YAZARIM İŞ ARIYORUM Yazarlığın taşlı dikenli yolları…

Bir yetişkin olmadan önce yazmak daha kolaydı. Hem zamanımı kendim düzenliyordum hem bugün ne pişireceğim gibi bir “sorunsalım” yoktu. (Pişirmek için almak, almak için para kazanmak, para için iş bulmak, iş bulmak için sayısız engeli aşmak… Bunlar listemde henüz yoktu.) Gençliğin sonsuz hayal gücü, sınırsız merakı, geniş bir ufuk, hiç kırılmamış-biçilmemiş taze hevesler tarlası… Yazmak için her şey hazırdı. Okumak ve yazmaktan başka bir şey düşünmüyordum ve diğer tüm insanların bu eylemleri yapmamasını anlamak olanaksızdı.

Sonra yetişkin oldum. İş bulmak, para kazanmak, rekabete girmek, işini korumak, işini kaybetmek, alışverişle cüzdan arasındaki uçurumlara ip merdivenler, köprüler atmak gerekti. Pişirmek, pişirdiğini yemek, yedirmek, bitenlerin yerine yenisini yetiştirmek, atıklar, kirliler… Yetişkin olmak bu sarmalın içine girmekti. Bir yetişkin karnını doyurmak zorundadır, evet. Ah, işte yazmak ve okumak zorlaşmaya başladı. On iki saat işte çalıştıktan sonra evin düzenini korumak, çocuğunla günün özlemini gidermekten arta  kalan zamanlara aktarıldı. Aktarıldı mı? Sıkıştırıldı! Bu arada gerek iş alanında, gerek edebiyat alanında sosyalleşmek zorunluluğu vardı. Ama insanların okumaya ve yazmaya neden zaman ayırmadıklarını hala anlayamıyordum. Uyku saatlerini azaltmak, makarna suyu kaynarken okumak, kuyrukta, serviste okumak derken gün içinde ne çok okuma zamanı yaratılabiliyordu oysa… Bunu geçelim. Bu benim formülüm çünkü. Başkalarına uymaması çok olağan.

Yetişkin olarak karşılaştığım bir konu da şuydu, “son ütücüyüm, iş arıyorum” “overlokçuyum iş arıyorum”ilanı verebilirdiniz ama “yazarım iş arıyorum” ilanı olamazdı. (Elinizde satışa hazır malınız olsa bile.) Bir kitap yazmak için yetişkin koşulları göz önünde bulundurulursa, en az bir yıl, bilemedin iki yıla gereksinmeniz vardır. Stres süresi ise yazdıklarınız rafa çıktıktan sonra bile bitmez. Bu iş akışına,  yayıncı bulmak, anlaşmak için belirsiz bir süreyi koymanız gerekir. (İlk kitabımı iki yıl boyunca bekletip olumlu, olumsuz hiç cevap vermeyen yayıncımın kulakları çınlasın. Sonunda randevu alıp gitmiş, yüz yüze konuşmak zorunda kalmıştım. Öykülerim iyiymiş ama… Bu üç nokta yayıncıya aittir ve  devamında hangi cümleler vardı hiçbir zaman öğrenemedim. Kitap basıldı. Hem ne en iyi şekilde.) Evet, ne diyorduk? Basılma süresi altı aydan başlar. (Tutsaklık süresi gibi geliyor değil mi?) Size gıcır ilk baskı örneklerinden iki üç tanesini, basın bülteni örneğini, sizin kitabınızın da olduğu yeni yayınevi kataloğunu, telif hakkı olarak yüzde on hayalini verirler.Paranız yoktur ve bu telif asla ödenmez. Bu arada hala karnımı doyurma zorunluluğunum vardı. Yazarım iş arıyorum ilanı vermeden malı satmıştım da heyhat karşılığı girdi eksideydi. Satış fiyatı üzerinden payınız 10.-TL nin yüzde onu 1.-TL dir. Vergiyi peşin olarak devlete ben ödemiştim.- Kesinti listesi öyle diyordu ama son zamanlarda sanırım bu vergi kaldırıldı.- Bin tane basılmış olsa alacağınız bin TL dir. İyi bir yayıncıya rastladıysanız size bol bol kendi kitabınızı indirimli verir, imzalayıp satar, parayı ona gönderirsiniz. Bu son yıllardaki uygulama sanırım. Telif? Hadi canım sen de! Günlük kazancınız kaç TL ye gelir artık onu siz hesaplayın. Bir temizlikçinin günlük kazancıyla kıyaslayıp  bunalıma girmeye gerek yok. Yazmak, esas olan yazmaktır. Bir kıdemli yazar arkadaşım bana böyle der hep. Bu moral cümlesiyle ben beni yeni bir kitaba yönlendiririm. Hoş, bir türlü Barbara Cartland gibi bir yazar olamadım ama kendimi bir yazma , bir dil tiryakisi ve sözcük terbiyecisi olarak tanımlarım. Pahalı mücevherlerim, otriş falan aksesuarlarım, şık giysilerim, yaldızlı koltukta mı olur, bir masada mı,  bileğimi büküp çenemi elime dayamışım, öyle pahalı bir fotoğrafım olmadı,  zenginlik akan bir fotoğraf… Gerçi o bir mavi kandı, aile serveti olmalı. Kitap gelirlerinden yaptığı servet  (700 aşk romanı yazmış bu arada) yalnızca köpeklerinin mamasına yetmiştir o da ayrı konu. Olamadık…  Özeniyorum (!) yalan değil. Herhalde yazar deyince Barbara Cartland’ı bilen bir iş adamı bana kitabımdan kaç para kazandığımı sormuştu ve verdiğim yanıt yüzünden, niçin yapıyorsun bu işi o zaman, demişti. İş adamı: yazma eylemine –ve tüm eylemlere-  para deliğinden bakan biri… Gerçi konfor yazarların değil (Barbara Cartland’ı ayrı tutuyorum) onların hakkı oluyor da… Otuzbeş yıl sonra bu soruyu hala soruyorum. Cevap şu, tüccar olamadığım için.

Türkiye’de kadın yazar olmak konusuna gelince. Yazmaya koyulmuşken, kocanızın komşunun tabağına kabak tatlısı koyup, bunu götürüver, diye tutturduğu bir durumdur. Bu da başka bir yazının konusu olsun.

-0-

Süpürge

Uzun boylu kadın, kısa boylu kadından çekinerek konuşuyor, lafı dolandırıyordu. Bir ara, eski kocan sana selâm söyledi, dedi. Gözlerini masanın kareli örtüsüne dikip selâmın etkisini bekledi.

Kısa boylu kadının sırtı dimdik oldu. Uzun boylu kadının baktığı yerdeki “hiçbir şeyi” daire içine aldı, bir kenarından elinin ucuyla tutup, diğer eliyle burnunu mandalladı. Masanın üstündeki “hiçbir şeyi” yere attı, üstüne basarken öğürtü sesi çıkardı.

Uzun boylu kadın, kocaman kabuklu selâmın çıtırdadığına, yaşam sıvılılarının patlayan kalıbından çıktığına yemin edebilirdi. O da eliyle ağzını bastırdı. Sonra da bu yaptığına şaştı. Aracılığı bir işe yaramamıştı. Dev bir hamamböceği hayaline dönüşen selâm yerde yatıyordu.

Kısa boylu kadın, süpürge ve faraşı almalıyım, deyip, selâmı süpürdü, evin kapısının açıldığı uçurumdan aşağı yuvarladı. Sonra da süpürgesine binip uzaklaştı.

-o-

Allah aşkına bana boş zaman deme! Nasıl okumalıyız?

“Boş zamanlarımda kitap okurum.”  Hiç sevmediğim bir cümle. Kitaba ve okuma eylemine hakaret etmek istiyorsanız,küçümsemek istiyorsanız  kullanılabilecek cümlelerdin biri.

Zamanın boş olması, bu yaklaşımda  eylemsizlik durumunu tanımlıyor gibi görünüyor. Boş zamanlarda kitap okumak… Yapacak bir şey olmayışı, belki can sıkıntısının buharında boğulma hali. Aslında “aylaklık ediyorum”, itirafı diyeceğim, aylaklığın da bir yaratım süreci olduğunu anımsadım şimdi. Zamanın boşluğuna ilişkin hiçbir fikrim yok sanırım. Ama kötü bir zaman diliminden söz ediliyor, öyle hissettiriliyor karşı tarafa. Hatta şöyle bir abartıyla “aslında çok yoğun da… başını kaşıyacak vakti yok da… Olursa eğer… Aman öyle şeylerle uğraşmaya vakit bulursa eğer…  İşte bu kötü zaman diliminin içine okuma eylemini yerleştirmek okumaya hakarettir bana göre.

Oysa okumanın bir “raconu” vardır. Bir kitabın kapağını açmak, bir dosyanın ilk sayfasını okumaya hazır hale getirme anında bir davet vardır.  Gizli bir ilişki başlamak üzeredir. Kışkırtıcıdır belki, bazen yakıcı, sıkıntılı , bazen sabır bekleyen bazen yakanızı bırakmayıp her şeyden elinizi eteğinizi çekmenize neden olacak bir süreç başlayacaktır. Ama asla “boşluk” içine konmayacak bir süreçtir.

Artık yavaşça elimize aldığımız -başka bir deyişle metin okur karşı karşıya geldiğinde-  metni nasıl “çalıştırmamız” gerektiği konusuna geçebiliriz. Metni çalıştırmak…. Bu şarttır.  Göz algımızla başlayan ve aklımızla yoğrulan son derece güzel,  anlam üretim sürecidir metni çalıştırmak. Metin onu sezgisel olarak da duymamızı bekler. Eğer yeterince etkin davranırsak kendini açar. Aksi halde kesilmeler, sarsılmalar bazan “stop etmeler”söz konusu olur. Aklın yönlendirmesini bekleyen, aklın metni kullanması aşamasında bazen bu üretim sürecinin gürültüye dönüşmesi riski de vardır elbette. Bakın sevimsiz başka cümleler yazacağım şimdi buraya, sıkça duymuşluğunuz vardır; “Okuyamıyorum, hemen uykum geliyor.” “Okuyamıyorum dikkatim dağılıyor.” Hemen şunu sorarım, nerede ve nasıl okuyorsun?  Çünkü okuma eylemi her şeyden önce masa başında olmak  zorundadır. Bunu hak eder. Bir not defteri ve kalemi hak eder. Asla yatarak okuma yapılmaz. Yatma, yani bedenin uzanması, yatay duruma geçmesi , beyne dinlenme mesajı verdiğinde elbette ki uyku gelecektir. Yada farklı bir duygusal durumdayken bir metnin içine girmek  pek olası değildir. İşte dikkatim dağılıyor diyenler, haklısınız,  cüzdanınzdaki parayı, akşama pişecek yemeği, almayı unuttuğunuz bir şeyi düşünürken  şöyle bir cümle feci bir işkenceye dönüşür. “Zaten hangi keskin göz bu ışıldayan kristallerle süslü uçurumun parlaklığına ve ölüm döşeğinde hala canlı olduğunu kanıtlamaya çalışan bir hasta gibi görünen solgun bir güneşin ışınlarıyla dorukları azıcık harelenen kar yığınlarının kadı yansımalarına dayanabilirdi? “ Balzac konuştu ve bulunulan durumda onu algılama beklentisi  fazla iyimserce olur. Burada metin yorulur, belki metrodasınızdır, metin  boğulur, tepenize dikilen birinin cep telefonuyla bağıra bağıra konuşmasından sarsıntıyla bir daha çalışmamak üzere duruverir.  O zaman okur şunu der; “Aman, çok sıkıcı bir metin!”

