BEYNİN VE SANATIN CİNSİYETİ VAR MIDIR?

Beynimizin ürünü edebiyatı konuşmadan önce bir beyin fıkrasına ne dersiniz?

Hasta yakınları ameliyathanenin önünde bekliyorlarmış. Doktor üzüntülü ve yorgun bir yüzle dışarı çıkmış; “Kötü haberi vermek zorundayım” demiş. “Hastanızın kurtulması için tek çare beyin nakli yapmak. Sağlık sigortası masrafları karşılayabilir ancak organ nakli parasını ödemek zorundasınız.” Uzun bir sessizlikten sonra hasta yakınlarından biri “Bir beyin kaç paradır?” diye sormuş. Doktor; “Erkek beyni 5000 dolar, kadın beyni içinse 200 dolar ödemek gerekiyor,”demiş. Yine derin bir sessizlik olmuş , erkekler kadınlarla göz göze gelmekten kaçarak gülmemek için dudaklarını ısırmışlar. Olayın farkına varmayan bir erkek; “Neden erkek beyni bu kadar pahalı?” demiş.  Doktor cevaplamış; “Bu standart fiyatlandırma politikasıdır. Kadın beyinlerinin fiyatlarını aşağıya çekmek durumundayız çünkü o beyinler gerçekten kullanılmış oluyor.”

Bu fıkra çok rahatlatıcıdır.

Biz dişilerin, beynimizi kullanmamıza  bu denli engel olmasalardı dünyanın daha güzel olacağından kuşku duymamak gerek. Ama gerçekler farklı elbette.

Bağımsız hareket edebilen, sivri dilli, dik başlı ve becerilere sahip kadınlar sevilmez. Bunların bir kısmı edebiyatçı, bir kısmı bilim insanı oluyor. Orta çağda bu tür kadınlar cadı ilan edilirdi. 16.yy da  en iyimser saptamayla 100 bin kadının yakıldığı kayıtlarda yer alıyor. Neyse ki bizim kültürümüzde bu canavarlıklar yoktur ama Türk öykücülüğünün 117 yıllık geçmişinde kadın öykücüler sahneye ancak 1910 yılında çıkabiliyor. Halide Edip Adıvar’ın Harab Mabet’i ile.

1910—2005 yılları arasında  2760 öykü kitabından 278’nin kadın yazarlara ait olduğunu görüyoruz. Aynı zaman diliminde 750 öykücünün 81′ i kadın. Bu kadın öykücülerimizden en çok öykü kitabına sahip kişi 13 kitapla Tomris Uyar’dır.

1970′ lere kadar “yazar” tanımı bu tarihlerdeki feminizm etkisiyle “kadın yazar” tanımına dönüşüyor. Gerekçe olarak;

  • Bakış açısında kadının farklılığı (anaç, sevecen,duygusal,aydınlatıcı) öne sürülüyor,
  • Erkeklere oranla anlatma becerisinin daha gelişmiş olduğu söyleniyor,
  • Toplumsal yaşamdaki rollerinin giderek artmasının bu tanımı getirdiğini söyleyen var,
  • Eğitim düzeyinin artmasıyla çağın gereği  erkeklerin neden olduğu acılarla sorunlarda kadınların getirdiği olumlu bakış açısı ve tutumlar kadın yazar tanımını oluşturmuştur diyenler var.

Yine bir saptama var ki 1910 larda bir kadın için toplumda var olabilme koşulu erkekleşmiş olmayı gerektiriyordu. Sonra bu değişti “kadın duyarlılığı” kavramını karşılayacak aşk, acı, hüzün, milli değerlerin ana fikir olduğu yapıtlar ortaya çıktı. İlerleyen zamanda kadın öykücülerin yapıtlarında; Feminizm, cinsel özgürlük, toplumsallık , maddecilik, ırkçılık gibi kavramlar yer alıyor.

 Peki bu durumda  toplumu doğrudan ilgilendiren her alan “kadın yazarın” da ilgi alanına giriyorsa kadın yazar görüşü haklı mıdır?

Kimi görüş, Kadının kadını tanımlamasındaki dolaysızlık,  ruhsal yapıya tanıklık nedeniyle, birey kadını daha gerçekçi dile getirdiği düşüncesiyle kadın yazar tanımını destekliyor.  Bana göre haklı değiller. Edebiyatın cinsiyetsiz beyine gereksinme duyduğunu iddia edenlerdenim.

Başarı ya da beceri bu noktada ortaya çıkar çünkü. Yazma eylemi karakterin içine girme başarısıdır. Öykü ve romanda zihne girme , karakterin zihni haline gelme diye iki teknik kullanılır, bundan söz ediyorum.  Daha somut olsun diye şunu anımsatabilir miyim?Madam Bovary bir erkek tarafından yazılmıştır. Anna Karenina da öyle. Mr. Rochester ise bir kadın beyni tarafından yaratılmıştır. Bihter Halit Ziya’nın muhteşem karakteridir…

Acaba şu nokta başka biçimde düşünmemizi sağlar mı? Yapıtta kendinizden hareket ediyorsanız, cinsiyetinizin uzantısı karakterde başarılı olmanız olağandır. Ama bir mesele üzerine gözlem ve gerçeklere ilişkin üçüncü göz olarak kurgu karakterse söz konusu olan, işte cinsiyetsiz beyne gereksinmemiz vardır.

