İnanç Fay Hattı’nda Doğurganlığın Efendisi Kutsal Kaburga

Serap Gökalp’in kaleminden, Evgani (Cengiz Çeliker) İnanç Fay Hattı koleksiyonuna genel bir bakış ve Doğurganlığın Efendisi Kutsal Kaburga adlı tablo hakkında bir inceleme.

Resimlerinde Evgani imzasını kullanan Cengiz Çeliker’in üç yıllık bir zamana yayınan 2014 yılında tamamlanan son koleksiyonu büyük boyutlu 18 eserden oluşur.“İnanç Fay Hattı” insanın insanı denetlemek için var ettiği Tanrı tanımının,  olması gerekenden ne denli uzak olduğunu ve ne denli tehlikeli kılındığını gözler önüne sermeyi amaçlıyor. Odaklandığı şiddet konusu. İnsanların bilinçlerine ve bilinçaltlarına korkutucu Tanrı figürünü yerleştirmenin Tanrıya ihanet olduğunun bir haykırışı. Var olduğu günden bu yana, insanı kuşatan kutsal bilinmezlik uçurumunu sürekli derinleştiren dinsel öykülere göndermeler yapan tablolar var karşımızda. Sanatçının, tanımlara ve inanç sınırlarının öte tarafına bakan izleğinde büyük dinlerin ortak paydası haline gelmiş bu öyküler durur. Başlıca savı/gerekçesi insanın doğru, iyi ve güzele yönelmesi olan inançların varış noktasında ortaya çıkanın bütünüyle ceza, şiddet ve bozulma  olduğunu akılla sorgulayan bu tablolar büyük boyutlarda çalışıldı. Zamanda, maddede ve insanda dönüşümü  bozulmayla ele alırken dinsel felaket öykülerinin içindeki çelişkilere doğru yapılmış bir kazı çalışmasına, akıl yürütme yoluyla yöneliyor. Uzlaşılmış simgeler olan inanç öykülerinin fay hattında titreyerek yürümenin Tanrı kavramına ne katkıda olacağını soruyor.  Anıştırmalı kutsallaştırılmış suskunluğun çaresiz sınırlarını patlatan resimlerle sorguluyor.

Bu tablolarda/inanç fay hattında insan olmaktan çıkıp sahip olunan haline gelmiş insan varoluşu sorgulanır. Art alanda ise sahip olanın gerçekten Tanrı değil, adına konuşanlar olduğu hissettirilir. Görsel niteleme dışında dokunsal niteleme/güdü oluşturan tablolar,  biriktirdiği renklerle, kesintili, eklentili yüzeyleriyle  “İnanç Fay Hattındaki” insanın farklı evrelerini biçimliyor. Dayatmalarla düşünce dünyası kilit altına alınmış insanın sorgula(n)ması için kilitleri açan uzamlar yaratıyor.

Özgürlüğü olmayan, bozulmanın işareti figürler, korkunun tanımını yapan uzamlar, sert zemin üzerine şiddetli renklerle desteklenmiş tahta, köpük, metal, akrilik boya, yağlı boyalarla şekilleniyor. Görüşe klasik insan figürünü öldüren müdahalesiyle, insanı öldüren nelerin olduğuna işaret ediyor. Pıhtılaşma karşıtı sabırsız figürleri inanç fay hattında bir karşıt hareket oluşturuyor; şiddet kavramını reddediş.

Öykülerin saldırgan gölgeleri kimi tablolarda saldırgan figürlere dönüşüyor. Soyulmuş, açılmış, akıl yarısı düzleştirilmiş kusursuz gözüken yarım küre duruşlu başlar.  Anlamla değiş tokuş edilmiş altın ve gümüş renkler İnanç Fay Hattını betimler.  İnsanoğlunun kullanıma açık dehşet duygularını, saldırganlığını göz önüne seren oluşumu göz ardı edilmiş yüzler. Bu başların genellikle yaşları ve cinsiyetleri gözlenmiyor. Bazı tablolarda dinlerin kadına uygun gördüğü tanım yüzünden bir tür sesleniş gibi kadın işaretlerine rastlıyoruz.

Yüzler türe/benzerliğe işaret ederken, inancın kimliksizleştirmesine dikkat çekiliyor. Evrensel ilkellik, kullanılmışlık, kişiliğin değil tutsak ruhların göstergeleri, ıstırap, sofuluk, acı, etten kemikten bağımsızcasına yalnız insan öykülerindeki alışıldık fizyolojik, antropolojik görünümü bozarak gerilime şiddete vurgu yapar. Bir anlamda özü serbest bırakmak için insanı bedeninin niteliklerinden kurtarır, bozar, dağıtır böylece duyguları da açığa çıkarmıştır. Deforme insan bedenlerini aynı zamanda karşı sav olarak kullanır ve izleyen öznenin içinde de sorgulamayı gerçekleştirir. Yüzeyden kurtulup nesne haline gelmiş üç boyutlu, “kullan(ıl)mışlığı” çağrıştıran unsurlardır figürleri.

İnanç Fay Hattı koleksiyonunda eller dikkat çeker. Hareketin yukarı dönüklüğü insana yabancı ve korkulan doğaüstülüğe yönelmiştir. Duruş bir sonuçtur. Hareketin bitim noktasıdır. Çaresizliği simgeler ve gergin duruşla sorar; Neden beni sevmiyorsun?  Eller diğer figürlere göre daha net ve bozulmaya uğramamış olmalarına karşın yardım isteyiş, yakarış çağrışımlarıyla ayrıksı dururlar.

Nesne haline getirilmiş insan gizem yaratma gücünce kullanılandır aynı zamanda. İnanç öyküleri gizem fısıltılarıyla şiddete giden yoldur. Bu noktada eller aracılığıyla yine sorar; inancın insaniliği nerede başlar?

Tüm koleksiyonda bir tek tablo “Evrim” herhangi bir inanç öyküsüne gönderme yapmaksızın yer alır. Bu insanın geçmişini keşfetmesindeki bilimsel yoldur. Tek olmasının nedeni belki de insanın uzun geçmişi içinde bilimsel düşüncenin hep yalnız kalması tek başına bırakılması mıdır? Homosapiens, elinde dünya ve türlerle ilgili birçok örnek olduğu halde dimdik duruşuyla Evrim tablosundan bize bakıyor. Tüm öykülerin karşısında tek başına başka bir görüşü önerircesine bir eliyle diğer canlılardan oluşan bir kümeyi tutuyor.

Evgani, resim alanında, izleyen özneyi sabitleyerek gösteriyi olduğu yerden çıkararak sağ, sol, ön, arka, üst alt planlara taşırıyor ve onu izleyen göze saldırgan gücün kazanabilirliğini dayatıyor. Yıkıma işaret ediyor. Dokunsal özellikli tabloların renklerinin direnç haline geldiği görülür. Şeker renklerinin bulaşıcı rahatsızlığı ve çekiciliğiyle tehdit edicilik, bozulma, birleştirilmiş, bütünselleştirilmiştir.

Kat kat bakış gerektiren resimlerin inanç öyküleri… Burada başka bir Tanrı tanımı vardır. İnancın iyilik, sevecenlik söylemine karşıt korku notaları duyarsınız. Evgani’nin tabloları tehlikeli ve bilinmezlik evrenleriyle, sabırlı ağırlıklarıyla sorular soruyorlar İnanç Fay Hattında

Koleksiyonda yer alan tablolar;

1)Farklı Geçmişlerin Ortak Yaratılış Öyküsü; Adem’in Doğumu 2)Doğurganlığın Efendisi, Kutsal Kaburga 3)Hem Canlı Hem Ölü, Aden Göçü 4)Akıl Yoluyla Algılanan Gerçeklik;Evrim 5)Terk Ediliş Sonrası Adem’in İsyanı 6)Kutsalın Kundağında, Terk Ediliş Sonrası 7)Uzam Ve Zamandaki İlk Yarık;İlk Cinayet 8)İlahi Merhametin Babası Ab-Raham’ın Sınavı 9)Yaşam Ve Ölüm Suyu; Tufan 10)Her Şey Bir Asa mı? 11)Varoluş Adına Kutsal Ensest; Lut 12)Çivilere Kadar Neredeydin? 13)Reenkarnasyon 14)Gök Kendini Topraktan Çektiğinde; Mahşer 15)Cehennemin Kime? 16)Araf’ta Ölümlüler Korosunun Son Şarkısı 17)İçinden Günah Geçen Köprü; Sırat 18)Din Bu

Bu metinde DOĞURGANLIĞIN EFENDİSİ, KUTSAL KABURGA adlı tabloyu ele alacağız.  (Teknik bir sorun nedeniyle tablonun tamamı görüntülenemeyebilir, özür dilerim. )

     Bu tablo iki kat tuval üzerine yerleştirilmiştir. Birinci, siyah zeminle ıssızlaştırılmıştır. İkinci üst zemin karışık renkler, çizik, yarık çağrışımlı fırça darbeleriyle desenlenmiştir. Gümüş renklerin öne çıktığı gözlenir. Ağır başlılığın, sessizliğin, sadakatin rengi grinin sert darbelerle göz alıcı ve birbirini kesen konumları bir kadının yaşamındaki çelişkilere işaret eder. Deforme olmuş bir kafada altın kaplama bir mask vardır. Yüz gizlidir. Altın renk yine form dışı göğüslerde ve figürü iki ayrı yerden kuşatan, engelleyen bantlarla kullanılmıştır. Gündelik yaşamın kadınca nesnesi altınla kuşatılarak tuvale sabitlenmiştir. Bu yazgıdan bakan özne ne öğrenecektir? Maddenin sahiplenilebilir oluşunu mu, maddenin sahipliğini mi? Kadın bedeni karmaşık iplikler denebilecek kabartılarla yapılandırılmıştır. Kan, doğurganlık, dişi renk kırmızıdan oluşmuştur tümüyle. Tek ayaklıdır Havva figürü. Bir kadın için daha kusursuz bir kölelik düşünülemez diye düşünürken dişi bedene bağlı büyüyen bir tohum görürsünüz. Tanrının makasından çıkmış, öteki, doğurmayan erkekten doğmuş olan tutsak kaburga kemiği! O doğurganlığın efendisidir ve tüm kuşatmalara başkaldırırcasına apayrı ve özgür bir alanda varoluşu sürdürmekte varlığıyla beslemektedir, kutsal kaburga ama doğurganlığın efendisi kadın!   125×95 cm. karışık teknik 

ANNENİ ÜZMEMELİSİN

Serap Gökalp’in Pirana Kahkahaları kitabından…

Çay bardağına tünemiş içine bakarken, annesinin başına açtığı durumu değerlendiriyordu. Anne: emekli öğretmen. Uzun yaşamanın en gerçekçi yolunun az uyuyup çok iş yapmak olduğunu söyleyen kişi. Üç çocuk yetiştirdi, ikisi kız, evliler, maskeleri pardon, meslekleri var. Ama bu oğlan (yani ben oluyorum) daha bir baltaya sap olmuş değil. Üniversite bitti gene okuyor… Okuyorum. (Muyum?) Askerliği de öteledi. (Okul zaten tecil için.) Akşam yemeklerini hala tek başına yemek zorunda oluşuna söylenmekten olup bitenin farkında değil öğretmen- anne. Oğlunun karanlık bastıktan sonra sokağa çıkmalarını işsizliğinden utanma şeklinde yorumlamakta, bu noktada yüreği burkulmaktadır. (Söylerken duydum.)  Onun zamanını bilgisayar ve “arkadaşlarla takılıyoruz” arasında bölmesi konusunda kendini çaresiz hissetmektedir. (Biliyorum.) Belli düzende aralarında şu konuşma geçmektedir: Anne, titrek bir gülüş, yalvaran bir sesle “evladım bir işe girsen,” der. Duygusal bir süngerdir o, çocuklarının sorunlarını, dinler, emer, biriktirir. Evlat, başka tarafa bakarak “arıyorum ya” diye yanıtlar. Sonrasında sesler perde perde yükselir ve bir kavganın içinde bulurlar kendilerini. Kadın kendi gerçeklerini sayıp dökerken çocuğu sarkmış boynuna ve burun deliklerine “bu baskıcı öğretmen hallerinin umurunda olmadığını” bağırır!  Pes eden öğretmen-anne olur. Titreyerek işine döner. Onun odasındaysa çıkar. Hayatın hızla geçip gittiğini genç bir insana anlatmanın neden bir yolu yoktur? Oğul onun artık bunak bir ihtiyara dönüştüğünü bile söylemiştir bir keresinde. Öz annene!