Her zaman her yerde okuma yapabilme becerisini kazanmak zaman ister ve kişinin kendini eğitmesi gerekir. Dilsel veriyle yüzeyel okuma denir buna. Ama masa başındaysanız bu dilsel veriyle yüzeyel okumadan, hareket noktasını kavrama, okuyan öznenin alımlama ufku, dağarcığının durumuna göre yorumlanacak yeni bir üretim kaynağına dönüşür. (Demek istiyorum ki kurcalayarak, üzerinde düşünerek okudukça açılan, çoğalan ve haz veren bir okumaya geçiştir bu.) Bundan sonrası derin okuma yolculuğudur. Bilgi ve estetik açılardan metnin içinde yaşama süreci bizi metnin çekirdeğini keşfetmeye götürür.

Bunun yöntemli olması elbette şarttır. Birinci koşul masada olmak, belki biraz sözsüz bir müzik eşliğinde. Simgeler, okurun gözünden beynine iletildiğinde yeni bir yaratım sürecine girer. Metin içinde  gerçekleşen bu eylem giderek metin aracılığıyla okumaya dönüşmekle verimli hale gelir. Yorum noktası (açıklama değil) metinlerin içselleştirilmesini sağladığı gibi yararlılığını belki dönüştürülmesini sağlar. Metinde anlatım ve içerik nasıl düzenlenmiştir, öğeler arası ilişkiler nasıldır, düşünce zincirini nereye taşır, nerede okurdan iş bekler?

Okuma yaparken öğrenme okuması yapıyorsak eğer, parçalama yapmamız, parçaları ayrı ayrı incelememiz sonra kendi alet çantamızdakilerle yeniden birleştirmemiz gerekir. Bu çalışma aktarmayla doyumlu bir finale götürür bizi. Aktarma yapabiliyorsak, öğrenme tamamlanmış demektir.

Değerlendirme okuması yapıyorsak eğer, okuma eylemi sırasındaki algımızla, dağarcık bilgimizi karşılaştırma yoluna gideriz. Bu parçalamanın tersine tek parça üstünde çalışmamız demektir ve dağarcığımıza ekleme yapmamızı sağlar. Bir alma eylemi söz konusudur.

Yine bilimsel bir okuma yapıyorsak eğer bir şeyin bir bilgi özüne göre kendi doğası içinde nasıl olduğunu bilmek isteyen bir okuma bekliyordur elimizdeki metin.  Bir şeyi yeniden oluşturmak, aynı türden bir şey yapmak için nasıl oluştuğunu bilmek isteyerek okuma yaparız ki bu teknik okumadır.

Bir çok yöntemi tartışabileceğimiz okuma eyleminde söz gelimi bir deneme metni okuyorsak bu metnin “bu nedir, ne demektir?” sorusuna yanıt aradığını bilmemiz, düşünce akışımızı, yorumlamamızı, parçalama ve birleştirmemizi bu soru üzerine kurmamız gerekirken roman okumasında ardından ne gelecek, bu anlatılan neyi doğrabilir, düşünce zincirini oluşturmayı bekler.

Peki ya öykü okuması? Öykü okumalarımı her zaman yoğun duygulara kapılarak coşkuyla yaptığımı itiraf ediyorum. Tıpkı yazarken duyduğum haz gibi bir hazla öykü metninin adını okurum, bana neler fısıldadığını durup dinlerim. Sonra ilk cümleye geçerim. Yavaşça dokunuşa benzer bu. Yazarın becerisine göre, yazarla kurduğum bağ doğrultusunda, metni “çalıştırma” becerim doğrultusunda öykü sevinci ortaya çıkar. Hatırlayın, ayrılmak istemediğimiz öykü metinleri yok mudur? Benim vardır. Bu okumaları yaparken de araya giren ne olursa olsun, çalan telefon, dışarıda zıplayan bir top, herhangi bir soru, fena halde canımı sıkar. Beni metinden ayırma girişmlerinden kaynaklanan öfke ortaya çıkar. Ama itiraf ediyorum ki öykü metni çok uçucu bir metindir. Çikolata yemeye benzer. Yerken muhteşem duygular uyanır, üstüne su içerseniz tat algılayıcıları  onu unutur. Aklınızda kalan yalnızca şudur; çikolata harika bir yiyecektir. Öyküyü, okur bitirirsiniz hemen ardından kapıya gelmiş kargocuyla yapılacak küçük bir konuşmayla duygusu buharlaşıverir. Bana iltifat etmek isterler bazen.  Şöyle konuşmalar olur; “Senin bir öykün var onu çok beğendim, hani bir kadın vardı… (Havayı tırmıklayan dev bir kedi taklidi yapar) Kadın cinayetlerini engellemek için bir örgüt kurmuştu da…” Üstüne gitmek hoşuma gider. “Hangi öykü acaba , adı neydi?” Burnunu kaşır ; “ Mmmm dilimin ucunda uzun bir adı vardı, ama bu kadar uzun isim verince insan hatırlayamıyor. Ben olsam kediler sokakta , kedilerin intikamı falan gibi bir ad koyardım,” der. “Sineği öldürelim, çekimden önce… o öykü mü?” “Hah o işte,”  diye parmaklarını şıklatır. “Bir solukta okudum, oh yüreğim soğudu… Ne olacak bu kadın cinayetleri yahu?”  Şimdi öyküden ayrılma zamanıdır. Benim egomun da doyurulması burada durur ve gerçeklere dönmüş oluruz; kadınlar ölüyor! Kadınlar hâlâ ölüyor!

Ya işte böyle, “nasıl okuma yapmalı”dan başlayan bugünkü sohbetimiz gene içimizin yarası, toplumumuzun yarası kadın cinayetlerine getirdi bizi… O zaman sorumuzu bir kez de şöyle sormalıyız; Kadın cinayetlerini nasıl okumalıyız?

ÖYKÜ LABİRENTİNDE KEYİFLİ KAYBOLUŞLAR -1

Bir öykücü, yazarken öykü metninin kuramına,  yazdığının hangi akıma girdiğine pek dikkat etmez, bizim işimiz yazmaktır. Sonradan bu metinler eleştirmenler ve kuramcılar tarafından tasnif edilir ama bugün biraz bu konuda düşünmek, belleğimin öyküye ilişkin labirenlerinden birinde  şöyle bir kaybolmak  istedim. Karşımıza ne çıkacak bilmiyorum.

Olabildiğince terimlerden kaçınacağım ki başka labirentlerde havasız kalmayalım. Öykünün insanla birlikte var olduğunu düşünürüm. Her ne kadar adı destan, masal, anlatı olsa da bunlar öyküye giden yolun taşlarıdır bence. Hatta mağarada yaşayan atalar avlarını anlatırken, toplayıcı kadınlar hangi bitkinin nasıl seçileceğine ilişkin bilgileri aktarırken öykülemiyor muydu? Din kavramını var eden insan,  emirler akılda kalsın diye öykülerle süslemedi mi?  (Çok etkili bir tutkaldır. Hâlâ kullanılır.) Buradan bakışta, öykücü de anlatı ustasıdır demek yanlış olmasa gerek. Meddahlardan, büyükannelerden ilham alır. Elbette kayıtlara baktığımızda modern öyküde Maupassant’ı işaret ederler. Günümüz öykücülüğünün temellerini attığı “olay” “hikaye etme” “entrika” unsurlarını mutlaka kullandığı metinlerdir bunlar. Çerçeve öykünün içinde entrikalı veya şaşırtmacalı kurgulardır. Biliyorsunuz, serim, düğüm, çözüm formülü Maupassant metinlerinin olmazsa olmazıdır.

Tarihçeye bakarsak, zamanla anlatımda daha etkin, tutarlı ve vuruculuk arayışındaki yazarların, yapı, ses ve biçim üzerine eğildikleri karşımıza çıkar. Anlatıyla ilgili yeni keşiflerin yanında yapılandırma ve dönüştürme çalışmaları yapıldı. Beğeni ve kurallar sorgulandı. Çok ciddi kazı ve yeniden yapılandırma çalışmalarıydı bunlar.  Bu noktada sanatlar arası etkileşimden öykü de payını aldı. Kimi kere resim, kimi kere sinema sanatından kurgu ve gösterme kavramlarına ilişkin etkileşime girdi öykü metinleri. Kimi zaman şiirin imgesel akıcı anlam yoğunluğundan yararlandı. Müziğin ritminden yararlanıldı. (Ritm ne yapar? Uyarır veya yatıştırır, metnin etkisini artırır.) Geometrinin olanaklarından yararlandı. (Burada belirtmeliyim ki yazma meraklılarıyla buluşmalarımda sanatlar arası etkileşimlerin uygulamalarını tam da bu yüzden çok önemserim. Son derece güzel sonuçlarının keyfini birlikte çıkarırız.) Öykü ufkunu genişleten bu etkileşimler, insanı ve onunla birlikte yaşamı, doğayı, eşyayı yansıtmayı seçtiler. Kimi zaman yalın(açık), kimi zaman soyut (kapalı) yöntemler denediler.  Yoğunlaştırıp hacmini küçültme yoluna gittiler.