Tekrar dönelim Türk Öykücülüğüne. Kadın öykücülerimizin öykü serüvenine bir bakalım. Şimdi burada Bozbulanık’tan ve Nezihe Meriç’ten söz edelim biraz. Kadın psikolojisin davranış, izlenim ve çağrışımları eşliğinde vermiş bir yazarla karşı karşıyayız. Cumhuriyet döneminde gerçek anlamdaki ilk, ayağı yere sağlam basan ustamız Nezihe Meriç. 1955 te populist/romantik yazar kimliğini savurup  atmıştır. Kadını toplumsal yönleriyle ele alan, sorunlarını dillendiren bir kalem olmuştur. Yaşamın tutarsızlıklarını çelişkilerini kadının toplumu doğrudan etkileyişini aktarmıştır. Diğer özelliklerinin yanında bu yanıyla da özgün bir imzadır.

Sevim Burak ve Tomris Uyar’ın farklı yanı ise şudur öykücüler arasında; “Nasıl anlatayım?” konusuna hayli kafa yormuşlardır ve olağan anlatımın dışına çıkmış öykü yapısıyla ilgilenmişlerdir. Bu iki yazar; “kadını” yaşamı etkileyen güçler olarak tanımlar. Bu açıdan bakıldığında da kadın öykücü kavramı ortadan kalkmış olur. Kadın öyküsü vardır. Çünkü meseleyi kadınların ortaya koyuş biçimini yazar seçimi için kullanmak isteyebilir. Konuyu bir kadın öyküsü daha iyi anlatıyorsa onu yeğleyebiliriz.  Leyla Erbil kadını gözlemler. Öykülerini gözlemleri üzerine kurar. Bakış açısının toplumsal gerçekçi, soyut ve psikanalitik olduğunu söylerler. Erbil, felsefi yapı üzerine edebiyat ve kurguyla öykülerini yazmıştır. 1970’liyıllarda öyküdeki çarpıcı adlardan biri de kuşkusuz Füruzan. Aykırı kahramanları, yaşamın ağır koşullarında ezilmiş insanları, göçmen sorunlarını o güne kadar ele alan ilk yazardır.

Kuşkusuz kalemleriyle her biri ayrı özellikler taşıyan birçok öykücümüz var ama Sevgi Soysal’ı anmadan geçemeyiz. Özgürlükçü yazar tanımına alacağımız Soysal, siyasal ve cinsel özgürlük, barış, toplumsal dayanışma, kadın ve çocuk hakları içerikli daha çok siyasi tercihlerinin söz konusu olduğu bakış açısıyla yazmıştır. Toplumcu bir öykücü olmasının yanı sıra kadın-erkek ilişkileri, evlilik ve aile bağları konusunda “bireyci” bir yaklaşım gözlenir ve bu konuda öncülük etmiştir Soysal. Bir de Soysal “dışarıdan” “içeri”ye bakan ilk öykücü olarak tanımlanır. Bir yandan da siyasal ve toplumsal çelişkilerin boyutlarını irdeler.

Bu arayış sürmektedir. Edebi akımlar ve kadının toplumda kendine açtığı yer de öyle. Artık forklif kullanmaktan, lüks otellerin baş aşçılarına kadar her yerde var olmayı sürdüreceğiz. Bu zorunlu. Çünkü toplumun yarısı biziz.  Yeniden denemek, durmaksızın devinmek, doğurmak, Yaşamı yeniden, yeniliklerle yenmektir dişi olmak.  Bu yüzdendir ki kadın, kalkınmak isteyen toplumların odak noktasında, toplumu çökertmek isteyenlerin hedef tahtasındadır. Onu ele geçirmek toplumun bugününü de geleceğini de ele geçirmektir. Kadın bu gücünün farkında olarak, bilincini, beynini, başını aydınlıktan ayırmamalıdır. Okuduğu, ürettiği, verimlediği sürece yaşamda hakkıyla var olabilir. Örtülere, içerilere kapatılıp kuluçka makinesine dönüştürüldüğünde toplumun ışığı söner.

Hep fazla çalıştık, hep fazla çalışmaya hazırız. Yeter ki özgürlüğümüz, aydınlığımız örtülmesin, hemcinslerimiz bize ihanet etmesin. Varoluş nedeni aydınlığı aramak olan insanın tercihi karanlık olamaz. Var oluş nedeni yenilenme olan kadının tercihi eskime eksilme olamaz.  Kimi politik rüzgarlar bizi savurmaya çalışsa da hem toplumsal rollerimiz hem yapıtlarımız artacak, artmalı.