Öz anneye…

Çay kaşığını döndürdükçe oluşan burgaçta şeker parçacıkları eriyordu. Tersine karıştırmaya başladı. Şekerler eriyor, eriyor, eriyor… İş bul baskısı kabuk değiştirdi;  evlen! Çok şeker bir kız varmış…  Çaya atılacak şekeri beğenmedim dense bu girdaptan kurtulmak olası mıydı? (Böyle bir oyun seni üzmedi mi?) Olup bitenleri havada yüzerek izledin. Neyse ki görücü usulü girişim kâbusu az sonra bitecek. Uygun cümle ne olabilir? Maddi koşullarım uygun değil… Olsun derse? Kaşla göz arasında telefon numarasını veren insan… (Onu ilk gördüğümde sevmedim.)  “Üzüldü mü?” diyecek öğretmen anne. “Nazik olsaydın.” “Nazik oldum” diyeceksin. “Üzüldüğünü sanmıyorum.” “İyi ki telefonda değil yüz yüze söyledin,” diyecek anne-öğretmen. “Ayıp olacaktı. Nazik bir durum bu.”

Masanın üstüne bir yaprak düştü. Elinin tersiyle itti. ( Sabrı bitti bitecek.) Bu sırada topuklarına kadar mantosu, arkasında gizli bir kafası daha varmışçasına sarılı başı, kocaman siyah gözlüğü, eldivenli elleriyle kız dibinde bitiverdiğinde irkildi.  “Birini mi bekliyorsun?” dedi kız (Ne basmakalıp!) Kollarını aça aça söylenmiş bu cümleyle sanki bir yel değirmeni dile gelmiş oluyor. Boğazından bağlanmış örtüsü, değirmenin çatısı, koca gözlüğü iki kara penceresi.  “Başınızı neden olduğunuzdan büyük şekillendiriyorsunuz?” diyorsun. “Buraya sık gelir misin?” diyor değirmen. “Hayır, ilk geliyorum,” diyorsun. “Biliyorum,” diye kıkırdıyor gizli bir şeyden söz eder gibi. “Senin mekânın farklı.” İlgisiz bakışlarında bir kıvılcım bekledi, olmadı. Bozguna uğramış, intikamcı bir atak yaptı: “Sırrını biliyorum, tamam mı?” Karşıya bakıp çay kaşığını boşalmış bardağın içine attın: “Otursana.” “Seni ilk gördüğümde anladım,” diye üsteleyince “Hadi ya, ” diyorsun. Sesin ne öyle ne böyle. Konuyu sürdürmeyi istemiyorsun ama kız kıvrım kıvrım; “Bence bizim karşılaşmamızı kader istedi,” diyor. “Kader mi? Tanıyor muyum onu?” “ Alay etme. Bunu değerlendirmeliyiz.” “Neyi? Hiç tanımadığın insanlar görücü geliyor. Nasıl bir lüks içinde yaşadığını görüyorlar. Daha işi bile olmayan damat adayını halının altına süpüreceğine baş başa görüşmeyi istiyorsun. Değerlendirilecek ne var, bir düşünelim. Baban içgüveyi arıyor olabilir mi?” “Annen biliyor mu?” Baktın.  Tavrında soruyu anlamaya çalıştın, olmadı, hali. Neyi kast ediği besbelliydi ama mayınlı alana bir yabancıyla girmenin sırası değil. “Gizli buluşmamızı mı?” diyorsun kayıtsız. Garsona iki çay işaret ediyorsun. Gözlük çıkıyor ve kısık bakışlarla; “Biliyordur, bence biliyordur. Ben seni görür görmez anladım,” diyor.  Boş bulundun! Gerdan kırıp göz süzüşün karşısında (Saçmalayacaksın dur!) parlayan gözleri senin yılan sepetinin kapağını açtığını gösteriyor. Durumu kurtarma girişimin: “Alnımda ne yazıyor acaba?” “A, saf mısın? Şu hallerine baksana…”  Sırtını dikleştiriyorsun. “ Ne varmış hallerimde?” (Gözünün ta içine bak! ) “Bence…” diyor kız bakışını kaçırmadan “ortak bir yanımız var. Kader bizi o yüzden karşılaştırdı.” “Ortak yan?” “Bal gibi biliyorsun. İkimiz de kabuklarımızdan şikâyetçiyiz işte!” “Hadi ya! Sen de mi?” der demez elini yılan sepetinin içine sokmuş oluyorsun… (Sıçtın sus! Aman boş ver. Bir daha kim görecek bunun yüzünü?)  Miden bulanmıyor ama bulanacak diye korkuyorsun. “Evliliği siktir et!” diyor kız üstünlük taslayarak. “Bak ne diyeceğim, bana gerçek seni göstermeni istiyorum. Nerde yaşıyor, nasıl yaşıyor o?” Sessizliğin karşısında bir armağan vermeye girişiyor, cesaret payı bu : “Biliyorsun son model bir cipim olmasına rağmen istediğim yere gidemiyorum. Donuma kadar ipek giyiyorum ama dışarı çıkarken ne kadar giyinsem az. Dünya kadar yiyeceğin içinde ne zaman yiyeceğime başkaları karar veriyor. Oruç tutmam gerekiyor mesela. Ama “ halam geldiyse”  tutmamam gerekiyor. O zaman da yemek yemem ayıp.  Çünkü “halamın geldiğini” cümle âleme duyurmuş oluyorum. Gülemiyorum. Tahrik etmemeliyim. Yoksa tecavüzü, ölümü hak ederim. Verirsem günahkâr fahişe oluyorum. İstesem hoca nikâhı yapar biriyle yatarım ama bunu insan-kadın onurum reddediyor…” Eldiveni çıkarıyor. Bu bir elin ortaya çıkmasından çok tüm vücudunun çıplak kalmasını çağrıştırıyor sende. “ Özgür olmak istiyorum” diyor, alçak sesle. “Tıpkı senin gibi.”

Şişen bir susku beliriyor ansızın. Bir dikişte erkeksi bir edayla içlen çay. Eldivenin tekini dairesel bir hareketle alıp ayağa kalkış . Gözlüğü takmadan önce sert bir hadi bakışı. “Sırrını göstereceksin bana.” Bu cümle duygu katmanlarından sinsice sızıp derinlerine kadar seni çatlatıyor. (Bu ne ya !) “Ruhsal çıbanlarını götür başka yerde patlat tamam mı? Beni de pamuk niyetine kullanma! İstemiyorum! Saçmalık bu!” diye bağırıyorsun. Her an denetimsiz kalıp fışkıracak öfke etrafındakileri (Şu kızı!) küle çevirebilir…

Bekliyor…

Boyun eğiyorsun…

Sefil yeşil dehşetin fısıltısını duymazdan geliyorsun: “onu senin Pürtelaş sokağına”, evine götürmeyeceksin herhalde?

Kapı bir koridora,  dışarıdan sızan gün ışığıyla toz tabakasına açılıyor. İki dünya arasından gelirmişçesine titreşen bu sisin içinde sanki saydam varlıklar gizleniyor. Birazdan bir tanesi üstüne inip seni kaplayacak, tümüyle değiştirecek… O anda kız yüzünü dönüp düğmelerini açtı. Topuklarına dek inen mantosunun zıvanaları gıcırdadı. İçindeki yeşil ışıkta seğiren ıslak, iç organlarını gördün. Başındaki örtüyü çıkardı; ak kemikler…

Koridorun taşlarına çömelip (pusulanı tümden yitirmiş durumdasın) hüngür hüngür ağlıyorsun. Kırk yıl düşünsen aklına gelir miydi? Psikolog diplomasıyla yetinmeyip felsefe okuyan biri… Tesettürlü bir kıza görücü gidecek, ona her şeyi açıklayacak… (Neden yaptım?) Yetmedi video çekmesine izin verecek… (Şimdi ne yapacağım?) Dizlerini yüzüne daha çok çekiyorsun. Geceye dönen ışık koridorunda duvar yürüyor, dört karo tek karo kalıyor ve üstünde  bir video görüntüsü seğiriyor… Yakıcı ve şiddetli, içinden koca koca parçalar atan ağlamanla o taş kutuya bakıyorsun. Sarsıntıdan dağınık saçların sırtına beline vuruyor.  Alaca akşam şavkı gözlerinden süzülüyor, çevresindeki siyah halkalar sakalları iyice kazınmış, kozmetikle kapatılmış yanaklarına iniyor. Islak bir camın arkasından görüyorsun her şeyi. “Üzüldü mü?” diyecek annen. “Nazik olsaydın” “Nazik oldum,” diyeceksin. “Üzüldüğünü sanmıyorum. Çünkü…”  Evleneceğine sevinecek…

***

KENDİNİ ÖLÜME BAĞLAYAN KADIN

Serap Gökalp’in Astak Kum Saatinde Akarken kitabından bir kadın öyküsü… Çaresizliğinden ölümün kapısından geçerek kurtulmaya çalışan bir kadın… Ressam Cengiz Çeliker’in çizgileriyle

ÖYKÜNÜN ÜÇ TILSIMI; UZAM, ZAMAN, KARAKTER

SERAP GÖKALP’İN 20 NİSAN 2010 İZMİR TÜYAP KİTAP FUARI

PANEL KONUŞMASI

Bugün öykünün tılsımlarından üç tanesine kısa bir süre için dokunmaya çalışacağım. Evet, mekân yani UZAM,  KARAKTER ve ZAMAN ‘ı konuşacağız.

Size ilkin kendi tanımlarımı sunmak isterim; Sınırla zamanda bunları iç içe anlatmak zorundayım çünkü birbirinden ayrı düşünürsek pek işlevsel olmayacağı gibi istediğimiz anlamda sonuç da alamayız… Konuyu yalınkat kavramamalıyız.

Öyküyü içine yerleştirdiğimiz kâse; UZAMDIR.

ZAMAN bu kâsenin içindeki sıvıdır. Miktarını ve yoğunluğunu biz ayarlarız.

KARAKTER, kâsenin içindeki birbirinden farklı renk ve katılıktaki parçacıklardır. KARŞILIKLI KONUŞMA sıvının zevk vermesi için kullandığımız tılsımlı tozlardan yalnızca biridir.

Evet… Ruhumun karanlık mağaralarında, yaşamdaki ayrıntıların yanı sıra, bilincimin seçtiği renkler, bilinçaltı tozlarım, hayallerimin damlacıkları bulunur. Öykü yazmak için bunlardan aldığım uygun oranları bir araya getiririm. Kimi zaman yüksek ateşte, kimi zaman kısık ateşte hazırlarım. Bazen de soğuk servis ettiğim olur. BU BAKIŞ AÇISIDIR.

Karışımın yoğun olmasını istiyorsam sıvıyı yani zamanı sıkıştırırım.

Burada dikkat etmem gereken;

Hem öykü zamanı

Hem söylem zamanı

Hem de okuma zamanının özenle ayarlanmasıdır.

Hazırladığım karışımın kıvamını çabuklukla tutturabilirim. Ama işlerin ters gittiği zamanlar da olur.  O zaman çığlıklarım dört yöne uzanan dehlizlerde çınlarken, asamın ucu ve pelerinimin etekleri her şeyi kırıp döker. Uzun tırnaklarımla karakterlerimi, öykülerimi, zamanları parça parça ederim. Bu yaratıkla yaşama cesareti gösteren biri var. Sol omzumda yaşar.

Adı Kırmızı. Ve bana soğukkanlılıkla sorar:

“E, “der, “Neler oluyor bakalım?”

Homurdanırım.

“Şu yazdığın berbat bir şey,” der.

“Ne dedin sen?”

“Dediğimi duydun.”

“Eceline mi susadın? Seni uyarıyorum, bu damarıma basma huyundan vazgeç!”

Gözlerini tavana diker;  “Neden karışımı yeniden yapmıyorsun?”

“Karışımı yenilemek mi? Nesi var, mis gibi karışım işte… Hem sana ne?”

Sinsice bekler.

“Kolaydı öyle…”derim.

“At onu, yeniden başla!” diye saldırıya geçer. Her şeyi döküp saçar.

“ Defol başımdan! Yoksa…”

“Ne yapacaksın?”

