğru eğilip bıyıklarına düzgün mü diye baktı;

         “98’deydi sanırım. Sonra da suç geometrik olarak artıyor zati. ” Anlamsız konuştuğunun farkındaydı ama Osman Bey’in kendisini duymadığından emindi.

Müdür, geometrik sözcüğünü yakalamış, bu ona bir araştırmayı çağrıştırmıştı. (Üniversitelerden biri araştırdı işte, bunların dünyasında dolaşan para tekstil sektörüne denk. Toplayıp salıyorsun, toplayıp salıyorsun! Gönder bakayım taş kırmaya! Zaten çoğu sağlam, sakat numarası yapıyor. Anında düzelip tövbeden gelmezlerse ben bu üniformayı çıkarırım! Adamlar mesaiye gider gibi pöh!)

         “ Adamlar mesaiye gider gibi arabalı, dağıtılıyor, bırakılıyor Şükrü! Bu nedir yahu?! Bulabildiniz mi şimdiki yerlerini?”

         “Yok, bulamadık Amirim.”

Sustular. Sonra Osman Bey; “Felçli, doğuştan sakat olanları ailelerinden kiralarken iki misli ücret veriyorlarmış!”dedi birdenbire.

         “Doğrudur Amirim.”

         “Hay Yarabbim, bunlar da ana baba işte!”

(Şimdi de bu kiralanan, satın alınan, kaçırılan dilenciler yetmezmiş gibi başka ülkelerden de geliyorlar! Bu kadar itip kakma, taciz, sonra ne oluyor? Öööc, öç diye ulumaya başlıyorlar!  Öcünü gidip seni pazarlayandan alsana! Toplumdan alıyor! Çanağına sıçan cinsi bu yani! )

         “Çanağına sıçanlar bunlar anlıyor musun? Tam da araştırmacıların dediği gibi ‘en üst düzeyde öç alıyorlar’ diye yazmışlar, okudun mu o raporu sen?

         “Yok, Amirim şey’demedim. Şey raporunu dediniz değil mi?”

         “İki saattir burada sosyeteyi konuşuyoruz sanki Şükrü! Ben ne yapıyorum? Araçlarla toplayıp kampa getiriyorum, kimlik bilgilerini al, cebindeki paraya valilik kasası adına el koy, onları kadın ayrı erkek ayrı odalara tık! Efendim? Odayı kokut, aç kapıları sal dışarı! Önemsiz işler yüzünden ömrümü çar çur ediyorum!”

       “Artık üstlerinde fazla para da çıkmıyor Amirim. Gözetleyiciler alıp alıp gidiyorlarmış.”

         “Pöh, sen de o toplama odalarını kokuttuğunla kalıyorsun, hadi temizlet, ilaçlat! Yazık bu memlekete yazık Şükrü! Bu iş böyle olmaz Şükrü. Bu işin önünü kesmeli. Adamlarımın hayatlarının anlamı kalmıyor bir, ayakaltında bir sürü pis insan iki, millet Allah Allah derken, hiç çalışmadan ceplerini dolduruyorlar bu da üç! Bu işe bir çare… “ Durdu. Sonra; “ İnsanların yakasına yapışıp bu yaratıkları beslemeyin, diye avaz avaz bağırasım geliyor! Bunlar ıslah mıslah olmaz kardeşim!”

(İşe yarar organlarını dokularını alıp kalanı tahtalıköye posta! Bir tinercinin ıslah edilmişinden ne olur? Ha? Cinayet işliyorlar, soygun yapıyorlar, eee sonra? Kendinde değilmiş… Al parçaları, bitir işi… En iyisi bu!)

Memur amirini giderek ışığı sönen bir yağ kandili gibi görmeye başlamıştı ki yağ kandili aniden parladı; “Bir çaresi olmalı!”

Şükrü yerinden fırladı; “Emredin amirim!”

         Tam o sırada kapı tıkladı, şık takım elbiseli, uzun mu uzun boylu, şişman, gâvur dağı heybetiyle yabancı biri içeri girdi:

         “Osman Bey, randevusuz geldim, özür dilerim.”

Osman Bey, kendi, kendine konuşmasını ve Şükrü’yle konuşmasını kesmek zorunda kaldığı için hiddetle; “Eveee?” dedi.

Daha “t” harfine sıra gelmeden misafir ona;

“Şu dilenciler konusunda size bir önerim olacaktı” dedi.

Osman Bey bir an donup kaldı. Adam, bu suskunluğu sözüne devam et şeklinde yorumladığından; “Ben bu kentin güzelleştirilmesi ve… Temsil ettiğim grup, ah adım Sami, Avukatım.”  Kartvizitini uzattı.  “Yalnız görüşmemiz mümkün müydü?”

Sanki Tanrı Osman Bey’i duymuştu ve bu misafiri Avukat Şişko Bey Sami’yikapısına bırakıvermişti. (Bu kadar olur!)

         “Elbette, “dedi keyifli ve özenli bir sesle. “Size ne ikram edeyim?”

Yürüyen dağ büyük misafir koltuğunu tamı tamamına doldurarak büyük bir bardak su, bir bardak da meyve suyu istedi.

KENDİNİ ÖLÜME BAĞLAYAN KADIN

Serap Gökalp’in Astak Kum Saatinde Akarken kitabından bir kadın öyküsü… Çaresizliğinden ölümün kapısından geçerek kurtulmaya çalışan bir kadın… Ressam Cengiz Çeliker’in çizgileriyle