Öykülerimiz; şeytan uçurtmalarımız gökyüzünde salınmalı. Kimi kadın sorunlarıdır, kimi erkek sorunları, kimi çocuk sorunları… Hepsi insanlık durumudur ve öykü sonsuz özgürlüğüyle bunları anlatmak için eşsiz bir metindir. Canınızın istediği her şey öykü olabilir. Bu sonsuz özgürlük öykü tanımına engeldir ama yazar için de muhteşem bir alandır. Öyküde temel olan şudur; yazmamızı gerekli kılan, bizi itip zorlayan izlenim ya da algıdan kaynaklanır.

Bater’in “Kısa öykü” yapıtında öyküden şöyle söz edilir; “Bir merceğin gerisinde görünen küçük, odaklanmış, açıklaması bulunmayan küçük anlar… Duyguları harekete geçirir ve bir durum yansıtır.

Elizabeth Bowen; farklı deneyimlerin dorukları olarak söz eder öyküden. Edgar Allan Poe’yı anmadan geçemeyeceğim izninizle; Poe öyküyü atmosfer, hipnoz ve matamatiksel kesinlik unsurlarıyla açıklar. Ama en yalın, benim öykü sevincimi en iyi dile getiren Sevgili Yazarım Necati Tosuner’in tanımını sizinle paylaşmak isterim; “Öykü enseye vurulmuş bir tokattır, vurur kaçar” der Ustamız. Kulakları çınlasın. Başlığımızdaki soruya dönersek eğer. Enseye tokatı vurma becerisinin cinsiyeti olur mu dostlar?

Sağlıkla kalın, bir başka yazıda buluşmak üzere…

YAZAR DENEN PİRAMİT VE YAPIT DENEN TAYFIN HİKAYESİ

“Öykü düşler dilinin güçlü kız kardeşidir” der Clarissa Estes. Şimdi, düşler dilinin kız kardeşiyle buluşmak üzere buradayız. Onun tanımının yanına kendi tanımımı da iliştirmek isterim, yazar kristal bir piramittir ve üzerine vuran ışığı becerisi doğrultusunda tayflara ayırır.

Clarissa Estes, şair, psikanalist, psikoloji doktoru, öğretmen, kadın üzerine araştırmacı, yazar, radyo program yapımcısı kartvizitlerini taşıyor. Bunların dışında bugün bizim için önemli bir niteliği daha var. Kendisi bir Cantadora. Latin geleneğinde öyküleri toplayıp saklayan ve anlatan kişi demekmiş.  Estes; “Sanat yalnızca kendimiz için değildir, peşimizden gelenler için bir haritadır” diyor. Öykü/öyküleme en eski sanatlardan biridir. Bizler Dede Korkut geleneğinden gelen insanlarız. Anadolu toprakları da bu sanatın zengin yataklarındandır. Eski uygarlıklarda öykü anlatıcılarının cinlerin etkisine girip bir tür vecd haline geçtikleri söylenirmiş. Meddahların cinleri var mıydı bilinmez ama çok sevildikleri gerçektir.

Bu metinde “ben” zamirini belirgin veya gizli çok kullanmak zorunda kalacağım. Lütfen bağışlayın. Çünkü kişisel deneyimlerimi paylaşacağım sizlerle. Bu paylaşım sizi sihirli değnek dokunmuşçasına yazar yapmayacaktır. Ama kemiklere şarkı söylemek için istek uyandırabilmeyi umuyorum. İçinizdeki Kurt kadın La Loba kemiklere şarkı söylemek için ellerini havaya kaldırabilir… Kimdir bu La Loba?

La Loba, Latin Amerika geleneğinde çöldeki yaşlı kemik koleksiyoncusudur. Kemiğin tahrip edilemez gücü, kolaylıkla teslim olmayışı, yanması zor, ezilip toz haline getirilmesi neredeyse olanaksızlığın simgesidir. Ruhu çökertebilir ve eğebilirsiniz. İncitip derin yara izleri oluşturabilirsiniz. Üzerinde hastalık lekeleri, korku ürünü yanık işaretleri bırakabilirsiniz. Ama o ölmez, çünkü alt dünyadaki La Loba tarafından korunur. La Loba kemikleri bulur ve yaşatır. Nasıl yaşatır?

La Loba çölde, dağlarda ve kurumuş dere yataklarında kemikler toplar. Ama asıl kurt kemikleriyle ilgilenir. Bir iskeleti tamamladığında, yaratığın son kemiğini de yerine yerleştirdiğinde ateşin yanına oturur ve hangi şarkıyı söyleyeceğini düşünür. Karar verdiğinde kollarını kaldırır ve şarkıya başlar. Şarkı boyunca kemikler ete kemiğe bürünmeye başlar. Kürkle kaplanır, kuyruk kabarır ve güçlü bir şekilde yukarı kıvrılır. Soluk almaya başlar. Şarkı sürer. La Loba’nın sesinden çölün zemini sarsılır, kurt gözlerini açar. Ayağa fırlar, ufka doğru koşar. Gözden kaybolur. Koşunun bir yerinde, bazen hızı, kimi kere yolunun bir nehre düşmesi veya güneşten ya da aydan gelen bir ışıktan tam yerine denk gelmesiyle birdenbire özgürce koşan kahkahalar atan bir kadına dönüşür.