“Canını alacağım…”

“İyi, gidiyim de gör…Ararsın ama sonra…”

“Seni mi arayacakmışım hah !”

“Ben olmasam…”

“Huzur bulurdum biraz,”

“Tabi, tabi… Yanlışlarını bulunca ayy evet diye çığlık atan kim?”

“Seninle ilgisi yok, canımın yanması yüzünden.”

“Burada yaşamamı isteyen sensin!”

“Doğru, yoksa çoktan elimi kana bulamıştım!”derim.

Havada sözcükler uçuşur, hepsini onun kafasına fırlatırım.

Ve yeniden başlarım. Eğer karışımdan mutlu olduysam, damıtmaya sıra gelir. Gene göz gözü görmez, ortalık dumanlar içinde kalır. Beklerken tüm dehlizlerde dolaşan yankılar korkutucu, solunan kokular geniz yakıcıdır.

Hazırladıklarımı gözden geçirme zamanı gelir. Onlar şimdi başka birinindir ve ben “Kırmızı”nın tüm acımasızlığını öykülere püskürtürüm. Yeni anaforlar, depremler, yangınlar… Her şey yolunda giderse yeni ürünümü o uzak korku şatosunun kapısına bırakır, süpürgeme binip mağarama geri dönerim. Kapı açılırsa, öykü size doğru yolculuğuna başlar. 

Size bir uzam yaratmaya çalıştım. İki de karakter. Burada cadıyı ben oynuyorum, gördüğünüz gibi.  Türlü araç gerecim, malzemelerim var.

Bir de beni durmadan eleştiren bir asalak devrem. Adını Kırmızı koydum, kırmızının sembolojisini hesaba katarak yaptım bunu. Onunla karşılıklı konuşmamdan ikimiz hakkında aşağı yukarı bir fikir sahibi oldunuz.

Sizin imgelerinizi harekete geçmeyi umarak kullandım bu sözcükleri. Ama bence uzam öyle bir şeydir ki öyküyü çerçeveleyip sabitleme çabası olmasına karşın yazarın yorumu ve okur algısı işin içine girdiğinden değişir, ne dersiniz?  Karakterleri  de sizin dağarcığınızdaki genel tanımlardan yararlanacak çizgiler şeklinde verdim.

Mekan yaratmada en büyük usta Edgar Allan Poe’dır biliyorsunuz.  Bakın şimdi:

“Ve bu çimenliklerde yer yer, düşsü korular uzanırdı. Bunların fantastik ağaçlarının uzun ince gövdeleri dik yükselmez, öğlenleri vadinin ortasına düşen gün ışığına doğru zarifçe eğilirdi. Abanoz ya da gümüş renkli görkemli kabukları öyle pürüzsüzdü ki Eleonora’nın yanakları dışındaki her şeyden daha düz, daha kaygandı…” (Eleonora)

Mekan betiminden yavaşça karaktere götürdü bizi yazar.

   

Bir görüş günümüz öyküsünde uzamın kullanılmaz olduğudur. Ama bunu tümüyle yok etmek değil mekânın gizlendiği veya gizemli olarak var olduğu şeklinde yorumlamak gerek. Anıştırmayla okura önerilen uzamdır bu. Belki de bizi yanıltan, mekân dediğimizde eski metinlerin uzun betimlemelere yönelmiş olması.  Çağdaş öykü için atmosfer yaratmak deyimi yeğleniyor. Mekân iki boyutluluk, anlatıcının var olduğu bir ses iken, atmosfer yaratmak sanki üç boyutlu ve okurun imgesine güvenen bir kavaramdır, okura orada olma duygusu verir. Hayal edilebilir ayrıntılardan oluşturulur ve metnin damıtılmışlık düzeyini yükseltir.

Sanırım uzun betimlemelerden vazgeçilmesinin nedeni artık okurun gelişen iletişim olanaklarıyla bilgi ve imge dağarcığının ulaştığı zenginlik düzeyi.

Bir metne başlarken “Bir ev” diye başlayabilirim. Hemen bu sözcükle ilgili verileriniz bir ev düşler.

“Lüks bir ev” dersem, başka bir ev tasarlarsınız.

“Havuzlu ev?”

Başka bir şey yapacağız: “Öyle bir mahallede yaşıyordu ki evlerin havuzları kanallarla birbirine bağlanmıştı”

 “Kapı açılınca evden beklemiş yağ kokusu yüzüne vurdu.” Burada da bir evden söz ediyorum. Ama nasıl bir resim çizdik gördünüz mü? Anlatmaya gerek var mı?

“Evin badanasına baktı, ‘Olamaz renge bak,’ diye düşündü, ” Karakterin beynindeyiz şu anda ve olumsuz düşüncesiyle bize bir şeyler anlatıyor bu cümle değil mi? Peki gözümüzü karaktere çevirelim; kadının başında şık bir şapka vardı, yüzü küçük ve beyaz, dudakları kırmızı boyalıydı. İpek bir boyun atkısı, eldivenleri siyah trençkotuyla uyumluydu.”

Uzam, başka amaçlar için de kullanılır. Bir zamanı, tarihsel kesiti veya yaşam kesitini yakalamak için var ederiz. Gerçeklik duygusu yaratırız. Beri yandan zaman öğesi ve karakter öğesiyle de -tersi yani- mekâna ilişkin ipuçları verebiliriz.

Ter içinde uyandı, her şeyden kopmuş, bir süre evde aylak aylak gezindi. Sonra bir sigara yaktı ve oturdu, kafası bomboş, buruşmuş pantolonundaki kırışıklara baktı. Ağzında uykunun ve sigaranın tüm acılığı vardı. Pörsük ve gevşek günü, onun çevresinde, vazonun içindeki su gibi çalkalanıyordu. Albert Camus karakter öğesiyle uzamı gözümüzün önüne bırakıyor.

Kolay anlaşılabilir uzamlar yaratabiliriz veya karakterlerin iç dünyası kanalıyla oluşturulan uzamlar kullanabiliriz. İkinci seçenek karmaşık gözükür. Çünkü işin içinde yazarın beyni, karakterin beyni ve okurun beyni vardır.

Boyacı çocuk, fırçasıyla boya sandığına tram-tak, tram-tak vurduğu sırada, trafik polisinin düdük sesi çelik bir tel olup ileri fırlıyor. Taşıtlar durduğunda, kalabalık karşıdan karşıya geçmek üzere dalgalanıyor. Kethüda, Oltu taşından tespihini tırnaklayarak yanaklarının içini çiğneyerek yürümeye başlıyor. Ama peltenin içindeki karıncadan farkı yok şu an, elden ne gelir. Az önce geçip giden atılgan mobilet gibi ortalığı yırtıp parçalamak istiyor ama…

Bu ben. Tuz Saraylar kitabımda Kethüda öyküme eksen karakterin gözüyle giriyorsunuz.

Bu örneklerde bir şey daha dikkatinizi çekti sanırım; öykünün gerekliliğine göre açık mekân veya kapalı mekân kullanabiliriz.

… su setindeki kırık bir şişenin boynundan küçük pırıltılı bir yıldız noktası çakıp söndü

ve bir köpeğin ya da kurdun yuvarlak kara gölgesi belirip koşmaya başladı…. Çehov konuştu.  Açık mekânda geçen bir öykü bu

 “Bir sabah tedirgin düşlerden uyanan Gregor Samsa, dev bir böceğe dönüşmüş buldu kendini.”

Kafka konuştu. Bize Dönüşüm öyküsünü anlatmaya başlıyor… Kapalı mekanda geçen bir öykü  bu biliyorsunuz.

Mekânı kimi zaman kurşunkalemle, kimi zaman pastel boyayla kimi zaman da çok renkli çizeriz. Üslubumuz veya seçtiğimiz konu neyi gerektiriyorsa.

Yazılı metin okurun duyularını kışkırtır bazen. Retinadan gelip beynimizin arka kısmında işlenmiş kayıtları kışkırtır. İşitsel ve dilsel bellek dediğimiz loba yöneliktir.

“Derken çanların çalması durdu, ağılda tüfekler patlayarak öğlenden sonranın havasını patiska yırtar gibi yırttı.” Carlos Fuantes’in bir cümlesiydi bu. İşitsel belleğimize sesleniyor yazar.

Mekânı  ve karakteri yaratırken çok ayrıntıyla işimizi görürüz. Bunlardan bir tanesi karşılıklı konuşmadır. Benim sol omzumdaki Kırmızıyla konuşmamın dışında başka bir örnek getirdim size; birkaç yönden bakacağız bu seçtiğim sahneye çok işlevsel bir sahne bu… Müthiş.

Ben bu gece Aydanur’da kalmak istiyorum” dedi. “Çok ısrar etti, ona söz verdim, geleceğim, dedim. Yarın oradan işe geçerim.”

“Olur, git,” dedi Mahmut.

“Dur, senin çayını da getireyim, öyle giderim.”

“Yatıp kalmayasın, dikkatli ol.”

“Yok canım. Gerçi biz bu gece sabahlarız herhalde. Aydanur beni uyutmaz. Bilirsin, sohbeti boldur. Değil mi?”

“He… iyidir.”

Burada yaratılan atmosferi algılıyoruz değil mi? Beri yandan, karakterlerin beden hareketlerini düşleyebiliyoruz. Yazar, ses vurgusuyla kişisel sözcükleriyle de hem karakteri yaratıyor hem yaratılmış atmosfere küçük dokunuşlarla pekiştirmeler gerçekleştiriyor.  Kapalı bir mekân; bir ev burası .  Çift evli. İkisi de çalışıyorlar.

Adam pek de kibar biri olmasa gerek “He” deyişinden anlıyoruz.  Karısının ona çay getirmesi gerekiyor, kendi gidip almıyor. İzin almasına bakılırsa kadın adamdan biraz çekiniyor. Adam, ikazını da yapıyor.  Ayrıca çok incelikli bir ipucu var. Hissetiniz sanırım. Bilirsin, sohbeti boldur. Değil mi? Üçünün de öncesinden oturup konuşmuşlukları var… Ama Değil mi? Söyleyişinde özel bir vurgu var. Bir ima seziyor muyuz? Evet. 

Hasan Özkılıç…  ’ Güzel Günler İçin’ adlı öyküsünden seslendi bize.

Aynı diyalogla zamanı vurguladı gizlice. Bu karşılıklı konuşma sabah geçiyor, İşte öykünün tılsımlarından birini daha keşfetmiş olduk. Zarafetle hissettirilen bir ayrıntı yakaladık.

Diyalog konusunu anlatırken atlamamamız gereken başka bir açı İÇ KONUŞMAdır. Bilinç akışı, hayal kurma (ileri sıçrama ) , anıları anımsama (geriye dönüş) kendi kendini sorgulama, teknikleriyle istersek mekânı genişletir, zaman sıçramaları yapar, karakter çizimini gerçekleştirir,  istersek de zaman unsuruyla da oynarız. Gördüğünüz gibi her şey iç içe…

Zaman kavramına bakarken gözden kaçırılmaması gereken üç tanım var.

ÖYKÜ ZAMANI ;Anlatım içeriğinin bir parçası olarak var edilen zamandır bu. Az önceki diyalogdan anladığımız gibi. Yazarın damak tadına göre bunu istediği oranda kullanır.

Kimi kere “Aradan yüz yıl geçti.” Diye bir cümle kurar ve bizi çok ilerilere götürür. Bu öykü zamanıdır.

SÖYLEM ZAMANI ;Başka bir örneği inceleyelim.

“Belki anlama özürlüyümdür, ancak bir beyefendinin uykuya dalmadan önce yatakta bir o yana bir buyana döndüğünü anlatmaya, neden 30 sayfa ayırmış olduğunu bir türlü anlamış değilim.”

Ollendorf Yayınevi adına Bay Hombolt, Proust’un Kayıp Zamanın İzinde yapıtını geri çevirdiğinde kullandığı cümleler bunlar.

Beyefendinin uykuya dalmadan önceki durumunu 30 sayfa boyunca anlatma işi, söylem zamanı.

Burada bir yöntem sezinliyoruz.  O yöntem okurun tepkisiyle etkileşim içinde bir okuma zamanını kabul ettirmektedir.

Yazılı metnin uzunluğuna göre metni okumak için öngörülen süredir bu.

Söylem zamanını kaç şekilde kullanırız?