Labirentte ilerlemeyi sürdürelim. Derler ki,  öykü sanatının en kullanışlı unsuru sıradan insandır ve bunu ilk keşfeden Gogol’dur. Beri yandan her yazar öykü yolculuğunda bu kavramlara yeni katkılarda bulundu. Poe,  korku ve fantastik unsurları öyküye dahil etti ve bu işin kuramını oluşturdu. Olay örgüsü kavramını en etkin kullanan yazar Maupassant,  öyküyü geniş kitlelere sevdirdi. Çehov yalınlaştırdı. Onun öykü anlayışını bilinç akışı tekniğiyle Katherine Mansfield zenginlik kattı, Joyce, Kafka, modern insan açmazlarını öyküde dile getirdi. Bazı öykücüler anlatıyı diyalogla yapılandırdı (E. Hemingway). Girift biçem kullanarak kavramlar üzerine okuru düşünmeye davet eden oldu. (W.Faulkner) Düş gücü gerçek örüntüsüyle başka bir akımın doğmasını Marquez sağladı. Kuşkusuz benim bilgimi ve bir yazının sayfa sınırını aşan, şimdi burada anamadığımız pek çok yazar, pek çok tuğla koydu bu yapıya. Öyle gelişip çeşitlendi ki olay öyküden durum öykülerine, atmosfer öyküsüne geçildi. Portre öykücülüğü yapılırken, soyut öykücülüğe geçildi. Bilinç akışından post modern metinlere dek çeşitlendi. Novellayla başlayan yolculukta öykü kendine özgü özelliklerini yaratarak okurun karşısında harelendi. Öykü. Hep bir çağrısı olan ve her kulağın duyduğu öykü…

Her zaman “insanla” ilgili olan öykü, Çehov’la insanı odak noktaya aldı. Çehov fiziksel olandan psikolojik olana yönelmesiyle insana ilişkin derinlik çalışmalarını başlattı. Kaçınılmaz olarak giriş, gelişme, düğüm, çözüm formülü özelliğini yitirdi. Sanırım ilk zamanlar bu çok çılgınca gelmiş olmalı. İçerikle birlikte estetik devreye girmişti. İnsan ruhuna yönelindi. Bu da “nasıl anlatsam” kaygısına dönüştü. Ruhsal durum ve anlar öykünün meselesi oldu. Kısalıp daha damıtık hale geldi. İçrek metinlere dönüşmesi olaydan çok, anlatıdaki izdüşümlere dönüşmesi, çağrışımlar, daha önemsendi. Bu biçimsel denemeleri beraberinde getirdi. Neyi, nasıl anlatacağım, sorusu öne çıktı. Biçem ustalıkları, soyut, simgesel anlatımlara ulaştırdı. (Şimdi burada Sevim Burak çıktı karşıma. Öyküleri bu türün çok çarpıcı örnekleridir.) Estetik kavramının öne çıkması dil ile öykücünün daha etkin iletişim kurmasına neden oldu. Dilin olanaklarının araştırılması,  biçim ve biçem olanaklarının araştırılması öykünün tam da alanıydı. Öykücüler bunun tadını çıkardılar. Hâlâ bu tadı , yeni serüvenleri yaşıyorlar.  Öyle sanıyorum ki, insanın bilimsel, teknolojik gelişmeleri öyküyü de etkilediğini söylemek yanlış olmaz.  Özellikle 19. ve 20. yy’da felsefedeki pek çok yeni görüşler, toplumsal değişimlerin   ve elbette sanatların birbiriyle etkileşimi hızlandıkça, sanatçıları da karşılıklı besledi. Dünyaya, insana ve insanla ilgili her şeye farklı bakma gerekliliği modern yaşamı doğurmuş olabilir mi? (Modern kelimesini o güne kadarkinin yerine yeni organizasyon olarak kullanıyorum. )  Modern kavramı edebiyatta da gerçeklik algısında değişim yarattı. İçrek olana insanın iç dünyasını yansıtmaya yönelme başladı. Gerçek kavramı,  görünür olanın yanıltıcılığı dikkate alınarak içsel olanda arandı. Modern kavramıyla birlikte insan yaşamına hız girmişti, bunu unutmayalım. (Hızın tükenmeye çanak tuttuğunu, yıkıcı olduğunu düşünüyorum elbette ama elimden bir şey gelmiyor.) Evet, devam edelim. Zaman algısı değişmişti. Kuşaklar elli yıllık dilimlerle tanımlanırken on, giderek beş yıllık dilimlerle anılmaya başladı. Toplumsal krizler, bireysel şoklar, bunalımlar, iki yüzlülükleri daha çok ve hızlı yaşayan birey öyküde bir adım daha öne çıktı. Şimdi tam da bu noktada bilinç akışı karşımıza çıkar. Romanda ve öyküde modernliğin/modernist kavramının bilinç akışıyla insanı daha doğru yansıtma biçimi olduğunu düşünmek yanlış olmasa gerek. Soluk alır gibi bir yöntemdir bu. Yalnız hep düşünmüşümdür, sorum şudur;  bilinç akışının amacı insanı modernist anlamda dile getirmek için midir, yoksa teknik olarak bizzat kendisi mi amaçtır? Karar veremiyorum, belki ikisi de. Ama şu bir gerçek ki bilinç akışı tekniği (V.Woolf’e saygıyla) öykücülere geniş ufuklar açmıştır. Şimdi onun sesine kulak veriyorum; (Modern Fiction-V.Woolf)”Sıradan bir belleği, rastgele bir günü ele alın. Bellek binlerce izlenim alır. Küçük, fantastik, hemen gelip geçen ya da zihne bir çelik keskinliği ile saplanan her türden binlerce izlenim. Bu izlenimler her yandan üzerimize, ardı arkası kesilmeyen bir atom sağanağı halinde boşanır ve bu atomlar boşandıkça bir pazartesi, bir salı günü oluşturdukça, temelde öncekilerden büsbütün ayrılır. Önemli an, dün şurada ise bugün buradadır(…)Romancının görevi, ne kadar düzensizlik ne kadar karışıklık gösterirse göstersin, durmadan değişen bu bilinemeyen, bu başıboş ruhu elinden geldiğince, yabancı ve dış öğeler karıştırmadan anlatmak değil midir?”

“Yaratıcı” Yazarlık Modası ve Yazarın Not Defteri Üzerine Düşünüyorum

Yazarlık kavramının yanına “yaratıcı” sözcüğünü kim, ne amaçla getirdi bilmiyorum. Ama çok kızdığım bir tanımlama olduğunu belirtmek için yazıyorum şimdi. Blog yazarı olmanın en güzel yanı hemen şimdi yazıp paylaşıvermenin keyfi. Dergiye göndereceksin, oradaki “zat”ın kafasına yatarsa bu sayı olmadı öteki sayı kullanacak diye bir süreç yok.

Evet, dönelim şu yaratıcı sözcüğü üzerine. Düşünüyorum, yaratıcı olmayan yazma eylemi var mı? Varsa buna yazar mı denir yazıcı mı denir? Yaratıcı ressamlık, yaratıcı müzisyenlik, yaratıcı balerinlik var mıdır mesela?  Yeni, hiç bilinmeyen binlerce aklı fikri bulmanın yolu mudur yoksa bu? Böyle bir şey olmadığını söylüyor kargalar. O zaman şu “yaratıcı” fazlalığını niye kullanıyoruz? Kullanmadan yazmaya devam edelim. Yazma eylemi, yazarlık, yazma sevinci, tutkusu üzerine.

Yazarlık karmaşık hem de öyle böyle değil hayli karmaşık bir beyin işlevidir dostlar. Bunu araştırmışlar, ben söylemiyorum. Yaratıcı, düş kurucu, kurgulayıcı, organize edici, artırıcı, yalınlaştırıcı ve şu an aklıma gelmeyen başka becerileri de gerektirir. Tuhaflıkları, nevrozları, zaafları, narsizmi, bunalımları, hiperaaktiviteyi, tembelliği, şişik egoyu, özgüven kaybını, zorunlulukları, dürtüleri, ket vurmaları, düzen takıntıları ve darmadağınıklığı da içerir. Daha bir yığın kavramı buraya doldurmamız gerekli. Üstelik de birbirinin zıddı kavramlardır bunlar. Kurslarla “kazanılmasını” beklemek fazla iyimserce olur. “Yaratıcı Yazarlık” kursları öncelikle iyi kalite okur olmamızı sağlar, diye düşünüyorum. Sonra düşüncelerimizi belli bir disiplinle kağıda dökmemizin teknik yöntemlerini öğretir. Yazma eyleminin yöntemi söylenebilirdir ama yaşanarak öğrenilebilir olduğunu düşünürüm. Acaba yaratıcı kelimesi bu çabucak oluşturuluvermeleri mi kapsıyor? Bu şimdi aklıma geldi. Kurstan sonra yazar gibi hissedebilme, verimlemeler yapabilme, kitap bastırabilme, etkinliklerde konuşup kitap imzalayabilme becerileri kazandırdığını mı tanımlıyor? Ama şunu sormama izin verin lütfen; bir aylık üç aylık kursla aktör, besteci, müzisyen, ressam olunmuyorsa nasıl yazar olunuyor? Beş dakikada hallet, video zamanlarının insanları belki de oluyordur, kim bilir? Yazama eyleminin düşünce yapısının ne denli karmaşık olduğuna kendimden eğlenceli bir örnek vermek istiyorum.

Benim biriktiricilik huyum var. Bunu biraz ailemden aldığımı düşünüyorum. Biraz ilkokuldaki öğretmenimden. “Koleksiyon yapın çocuklar.” Bu tembih bende fena halde yankı bulmuştur. “Gazete kupürlerini kesip, samanlı kağıtlara yapıştırıp dosyalayın çocuklar. Kaynak böyle oluşturulur.” Bu tembih de öyle. Eşya da biriktiririm evet ama en çok kitap, dergi, yazı, dolu not defterleri, dosyalar, kağıtlar…

Efendim bilgisayarlar yaşamımıza girmediği o taş devrinde biz yazarlar (düzeltiyorum ben o zamanlar yazar adayıydım elbette) kalem kağıt kullanır, sonra bunları daktilo denen yazı makineleriyle temize çekerdik. Notlarımızı da bir defterde (sonra bunlar defterler, ler ler oldu) biriktirir veya yazdığımız kağıtları dosyalardık. Bu kağıtlarda makalelerin, denemelerin, öykülerin çekirdek fikirleri, romanların planları olurdu. Mektup kağıtları olurdu mesela. Ben, adım ve soyadımın matbaada özel bastırılmış olanlarını kullanırdım. Bu başlıklı kağıtlara taslak çalışmalarımı  da yazardım. Seksenli yıllarda “DNM” diye (deneme için not demek oluyor bu) kodlanmış, köşesinde paslı bir zımba teli lekesi olan bir kağıt bu günlere kadar geldi. “Gece başka” başlıklı bu kağıt neler görmüş şimdi onları anımsayacağım.