Ben burada size kendi şarkımı anlatacağım. Sizinkinin nasıl bir şarkı olacağı kendi kararınız. Her öykücü kendi içgörü bıçağını kullanır. Tutkulu hayatın alevlerinden tek başına geçer, bakışlarını kaçırmadan gördüklerine dayanma cesaretini kazanır, beynin ve ruhun güzel kokusunu okuruna sunar.Öykü katlanmış, çok katlanmış küçültülmüş bir metindir. Öyle ustalıkla katlanmalıdır ki ortaya çıkan bu “origami” den okur heyecan duysun.

İçimizdekileri kâğıda kusmak öykü değildir. Tam bir saygısızlıktır. Yazma sanatının görünmez kuralları uygulanmayı bekler. Bu kurallar okumak ve incelemekle öğrenilir. Sanırım benim hâlâ bir takım çekingenliklerim var. Yazar olduğumu söylemekten korkarım. Hem gelmiş geçmiş ustaların sesimi duymasından korktuğumdandır hem de yanlışlıkla yazarım dersem peşinden şu cümleler gelir. 1-Ben de lisede şiir yazardım. 2-Benim hayatımı yazsana.

Nefret ederim. Bu cümleleri duymak beni utandırır.  Yazma sanatı ayaklar altına alınıyor gibime gelir. Yazmak çok uzun bir yolculuktur. Sözünü ettiğim cümleler, bu bakış bu uzun yolculuğu küçümsemektedir.  Bunlar bir yana, şuna karar vermeliyiz; Ne için yola çıkacağız? Aklımıza geldiği gibi kalem dansları mı olacak bu iş yoksa ne? Benim kararım iyi bir yazar olmaktı. Bu ne kadar korkunç bir şeymiş yola çıktığımda anladım. İnsanların beynime ruhuma bakmaları için tüm kapaklarımı açmaktır bu. Orada başka insanlar, yaşamlar, kavramlar, yanlışlıklar, sevgiler, tutsaklıklar, korkular, aklınıza gelebilecek her şey var.

Dinler ve izlerim. Kâğıt ve mürekkep koksundan sarhoş olabilirim. Çok kalabalık bir insanımdır. Korkularım, kaygılarım, coşkularım, sevgilerim daha birçok şey şu omuzlarımın üstündeki saydam kürenin içinde boz bulanık bir gaz kitlesi halinde durur. Edebiyat veya sanat bu kütleyi düzenler, ayıklar ve özgürleştirir. Demek ki özgür olmak çabasıyla yazıyorum.

İlk öyküm 1983 yılında yayınlandı. O günden bu yana çektiğim sıkıntıları tek başıma yaşadım. En yakınlarım dahi tanık veya izleyici olmanın dışında bir davranışta bulunmuş değildir. Ama ilk kitabımdan sonra benimle gurur duyduklarını hissetmeye başladım. Ben kendimi emekli işçi diye sunmayı yeğlerken, yakınlarımın beni yazar olarak sunmalarını şaşkınlıkla izler oldum. Bundan mutlu olduklarını hissediyorum. Marquez haklı demek ki ; sevdiklerimi mutlu etmek için yazıyorum, demişti. Ben onlar için yazmıyorum ama mutlu olduklarını görüyorum.

Bazen kendime sözcük terbiyecisi derim. O zaman elimde kırbacım bu yabanıl yaratıkların üstüne üstüne giderim. Kimileri çok iridir, çok zorludur. Bazen kendimi sözcük işçisi olarak algılarım. Bir ahşaba ince uçlu el aletleriyle şekil vermektir bu. Kolay da olur zor da. Taş ustası olurum, taş yontar taş tozu yutarım.İnsan olarak yazma nedenlerim ayrıdır, kadın olarak nedenlerim farklıdır. Adalet duygum örselenir yazarım, başkaldırılarımı haykırmak için yazarım. Olup biteni içime sindiremem yazarım. Bir sıcaklık gözlerimi yaşartır yazarım.

Kadın olarak dünyayı başka türlü gördüğümüz tartışılmaz. Siz hiç tezgâhtaki bebek patiğini “ay canım ne kadar güzeller” diye çığlıklarla seven bir erkek gördünüz mü? Ama kadın durur ve patikleri sever. İşte bir öykü noktasına geldik sanırım. Her yöne çok hızlı koşabilen bir kısraktır öykü. Sanırım o yüzden onu çok seviyorum. Bebek patiklerinden nasıl bir öykü çıkar? Çok sıradan bir olay gibi gözüküyor öyle mi? Tezgâhta bir çift bebek patiği… Bakalım alet çantamızda neler var? Nasıl şekil verebiliriz bu düşünceye? Öykünün kışkırtıcı unsuru, öykü çekirdeği patiklerdir. Bir amaç saptamalıyız. Patikleri ne amaçla anlatacağız? Kendi çocukluğumuza dönmek için mi? Yitirdiğimiz bebeğimizi anlatmak için mi? Hayal edip kavuşamadığımız bir çocuk özlemimizi mi açığa çıkarmaktadır. Bir sağlık sorunumuzu mu yüzümüze vurmaktadır? Belki çocuğumuz küçükken alamadığımız patiklere benzemektedir de bir sızımız aniden aklımıza mı gelmiştir? Belki de bir gezme sırasında bebek patiğini yitirmekten başımıza neler gelmiştir neler… Dünya kadar olasılık var.