  • Yazılı metin eylemle eş zamanlı olur.
  • Yazılı metin eylemden kısa olur.
  • Yazılı metin eylemden uzundur. (Bu tür metinleri bazen gerilim artırıcı unsur olarak kullanırız. Buna spazm zamanı adını veririz. Burada yalnızca sözünü edip geçelim.)

Bunları yapmak için değişik teknikler kullanırız. O ayrı bir konu.

Şimdi OKUMA ZAMANI kavramına biraz değinelim.

Öncelikle şunu söylemek gerek, öykü zamanı=söylem zamanı=okuma zamanı olursa eğer, gerçeklik duygusu daha keskindir. Filmlerde uygulanan yöntemdir bu.

  • Az zaman yalın anlatıma götürür bizi.
  • Çok zaman için ayrıntılı anlatım ve süslemeye gereksiniriz. Bu betimleme bolluğudur. Anlatıdaki çeşitli noktaların ayrıntılı anlatımı söz konusudur.

Zamanı betimleme kanalıyla yönetebileceğimiz gibi diyalog kanalıyla da yönetebiliriz.

  • Çabukluk, kısa diyalog,
  • Dağıtım yaparak pornografik, uzun diyaloglar yazarız.

Kimi metinlerin hızlı okunması gerekliliği vardır. Heyecan ve hız duygusu vermemiz gerekiyorsa çok söz, kısa cümlelerle yaparız bunu.

Bazen oyalama teknikleri gereklidir. Bu kere anlatısal zamanı, geciktirici olarak uzatırız. Çevrimsellik ve durağanlık yaratırız ve kimi görüşe göre bu teknik metnin tadını çıkarmamızı sağlar. Bunu diyenler, okurun çıkarımsal gezintiler yapmasına olanak sağladığını söyler. Nedir bu çıkarımsal gezintiler? Okurun öykünün devamına ilişkin,  öteki öykülerle kendi yaşam deneyimlerinden oluşan bir tahmin yürütmesi sürecidir.

Her kullanımın gereklilikleri vardır diyelim ve artık beynimin karanlık mağaralarından çıkalım. Sevgili ustalarımızdan İnci Aral’ın bir sözüyle vedalaşalım. Ona bir selam göndermiş olalım. “Yazar dokunmadan önce sözcükler oraya buraya dağılmış ses ve işaretlerdir. Gündelik dilin başıbozukluğunda uçuşup dururlar. O, sesler arasındaki bağı sıkılaştırarak, onları ayrı ayrılıklarına duyusal ve zihinsel bir birlik kazandırmak üzere bir araya getirip kendisine ait kılarak, sanatsal yaratılışın ruhuna uygun biçimde yeni bir şey yaratır,” der Anlar, İzler, Tutkular’ adlı yapıtında…

Deniz kestaneleri

Serap Gökalp’in Kulak Misafiri kitabından.

İrfan, parmaklarını masaya “iki de keklik bir kayada ötüyor” diye mırıldanarak vurup duruyordu. Necdet Usta, ya sabır çekerek önce meyhanenin duvarlarındaki isli resimlere baktı, sonra yine İrfan’ın parmaklarına. İçleri hafif yeşil, dümdüz kesilmiş tırnaklar. Küt parmaklar, eski usul, sofra bezinden masa örtüsüne hınçla düşüp kalkıyordu. Sigara yanığından delinmiş yere özellikle mi vuruyor, diye aklından geçirdi Necdet Usta. İrfan’ın belli ki kafasının içinde duyduğu ezgilere uydurduğu taptaplar sinirine dokunuyordu. Rakıları bitmiş, içerisinin havası ağırlaşmış ve İrfan kelle olmuştu. Ayrıca karısının, büyük olasılıkla yola bakan pencerenin kenarında oturmuş, kendisini bekliyor olduğunu düşündükçe de iyice keyfi kaçıyordu. Pişman olmuştu İrfan’la içmeye evet dediğine.

“Bir derdin var senin, bütün gece içip durdun, anlatırsan rahatlarsın diyordum, hiç…”

“Ayın altısında bir hesap var,”dedi İrfan.

“Ne hesabı bu?”

Cevap vermedi, iki parmak masaya inip kalkmaya devam etti.

“N’apıyorsun sen?”

“Türkü dinliyorum.”

“Ner’de çalıyor peki?”

İrfan işaret parmağını ağır bir şeymiş gibi kaldırıp şakağını taptapladı bu kere, “Kafamda.”

“Peki bu taptaplar neyin nesi?”

“Türkü’deki davul.”

“ Tövbe Yarabbi, tövbe estağfurullah” dedi Necdet sıkıntıyla yere bakarak. “Hadi kalkalım artık. Yengen uyumamıştır. Camda bekliyordur, geç oldu.”

İrfan, gözünü dikmiş ona bakıyordu. Çengeldeki koyun kadar trajik bir görüntüydü bu. Hani kasaplar kafasız, derisi yüzülmüş, tepesi aşağı hayvanları asarlar ya… Kıçlarına da bir demet yeşillik tıkıştırırlar. Uzuvları kütleşmiş gıdaya dönüşmüş hayvanların kafaları da karşı vitrinde sakatatçıda sırıtmaktadır. Kelle paça olmayı bekleyen akça pakça organlar ve pörtlemiş gözler gelip geçene şaşkınlıkla bakmaktadır.  İrfan, sanki karşısında böylesine duygusallık kilitlenmesine neden olacak bir görüntü varmış da o görüntüyü bir türlü gözünün önünden silemiyormuş gibi bakıyordu.

“Ne?” diye korkuyla sordu Necdet Usta. İrfan’dan yanıt gelmeyince ciddi olarak tedirgin olup kekeledi ve “N-ne var?” dedi tekrar.

Kalktılar. Bereket ısrar etmedi İrfan, oturalım diye tutturmadı. Belki de oda bıkmıştı buradan. Meyhaneden çıkıp yürümeye başladılar. Necdet Usta bir şey söylemiş olmak için;

“Kendine doğru düzgün elbiseler almalısın. Leş gibi bu kılık” dedi.

“Altısından sonra alırım belki. “Sevemez kimse seniiiiiiii!”

“İrfan yapma bunu,” dedi Necdet, iyice canı sıkıldı.

Gecenin ikisiydi. Tahir Caddesine çıkan ara sokak bariton sesle doluverdi birden. Anında, apartmanlar kendilerine yer açmak için, pencere kanatlarını daralmış insanların kolları gibi gerip, bu sesi göğüslemeye çalıştı.

Çöp kamyonu geçmemişti. Varillerin çevresindeki başıboş kediler ve köpekler bile sesten yer kalmadığı için kaçıştılar.

Sokak lambasının dairesi içinde iki kişi. Bir tanesi Kestane Bar’a giden bir tarafı Bakkal Nuri’yle Terzi Hikmet’in dükkânlarının önünden geçen karanlığın çevrelediği ışık dairesi… Camlara üşüşen sokak sakinlerinin gördüğü buydu. Kedilerse yalanacak parlak renkli bir sıvı gibi yere saçılmış ışıktan ve çöp bidonundan uzak durmak zorunda olduklarını hissettiler. Mamalarını çiğneyen bu kocaman ve sert patilerin can yakıcı olduklarını öğrenmişlerdi.

“Yediremiyorum ağbi” dedi İrfan, şarkı söylediği sesle. “Olmaz böyle bir şey! Kendimi pösteki edip ayaklarının altına sereyim, ayağının türabı olayım, o beni istemesin! Bana yapılır mı bu? Yapılır mı Necdet ağbi ya?”

Ağabey demeyip sözcüğü kısa kesiyor, ğ yi gırtlağında iyice fokurdatıyordu. Bu onun olağan konuşması değildi ve gözlerini dikmiş söyleniyordu. An gelip hayalindekine savuracağı bir yumruğa karşı tetikte duran Necdet Usta bir eliyle de İrfan’ın kolunu teselli etmek için sarsıp duruyordu.

“Vallahi anlamıştım kız meselesi olduğunu.E, bütün gece sustun, şimdi sokakta avaz avaz bu konuyu mu konuşacağız oğlum? Akıllı ol biraz. Akıl sepetini yanından ayırmayacaksın hiçbir zaman.”

“Akıl sepetinin sapı deliliktir Necdet Ağbi. Delilik olmasa aklı nasıl taşırsın? Sevemez kimse seniiiiiiii!”

Karanlığa sığınmış bir kedi, İrfan’ın korkutucu burun deliklerini, bağıran ağzını ve ışık geçirgen gözlerini, onların gerisinde beşinci kattaki bir ayrıntıyı gözlüyordu. Işıklarını karartmış, perde arkasından sokağa bakan gözlük camları… Bu gözler, aşağıdaki ayakkabıların burnunun, omuzlarından önce doğru çıktığını, kibrit çöplerinin sağa sola hareket ettiğini görüyordu. Hararetle konuşanın ve şarkı söyleyenin tepelerindeki dazlaklarıyla alay ediyordu. Gafil avlanmışlardı. Karşıdan görünüş için harcanan çaba yukarıdan bakış için çaresizdi.

İrfan kendi göğsünü yumrukladı; “Sevemez kimse seniiiiiiii!” Boğazından gülle gibi fırlayan ses, sokağı, apartmanları, top ateşine tutuyordu. Her mısradan sonra epey duruyor, düşünceli kafasını sallayıp sonra sürdürüyordu:

“Benim sevdiğim kadaaaar! Sevgilim seeeen olmasaaaan! Yaşamak neye yaraaaaar? Ne yapacağım ben Ağbi? Çiçek mi ekeceğim? Necdet Ağbi? Yedirdi bana deniz kestanelerini!” Havaya doğru bağırdı; “Seni sevdim diye bu deniz kestanelerini yedirdin bana!”

Başını yukarı kaldırdığında bu kere dazlağını kedi gördü. Yukarıdan ise çaresiz ve aç bir yavru kuş görüntüsü veriyordu, kesik böceksi hareketleri kedilere çok korkutucu geliyordu ama. Üzüntüyle ciğerlerini şişirip sürdürdü şarkısını: “Sevgilim seeeen olmasaaaan! Yaşamak neye yaraaaaar?”

“İrfan” dedi Necdet “Ayıp oluyor, herkes camlara çıktı.”

“Ben saçının telinden o yuvarlacık topuklarına kadar vurulayım, sen bana deniz kestaneleri yedir ha?!  Yaşamak neye yaraaaaar?”

Yüreğinin derinliklerinden, kıskançlık, ilgisizliğin yarattığı düş kırıklığı, ağzından şarkı olup fışkırıyor, insanları apartman camlarından yarı bellerine kadar dışarı sarkıtıyordu. Kediler aşırı ses yüzünden rahatsız, kulaklarını kısıp biraz daha köşelere siniyor, Necdet’in zayıf fıs fısları bu yangın karşısında çaresiz kalıyordu.

“Yapma İrfan, böyle sokak ortasında bağırmakla kızın sevgisin kazanacak değilsin. Ağır ol biraz. Etrafı rahatsız ediyorsun. Polis molis çağıracaklar. Gece yarısı karakollarda, başımız derde girecek oğlum…”

“Sakin olamam ağbi! Necdet Ağbi! Yerlerde süründürdü beni! Yerlerde!.. Yalnız seni düşünüüüüür! Yalnız seni yaşarıııım! Gördüğüm anda anlamıştım zaten, biliyor musun?  Boku yedim ben, dedim, biliyor musun Necdet Ağbi. Yaktı kavurdu beni o kızıl saçlar!”

“Boya kızılı!” diye küçümsedi Necdet, berbat hissediyordu kendini, bir tanıdık falan varsa diye içi daralıyordu.

“Boya kızılı değil ağbicim. Sahici kızıl bu! Giritli ah! O boy, o pos, o endam! Bir yürüyor ki barsaklarımı söküp alıyor Ağbi! Böylesi görülmüş değil! Seni sevmekten değiiiiiiil ! Yapma etme, gitme diyorum, götürüyor barsaklarımı çekip! Kaybetmekten korkarıııııım!  Barsaklarımı n’apiyim Ağbi, onu kaybetmekten! Yedik bir kere bu deniz kestanelerini! Bir gülüyor Ağbi, bir kahkaha atıyor, şekere dalan sssinek gibiyim, anlamıyorsun! Yapma diyorum, böyle gülme. Yerlerden topluyorum barsağımı, ciğerimi darma dağınık oluyorum yau! Ah yedim ben o deniz kestanelerini yok çaresi… Tabii ki gönlümle seviyorum, Necdet Ağbi, sakatatçı mıyım ben? Acı çekiyorum diye… Yani sen anla halimi!”