İki evlilik gördü. (Her iki evlilikte de hayat arkadaşlarımın düşünceli-gamlı kafalarını kaşımalarına, bu kadar çok kağıt, defter, kitabın evde nereye yerleştireceği kaygılarına neden oldu.) Yaramaz bir çocuğun gizli muzip karalamalarından kurtuldu. (Oğlum benim el yazmalarımın içine muz balığı, ateş kuşu, gibi notlar yazmaya bayılırdı.) Ara sıra bu kadar birktirmek de ne, nereye kadar, deyip imha edilen deste deste kağıtların arasından kaçabildi. Biri şehirlerarası on bir taşınma yaşadı. Bazen defter yapraklarını ve biriktirme dosyalarını temizleme sırasında elim durur, bunu atmayayım derim, belli ki bu kağıt da onlardan. En son üzerine “Kısa öykü” diye not düşmüşüm. Bir süre de cepte veya evrak çantasında mı, zarfta mı taşındı acaba, ortadan ikiye katlanmış çünkü. İşte bu seksenli yılların notu 2021 yılında “Sineği Öldürelim, Çekimden Önce” öyküsüne dönüştü geçenlerde. Bu öykünün oluşması için kadın cinayetlerinin patlaması, benim öfkemin dayanılmaz hale gelmesi gerekiyormuş. Melek İpek’e nasıl destek olsam, diye dudaklarımı kemirdiğim sırada bu notu anımsadım. Büyük bir acı, büyük bir intikam hırsıyla bu öykü çıktı. Kadınları döven, saldıran, öldüren erkeklere karşı bir kadın oluşumunun öc aldığı, tüm saldırıları onların anlayacağı dilden göğüsleyip cevaplayan böyle adalet arayan bir davranışı öneren bir öykü oldu. Belki şiddeti şiddetle önleme önerisini insani bulmayabilirsiniz. Bu fikri konuşabiliriz. Ama “çivi çiviyi söker” sözü bize ait, öyle değil mi? Ama bu aralar şu konu üzerinde kafa yoruyorum, kadın cinayetlerini işleyenlerin inanç, siyasi görüş ve duygu profili ne? Hım? Ne düşünüyorsunuz?

Konu buraya geldi ama  şunu diyordum, “yazarlık” sözcüğü yanına “yaratıcı” sözcüğünü koymak yazarlığa hakaret değil de nedir Allah aşkına?

O sineği öldürelim, çekimden önce

Size bir melek hikayesi yazdım bugün. Melekler iyi işler yaparlar, biliyorsunuz. Benim meleklerimin yaşadıkları yerde-siz düşleyin-kadınlar acı çekiyorlar. Kadınlar ölüyorlar. Kadınların çığlıkları toplumun sünger duvarlarında yok oluyor… Ve bir gün bir mutasyon gibi o melekler oluştu. Gece melekleri. Onlara damgalayıcılar yardım ediyor. Şimdi benimle gelin, onların yanına sokulacağız. Gece melekleri, acı çeken kadınlara yardım ediyor.

***

Farkında olmayan

Sabah uyandım, kuyruğum kökünden kopmuşçasına bir ağrı, ne yapsam geçmedi. Peki ya pencere denizliğinden yatağıma kadar gelen çamurlu dev pati izlerine ne demeli? Geçtim bunları hiç uyumuş gibi değilim. Ağır bir yük mü taşımışım, maraton mu koşmuşum, bütün kaslarım et kesmiş. Uyurgezer desen, değilim. Uyurgezer miyim?

Düş kadar uçucu

Anımsıyorum elbette. Unutur muyum? Her gece aynı düş. Odamın duvarı kadar yakın ve büyük ay doğunca yatağımdan doğruluyorum. Yataktan doğrulan, boy aynasının önünden geçerken, iki ayağı üzerinde gezen koca bir kara kedi oluyor. Pencereden bir kat aşağıdaki apartmanın damına atlıyor, yumuşak ve sessiz, sonra öteki dama… Karanlığa karışıyor.

Bıçak kadar sessiz

“O ne kadar sessizse kurbanları da o kadar bağırıyormuş. Sokaklar can havliyle böğüren, küfreden erkek seslerini yutuveriyormuş. Saldırının nereden ne zaman geleceği belli olmadığından hiç gören olmamış, hiç. Bir kişi değil sanki diyorlar. Aynı gecede bir çok yerde erkekler önce damgalanıyormuş, sonra tek tek… Sokak köşelerinde bulunan erkek cesetlerinin yüzünde aynı damga varmış deniyor. Ama bu konuda resmi bir açıklama yapılmış değil. Münferitmiş…  Erkekler sokağa çıkamaz oldu, bu kesin. Güvenlik kameralarında o kritik anda hep aynı kayıt varmış. Siyah bir kedi patisi bir şaplakla bir sinek öldürüyor. Bu kaydı nasıl olup da sisteme koyuyorlar polis delirecekmiş. Kameralar yenilenmiş, devriyeler artırılmış, para etmemiş. Bir bıçak gibi davranıyor(lar)mış. Bir hışımla saldırı, böğürtü ve  kan gölünde seğiren, yüzü damgalı bir erkek bedeni…”

Yönlendirici

Uyandığında kuyruğun kökünden kopmuşçasına bir ağrı hissedeceksin, hareket edince geçer. Sabah yorgunlukları olacak, odun kesmiş, maraton koşmuş kadar vücudun et kesecek, aldırma, alışırsın, alışacaksın. Ben sabah kalkar kalkmaz pencereden yatağıma kadar gelen çamurlu-bazen kırmızı lekeli- dev pati izlerini temizlerim. Sonra bir koşu evin pencerelerini açarım. Ama kör şeytan! Bir keresinde temizlikçi kadına yakalandım. Gece olanları duydun mu? diye seslendi evin kapısından. Bir an sustu, ayakkabılarını çıkarıp terlik giymiş olmalı. Sonra tepemde bitti, geçenlerde kıskançlık yüzünden yedi yıl önce boşandığı karısını öldüren bir adam vardı ya, derken beni görünce sustu. Hemen, gece içkiliydim, ayakkabılarımla gezmişim de, diye geveledim. Sonra lafı karıştırmak için; hâlâ var mı o erkeklerden, diye sordum kayıtsızca. Kuşkulanmadı, haberin kalanını hararetle anlatmaya koyuldu. Şaşkınlık sesleri çıkararak dinledim. Eskiden olsa iyi halden salıverirlerdi, dedim. Salmışlar salmasına da, diye gözlerini devirdi. Bırak ben temizlerim… Evin içinde sağı solu kolaçan etti, salmışlar salmasına da… bir kuytuda kuyruğu titretmiş… Tabi malum şekilde… Sustu. Ha çok sıkışırsam, uyurgezerim ben, diyorum. Hiç hatırlamıyorum, gece neredeydim. Şşşt sakın onu söyleme, delirdiğini sanırlar. Şimdi işimize bakalım. Damgayı sol yanak üstüne basacaksın. Elmacık kemiğinin üstüne. Sakalla kapanmamalı. Gerçi artık erkeklerin yüzlerinde kıl yığınıyla gezmeleri yasak ama arada rastlanıyor. Alnı da değil, saç veya şapkayla gizlenebilir, insanlar yanılır. Al bu senin damga makinen. Her gece kullanmadan önce iğnelerini, mürekkebini kontrol et, düzeneğin çalıştığından emin ol. Sen belirleyicisin, asla hata yapma. Onun bir sinek olduğunu düşün. Sokağa çıkmamaları fark etmez, bu damga sinyal verir. Onu iyi kullan yalnız. Damgayı diyorum. Öyle bir bas ki ses mesafesinden herkes görsün. Onun bir sinek olduğunu düşün. Tam çekim yapacakken kameranın üstüne konup ayaklarını ovuşturmasını istemezsin değil mi?

İş başında

Evin kapısı duvara güm diye vurduğunda koridor ışığı evi keserek içeri doldu. Korkuyla büyümüş bir çift kadın gözü eşikteki adama dikildi.  Adam, kapıyı çarparak kapattı, ev karardı. Kadına bütün bina üstüne kapaklanmış gibi geldi, bütün dünya kapının sırtında kalmış da… İkisi de çılgın gibiydi. Kadın kıstırılmışlıktan, adam başına gelenlerden kadını sorumlu tuttuğundan. Başına gelenler evet. Meyhaneden çıkmış gelirken, sokak lambasının ışığında bir anda belirivermişti ve ne olduğunu anlayamadan kendini yerde bulmuştu. Toparlanmaya çalışırken, sol elmacık kemiği üstünde bir kaşıntı mı, yanma mı… İşte o zaman anlamış ve titremişti. Bu onlardan biriydi! Damgalayıcı! Nereden öğrenmiş olabilirdi? Karı ihbar mı etti? Ama sonrasındaki bakışlar en fenasıydı. Artık o yürürken yollarını değiştiriyor, onunla konuşmuyor, ona bakmıyorlardı. O geceden sonra her şey değişti. Değişmedi bitti! Ertesi sabah patronu elindeki kağıtlardan gözünü ayırmadan onu kovdu. Arkadaşlarının hiç biriyle görüşemeden kendini sokakta buldu. Yoldaki trafik polisi bile irkildi. En iyisi meyhaneye gidip biraz kafayı toplamaktı. Meyhaneci onu içeri almadı. Bu damgayı taşıyanlara yaklaşılmaması, konuşulmaması gerektiğini bilmeyen kalmamıştı. Öte dünyanın damgası! Sebebi de bu kadın işte! Karısı! Onu içip içip dövdü diye… Döver döver, karısı değil mi? Öteki damgalılar bile ondan kaçıyor, farkında. Sersemler! Kendi sıralarını beklerken, susuyorlar, kimse bir şey yapmıyor. Gece meleklerinin ne zaman geleceğini bilmeden, uykuları kaçmış, yemekten içmekten kesilmiş, yarı deli bekliyorlar… Ulan erkeklik öldü be! Ama dur sen! Bütün bu olanların sebebi bu karı madem…. Madem artık kurtuluş yok… Madem damgalandı… Gece melekleri gelene kadar…

Kadın gözlerini hiç kırpmadı. Olacakları biliyordu. Dayanamayacağından korkarak… Pencere açıktı. Kendini pencereden atıp kurtulmayı geçirdi aklından. Üçüncü kattan atlasa ölebilir miydi, ya ölmezse… Hava sıcak mı sıcak, ev karanlık mı karanlık. Kadının göz bebekleri öylesine büyümüştü ki adam eli havadayken, kendi karaltısını bu gözlerde gördü. Pencerede belirip içeri atlayıveren öteki karaltıyı da bu gözlerde… Kuyruğu ve gümüş pençeleri de gördü. Gözlerini kırptığı anda, daha eli havadayken, bir şeyin rüzgarını hissetti, bir ıslık sesi, keskin bir acı ve pas tadı.