Sıra geldi karakter yaratmaya bu patik meselesini anlatmak için kaç karakter kullanmalı? Anlatıcı mı olacak, yoksa olmayacak mı? Peki, buna da karar verdik. Şimdi örgü işi… Kurgu nasıl olmalı, ona karar vereceğiz. Yavaşça öykümüzü şekillendireceğiz. Biçemi, ritmi, rengi atmosferi, geometrisi ne olacak? Duygusal boyutu ne olacak? Hesap etmeliyim… Şekillendirdiğimi görüyorsunuz değil mi?

Şimdi patikleri bırakalım, tüm bunlar iyi güzel hoş, hangi arada derede yazacağız? Bunu soracaksınız biliyorum. İşte yanıtım; her zaman her yerde. Duyargalarım daima açıktır. Çantamdan not defterimi eksik etmem. Öykü çekirdeklerini burada biriktiririm. Roland Barthes bu özlere çok önem verir, romanda da öyküde de “an”lar önemlidir. Hayku gibi notlardır bunlar. Onlar beklerken bulundukları yerde üreyip genişler zaten. Filizlenir o çekirdekler. Sonra yazarım.

Fiziksel koşullara gelince. Bu konuda hayli yakınmalar vardır. Benim de uzun yıllar çalışma masam olmadı.. Gençken, daha bu yazı işlerini ailem gelip geçici bir heves olarak izlerken mutfakta  katlanır bir masada daktilo fazla ses çıkarmasın, ev halkı rahatsız olmasın diye altına havlular koyardım, sesi emerdi.  Sonra bilgisayar çıktı ama ben bir türlü bir bilgisayar edinemedim. Gizli gizli iş yerinde yazıyordum. Sonra oğlum internet kafelere dadanınca hem onu gözetlemek hem bilgisayarda yazmak için internet kafelere gittim. Uzun yıllar. Bir gün bana bir yazı takımı hediye edildi. Bir sümen, kağıt kutuları, masa kalemlikleri, kağıt bıçakları. Ahşaptan. Aman Tanrım. Masa yok ama yazı takımı var… Olsun. Yazı masası alma işi ciddiye bindi. O günden beri bir yazım masam var. Köşem var. Ama inanın ki bunlar önemsiz ayrıntılar. İstiyorsanız eğer her yer yazı masası haline gelebilir.

Bize hep ne olmamız gerektiği söylenir. Bu görünmez bir hoparlörden küçük yaştan itibaren dikte edilir. Eteklerini düzelt, kibar konuş, ağlama, kirli ellerinle oraya buraya değme, bir de kız olacaksın pasaklı! Oğlanlarla gezme. Tabanca kız oyuncağı mı? Ömrümüz boyunca bu komutlardan belimizi doğrultamıyoruz. Kambur oluyoruz. Yaşamaktan kambur oluyoruz. Bizi çağırıyorlar, itiyorlar, istiyorlar, istemiyorlar hele biraz acar cabbar atagan bir kadınsanız vay halinize! Kendimizi tutarız. Psikolojik koşullar ağırlaşır, yara bere içinde sürüklenip kanarız, içimize kapanırız. Bazen direniriz, başımız derde girer. Uzak durmaya çalışırız, hayatı kaçırırız… Çekip gitmeli mi? Evet, evet, evet! Nereye? Öykülere, resim sanatına, müziğe, becerilerimizin canımızın istediğine… Kaçın! Gittiğiniz yerde yaralarınızı sarabilir, soluklanabilir, doğrulabilirsiniz bana inanın. Sözcüklerin iyileştirici tılsımına sahip olun. Başkalarına da yararı olsun.

Bugün  iki öykümün incelemesini yapacağız. Organlarını dışarı çıkaralım, yaşam sıvılarını akıtalım, hücrelerine dek didik didik edelim. Böyle bir çalışmayı da ilk kez yapıyorum. Harakiri mi yapıyorum ne? Bu iki örneği şu nedenlerle seçtim, birincisi ikisi de seslendirmeye yatkın öyküler. İkincisi, Pis Fırça’nın Temizliği, karakterden hareket edilerek kaleme alınmış bir öyküdür. İlya Yayınlarından çıkan Tuz Saraylar adlı kitabımdan. Diğer öykü Sisin İzi. Bu da benim derinliklerimden gelmiştir. Olaydan hareket edilmiştir. Farklı hareket noktaları var… Bu yazımda esinlenme noktalarını, öykü çekirdeklerini kısaca paylaşacağım.