“Güzelse güzel, sende gönlü yok be oğlum, kdyver gitsin.”

“Bir fistan giyiyor; su. Aktı akacak üstünden. Aktı akacak ki günaha sokacak adamı! Sevemez kimse seniiiii! Benim sevdiğim kadaaaar!  Annemgillere söyleyelim, sen de destek var bana, yengeyle falan gidin isteyin bana. Babam rahmetli göremedi ama…”

“Tamam. Bu hafta yetişmez. Haftaya muhakkak gideriz.”

“Haftaya mı? Ayın kaçı oluyor haftaya?”

“Beşinden, altısından sonra.”

“Olmaz Ağbi. Ayın altısından sonra anlamı yok ki!”

“Niye? Nesi var gelecek haftanın?”

“Gidecek Ağbicim, gidecek. Yedirdi bana deniz kestanelerini, çekip gidecek. Nasıl yemeyeyim Necdet Abği? Gözüm, görmesin tamam ama gözümün önünden gitmiyor ki haspa! Yaşamak neye yaraaaaar?”

“İrfan, oğlum, tut kendini biraz. Böyle koyverme. Koskoca adamsın. Yakışıyor mu bu sümüklü oğlan tavırları canım?”

“Tutamam kendimi ağbi, içim yanıyor diyorum sana! Duysunlar! Rezil de olayım mezir de umurumda değil, yemişim ben deniz kestanelerini, hayır eder miyim hiç? Ulan parası olan adamda böyle sevda olur mu zilli? Bir kere o adamın saçı olmaz! Kuşu uçmaz, kervanı tar-u mar… Çöl olur o çöl! Şşş Necdet Ağbi, bak yoksa bunun zengin mengin bir vay vayı falan mı var? Kim bilir belki başkalarına da deniz kestaneleri yedirmiştir bu?”

“Bilmiyorum. Belki vardır, belki yoktur Ama sen susmazsan polis bir deniz kestanesi yedirir ki bize, ikimiz de beğeniriz. Yapma, hadi yürü gidelim, yengen bekliyordur beni. İçim daraldı yahu! Nereden beladan sana olur içelim dedim. Sen nerenle içtin bu zıkkımı be oğlum? Sonradan vurdu seni?”

“Her an seni düşünüüüür! Her an seni yaşaaarııııım!”

“İrfan, bak ne diyeceğim; şimdi sen git yat, kafanı topla biraz. Sonra alırsın kızı karşına, konuşursun, belki kabul eder.”

“Etmezzzzz ağbicim, etmez. Çayırın rüzgârı kadar gamsız…”

“Canım nereden biliyorsun? Hiç sordun mu?”

“Seni sevmekten değiiiil! Kaybetmekten Korkarııııım! Tabi ki konuşmadım. Nasıl konuşabilirdim ki bu içimdeki deniz kestaneleriyle? Bilmem ne fakültesini bitirmiş, bilgisayarla haşır neşir, su gibi kız. Etrafı su kuşu dolu Ağbi. Bana düşen deniz kestaneleri!”

Sokaktaki herkes uyanıktı. Ama hiç kimse polis imdatı aramayı aklından geçirmemişti. Balkonlardan, pencerelerden ve perde arkalarından yutarcasına dinledikleri öykünün devamını merak ediyorlardı. Kadınların bazıları bu tutku karşısında gizli gizli ağlamaya başlamış, bazı erkekler sigara yakmıştı karanlıkta.

Üst katlardan görünen, abartılı el kol hareketlerine karşın konuşmalarının anlaşılmamasının yarattığı şeffaf duvar duygusu bir anda yırtıldı; İrfan şarkıya baştan başladı. Hiç kesmeden sonuna kadar o harika sesiyle şarkısını okudu. Ezgi parçacıklarının delik deşik etmediği bir karış duvar, tek bir yürek kalmadı. Su gibi kimi kere coşkulu ve güçlü, kimi kere sessiz ve işgal edici her köşeye sindiler.

Derin bir sessizlik oldu; kimsecikler yokmuş gibi. İrfan’a uzayda tek başına kalmışlık, hiçlik duygusu veren bir sessizlik. Sonra bir alkış tufanı koptu. Yukarıdan aşağıya konfeti olup yağdıkça yağdı…  Apartmanların sıkıntıyla açılmış gibi duran pencere kanatları şimdi kucaklamak için duruyordu karanlıkta.

İrfan yukarılara, karanlığa doğru baktı. Efendiden bir şey isteyecek oldu, ağzı açılıp kapandı, sustu. Başını önüne eğip kıpırtısız kaldı. Kedi efendiden tüm korkusuna karşın cesaretini toplayıp bir parça tavuk kemiği kaptı götürdü. İrfan tam bir şey diyecekti ki, uzun sarı saçlı bir travesti başka bir karanlık sokaktan çıktı. Yalpalayarak gelip sokak lambasının altında durdu. Yüzüne düşen sarı saçlarını edalı arkaya attı. Makyajı akmış, burnu kanıyordu. Çatallı sesiyle dili dolaşarak yukarıdan aşağı tüm kadınların duygularını dillendirdi: “ Şşş, aslanım” diye seslendi. “Beni sev sen beni! Bana ver o deniz kestanelerini emi!”

“Ulan Cansu! Ne dedin sen elin adamına?!”

Cansu, çömelmiş, lamba direğine sırtını dayamış İrfan’dan gözlerini ayırmadan:”Deniz kestanelerini yiyeceğim dedim!”

“Sen nasıl yersin elin adamının deniz kestanelerini ulan ben varken?”

“Ne oluyor yahu?” dedi Necdet, paniğe kapılarak.”Nereden çıktı bunlar şimdi? Dur kardeşim, olup biten bir şey yok”

“Karışma sen babalık!”

Böyle dedi adam ona, ağzını yamultmuş, bir gözünü kısmış ve bir omzunu çarpıtmıştı. Herkesin gözü önünde olup bitti her şey. Dizleri üzerinde yataklarında durup dirseklerini pencere pervazlarına dayamış olanlar da gördü, kediler de, perdelerin arasından bakan gözler de. Kediler çığlığı duydu, göz ağzın açıldığını gördü. Kediler yere saçılmış kama yalanması imkânsız ışığın ve mamaların arasına düşen yaratığın yere çarpan sesini ve ağzından burnundan fışkıran kızıl sıvıyı gördü, en üst kattaki göz ise bir bilgisayar oyunundaki karakterlerin, ışık demeti içinde kandamlalarını sıçratarak düştüğünü. Çöplerin daha da yayıldığını…

Travestinin arkasından gelip ona bağıran adamın elindeki bıçak tak diye düştüğünde herkes hala camlardaydı. Sesi de duydular gerçekten. Necdet-kimi bilmiyor- durdurmak için hamle yapacakken duraksamış donup kalmıştı. Cansu düşüverdi yere, boş bir beden kılıfı, bir peruktan ibaret yığıntı… İrfan çömeldiği yerde, deniz kestaneleri yüzünden yutkunup duruyor “Çayırın rüzgârı kadar gamsız o,” diyordu kendi kendine, “Sen ona ne bakıyorsun of!”

Necdet Usta, çaresizce ellerine baktı. Vücudundan alevler çıktığına yemin edebilirdi, bu yüzden iki meşale olup uzanmış ellerine baktı. Kaçıp gitmemek için tuttu kendini. Ömrünce bir sokak lambasının altından geçerken bu sahneyi anımsayacaktı. Tekir kedinin kuyruğunu da…

SİZİN İZİ

Serap Gökalp’in Madenci Öyküleri Yarışması 2007 ikinciliğini alan öyküsü. Tüm madencilerimiz ve emekçilerimize armağan…

Sisler içinde yitirilmiş bir gün olacağını bilemezdiniz. Yürürken apansız ayaklarınızı yitireceğinizi, arabaların hareketli bir çift ışıktan ibaret olacağını. Bu narin ve tehlikeli duvar yüzünden kıpırdamaktan korkacağınızı. Çocuklarınızı, evlerinizi, sokaklarınızı hatta rüzgârı bile yutuvereceğinden kaygılanıp, ötesini göremediğiniz pencerelerden dışarı kaygıyla bakacağınızı.

Araçların kaza yapacağını, onları aramak için yola çıkan kurtarma aracının bir elektrik direğinde ya da  yol ortasında kala kalacağını. Cankurtaranların çaresiz mavi ışıklarının sis içinde çırpınmaktan başka bir şey yapamayacağını. Belediye çukurlarında insanların öleceğini ve hırsızların bayram edip köşe bucağa saçılmışken yollarını yitirip karakollara sığınacağını. Siste ne olacağını bilemezdiniz.

Kadın şimdi  kömür galerisinin göğe bakışıyla bakıyor. Yüreği 450 metre derinlikte atıyor. Sümüksü sıcağın şlap şlap seslerini duyuyor. Vagonlar yanıp sönen raylardan karanlığın yüreğine kayıyor. Susuzluktan çatlamış dudaklarıyla küf kokulu ocak ağzı, işçileri emip yutuyor. Sonra öğüttüğü vardiyaların kara çekirdeklerini tükürüyor.

Bunca görmüş geçirmiş, üççeyrek asrı geride bırakmış Mustafa Efendi ilk olarak bir kadının bakışlarından tedirgindi. Ama itiraf etti; ondan değil, birazdan kendini yenik hissedecek, kaygısı bundan. Kasketini geri itip kafasını azıcık havalandırdı. Pandizot kenarlıklar derisine yapışmıştı. Kadın bu hareketi kaçırmadı. Bunca direnmesine rağmen yaşlı adamın çözüleceğinin işaretiydi bu şapkayı geri itmek, sonra çıkarıp tozluymuşçasına pat pat elin tersine vurmak. Adamın kırış kırış yüzünden farksız, kullanılmaktan iyice büyüyüp yıpranmış,  toprak, taş ve çimentoyla zora koşulmuş eller, kasketin gölgeliğini eğip bükerek; “Bunu yapamam hanım, benden olmayacak bir şey istiyorsun” deyip kasketi tekrar başa takan eller…

Hiç sesini çıkarmadı kadın. Bakmayı sürdürdü.

“Yaparsın,” diyordu gözleri. “Yapacaksın,” diye duruyordu sırtı. “Yap ne olur,” diye yalvardı hafifçe kabaran gözyaşları adama.

Ağaç köklerinin dibinde belli belirsiz bir sis, ansızın… Şimdilik masum gözüktüğünü, hatta sevimli olduğunu düşündü yaşlı adam, bakışlarını ondan kaçırdı. Kısa saplı madenci küreği,  sapı duvara dayanmış öylece duruyordu. Duvar maden duvarına benzedi ansızın. Tahta sap, parlak ve kaygandı, kazmanınki de öyle. Bazı ellerine tükürmesi gerekiyordu kullanırken. Dinamit patlatılmış, kayalar temizlenmişti. Tahkimler sağlamdı ama kömür damarı çok inceydi. Önce eğik çalıştık sonra ben yatarak çalışmaya başladım. İşte bu kazmayla. Kürek duvara dayalı duruyordu, aynı şekil. Sıcak. Abidin Usta eski usul, panonun üst ucunu yeryüzüne irtibatlamıştı ama soluğum havaya yapışıyor, ağzımdan içeri giremiyor, öyle hissediyorum. Çavuş canımı sıkmıştı; ver ediyordum kazmayı kömüre. Yedekte Hüseyin vardı. Burnu çelik çizmeleri zemine yapışıp koparak benim öfke parçalarımı, küfürlerimi, çavuşun orasını burasını taşıyordu dışarıya. Islak ve karaydılar. Arada tükürüyordum sinirimden. Tükürüğüm sıcak ve kara… Soluğun, yediğin, düşlerin kara olur madenciysen. Kömür bencildir, kaplar, içine işler, gözünün gördüğü tek şey kömür olmak zorundadır. Yoksa kıskanır, üstüne kapaklanır anlamazsın. Sen kendini madendeyim sanırsın çoktan imam efendiyle yalnız kalmışsındır. İmam seslenir; Makbule oğlu Mustafaaa!  Kalkmak istersin, başın tahtaya çarpınca anlarsın; burası mezardır, başındaki imam.  “Eyvah ben ölmüşüm!” dersin ama elbiselerin çoktan ölü yıkayıcısına vermişler, ayakkabılarını kapının önüne koymuşlardır. Bre aman! Yedi gün evinin etrafında dönenir durursun.