O sırada açık pencereden, karaltının girdiği yerden camları kıracak dehşet çığlıkları sokağı doldurdu. Kapalı perdelerin arkasındaki kadınlar sinsice gülümsediler, bir kadın daha kurtulmuştu. Bu ses o sesti.

Ve her geçen gün damgalayıcılarla gece melekleri arasına yeni gönüllüler katılmaya devam etti. Ta ki siyah tüy damgalı erkek kalmayana kadar…

Bu siyah tüyü buraya Melek İpek için bırakıyorum.

Melek İpek serbest bırakılmalı!

YAZMA DIŞI UĞRAŞLAR

Bir yazarın okumak ve yazmaktan başka uğraşı olması düşünülemez ama saygıyla analım ; Hüseyin Rahmi Gürpınar gibi bazen reçel yapıp yün örmek benzeri beceriler edinmeyi isteriz. Böyle çalışmalar benim beynimi dinlendirdiği gibi, bazen de yoğun düşünebilmemin kapısını açar. Belki Hüseyin Rahmi Gürpınar için de öyleydi. Bir çok yazarın böylesi yan uğraşları olduğunu bilirsiniz. Keçe nakışı bir rastlantı sonucu öğrendiğim sonra keyif alıp evde bir işlik kuracak kadar işi genişlettiğim bir zevk oldu. Ama “covit 19” un hakkını yemeyeyim. Salgın bir çoğumuza yeni bakış açıları kazandırdığı gibi, yeni yönler çizmemize, yeni beceriler edinmemize neden oldu. Bana kazandırdığı beceri, keçe nakışı işi oldu. Üç boyutlu keçe çiçek panoları, sevgili eşim, Cengiz Çeliker’in kedilerinin keçe işine aktardığım desenleri derken üç boyutlu oyuncaklar, mantarlar, amerikan servisler, masa örtülerine kadar vardı iş. Şimdi geniş bir çeşitlilikle bu keyif sürüyor. Karantina günleri bitip anılarımın arasında yer aldığında, bu sabır ürünü çalışmalar hastalık nedeniyle aramızda ayrılanlar için bir saygı duruşu, sınırlandırılmış günlük yaşamımızın anlamlı yansımaları, yine de renkler, desenler ve temalarla yaşamı güzel kılma çabamın simgeleri, ölüm korkusundan kaçışımın örtüleri olacaklar. 2020 zor yıl olarak tanımlanacak bir yıl. Savaş, parasızlık, işsizlik, terör, deprem ve covit-19’umuz var. Dahası da var da keçe nakışı sevincimizi karartmayalım. Dostlarla bir ata zenaatı keçe işini paylaşmadan olmaz. Zaman zaman buradan yeni çalışmalarımı da paylaşacağım.

Kendi tasarımım 3D çiçek panoları serisi Ressam Cengiz Çeliker’in kedileri serisi

Mutfak koleksiyonu amerikan servisler ve roller serisi

Mantar koleksiyonu ve oyuncaklar serisi

ATLAR

Astak Kum Saatinde Akarken adlı kitabımdan. Bu öyküyü doktorlarımıza, hemşirelerimize ve tüm sağlık çalışanlara armağan ederek, ödenmez haklarına teşekkürlerimi sunuyorum.