Bir gün oğlum dedi ki (on iki on üç yaşlarındaydı sanırım) “bir adam var ceplerinde sinek taşıyor.” Allah Allah! Benim oğlum ilginçtir. Resim yapar, bateri çalar,doğu sporlarına merakı var, dağcılık yapar, dalgıçtır. Her konuya değişik bakar. Çocukken de değişik bakardı. Bu da onun tuhaflıklarından mıydı? Bir adam var ceplerinde sinek taşıyor. Nasıl oluyor o? Anlattı. Şehir merkezinden ilçeye giden yolda bir noktadan otobüse binen bir dilenciden söz ediyor. Ben o sırada Tuz Sarayların birinci bölümünü yazıyorum. Dilencilere fena halde kafamı takmışım. Araştırıyorum, gözlüyorum. Türlü çeşitlisi var, var da bu fazlasıyla ilginç. Oğlum anlattıkça yaşı belirsiz bir adam yavaşça ete kemiğe bürünmeye başlıyor, saçı sakalı karışmış, pis kokuyor, zayıf kemikli parmakları kıvrılıyor, soluk almaya başlıyor, adı Yunus olsun. Adı Yunus ama yıkanmaktan nefret ediyor. Gerçek adını da kimse bilmiyor. Hem çalı süpürgesi görüşü hem pisliği kokusu… Pis Fırça derlermiş.Pis Fırça doğrulup oturuyor. Bir kentin karayolunda gezip duran benim hiç görmediğim ama kemiklerini toplayıp şarkı söylemeye başladığım Pis Fırça doğrulup oturuyor. Ben şarkımı söyledikçe güneşten gelen bir ışığın denk düşmesiyle, öykü çağlayan olup dökülüyor. Peki Pis Fırça nasıl temizlenir? Organ mafyası temizler mi? Bakın bir söyleyiş manevrası yaptık. Şöyle bir karar verdim. Organ mafyası kurbanlarını tek tek topluyor. Sanki yetkili kişilermiş görüntüsü veriyorlar kendilerine. Bunu da alsınlar. Kliniğe götürsünler… Ne olduğunu anlamadan… Öykü bir sezdirişle biter. Pis Fırça’nın sesini duyarız. Ondan geriye doğru saymaktadır.

Sisin İzine Gelince… Kulak Misafiri adlı kitabımdandır bu öykü.Bu çekirdek belleğimde hayli derin yerlerdeydi. Beş altı yaşlarımdayım. Kendi kendime oyun oynuyorum. Kış. Tek bir odada soba yanıyor. Hepimiz orada oturuyoruz. Büyükler konuşuyor ben bebeklerimle oynuyorum ama kulaklarım fil kulağı olmuş  tüm odayı kaplamış durumda. Biliyorsunuz çocuklar böyledir. Duymuyor sanırsınız olmadık yerde olmadık bir soru sorar. Anlarsınız ki pür dikkat aslında sizi dinlemekteymiş. Annemle Halamın Kızı Babaannemi çekiştiriyor. Babaannem annemi fena halde üzmüş yine. Annem şikâyet ediyor. Halamın kızı diyor ki “ Kusura bakmayacaksın. Onun yaşadıkları hiç kolay değil. Kolay mı, yirmi yaşında gencecik kızın toprağa verdi. Çok değişti. Küçük halamdan söz ediliyor. Küçük Halam veremden ölmüş. Evde ondan hiç söz edilmezdi, ona dair bir eşya, bir iz, bir resim yoktu. Neden? Bilmiyordum. Hala bilmiyorum. Radyoda “Olmaz ilaç sinei-i sad pareme/ Çare bulunmaz bilirim yareme” diye başlayan şarkı çalmaya başladı mı, Dedem veya Babam usullacık radyoyu kapatırdı. Olan bu. “Aklını bozdu sanmışlar” dedi Halamın kızı. “Öldüğüne inanmak istemiyormuş. Kalkmış gitmiş, mezarcıya para vermiş, gömüldükten on gün sonra mezarı açtırmış. Kızını görmek için.” Dona kaldım. Anımsadıkça yıllar boyunca beni kaskatı etmiştir bu sahne. Babaannem  mezarlıkta tek başına yürüyor, Babaannem mezarcıya ağlayarak yalvarıyor, Babaannem ölmüş Halamı mezardan çıkarttırıyor, Babaannem ölünün yüzüne bakıyor… Bizimkiler birden beni anımsayıp sustular. Yün örüyorlardı, şiş tıkırtıları kapladı ortalığı. Susuş o susuş. Bu yaşıma geldim hala tam ayrıntısıyla öğrenebilmiş değilim. Babam da konuşmaz bu konuyu. 2006 yılında bir maden kazası haberi izledim. Göçük altından yakınlarını çıkarmalarını bekleyen insanlar vardı. Bir kadın vardı. Bekliyordu. Kimi? Bilmiyorum. Kamera aracılığıyla göz göze geldik. Babaannem bakıyordu. Bir sarsıntı geçirdim. Altüst oldum. Birden kadının içine girdim. Babaannem oldum. Çekirdek apansız  belleğimde çatladı, kökleri, dalları ne var ne yok her yeri parçaladı , büyüdü, öyküye dönüştü.  Sisin İzini yazdım. Yıllar sonra…  Sisin İzi Abdullah Baştürk İşçi öykülerinde 2007 ‘de üçüncü oldu. Bababaanneme bir armağan verdiğimi düşünürüm.