“Bunu yapamam bayan” diye mırıldandı gene ve sesi sessizliğin içinde pek fena durdu gibisine geldi. Sesi mi fena durdu yoksa sözcükler mi tam yerini bulmamıştı pek emin olamadı. Belki tüm diyeceklerini bitirmiş, tüm gözyaşlarını tüketmiş kadının suskunluğu yüzünden.   Otlar çıtırdıyor, çıtırtı sesinden nefret ederim. Karşısındakinin uzayan bekleyişinin adamı daha beter daralttığını keşfettiğinden beri sürdürüyor sessizliğini. Yaşlı adam bulundukları yerin tüm seslerini duyuyor olmasına karşın onun algıları kapalı. Ne bitkilerin kokularını ne toprağın kokusunu ne keskin ışıklı kuş seslerini… Herhangi birinin yapabileceği şeylerle oyalanmak-bir kumaş parçasını katlayıp açmak, bir söküğün ipini çekiştirmek, parmaklarını çıtlatmak- yerine paslı ayaklı bahçe sandalyesinde kaya duruşunu koruyordu.  Yüzünde hiç duygu belirtisi olmaksızın; sadece Mustafa Efendi’yi vicdan azabıyla titreten, her an taşmayı bekleyen gözyaşı buğuları… Ağlasa belki, yaşlı adam rahatça “olmaz”, diyecek ama hiçbir şey yapmıyor olması… Karnım acıkmıştı, öğlen yediğimiz elma ekmek çoktan bitmişti içimde. Sıcak. Ben ses,mes duymuş değildim. Kendi tıklamalarım ve ötekilerin toklamaları sade… Hüseyin, can havliyle koluma yapıştı. Parmakları terden, kömür tozundan kaydı kıllarımın üstünde.

“Dinle!”

“Ne var?” diye terslendim, durmak istemiyordum. Kömür öfkemi alıyordu çünkü.

“Çıtırtıyı duydun mu?” diye fısıldadı, gözleri havalandırma bacası gibi. Sıkıntıyla yere baktım; kara, sonra ona; kara.

“Yoo.”  Saçmalıyor bu velet.

“Çıtırdıyor, nasıl duymazsın!”

“Tahkimlerde mi?”

“Hayır be adam, kömürü dinle!”

Kısa saplı kürek kayıp yere düştüydü, şu kürek işte. 

“Ha s….r! dedimdi can sıkıntısıyla. Küreğin düşmesine değil de çıtırtıya.

Tam o sırada “Kaçın!” diye bağırdı biri. “Göçük geliyor!”

Madenin sakin zamanının küflü kokusu ve kudurduğu zamanki yumurta kokusunu duydu, çenesini sertçe çevirdi savuşturmak için. Kokular yok oldu.

Kadın yedi gündür her Allahın günü geliyor, onu hep uzaktan gördü. İki günden beriyse adama musallat oldu. Adı Belkıs Erk ama Mustafa Efendi bilmiyor. Belkıs Hanım diyor ki; “İstersen sen görmezden gel, ben tek başıma başarabilirim. Eğer bunu suç görüyorsan yani… Ama senin çarçabuk yapacağın iş için saatlerce uğraşmak zorunda kalacağım.  Gören olsa zararı sana… Hiç kazma kullanmış değilim çünkü kürek de. Ama olsun. Yapabilirim. Yeter ki izin ver. Dahası yardım edebilirsin. Bunu yapabilirsin. Hem emeğinin karşılığını vereceğim söz. Ne olur.” Yaşlı adam sade aklıyla bu isteğe hiç mi hiç anlam veremiyor. Kabullenmeyişin, reddedişin gerisindekileri anlamaktan çok uzakta. O çoktandır yitiriş yaşamış değil, hayli zamandır kimsesi yok, o yüzden. Rahmetliler onları çok yorduğunda, birlikte sigara içip,  tepeden aşağıları kömür madenlerini seyrettiği yardımcısı var sade, o kadar. İnsanlar onu yok mu sayar, yoksa kazanılmış bir görünmezliği mi vardır nedir, kimse Mustafa Efendiyle konuşmayı akıl etmez ki. Bir kadınla en son ne zaman konuştu sözgelimi hatırlamıyor. İki gün öncesine dek. Bu geldi ve oraya; o paslı bahçe sandalyesine temiz memiz olmasına aldırmaksızın oturdu, konuşmaya başladı.

Ona; “Ne işin var senin bu toprakla?” bunu sordu ilkin.

“Ne işim olacak? Bunda sorup soruşturacak bir şey yoktur; iş çıkar, yaparsın. Bazı günler; şu mübarek melek gün boyu hiç dinlenmedi mi? diyesin gelir yorgunluktan ama yine de toprağı kazar durursun” dedi Mustafa Efendi.

Mübarek meleği çok eskiden tanıyor. Yeraltında sık karşılaşılır. Artık madene inmem ben, bu işi yapamam, diye karar verdiğinde Hüseyin bez bebek olmuş sallanırken kollarında, başkasını bulamayıp bu işe mecbur kalacağını yine toprağı kazacağını bilmiyordu. Kazmasıyla küreği de…

Çaresizlik duyuyordu, biraz da hüzün. Bütün kapıları zorlanıyordu şu anda. İçeride sıkışıp kalmıştı, bağıramıyor ve dışarı çıkamıyordu. Hüzün bulutları ağır öbekler halinde daima bulunmuştur çevresinde, biri gelir, öteki gider. Burası büyük, çok büyük, tüm hüzün bulutlarını barındırmaya yeter…

“Şimdi o senin çocuğun olsa…” demişti durup dururken.

Kimsesi olmadığını söyledi Yaşlı adam, ayakkabısının burnunu yere vurarak.

“Sana çocuğu olmak nasıldır anlatayım.”İki gündür anlatıyor. Sesinde koyu bir siyahlık. Kaplayıcı buyurgan renk. Onun olduğu yerde diğer renklerin sesi çıkmaz. Tıpkı madende tüm renklerin suskun olması gibi. “Analar hiç yalnızlık hissetmez,” diyor inançla. “Neden biliyor musun? Çocuk yeniden doğuştur da ondan. (Gözlerini patlatıyor.) Sanki  sana bir fırsat daha verilmiştir. Keşke şunu yapsaydım falan dersin ya hani. (Örtüsünü kulaklarının arkasına sıkıştırıp öne doğru eğiliyor.) Çocuğu da öğrettin mi, o da başardı mı, keşkenin birini siliverirsin gider işte! Anladın mı?  Parmakları ölümsüzlük kapılarını açar sana. Onun çocukları da ona, anladın mı beni?  İki ayna arasında dururcasına çoğalırsın işte. Oğlumu kucaklamadan önce ne yapıyordum bilmiyorum.”

Yaşlı adam onun tüm yaşam öyküsünü, tüm duygularını biliyor şimdi. İlyas’ı da.  Yalvarmalarını, baskıcı tutumunu, yorgunluğunu biliyor. Ne denli kararlı olduğunu ve yetmiş beş yaşındaki Mustafa Efendinin onu durduramayacağını da. Ama alınanın geri verildiği nerede görülmüş? Verilmez ki… Yaşlı adam bunu biliyor. Bir de kendi vazifesini. Derinlikli duygularla işi olmaz onun, anneliği nereden bilsin?

Ona bebeğin karnında ilk seğirişini anlatıyor sonra emzirirken göğsünün üstündeki küçük bir elin, meme kaçmasın diye onu nasıl tuttuğunu, saçlarının nasıl mersin ağacına koktuğunu… Adı neden İlyas anladın mı şimdi?

Hayır, anlamış falan değil Mustafa Efendi, sessizce bakıyor. Çocuk rüyadır; kehanet doludur ve kehanetler kendini gerçekleştirebilirler,” diyor Belkıs inançla. “İlyas uyanış demektir, bunu biliyor musun peki?” Hayır, Mustafa Efendi bunu da bilmiyor… Sık nefes alıyor şimdi kadın, soluğu dar yerden çıkıyor. Durup dururken oldu , Mustafa Efendi kaygılanıyor. Uzun konuşmanın sonrasında suskunluk meydanında –öyle ortalık yerde-kala kalmış, uzaklardan bakıyor artık.

Gökyüzünden esrarengiz bir elin koparıp serpiştirmeye koyulduğu sis parçaları toprağı örmeye başlıyordu. Seğirip sürdürüyor; “Benim ömrüm o. Uzamasını yürek çarpmasıyla beklediğim. Oysa olup bitenler sis içinde kaybolmaya benziyor. Öyle şaşkınım ki, hiçbir şeyi yerine koyamıyorum. Anlıyor musun? Parmaklarımın arasından akıp duran şey yüzünden çaresizim. Üzüntümden şaşkın. Bir hata oldu, biliyorum bu düzeltilmeli. Onu arayıp bulmamı bekliyor İlyas.”

Adam lütfen yavaş olmasını istiyor. Ömrü boyunca karşılaşmadığı kadar çok duygu keskinliklerinden paramparça çünkü. Yavaş, artık kaldıracak durumda değilmiş gibisine geliyor, annenin kederinin sızıntısı iki gündür  ihtiyarı sessizce kuşatmış durumda; kurtulamayacağını ve çıkış için onun isteğini yapmak zorunda olduğunu sezinliyor yaşlı adam gene.

Onun,“Her insan kılına varan dek hayat, hayat derken,  sen burada nasıl çalışabiliyorsun?” diye çıkışmasına da; “Belki de ölümden saklanmak içindir, ne dersin?” diye yanıt veriyor. Adamın söylenenleri dikkatle dinlediğinden kuşku yok. Belki  yüzüne vurulanlar yüzünden acılar içinde kıvrandığı da söylenebilir ama yinede bu istek olağandan farklı; dahası uygunsuz geliyor.

Tamam, tut ki  yapmış olsun. Para falan da istemiyor. Tut ki yaptı, ne değişecek ki? Değişen bir şey olacak mı? O güzel kokulu saçlı oğulun büyümesini yeniden izlemeyi, vücudunun serpilişini  tekrardan yaşamayı  mı umuyor? Peki ya kahkahası rüzgâr olup evin içinde mi dolaşacak sanki ?  Hayır. Sadece gördüğün seni çıldırtacak. Bir kadın, bir ana yüreği bunu kaldıramaz ki! Neden böyle işleri kimsesiz ve ruhu kurumuş erkeklere yaptırıyorlar sanıyorsun kadın? Bir erkek dayanabilir de ondan. Hele bu duyguları bilmiyorsa… Ha mermer taşlar, ha bedenler, onun için fark eden bir şey olmaz ki.

Kadın bugün susuyor. Tüm söyleyeceklerini söyledi çünkü. Tepeden tırnağa  yakarış olmuş duruşu; başörtüsü direniyor, bakışları direniyor. Yaşlı adamınsa kavrayışının dışında bu yaşadıkları. Annesini anımsamıyor ki, bir öksüz o. Babası madende kalınca çalışmaktan ciğeri üşüyüp ölmüş anası. Ana bildiği ninesini yedi yaşında yitirdiğinde de kimse onu teselli etmedi. Olmuş bitmiş  şeyler için üzülmek boşunadır, o zaman öğrendi. Ninesini sever miydi? Şalvarının büzgüleri, pazen gömleği serindi kucakladığında. Başı yarıldığında, yaraya tütün basıp üflerken, nefesi sevgi olmalıydı. Göğsüne bastırıp hafifçe iki yana sallarken, ikisi birden beklemişti-çocuk ve ninesi- çocuğun acısının geçip gitmesini. Bu sevgi miydi?

Belkıs,  Mustafa Efendiye; “ bir delikanlıyı sabah uyandırmak için seslenirken kendi gençliğinin yataktaki kaygısız ve yepyeni, uyanması demek olduğunu… İlyas’ın”

“İyi ya, bak bunlar ne hoş kokulu anılar. Onları öylece taze korusana. Paramparça edeceksin.”