Gözlerimi açıyorum; beyaz bir tavan köşesi. Hissettiğim tuhaflık duygusu tavan köşesinden daha fazla şaşırtıyor beni. Havada asılı iki gözüm ben. Yüzüm, başım, bedenim, ellerim ve ayaklarım yoklar. Gözlerim bir yatak ve bir takım cihazlara değiyor. Etkajerin üstü ilaç dolu. Bir elbise dolabı… Boş refakatçi iskemlesi içime ıssızlık dolduruyor. Çamaşır makinesi kılıklı şeyin ne olduğunu bilmiyorum. Karanlık suratlı şu iki nöbvtçi oksijen tüpleri… Yatakta duran bedenle ise ilgim yok gibi gözüküyor. Ellerimi arıyorum; sonsuz bir boşlukta kaybolmuş gibiler. Beni duymuyorlar. Beynimden gönderdiğim haberlere sağırlar… Gözlerim burada ama. İki yanlarında onları tutan kasları hissediyorum; şaşılatınca görüntü bulanıklaşıyor. Göz kaslarımı acıtana kadar zorluyorum.Gözlerim iyi, havada yüzen iki bilye gibi tıkırtılar çıkarıyorlar. Bilyeleri ışığa tutunca içindeki başka dünyaları görürsün. Düş dünyası orada sisler arasındadır. “Kaç kere söyledim sana Ahmet, mesketlerini ortada bırakmayacaksın, kardeşin ağzına atarsa ölür oğlum.” Kardeşim her şeyi ağzına atıyor. Kızım da bir aralık öyleydi. Evin dört bir yanını dolaşıyor, kendine zarar verecek bir şeyler arıyordu. Onlardan korkmazdı da iğneden korkardı. Ömrü boyunca o küçücük kolları, incecik teni delindi durdu. “Kızınız şeker hastası” demişti doktor. Babam yaşındaydı ve ruhunu bir yerlerde bırakmış gibiydi. Altı yaşındaki kaçücük bir kızın şeker hastası olduğunu babasına söylerken başka türlü davranılamaz mıydı? Meleğim! Ne çok zamanı hastanede geçirdik? Avucumda kaybolan eli korkudan buz gibi yanımda yürürdü. Korktuğunu hiç söylemezdi, elinden anlardım. Hastaneye giderken minibüsten iner inmez soğurdu eli. “Baba, elimi bırakma.” “Tamam Melekçiğim korkma. Elini bırakmam.” “Canım yanıyor baba. Baba,baba…” Uçsuz bucaksız sessizliğin içinde yüzerken açılıp kapanan çarpma kapının sesi. Silindirik dilin pervazdaki yerine değip geçmesi. Birileri mi geliyor? Kıpırdamayı düşünüyorum olmuyor. Beni bağlamış olabilirler mi?   Bir kornişteki rayın sesi. Bir kenara sıyrılıp açılan kumaşa dokunan el… Lastik ayakkabıların yer döşemesine değip kalması vantuzların yapışıp kopması gibi. Doktorun stetoskobunun kulaklıklarının birbirine çarpıp çıkarttığı tıkırtı. Sonra doktorun sesi. 
 “Merhaba Ahmet Bey, ben Doktor Filiz. Hastanedisiniz. Geçirdiğiniz bir rahatsızlık nedeniyle şu anda kıpırdayamıyor ve konuşamıyorsunuz. Beni duyduğunuzu sanıyorum. Duyuyorsanız, gözlerinizi kapatıp açabilirsiniz.”
Bir çift gözün yanında kulaklar belirmiş oluyor. Sesleri duyduğuma, kafamdan uydurmadığıma sevindim. Ama dudaklarım ve dilim burada değiller. Gözlerimi bir kez kapatıp açıyorum; karanlık ve doktorun yüzü. “Güzel,” diyor. Güzel olan ne anlamıyorum. Doktorun başının üstünde köşe. Bir çizgi sağa, bir çizgi sola, bir çizgi aşağı doğru. Bana ne olduğunu sormak istiyorum. Ona bakıyorum. Cihazlar bana mı bağlı? 
 “Bir serebrovasküler geçirdiniz. Şu anda vücudunuza bazı cihazlar bağlı. Size bir süre burada bakacağız Ahmet Bey. Sizi iyileştireceğiz ve yürüteceğiz. Tamam mı?”
Demek şu anda yürüyemem. Gözlerimi kapatıp açıyorum. Geçirdiğim bu serebra-bilmem ne- ne demek bilmiyorum. Ama havada yüzen bir çift göz ev kulağa dönüştüysem felç olmalı bu. Doktoru görmüyorum şimdi. Sesi bazı sözcükler söylüyor, anlamıyorum. Metal bir kabın içine düşen metal gereçlerin sesi geliyor. Kapı açıldıkça içeri dolan, kapanınca hemen kesilen koridor sesleri… Bir yrden altın renkli bir şeyler akıyor. Yoğun ve yavaş… yoğun ve yavaş… Gözlerim kapanıyor… Yoğun ve… Kardan oluşmuş bir çölün ortasına itiyorlar beni. Dört bir yanım soğuk ve karla kuşatılmış. Bunu sadece biliyoram ama hiçbir şey hissetmiyorum. Ellerimde, ayaklarımda, yüzümde karla ilgili, soğukla ilgili bir şeyler gissetmem gerektiğini düşünüyorum. İçimi bir burukluk kaplıyor. Hüzün, üzüntü, boşluk, dönüşerek yalnızlık oluyor, beni tümden kuşatıyor. Yerleri paspaslayan püskülün suyun içine batıp çıkardığı şıkırtı. Hastabakıcının sakızının sesi… Gözlerimi açıyorum; hasta dokturonu bakıyor. Korkuyor. 
 Doktoru onun korkusunu görüyor ve küçük bir kızken evde tek başına korkmamak için yaptıklarını hatırlıyor.   “Şu anda kendini bir boşlukta gibi hissedebilirsin Ahmet Bey. Hatta çok yalnız. Taşıması ağır, sırtımıza ne zaman abandığı pek belli olmayan bir yalnızlık… Yenmesi zor gibi gözükebilir…” Bahçemizdeki elma ağacına kurulu salıncakta arkaya sarkar, elmalarla yaprakları yeşil ve kırmızı çizgiler gibi görene dek hızlanırdım. Sonra bahçenin üstünden evin çatısına, oradan komşunun bahçesine sülüldüğümü düşlerdim… Bir yandan görünmekten korkarken, havayı ikiye yararak ve yalnızlığımı parçalayarak bir flüt sesi gibi süzüldüğümü düşlerdim.  Şimdi sen bu oyunu oynamalısın. Bir dağda uçarcasına koşan bir at olmaya ne dersin? Mavimsi, hiç kirlenmeyen karların ıssız yarları doldurduğu, soğuk ve sessizliğin yüzüne çarptığı yerlerde dolaştığını düşün… Çamların iğneli yapraklarının bedenine değdiğini düşle. Gündüz olsun. Güneş beyaz bir buz parçası gibiyken, sadece senin havanın içinde koşarken çıkardığın sesten başka bir ses olmasın. Güçlü olduğunu düşün. Şimdi kendi için güçlü olma zamanı. Sana yardım edeceğiz. Sen bugüne dek nasıl yanına yörene yardım ettinse, o kocaman vücudunla her yükün altına gidilirse, şimdi biz sana muz vereceğiz. Bugün karın ve kızın seni görmeye geldiler. Seni anlattılar. Sana nasıl ihtiyaçları olduğunu… İyileşmen gerek Ahmet Bey. İkimiz onlara güzel haberler vereceğiz tamam mı?” diyor hastasına ısrarlı. Hasta bunları anlamıyor. Onun gözlerindeki ışıltıya sarılıyor sadece.
Gözlerinde değişik bir ışık var. İnsanı aydınlık kapıya doğru iten bir bakış bu. Karanlık koridorun önüne set çeken bir bakış. Işık, karanlık… Gündüz mü, gece mi bilmiyorum. Bu ampuller beni yanıltıyor. Doktor da beni yanıltıyor bence. İyileşeceğimi söylüyor. Ne kadar ağır durumdaki hastaların bile hastaneden yürüyerek çıktıklarını söylüyor. Sesi bir udu anımsatıyor. Bazı sözcüklerde mızrabın tellere kuvvetle değdiğini düşünodürüyor. “Değil mi Ahmet Bey?” derken, “d” harfinde “m” harfinde “b” harfinde mızrabın dokunuşlarını hissediyorum. Yorgo’nun meyhanesinde ud çalan Hilmi Efendi böyle dokundu tellere. “Akşam oldu hüzünlendim ben yine”ile başlardı muhakkak. O okurken rakı bardakları çat çat vurulurdu birbirine. Gençtik o zamanlar. Yerimizde duramazdık. Ama şimdi gece mi bakalım? Gözlerimin havada uçuşması mümkün olsaydı da şuracıktaki pencerelerden bir bakıp gelselerdi… Bir ilaç ampulünün boğumuna sürtünen minik testere sesi, iki parçaya blop diye ayrılan camın atık kutusunda tekerlenip sonra sessiz kalan sivrimsi üst parçası. Enjektörün içine çekilen ilacın son damlasında kahve höpürtüsü sesiyle enjektöre dolması ve hemşirenin naylon çorabının sürtünme sesi…   Kulaklarıma bir hırıldama geliyor. Doktorum ve ötekiler başımın ucunda. Doktorumu tersten görüyorum. Alnındaki azı gülüyor ve “Nasılsın Ahmet Bey” diyor. Gözkapaklarımı kapatıp açıyorum. Bu hırıltı benden mi geliyor? Bir zorlama var ama nerede? Sıkıntı hissediyorum. Sıkıntı hissediyorum. Hayır, canım yanıyor! Çünkü boğazımı deliyorlar! Deliyorlar ve ben sadece bakıyorum. Oraya bir hortum sokuluyor. Hortumdan içime bir yaratıp girip yerleşiyor, ciğerimin ta içine. Hırıltılar çıkararak oraya adamakıllı yerleşiyor. Onun salyaları yüzünden boğuluyorum!   Hasta yatıyor olmaktan nefret ediyor. Çerisiz olmak onu öfkelendiriyor. Ama doktora bakışında halinden şikayet etmez görünmeye çalışıyor. Oysa korkuyor, ters bir şey yaparsa doktoru kızdırmaktan korkuyor…                                                                                  
 Doktor, hastasının gözlerinden yüreğini görüyor ve içi burkuluyor. Yaşamın her anının neden çürük meyve tadında olduğunu düşünüyor. “Solunumda bir problem var Ahmet Bey. Öksürme işlemini yapamıyorsun ve balgam birikmesi oluyor. Sana sıkıntı verebilir. Onu gidereceğim, kaygılanma. Aspire edelim Hemşire Hanım. Dolaşım zorluğu da var, el ve ayak tırnak yatakları morarmış. Ahmet Bey, sıkıntı hissediyor musunuz? Evet mi? Birazdan rahatlayacaksınız.”
Bedenimde olup bitenleri görüş açım kadar izliyorum. Bedenimi onlara terk etmiş durumdayım. Küçükken göğsüm hırıldarken annem sıcak havlu koyardı. Eliyle de bir süre bastırırdı. Halsizce öksürür, başımı göğsüne yaslardım. Kokusu içime iyi gelirdi. Sakinleşirdim. Hırıltı kesiliyor… Her şey kesiliyor… Tavan köşesine bir karasinek konuyor. Boğazımı deldiler. Kalkınca orayı dikecekler mi? Bedenimde başka hangi delikler var merak ediyorum. Yorgunum. Kolundaki yarayı kaşıyan birinin tırnaklarının sesi geliyor. Sesler azalıyor ve bitiyor… Doktorum! Doktorum? O nerede? Onu görmem gerek! Görmezsem diye korkuyorum! Hayır, sadece korkmuyorum, daha beter…. Kapı açılıyor. Annem içeri giriyor. Annem ölmüş olmalıydı. Aslında kapıyı da görmüyorum. Sadece onun geldiğini hissediyorum. Yüzüne vuran serinlikten içeri temiz hava girdiğini anlarsın nya, öyle. Gözlerimde bir bulanıklık… Bir pistonun içine sıkıştırılmış gibiyim. Kapının tekrar açılıp kapandığını hissediyorum. Annem dışarı çıkıp geri geliyor. Galiba… Yüzünü görmek için bildiğim o eskiden çok kolaylıkla yaptıklarımı deniyorum. Vücudum sağır. Bir sis girmiş odanın içine. Piston sıkışıyor. Boğazımdaki balondan içime hava üfleniyor. 
 “Doktor Hanım, Ahmet Bey’in solunumu yüzeyselleşti. Ambu’ya başlandı.”   Doktorun içinde vahşi bir at sürüsü aniden sıçradı. Koşarak yoğun bakım odasına daldı. Hasta, doktoruna bu sislerin içinden o pistonun altında sıkışmaya başlayan bir insanın gözleriyle bakıyor. Doktor saniyenin binde biri kadar süre içinde ömrünün sonuna dek unutamayacağı bu bakışı görüyor. “Doktor, kalp çalışıyor, ama durabilir.” “Tansiyon alınamıyor!” “Kalp her an durabilir.” Doktor, “Suni solunum cihazına bağlayın. Glidoplu serum takın” dedi, aceleyle. “EKG düz çiziyor Doktor.” “Altına sert bir şey koyun. Kalp masajına başlayalım.”   İman tahtası kemiğinin altına elini dayadı. Ürken atlar doludizgin koşmaya başladı. “Bir-ki-üç-dört-beş hava,bir-ki-üç-dört-beş,hava…” “EKG düz!” “Damardan adrenalin ve atropin verin!”   Gözbebeklerine baktı; büyüyordu, ışık verildiğinde çok zayıf bir daralma vardı, bir adrenalin ampulünü kırıp hastanın boğazındaki delikten akıttı. İçinde koşan binlerce atın ayak sesleri doktorun kulaklarını dolduruyordu. Bir-ki-üç-dört-beş hava,bir-ki-üç-dört-beş,hava…   Doktorun avuç içleri adamın göğsünden çıkıp giden büyük kuşun eteğine yapışmıştı. Şakaklarından akan ter hastanın üstüne damlıyordu. “Allah kahretsin! İntrakardiyak yapacağım!” “Doktor, on dakika oldu… bence artık…”     Mavi yeleleri rüzgarda çırpınarak yanan at sürüleri otlaklara doğru hızlandı, doktor sadece o nal seslerini duyuyordu. Bir adrenalin ampulünü enjektöre çekti, ucuna intraket taktı. Boğazının altındaki çukurdan saydı, iki-üç-dört-beş. İnterkorsal aralıktan, sternum kemiğinin sol yanından kıl gibi iğneyle deriyi, kas dokusunu yararak kalbe girdi. Tüm enerjisini ilaçla birlikte akıtır gibi bastı enjektörü. Yaşamalısın Ahmet Bey, yaşamalısın… Dokulardan kendine kıtırdayarak yol açan çelik iğne, kolaylıkla geri geldi ve ucundan damlayan kan, hastanın çıplak tenine düştü. Doktorun ter damlalarını örttü…
Piston kararnlık bir çukura dönüşüyor. Dönüyor karanlık, dönüyor gene karanlık. Sesler karalanıyor. Gece. Gökyüzünde hiç yıldız olmadığı görülmüştür. Görülmüş müdür? Mutlak bir iki tane yıldız vardır. Bu gökyüzü başka mı? Yıldızlar nereye… 
 EKG başındaki ses: “Kalp çalıştı!” diye bağırdı. Doktorun içindeki atlar durdu. “Evet!” diye bağırdı. Defol, diye bağırdı içinden Azraile. Defol,defol,defol…
Anaforlarla uğraşmaktan yoruldum. Bunu ona söylemeliyim…   Ahmet Bey gözlerini açıyor. Doktor Filiz’in o genç, çelik kızın sisler içinde, kendisi için gelen o korkunç kuşu kovalamaya çalıştığını anlıyor. Gülümseyemiyor… Ahmet Bey, gitmek istediğini düşünüyor. Gitmek istiyor ve nereye gittiğini kimsecikler sormasın… 
 “EKG DÜZ!” Doktor hastanın gözbebeklerine baktı. Küçülmüyordu! Vücut morarmaya başlamıştı. İçinde koşup duran atların tüm yorgunluğu doktorun üstüne çullanıverdi birden. Bitkin, boğazındaki cam kırıklarından zor konuşarak, “Aletleri sökün,” dedi.   Fena halde hırpalanmış ve cesareti kırılmış hissediyordu kendini. Bu ağırlık tanışınır gibi değil. Yüzü bulandı. Daha önce de yaşadığı bir isyan duygusu geri geldi. Yoksa suçluluk mu? İki kadının ve bu adamın güvenlerini boşa çıkarmanın suçluluğu. Avuçlarından fırlayıp kayıveren hayatlar Doktor’u sarsıyordu. İçi birbiriden farklı kıvıl kıvıl duygularla doldu. İnişe geçilmişti ve zamanın karesiyle iniliyordu şimdi. Çok çabuk hareket ediliyor, idrar sondası, beslenme sondası, trakeostomi konülü, damar yoluna takılı intraket, serum… yaşam bağları tek tek iptal ediliyor.   Çenesini bağladılar. Çıplaktı. Beyaz çarşafı boydan boya üstüne örttüler. Çarşaf, kalp hizasında küçük bir kan izini sessizce emdi.   Anneyle kızına haber verdiğinde yaşayacağı dışarıda bırakılmışlık duygusu Doktor’u dehşete düşürüyordu. Beyaz odadan, yerlere bata çıka yürüdü tüm atlar. Artık koşmuyorlardı. Ne zaman saplanmışlardı bu batağa bilemediler. Boz renkli bir toz bulutu içinde devrilmiş güneşi arkalarına alıp bataklıkla boğuşup durdular, çıkamadılar.   “Doktor Hanım” dedi bir çift göz. Yalvaran, soran, bilen,duymaktan korkan,yalnızlıktan titreyen, ümitlenen, bataklığın içinde asılı duran bir çift göz… Atları durdurup soluksuz bırakan bir çift göz… Hayır iki çift göz…
Göğüs kafesimdeki basınç, pantolonumun paçasını çiviye taktırmışım gibi bir his yaratıyordu içimde. Doktorumun nefes nefese yaptığı kalp masajı odada dolanmama neden oluyordu. O zaman odayı da rahatlıkla gördüm. Büyük bir yer. Anlamadığım cihazlarla dolu. Bedenimin çevresinde başka doktorlar da vardı hemşireler de. Hiçbiri bu işlemlerin yapılmasından yana değildiler. Filiz Doktor uğraştı ama. O kocaman iğneyi göğsüme saplarken ben koridoru görüyordum. Kızım ve karım. Karım ağlıyordu. “Sana inanayım,” diyordu… Kiminle konuşuyordu? 
 “Sana inanayım! Beni küçük yaşta yetim bıraktın. Bir çocuk verdin, onu sağlıksız bıraktın, Ahmet vardı, Ahmetsiz bıraktın! Ah, ben sana inanayım, inanayım!”
Birisi ışıkları kapatır gibi tavan köşesi beyazdan karaya dönüştü. Köşe orada öylece duruyor, biliyorum. Ama birisi ışıkları kapatmış gibi… Doktor Hanım, bağışla göz kapaklarım çok yoruldu… 