Yazmanın böyle yanları da vardır. Kendinize ilişkin harita bıraktığınız gibi başkalarına armağanlar verirsiniz. Onları sözcüklerinizle bezeyip sonsuzlukta yeni farklı bir yolculuğa uçurursunuz. Sanatın tılsımı…

 Başka bir metinde buluşmak üzere…

EFSANE KALEM ORHAN KEMAL’İ SAYGIYLA ANARKEN

5 Haziran günü ölümü nedeniyle andığımız, ustalarımızdan Orhan Kemal’le ilgili bir derleme. Bir işçi öyküleri yazarından saygılarla.

YAPITLARININ ÖZELLİKLERİ /YAZARLIĞI

Roman ve öyküleriyle çağdaş Türk edebiyatında özgün bir yeri olan Orhan Kemal, toplumsal yaşamımızın değişim dönemlerini gerçekçi bir biçimde yapıtlarında dile getirmiştir. Aydınlık gerçekçi bakışıyla insan-toplum ilişkilerini ustalıkla yansıtmıştır. Hiçbir etkiden iz taşımaz, özgün bir kalemdir. İlk bakışta kendisini kolayca ele veren bir öykücülükte değil, yazarının kişisel özelliğine uyan alçak gönüllü bir öyküleme yaptığı kanısındadır, Sadık Aslankara. Öyküleri zaman zaman anlatımcı özellik taşısa da ekseri “hikaye etmek”ten alabildiğine uzak durarak olup biteni okurun anlamlandırmasına bırakan bir öyküleme yöntemini benimsiyor.
Eksiltili  anlatımı benimsediği gibi , öykülerinin çok büyük bölümünde “son”u  okurun tamamlamasını bekleyen bir şekilde  ortada bırakıyor. Öykülerini sinemasal bir kurguyla yapılandırdığı da öne sürülebilir. Bu nedenle kimi yapıtlarının kısa oyun ya da radyo oyunu veya kısa film tadı bırakışı, anlatmak yerine anlamlandırmayı önemseyişinin göstergesi olarak yorumlanabilir belki. Bunda insanları çok iyi tanıyor olmasının payı olduğu kuşkusuz. Karakterlerini içeriden anlatıyor. Bu da öykücülüğünü zengin, kişilerini renkli kılıyor. Kahramanları gündelik yaşamdan çekip sayfalara taşınmış, her görüntüden öykü çıkarılabilirliğinin bir kanıtı olarak yer alır. Öykünün en önemli özelliklerinden biri olan lafı dolandırmamak, konusunda çok özenli davrandığını izleriz. Asla fazlalıklara rastlanmaz metinlerinde. Ve bu öyküler yazıldığı tarihler de dikkate alındığında, dönemlerinin toplumsal olaylarını aktaran, toplumsal kesitleri, oluşumları, gelişimleri, dönüşümleri haber veren birer belge olarak da değerlendirilebilir. Sadık Aslankara bir incelemesinde onun “ kimi öykülerini, zaman zaman klasik Rus gerçekçilerinden örneğin Gogol’den, Çehov’dan esintiler taşıdığını” söyler. Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, Cilt 3, s. 624’ de şöyle bir yorum yapmış. Orhan Kemal (1914 – 1970) 1940 yıllarından itibaren yayınladığı öykülerinde “romanlarına oranla, daha yalın ve çarpıcı bir gerçekçilik anlayışından yola çıkar. Irgatların, gündelikçilerin, çırak ve işçilerin yaşamını insancıl bir sevgiyle yansıtırken, toplumsal, giderek ekonomik çelişkileri de göz ardı etmez. Sömürünün, kırsal kesimde ya da sanayi kesiminde olsun, ağa – patron baskısının yol açtığı dramları sergiler. Popülizme sapmadan kentin kenar mahallelerinde oturan emekçi halkın günlük yaşamını, özlem ve düşlerini kendine özgü bir duyarlılıkla anlatır. Ne var ki, dil beğenisi, biçim kaygısı, bu duyarlılık yüzünden ikinci planda kalmıştır hep” Büyük Larousse, cilt 17, s: 8880’ de ise şu cümlelere rastlıyoruz: “Orhan Kemal, öykülerinde ve romanlarında, ” güç yaşama koşulları içindeki küçük insanları, onların geçim sıkıntılarını canlandırır. Ancak sanat anlayışı yalnızca tanıklık etmeyi değil, halkın daha iyi bir yaşama ulaşmasına yardımcı olacak uyarıcı, yönlendirici bir gerçekçilik yolunu izlemiştir… Gurbetçilerin İstanbul’daki