“Olmaz! Sen anlayamazsın. Mezarı açmalıyız. Biliyorum ki orada değil. Bir hata oldu ama gözümle görmeliyim, anlasana. O zaman bana onu geri verecekler. Uyanacak. “

Artık sis meraklanmış her köşe bucağı yoklamaya niyetlenmişti, yaşlı adam sigarası ağzında yavaşça kalktı. Sanki hiç direnmemiş hiç de korkmamıştı. Kullanılmaktan sapları parlamış, madenin çalışkan ikizlerini; kazmayı ve küreği aldı. Zamanını hep açık havada geçiren insanların derisindeki kavrulmuşluk vardı ellerinde. Birbirine sürten parmakları, sigara kâğıdı sesi çıkarıyordu. Rengi atmış çelik burunlu madenci botlarıyla kadının düz ayakkabıları patikada yürümeye başladılar. Pantolon diye bacaklarını saran kalın bez,diz yapmış, paçaları, kırçıllı çorapların içine tıkıştırılmıştı. Toz ve çamur yüzünden paslı bir renk almış kaba ayakkabılar; bir çift paslı havanda bir çift tokmak tıkırdıyordu yürürken. Kadının dimdikti, siyah başörtüsü sırtının ortalarına dek iniyordu, gevşekçeydi kumaş titriyordu. Adamın sırtı kamburdu,  kasketi başında, kulakları iriceydi, gözü seğiriyordu. Sigarasının dumanı, ikisinin arasından geriye doğru kayıyordu, sis ayak bileklerine.

“Hadi,” dedi kadın  sabırsızca, “Hadi, sis bastırmadan yetişmeliyiz.”

Kazma sesini saymakla başladı beklemeye, yandaki [Melek Şekercioğlu’nun ruhuna fatiha] yazan mezar taşına dayanarak. Kazmanın tahtaya değişiyle irkildi. Yaşlı adam tekrar baktı ona; belki vazgeçer diye. Vazgeçmedi, sis dizlerine dek yükselmişti. Tahtaları elleriyle aldı mezarcı, aşağı inmek için uygun şekli düşünürken son tahtayı da kenara koymuştu. Bir ürperti kalın derili ensesinden tüm omurgasına aktı; mezar boştu!  Bir anlık dalgınlıkları yüzünden içeri sis dolmuştu!

“Gördün mü?” diye haykırdı Belkıs, sevinçle. “ Sana demiştim. Artık onu geri almak için uykuya yatabilirim. Uyandığımda İlyas da yatağında uyanıyor olacak ve bütün olanlar  sis altında kalacak. Madene de inmedi ki zaten o. Hiç inmedi!” Yaşlı adamın cebine aceleyle bir tomar kâğıt para sıkıştırıp etekleriyle eşarbı savrularak mezarlıktan çıktı, sislere karıştı…

Anne uykuya yatıp İlyas’la uyanabilecek miydi, mezarcı bilmiyordu. Kendisi uyandığındaysa eliyle kazdığı mezarı,  el değmemiş olarak başucunda gülfidanıyla bulacağını da…  Hıdırellez fidanı gibi dikenlerinde siyah kumaş parçasının nereden gelmiş olabileceğini düşünüp duracağını…

            Sisler içinde yitirilmiş  bir gündü. İlkin ayaklarınızı kaybettiniz yürürken; arabalarsa tekerleklerini. Saat ilerledikçe havada yüzen kafalara dönüştü insanlar, arabalarsa iki fardan ibaret oldu. Kıpırdamaktan korkar oldunuz çünkü kimse nereye gideceğini kestiremiyordu. Hiç alışık değildiniz böyle bir ortama. Buralarda hiç sis olmaz ki. Çocuklar biraz sevinecek oldular ama anneler gözlerini çıkararak; “sakın dışarı çıkmamalarını alimallah kaybolacaklarını” söyleyince tüm keyifleri kursaklarında kaldı çocukların. Hele mezarlık neleri gizliyordu bilemezdiniz. Ay bir rüzgâr çıkıverse de süpürse şu sisi dediniz. Ama ne rüzgârla süpürülecek gibiydi sis ne de rüzgârın uyuşukluğundan kurtulacağı vardı. Ara sokaklarda sinsi sisin sesini dinlediniz sessiz… Güneş çok sonra çıktı, renkli telleri pamukların içine saplanıp kaldı bir süre. Boyasız pamuk helvalar yavaşça eriyip gecenin karanlığında kaybolduktan çok sonra bile sisli günün izlerini anlatıp durdunuz, tüm bacalarda…

-o-

Pis Fırçanın Temizliği

        

Serap Gökalp’in Tuz Saraylar adlı kitabından

İki görevli geldi. Yani görevli olduklarını söylediler. Yoksa üstlerinde başlarında bir işaret, öyle havalı bir ceket var sanılmasın.

         “Sivilim” dedi adam.

         “Tabi” dedi Yunus. (Adımın Yunus olduğunu kimse bilmez ki. Pis Fırça diye çağırırlar beni.) “Tabi buyurun, ne vardı?”

         “Seni koruma evine alacağız,” dediler. (Misafir edeceklermiş. Her zaman toplarlar. İtiraz edemezsin.) Ekip arabasına bindi. Yani üzerinde bir takım işaretler olan araca ‘bin’, dediler bindi. Okuması yazması var, var da kafası bulanık işte.

         “Kim bu çöp tenekesi gibi kokan?” dedi Şoför.

         “Bu kokuyor,” dedi öteki. Sonra ona; “Çok pis kokuyorsun” dedi. “Sokak köpekleri bu kadar kokmuyor.”

Kıkır kıkır güldü Yunus;

         “Bana Pis Fırça derler, boşuna mı?” diye övündü. Kendisini korumak için en iyi yöntem. (Gerçek adım balık ama sudan nefret ederim.)

         “Bu yıkanmadan olmaz ağabeycim. Binaya bile sokmadan yıkanmalı”  dedi öteki.

Pis Fırça, ceplerini karıştırdı. Cebinden iki karasinek çıkıp arabanın içinde uçmaya başladı.

         “Bir sigara içebilir miyim?” dedi yalvarırcasına. Nedense heyecanlanmıştı. (Tam olarak heyecan denmez aslında.) Kalbi çarpıyor. Kalbiniz iyi için de çarpar, kötü için de dikkat et diye çarpar. İyi için mi kötü için mi çarpıyor şimdi karar veremiyor…

         “Dubara!” diye mırıldandı.

         “Arabada mı içeceksin?” dedi görevli, hayatında bundan saçma bir şey duymamıştı. Pis Fırça yeniden karıştırdı ceplerini, aslında biliyordu, hiç sigarası, izmariti yoktu ama, bazen unutulur ya cepte…Cep… ten bir iki sinek daha çıktı.

Görevli gözlerini devirmiş onu izliyordu… İzliyordu ama aaa, gözlerine inanamıyordu.

         “Kaldır bakayım kolunu” dedi. Kol kalkar kalkmaz birkaç sinek daha uçup çemberler çizmeye başladı, havada.

         “Aman Yarabbim” diye mırıldandı görevli.

         Arabayı kullanan “Yahu bu sinekler neyin nesi? Cam mı açık arkada, çöp yanından mı geçtik de ben anlamadım?” diye sinirlendi, sinekler göz pınarlarına burun deliklerine tık tık yapışıp kalkıyordu. 

         “İnanmayacaksın ama bu adamın paltosunun altından ve ceplerinden çıkıyorlar” dedi arkadaşı.

         “Haad’di be!” dedi Şoför.

         “Seni bilmem ama ben ilk defa gördüm böylesini,” dedi görevli.

         “Hemen dezenfektasyona. Hatta bizi bile almalılar,” dedi şoför, tiksintiyle dudakları gerilmişti.

(E, atın beni arabadan!) Bu yeni bir uygulama olmalıydı. Onları asla temizlemeye yeltenmezler… “Ben yıkanmam!” diye açıkladı kesin bir dille. Cevap veren olmadı, sigara falan veren de.

         Her zamanki sığınma evi değildi. Araba bir kapıdan hızla içeri daldı ama Pis Fırça akşam alacasında “hastanes” kelimesini seçebildi. (Ne hastanesi? Üstelik aracı her zamanki gibi tıka basa doldurmadılar.) Bir kişiyle toplama mı olur?   “Dubara!” diye bağırdı.  Araçtan indirildi.

         “Şu ayağını da doğru bas. Bize rol yapmana gerek yok,” dedi adam ters ters.

Düzgünce yürümeye başladı Pis Fırça.

         “Bekle bur’da. Az sonra seni çağırırlar.”

         “Baksana, sigara ver’cen mi?”

         “Hay gözün kör olsun, al da zıkkımlan. Sakın içeri sigarayla gireyim deme ama.”

         “Merak etme. Bir de yedek…”

         “Ananın gözü…”

         “Tamam, tamam, kızma.” Neşeyle güldü. Sigarasını keyifli etrafına bakarak içti.  Az sonra, binadan içeri soktular. Giriş katı. Sağ kapı.

         “Üstündekileri hemen çıkarıyorsun” diye buyurdu görevli. Bu yeniydi. Getirenlerden değildi.“Paraları şu poşete, ceplerinde başka bir şey varsa şu poşete, giysiler bu poşete. Beni anladın mı? Hepsi, hepsi…”

Çıplak kaldı.

         “Utanıyor musun? Dilenmekten utanmıyorsun ama !”

         “Dubara” diye homurdandı. “Ne oluyor ya?”

Bir duş kabinine soktular onu. Kapı kapanır kapanmaz sıcak su yağmuru başladı. Önce su hiç köpürmedi ve çok kötü bir koku yayıldı. Öyle ki Pis Fırça bile tıkandı.

         “Dubara!” (İşte o yüzden ıslanmak istemiyorum. Islanınca insan kokar.) Köpüklü kokulu su akmaya başladı. Aktı, aktı, (Baloncuklar tavuk tüyleri gibi gıdıklıyor insanı) sonra duru su … Ardından bir ilaç kokusu doldurdu kabini. Biraz korktu Pis Fırça ama aldırmadı. (Ceplerimdeki sinekler yüzünden beni ilaçlıyorlar.) Su durdu, kapı şırak diye açıldı. Kareli bir hamam peştamalı.  Çıplak ayakla yürüttüler. Ayakları buruşmuştu ama tırnakları hala pis görünüyordu. Adamlar ayakkabılarının üstüne hastane torbaları geçirmişlerdi, o çıplak ayaklı… Kendini hayvan gibi hissetti. Tabanları parlak taşların üzerine şap şup yapıştıkça çok hayvan gibi…

         “Muayene olacaksın ama önce şu kıllarından kurtulman gerek” dedi adam.

İtiraz etti Pis Fırça; “Saçımı neyse ne, bıyığımı ve sakalımı katiyen olmaz!”

         “Bak sen, itiraz da ediyor. Kökü sende değil mi muhterem, istiyorsan gene uzatırsın.” Kahkahayla güldüler. Acayip bir kahkahaydı. Pis Fırça’ya öyle geldi ki … Bu gülüş… Bu ses, konuşma biçimi belki…

         “Üşürüm yahu!” dedi cılız bir sesle.

         “Bu adamda tek kıl kalmayacak” dedi onları bekleyen berbere. Sordular; içki, uyuşturucu, sigara var mı? Ne hastalık geçirdin? Hiç ameliyat oldun mu? Hiç hastaneye yattın mı? Pis Fırça, başı, vücudu, bacakları dâhil tüm kıllarından, uzun yıllardır derisinin üzerindeki kirlerinden sıyrılmış, küçülmüş, garip bir beze sarılı soruları cevapladı. Kendini ilk kez çaresiz, yalnız ve kötü hissetti.

         Hep elektrik ışığı altında olduğu için olmalı zamanını şaşırdı. Sonrasında kanıyla çişiyle, kaşı gözü neyi varsa uğraştılar. Bıkkınlıkla bağırmaya yeltendiğinde tekerlekli bir arabayla yemek veriyorlardı. Uyumasına izin vardı. Çok kez uyudu, çünkü canı sıkılıyordu. Yıkanmadığı kadar yıkanmış, yemediği kadar yemiş olan bir insan nasıl ses edebilir ki? Korktu yalnız. Çok çok derinlerde kıl kadar inceydi ama hemen farkına varırsın böylesi bir duygunun. İçgüdüsel bir irkilme de denebilir, beklenti de. Sivri ve keskin ne varsa göğüsleyiş hali. Onu durduramadığı gibi kendisine de kapıyı kapat, içeri gir diyemiyordu. 

         Uykusunda bir şey mi görmüştü, emin olamadı. Gözünü açar açmaz, karanlıkta bir lamba açıldı. Tepede.  Onu sedyeye aldılar.