Ben yazar oldum mu?

Şimdi geriye dönüp bakınca çocukluktan beri hayal gücümün çok geniş olduğunu görüyorum. Oynadığım oyunları düşünüyorum. Bir hayal-arkadaşım vardı. Ben nereye gidersem yanımda olan, benimle konuşan (ben onunla konuştuğumda annem ve babamın beni izlemiyormuş gibi yapıp birbirlerine baktıklarını anımsıyorum), oyunlarımı paylaştığım hayal-arkadaşım. Başka hayali arkadaşlar da katılıyordu ona. Bu oyunlarda oyuncağa hiç ihtiyaç yoktu. Ne düşlersek gerçekleşiyordu çünkü. Bu hayal arkadaş yıllar sonra tekrar ortaya çıkıp bir öyküme giriverdi. Oyuncak çeşidi çok olmadığı için kendi oyuncaklarımızı kendimiz var etmek zorundaydık. Benim en sevdiğim oyuncağım da tiyatro sahnesiydi. Bu, şeker kutusundan bir ev, içinde minik ilaç şişelerinden insanlar, kibrit kutularından koltuklar masalar türlü malzemelerden oluşuyordu… Hiçbir şey bulamazsam masadaki tuzlukla biberliğin başrol oynadığı oyunlar kurduğumu anımsıyorum. Tabi bu cisimler benim muhteşem karakterlerim olmalarına rağmen dışarıdan bakan bir göz için hiç de anlamlı değildi. Her bir ilaç şişesinin ayrı bir karakteri vardı. Aralarında konuşurlar, oradan oraya hareket ederler ve olayların içinde yüzerlerdi. Bunlar kalem kağıtla tanışana kadar sürdü. Sonra resim yapma dönemi geldi. Nota öğrenince müziğin sihirli dünyasına geçtim. İlkokul ikinci sınıfta ilk müzik dersinde tahtaya tebeşirle çizilmiş notaları gösterdi öğretmenimiz. (porte çizgisini, tebeşirle iyice boyanmış keten ipi iki ucundan iki çocuk tutar bir kişi de ortadan gerip bırakır düz bir çizgi yapılırdı, sonra altına dört ip izi daha beş çizgi porte çizgisi hazır) Ziya Bey’in porte çizgisi üzerinde sigaradan sararmış parmağını anımsıyorum şimdi, “Bu gördüğünüz işaretler,” dedi, “bütün dünyanın konuştuğu bir dildir. Bu dili öğrenirseniz eğer Japonlarla, Amerikalılarla, Afrikalılarla iletişim kurabilirsiniz…” Çok güçlü çok çarpıcı bu cümleyi hemen hemen müzik kavramıyla her karşılaştığımda anımsamışımdır. Enstrüman çalmak ayrı bir tılsımlı dünyaydı. Çocukluk geride kalıp da daha ciddi resim sanatına yöneldiğimde yine hayal gücümün etkisini hissediyordum. Sözcüklerle haşır neşir oluşum da herhalde orta okulda başladı. Resimle rekabet eden sözcükler sonunda müzik ve resmi geride bırakarak açık ara öne geçti. İyi bir müzik dinleyicisi ve resim izleyicisi oldum. Bir beceri varsa değişik yönlerdeki arayışlardan sonra ortaya çıkıyor sanırım. Bir ezgiyi farklı çalmak, bir resmi farklı yapmak giderek bir olayı başkalarından farklı anlatmaya dönüştü. Heykel de yapmaya çok hevesim vardı ama olanak hani? Bildiğiniz çamurdan bahçede hamur yapıp kurutup sonra üstünü kireç kaplama denemelerim şekil olarak ümit verici olsa da bir süre sonra ne yazık ki çatladıkları için bu hevesimden vazgeçmek zorunda kalmışımdır. Orta okuldaydım evet ve ömrümce minnetle andığım Türkçe öğretmenimin “Gökalp sen bir defter alacaksın ve oraya yıl boyunca gördüklerini, aklından geçenleri yazacaksın. Sonra da ben kontrol edeceğim” demesiyle yazma işine başladığımı düşünüyorum. Ama o sırada daha resimle mi müzikle mi yoksa yazma sanatıyla mı ilgileneceğime henüz karar vermiş değildim.

Sonra iş ciddiye bindi. Sözcüklerin arasına girdiğimde ise inatçı ve çok sabırlı olmak gerektiğini çabuk anladım. (Kuşkusuz tüm sanat uğraşılarında aynı şeyler geçerli.) Hayal kırıklıklarına direnmek gerekiyordu. Saatler, günler, aylar boyunca beni dinlemeyen sözcüklerimi terbiye etmem, düşüncelerimi doğru dile getirmem gerekiyordu. Bu yıllar alıyor. İyi bir sözcük terbiyecisi olmak çok zaman alıyor. Bu çaba, sabır, inat mükemmeliyetçiliği geliştiriyor mu, yoksa mükemmeliyetçi yapı mı yazmayı sağlıyor tam çözmüş değilim ama yazma konusunda defalarca yazıp bozup, düzeltip, belki yeniden başlama eylemlerinden sonra “oldu sanki” diyene kadar sürdüğüne göre mükemmeliyetçilik yazma eyleminde olmazsa olmazlardan biri sanırım. Yapabildiğimin en iyisi için çok uğraşırım. “Aklına gelenleri hemencecik yazıverdiğini, her şeyi kafasında oluşturup hemen kağıda döküverdiğini” söyleyen “yazarları” şaşkınlıkla izlerim, benim böyle bir becerim olmamıştır, ne yalan söyleyeyim. Dili her zaman çok ciddiye almışımdır. Bunu özellikle belirtmek isterim. Dil bana göre öyle bir yerdir ki yalnızca kayıkla yüzeyinde de gezebilirsiniz, bir yelkenliyle rüzgârı ayarlayıp hızla yol da alabilirsiniz. Ama asıl güzelliği bana göre dalgıçlık yapabilme becerisini kazandıktan sonra başlar. Dilin derinlerinde inanılmaz bir dünya vardır. Bu da beni sarhoş eder.

Sonra efendim yazma işinde acımasız bir öz disipline ihtiyaç vardır. Patronun ve işçinin siz olduğu bir işletmede asla sonra yazarım, sonra bakarım, yarın düşünürüm gibi bir seçenek yoktur. Çünkü düşünceler acımasızdır ve uçup gidiverir, onları yakalamak için asla dalga geçmeden çalışmak zorunludur. İşe gitmek zorundasın, her zaman ve daima tetik olmalısın, aklın başında, gözün kulağın, beş duyun her zaman çalışır olmalı. Bazen uykundan uyanıp çalışmalısın bazen uyuyamayıp çalışmalısın, tatili falan yoktur. Ama ekmek paranı da kazanmak zorunda olduğundan, diğer rollerinin sorumluluklarını da taşımak zorunda olduğundan bu acımasız yazma işine ne yapıp yapıp zaman ayırmalısın.  Ha, görünüşe göre işe gitmezsen kimse paranı kesmez, seni işten atacak da değildir patron ama ufak bir kaçamak bir fikrin uçup gitmesi, bir öykünün güme gitmesine mal olabilir. İşte o zaman patron çok kızar, genellikle de buna asla izin vermez. O yüzden çocuğunuzla bazen oyun oynayamayabilir, bir arkadaşınızla kahve içemeyebilir, ekmek almayı unutabilirsiniz. Ama üretebilirsiniz. Üretmek deyince, bugüne kadar sanırım dört yüz elli beş yüz yazılmış öyküye sahibim. Kitaplardakiler, dergilerde basılanlar, dosyalarda bekleyenler, kızıp çöpe attıklarım belki daha da fazladır. Çünkü dergiler her zaman yeni ve yayımlanmamış öykü isterler, yarışmalar yeni ve yayımlanmamış öykü isterler, kitap yapacaksanız yeni olmak zorundadır metinleriniz.  Hiç kimse kardeşim bu boyacı küpü mü her yere sıfır öykü nasıl… diyemez. Ressamlar aynı tabloları yıllar yıllarca sergiler, satılana kadar o galeri bu galeri gezdirir ama biz hep yeni öykü yazmak zorundayızdır. Bu da nasıl bir adalettir anlayan beri gelsin… Ama asla yazdığım şeyin harika olduğunu düşünmem. Böyle düşünenleri, böyle konuşanları  da bıyık altından bir gülümsemeyle dinlerim. Bu kişi henüz dalış gerçekleştirmemiş, kürekle bir kanoyu yüzdürmeye çalışıyordur bana göre. Ben derin dalış yapmayı severim ve her öykümde farklı sularda yüzmeyi denerim. O yüzden basılmış öykülerimi, yazılarımı basılmış haliyle okumaktan kaçınırım. Eski öykülerimin yeniden basılması gibi bir istencim de yoktur. İki nedenle hem yenilerini yazmayı daha çok severim (yeni sularda yüzmeyi) hem de eski yazımı okursam, daha iyisini yazabilirim diye öyküyü yeniden yazmaya kalkışır yeni öykülerime haksızlık ederim. O yüzden dosyalarım basıldıktan, dergilerde yayımlandıktan sonra elimdekileri törenle imha ederim. Yeni öyküler için artık hazırımdır. Ben yazar mıyım, yoksa bir dil okyanusunda macera arayan, fırtınalarla, dalgalarla boğuşup duran bir maceraperest mi? Daha karar vermiş değilim.

İyilik yapmak

Serap ve Cengiz gitti. Biz evde yalnızız. Babür’le yatakta uyuyoruz. Kavgadan sonra burnunu burnuma dayayıp “Bundan sonra ben de yatakta uyuyacağım, tek söz istemiyorum cadı!” dedi bana. Cadı? Hani tatlımdık? Sesimi çıkarmadım artık aman. Yatak zaten kocaman. Gündüz de çok güzel güneş alıyor, pelüş yatak örtüsü yumuşacık. İki ayrı köşede kıvrıldık.

Kapının kilit sesiyle gözlerimi açtım. Gelmişler. Hemen yataktan inip onları karşılamaya gittik. Paketler mutfağa taşınıyor, biz de onları tek tek kokluyoruz. Derken Serap çantasından küçük bir paket çıkardı. Önce beni yakaladı, sonra Babür’ü, ensemize sıvı yapışkan bir şey damlattı. Ha anladım, bu parazit aşısı. İyi tarafı kaşınmıyorsun ve aşı yapıldıktan sonra iki gün boyunca yok tüyleri fırçalamakmış, yok sabunlu bezlerle, duru bezlerle silmekmiş olmayacak demek ki… Babür’ün zaten umurunda değil. Ben biraz mesele çıkardım ama o sessizce işin bitmesini bekledi. Sonra et maması yeme zamanı… Harika. Tekrar dışarı çıktılar. Cengiz gitmiş. Serap tek başına eve geldiğinde doğru banyoya gidip ellerini kollarını sabunla uzun uzun yıkadı. Canı sıkılmıştı. “Hay Allah,” diye söylendi. Sonra telefona sarıldı, sağa sola telefon etti. Aaaa, bahçedeki kedileri aşılarken ikizlerden biri onu ısırmış . “Dört dişini koluma geçirdi, ama suç bende, tek başıma yapmamalıydım, kimseden yardım almadım, bir kişinin tutması gerekiyordu çünkü o iki kedi çok yabani,” dedi. “Ne oluyor?” dedi Babür Abi. “Bahçedeki ikizlerden biri Serap’ı ısırmış,” dedim. “Şimdi birilerine telefon ediyor, kuduz riski olabilir mi, diye soruyor. Kuduz ne demek acaba sen biliyor musun?” “Hayır,”dedi Babür. İkimiz de dikkat kesildik. Sonra  Serap çantasını kaptığı gibi yine dışarı çıktı. Bizi bahçeye yolladı. Ben her zamanki gibi tek başıma dolaşmak için bahçenin uzak ucuna doğru seğirttim.  Babür’ün peşime takılmasını istemiyordum.  Güzel bir gün ve bir kuş avlayabilir miyim diye çevreyi kolaçan etmeye başladım. Evet, bir serçe kuşu tavukların yemlerini atıştırmakla meşguldü. Öyle kendini kaybetmişti ki ona yaklaştığımın farkında bile değildi. Tam sıçramak üzereydim ki Yaver koşa koşa geldi.

“Zeytin koş!” Sinirle kıhladım. “Kuşu kaçırdın sersem!” “Ama bu çok önemli bırak şu kuşu şimdi. Sana ihtiyacımız var.” “Beni rahat bırak,” dedim. “Zeytin, Babür Abi’ye yardım etmemiz gerek.” “Ne olmuş o şaşkına?” “ Babaannenin evine girmiş, kapı aralıkmış, ama sonra birden kapanmış, şimdi içeride kaldı, çıkamıyor. Bir çıkış olmalı, sen biliyorsundur.” Birden tüylerim diken diken oldu. “O evde sayısız tıkırtılar oluyor. Hayaletler geziyor, ne işi varmış orada?” dedim. “Zeytin, lütfen uzatma da gel bir şeyler düşünelim.” Birlikte Babaannenin evine koşturduk. Tavukları kümesten çıkarmışlar, her yerde eşiniyorlar. Ördekler yeni doldurulan havuzlarında keyifli keyifli yüzüyorlardı. Herşey olağan görünüyordu. Sessizce küçük pencereye yaklaştık. Babür Abi camın arkasında bağırıyor ama sesi duyulmuyordu. “Az önce birlikteydik, ne zaman girdi ki oraya?” dedim, kızmıştım. Nasıl çıkacağız bu işin içinden. Ortalıkta ne Can var, ne annesi Özlem, Serap zaten gitti. Hay Allah. Ötekiler de geldiler. Burnumuzu cama dayayıp aramızda gürültülü tartışmaya başladık. Biri arka tarafa dolaşıp bazen açık bırakılan pencereyi kontrol etti, eli boş geldi, kapalıymış. Haylaz’ın aklına bir fikir geldi, “Üst kata çıkıp bağıralım, ben bağırdığımda kapıyı açıyorlar, onların peşimizden gelmelerini isteyebiliriz.” “Onlar da hemen seni dinlerler zaten,” diye alay etti Sakin. “Bir dakika, ikizler nerede?” dedim. “Hemen onları bulmalıyız. Onlar bu evde büyüdüler. Ev boş diye anneleri onları içeri taşımıştı, nasıl girip çıkıldığını bilebilirler.”  Bahçeye dağılıp ikizleri aradık. Peşimize takıp getirdik. Evet, tam da düşündüğüm gibi, onların eve girip çıkmalarını sağlayan çatıda bir boşluk varmış. “Ama Babür Abi çok iri yarı, oraya sığar mı bilmiyorum, “ dedi ikizin tekizi. Denemeğe değerdi. Babür Abi, bir pencereye gidiyor, bir evin kapısının arkasına gidiyor bağırıp duruyordu. İkizler eve girmeyi başardılar. Babür’e yol gösterdiler ama ne yazık ki tahmin ettikleri gibi geçit çok dardı ve Babür sığmamıştı. Bu arada düşünüyordum. Kapının açılmasını sağlayan kolun aşağı doğru çekilmesi gerektiğini görmüştüm. İnsanlar için bu çok kolaydı. Ama bir kedi bunu nasıl yapabilirdi? “Bir dakika,” dedim. “Hemen pes etmeyin. Kapıyı açmayı deneyeceğiz.” “Nasıl yani?” diye bağırdılar bir ağızdan. “Kediler kapıları açamaz  ki?” Onlara aldırmadım, sıçrayıp iki ön patimle insanların elleriyle dokundukları kola asıldım. Tıkırdadı ama açılmadı. Tekrar zıpladım, tekrar ve tekrar. Herkes soluğunu tutmuş beni izliyordu. Sonunda oldu. Kapı açıldı.  Hep bir ağızdan bağırdılar “Yaşasııııın!” Babür kapının arasından süzüldü. “İçerisi fare cenneti,” dedi. “Ne diyorsuuuun?” Kapıyı sonuna dek açtılar bütün kediler içeri daldı. Korkunç bir kıyım başladı. Yakaladığını boğazlayan mı istersin, dışarı taşıyıp oynayan mı, öldürdükten sonra yeniden avlanmak için eve koşan mı? Babür ve ben bir kenarda durduk, bir süre onları izledik. Bu sırada Serap ve Özlem geldiler. Özlem, bu ısırmanın pek önemli olmadığını, kedilerin hep göz önünde olduklarını, zaten kuduz hastalığının artık ortadan kalktığını söylüyordu. “Ama önlem olarak bir tetanoz aşısı yaptırmak iyi oldu,”dedi. Vedalaştılar, Serap eve girerken bize seslendi. Acıkmıştık, tekrarlatmadan koştuk, kapıyı açar açmaz da içeri daldık. Babür benim önden girmem için kenara çekildi. “Teşekkür ederim,” dedim. Sonunda akıllı olmayı öğrendi. Mama kaplarımız boştu. Gidip koklayınca Serap anladı. Hemen kaplar dolduruldu, iştahla yemeye koyulduk. “Sen çok iyi bir kedisin, ben biliyordum zaten” dedi Babür. Sesimi çıkarmadım. “Ne kadar teşekkür etsem az. Sen olmasaydın orada kapalı kalacaktım. Belki de açlıktan susuzluktan ölecektim,” dedi, ağzı mama dolu. “Saçmalama, açlıktan ölmezdin içerisi fare doluymuş, kendin söyledin. Ama su işine bir şey diyemiyeceğim,” dedim. “Bir kedinin dostları olması nefis bir şey, Yaver’e de teşekkür etmeliyim, seni bulup getirmeyi o akıl etti, ama sen olmasaydın Zeytin gerçekten…” dedi. “İyi aman iyi, abartma artık,” dedim. Burnunu burnuma dayadı. “Ne olur artık bana kötü davranma Zeytin. Sen çok iyi bir kedisin  ve ben seni çok seviyorum… Ayrıca sen cadı falan değilsin.”

İşte böyle. Doğrusunu isterseniz  hâlâ ondan pek hoşlanmıyorum ama artık beni sinirlendirmiyor. Aldırmıyorum. Serap da yemek kaplarımızı  yan yana koymaya başladı. Yerken laflıyoruz.

Bitti