         “Dubara” dedi, “Ne var?”  daha uyku sersemiydi. “Ne var?” dedi yine bön, bön. Üstünde bebek önlüğü gibi arkadan bağcıklı hastane entarisi vardı.

         “Yok bir şey” dedi biri,  “sakince yat şimdi. Az sonra bitecek zaten.” Yeşil kıyafetliydiler.

         “Ama her yerim delik zaten” dedi güçsüzce.

         “Canın yanmayacak” dedi bir başkası.

         Ama içinde, hani çok derinlerdeki o çizgi yavaşça çatırdayıp yukarı doğru gelmeye başladı; korku. Çıplak ve inanılmaz beyazlıktaki bacaklarına baktı. Onlara alışamamıştı. Kaburgaları çıkık, kireçtaşı vücuduna alışamadığı gibi. Sanki Pis Fırça bir kabuktu ve onu soymuşlar içinden bu beyaz tırtıl çıkmıştı.

         “Canımı yakmayacaksınız di’mi?” dedi gene, bir ona bir ötekine bakarak.

         “Korkma,” dediler.

         “İyi o zaman,” dedi rahatça  yattı, kıpırdamadı. Bu iş bitince ne yemek verecekler diye merak etti. Koluna bir serum taktılar.

         “Okuma yazman var mı?” dedi bir ses.

         “Var ne olacak?” diye diklendi.

         “Ondan geriye sayabilir misin?”

         “Sayabilirim ne olacak?” diye diklendi, gene. Kılsız,  kılıksız çok zavallı hissederek. (Dayanılacak gibi değil.)

         “E , say o zaman” dedi o ses.

         “10, 9, 8, 7, …”

Babür Abi

Bugün kurgu değil, tümüyle bir deneyim paylaşacağım dostlar. Kedi severler. Kedilerle ilgili yazılarımı paylaşayım diyordum, ilki bu olacakmış.

2019 yılının sıcak bir yaz günü, bayram tatilinde komşumuza gelen misafirin arabası bahçede park etti. Geldiğinden itibaren de bahçeyi bir yavru kedi miyavlaması doldurdu. Köşebucak aradık bulamadık. İkinci günün öğle sıcağında misafir aracın kaportasının içinde kedi yavrusu olduğu anlaşıldı. Şimdi onu oradan nasıl almalı? Dört beş yetişkin uğraştı didindi olmadı. Ne el giriyor, ne o yerinden kıpırdıyor, su döktük, araba altına süt koyduk, olmadı. Pes ettiler. Başka bir komşu bir de ben el atayım şu işe, deyip benden bir fener istedi, ışık tuttum, beş on dakika sonra avuçiçi kadar bir tekir yavrusunu kucağımda buldum.

Hiç bu kadar küçük bir kedi görmedim ne yalan söyleyeyim. İyi ama ne yapacağız?  Evde bizim Zeytin var, ona bakmayı nasıl olsa biliyorumdur diye komşu, şu yavruyu sen al sevaptır yoksa ölür bu, deyince ilk hissettiğim panik duygusuydu. Sürekli bağıran (belli ki aç) otomobil motorundan çıkmış birkaç günlük bir kediyle ben ne yapacağım?

Şunları yaptık.

Dolmakalemime mürekkep doldurduğum enjektörü komşu yıkadı, onunla su içirdik.

Cengiz’in pastel boyalarını koyduğu bir karışlık bir plastik kutu vardı, içine yumuşak kumaşlardan yatak yaptım, kediyi içine yerleştirdim.

Cengiz’e telefon edip anlatınca hemen eczaneden bir şeyler alacağını söylemesin mi, yani bu kedi bizim oldu belli.

Cengiz işini bırakıp hemen eczaneye koşmuş, yenidoğanlar için bir biberon, bebelac yeni doğan maması, elli derece sıcakta Bodrum’da pelüş kumaş aramalar… (Çünkü sürekli titriyor) İnternetten yavru kedi bakımı sitelerini okumalar, tanıdık kim varsa telefon telefon, tanımadık kedicilerle telefon… Müthiş yardım alıyorum ama kedi susmuyor. İki saat arayla bir parmak büyüklüğünde biberona mama hazırlıyorum, doyuruyorum (ılık ve çok koyu olmamalı) sonra karnına işaret parmağımla masaj yapıp gazını çıkartıyorum, sonra lavaboya götürüp poposunu ıslak pamukla tamboplayıp çişini kakasını yaptırıyorum. Gece gündüz iki saat arayla bu seramoni devam ediyor. Anlayacağınız yenidoğan bebek bakımına koyulduk. Yorgun düştüğüm için Cengiz’le gece nöbetleşe kalkıyoruz. Ona büyük bir karton kutu edindik, kalem kutusundan yatağını içine koyduk. Öyle küçük ki, oradan tek başına inemiyor. Zeytin olup bitenleri izliyor ama bu yaratığa sokulmuyor.

Bu bebek bakımı koşulları içinde evde hapsolduğumu söylemeye gerek yok. Kedinin mama saati, çiş saati derken evden çıkamaz olunca çözüm buluyorum. Kedi taşıma sepetinin içini gezer ev yapıp onu her gittiğim yere, toplantıymış, çarşıymış, götürüyorum. Dernekte kucaktan kucağa geziyor,  bakmaya gönüllüsü çok ve ben dinleniyorum. Evde de susması için bir çözüm buldum, mutfak önlüğü hiç kullanmayan ben, önlüğü belime bağlıyorum, göğüs cebime tekiri koyuyorum, beraber evde iş yapıyoruz, yazıyorum, kitap okuyorum. Zeytin onu koklayıp uzaklaşıyor.  Sonra yavaş yavaş onu yalayıp temizlemeye, onunla ara sıra oymamaya başladı ama arada patiliyor.

İlk günler kediye isim falan koymak istemiyoruz onu benimsemekten korktuğumuz için azıcık büyüyünce kapının önünde bakacağız, karar bu. Sonunda Cengiz, adsız kedi olmaz, adı Babür Abi olsun deyeverdi.  Peki. Babür Abi’yi barınaktaki veterinere götürdüğümüzde yaşadığına o bile şaşırdı.

Babür Abi’yle ilgili her şey yolunda fakat heyhat Zeytin depresyona girdi. Altı yıllık kızımız küçükken onunla bir süre ilgilenip tuvalet eğitimini gözümüzün önünde (bizi hayrete düşüren bir eğitim) verdi, temizlenmeyi, mama kabından yemek yemeyi, su içmeyi öğretti. Ama Babür Abi’nin evdeki varlığını özellikle benim kucağımdan inmeyişini hiç kabullenemedi. İkisinin arasında denge kurmanın imkansız olduğunu görüyor, Babür Abi’nin inanılmaz sevecenliği, Zeytin’in kıskançlığı arasında sıkışıyoruz.

Günler geçti, nefis, iri kıyım bir erkek tekir olan Babür Abi ergen olunca iş değişti. Artık Zeytin onu yakınında hiç istemiyor, tıslıyor, bize de kendini sevdirmiyordu. Babür Abi Zeytin’in tüm özel allanlarını işgal ettiği için öfkeden bize bile pati atıyor, hep evin en uzak köşelerinde vakit geçiriyordu. Daha önce bahçeye bile tasmayla çıkardığımız Zeytin evden kaçmaya başlayınca canımız sıkıldı.  Kapıdan dışarı çıkmayı reddeden Babür Abi de kızların peşinden gitmeyi istiyordu.

Tam kısırlaştıralım diye düşünürken bir gün Babür Abi bir gözünü kısmaya başladı. Bu bir göz hastalığının ilk belirtileriydi. Çok üzücü, sıkıcı, hayvana eziyet verici bir sürecin başladığının farkında değildik ama.  Üç ay boyunca türlü ilaç ve tedavi uyguladık göz kapağı dikildi ama bir türlü iyileşme gerçekleşmediği gibi sürekli dışarı kaçmasından yıldık. Veterinerlerin insafsız faturalarını geçelim.  En son teşhis göz kapaklarının içeri dönük olması nedeniyle kirpiklerinin göz küresini enfekte ettiği iltihaplanmanın ameliyat olmadan geçmeyeceği idi. Riskli bir ameliyat ve uzun bir iyileşme dönemi öngörüldüğü için beklemeye karar verdik. Bu arada Babür Abi’yi bahçede özgür gezmeye bıraktık. Bir karton kutunun içinde bebeklik pelüşünün de olduğu bir yatağı ve kendine ait bir alanı vardı.  Babür Abi çok sevecen ve yalnızlığı sevmeyen bir kedicik olduğu için hemen kendine bir tekir kedi buldu, kulübesini onunla paylaşmaya başladı.

O evin dışına çıkınca bizim  Zeytin’imizin eski sakinliği geri geldi. Artık evde salınarak rahatça geziyor, ama dışarı çıkarken kapının önünde Babür Abi olduğu için camdan girip çıkmayı yeğliyordu. Bir gün Babür Abi’nin kulübe arkadaşı tekir (ona ad koymadık) topallamaya başladı. Ön patisini araba çiğnemiş. Aman Tanrım! Oğlumun uyarısıyla  yardım almak için 444 00 48 numaralı Pet Yardım hattını aradım. Hemen ilgilendiler ve hem küçük tekiri hem  Babür Abi’yi Torba Hayvan Barına’ğına gönderdik. Tedavi edilmesi ve kısırlaştırılması için. Bir ay sonra onu almaya gittiğimizde gözleri oldukça iyi durumdaydı ama her gün gene iltihaplanıyor temizlenmesi gerekiyordu. Onu eski köpek kulübesine yerleştirdim. Yine kendi minderi, pelüşü, mama kapları, her sabah sırf onun için çıkıyorum, mamasını, suyunu veriyorum, onunla oynuyorum. (Zeytin’in pencereden pür dikkat bakışları altındayız.) Bu arada suyunu kaptan değil akan çeşmeden içmek gibi bir huyu olduğu için gün içinde de buluşmamızda ona bahçe musluğunu açıyorum. Küçük tekir geri gelmedi. Babür Abi kendine komşunun kedisi Paşa’yı arkadaş seçti. Zeytin’le oynamayı istese de bizimki yine tıslayarak “sosyal mesafeyi” korumayı yeğledi. Sabahları geç kalkarsam Babür Abi, kapının önünde bekliyor, tıkırtımı duyar duymaz dışarıdan bana sesleniyor. Bahçede oturduğumda, çalaşır asarken,  volta atarken peşimden koşuyor. Mama verdiğimde başında bekliyorum çünkü ben gidersem diye yemeyi bırakıyor benim de içim cız ediyor. Yine tüylerini fırçalıyorum, siliyorum, seviyorum ama onu eve tekrar almadığım için içim cız ediyor. Çünkü hep kafamda şöyle bir ses, “Anne beni niçin eve sokmuyorsun?”

Bu ses bazen kıyaslamalar yapıyor. “Anne  Zeytin kendini sevdirmez, ben kucağında olmak isterim, Zeytin yıkanmayı sevmez ben suya bayılırım, Zeytin oynamaz ben seninle oynamayı çok seviyorum, anne beni de al…” Biliyorum tüm bunlar saçmalık ama vicdan sızımın sesini susturamıyorum. Ama onu yeniden eve alırsam bu kere Zeytin kaçarsa diye de fena halde korkuyorum.

Bir sabah kulübeyi boş buldum. Mama kabı boş, ama mideri hiç bozulmamış. Her sabah havalandırıp düzelttiğim mindere hiç yatılmamış. Hay Allah! Bahçeyi dolaşıp seslendim. Yok.

İki gün önce bahçede otururken neşeyle oynamış, gene kucağıma tırmanmak için mırlamış, sonra güneşe yatmıştı, keyfi yerindeydi. Mamalarını  bir öğün kuru bir öğün et maması yiyordu. Babür Abi nerede? Kapıdan çıkıp karşı sokağa falan mı gitti? Sokakta da fazla gezemiyorum ki salgın yüzünden. Bekledim, gelmedi. Bugün komşu dedi ki, karşı evin bodrumunda koku olmuş, bakmışlar bir kedi ölmüş. Tariflerine göre Babür Abi, arama sen onu. Bu kadar mı? Çöp varilinin oraya koymuşlar. Zaten sokağa çıkarken maskeydi eldivendi korunmalı çıkıyoruz, bir koşu gittim belki o değildir diye. Çöp kamyonu yeni gitmiş, varil bomboştu. Kediler vedalaşmazmış öyle mi?