yaşamından kesitler vererek… köylülerin, ırgatların, küçük el sanatlarıyla uğraşanların, küçük memurların… kadınlarla, genç kızlar ve çocukların serüvenlerini ele alan … kenar mahallede yaşayan, kendi toplumsal konumlarından daha geriye itilmiş ailedeki kadınlarla ilgili” eserler yazmıştır. Büyük Ansiklopedinin, Cilt 12, s: 4393’ e baktığımızda ise; “İstanbul gibi büyük kentlerdeki küçük insanların sorunlarını işleyen ve gerçekçi edebiyatımızın önde gelen yazarlarından biri olan Orhan Kemal, “diyaloglara dayanan yalın anlatımı ve olay örgüsüyle kimi zaman senaryo tekniğine yaklaştı”, tanımlamasını yapar. Öykülerini  basit tümcelerle yazmaya özen gösteren,çoğunlukla diyalogları kullanan Orhan Kemal, özellikle konuşmacılar arasında birbirini tamamlayan konuşmalara yer verir. Öykülerinin baş kişilerini gerçek dünyada gözlemlediği kişilikleriyle gerçekçi betimleme ve dil kullanımlarıyla okuyucusuna aktarmaktadır. Bu tutumuyla da toplumun çoğunluğunu oluşturan bu tür insanları hem onlar gibilerini tanıma fırsatı olmayan okuyucularına tanıtmakta, hem de kendileri de aslında onlardan olanlara yardımcı, uyarıcı ve yönlendirici olabilecek nitelikte gerçekçi bir yol izlemektedir. Aysu Erden’in bir Orhan Kemal araştırmasında şu saptamalara rastladım: “Orhan Kemal’in öykülerine arka plan – sorun – çözüm – değerlendirme dizgesinden oluşan büyük ölçekli bir kurgu hakimdir. Onun öykülerini gerçekçi kılan özelliklerden biri de, diyaloglarının doğallığının yanı sıra, işte bu tür bir kurgunun varlığıdır. Çünkü öykü dışı gerçek dünyada da yaşamlarını halen sürdürmekte olan bu küçük insanlar belirli arka planların önünde sorunlarına çözüm aramakta, bulamadıkları zaman da kendilerince doğru olan çözümleri yine kendileri oluşturmakta, bu çözümleri değerlendirme görevini de diğer insanlara bırakmaktadırlar. Gerçek dünya ile ilgili gözlemlerini olduğu gibi yansıtacak kadar gerçekçi ve gündelik dil kullanımına yakındır. Okuyucusuna, öykülerinin baş kişileriyle ilgili aktardığı bilgilerin miktarı, gözlemlediği gerçeklerle sınırlıdır. Türü ise içinde yaşadığı toplumun kimi insanlarının sorunları ve kendi kendilerine buldukları çözümlerdir. Ve yazar aslında bu insanları çok iyi tanımaktadır.  Toplumun çeşitli kesimlerinden edindiği izlenim, gözlem ve anılarından oluşturduğu  öykülerinde insan-toplum  gerçeklerinden canlı kesitler sundu. İlk öykülerinde Çukurova’nın tarım ve fabrika işçilerinin sorunlarını dile getirerek, sanayileşmeye geçiş dönemi insanının işçileşme sürecini, çalışma ve yaşama koşullarını; kentteki köylünün bu değişim içindeki sürüklenişini yansıttı.  Öykücülüğünün ikinci evresinde İstanbul ve bu çevredeki ‘küçük insan’ların sorunlarını konu edindi. 1950 sonrası yıllarda, edebiyat alanında yaygın olan soyut, kapalı bir anlatıma yöneliş karşısında; toplumsal gerçekçi yönelimin etkili örneklerini verdi. Hapisane, çocuklar, işçiler, köylüler, ‘küçük insan’lar, kimsesiz çocuklar, kadın, aşk… öykülerinin başlıca temalarını oluşturdu.

ORHAN KEMAL ÖYKÜCÜLÜĞÜNE İLİŞKİN YAPITLAR

Asım Bezirci’nin Orhan Kemal (Evrensel, 1994), Hikmet Altınkaynak’ın Orhan Kemal’in Hikâyeciliği (Adam,2000) Nurer Uğurlu’nun Orhan Kemal ve İkbal Kahvesi’ni (1973), Fikret Otyam’ın Arkadaşım Orhan Kemal ve Mektupları’nı (1975), Muzaffer Buyrukçu’nun Arkadaş Anılarında Orhan Kemal’ini (1984)

EDEBİ YAŞAMI

Yazın yaşamına askerdeyken şiirle başladı. İlk şiirleri Raşit Kemali imzasıyla “Yedigün” ve “Yeni Mecmua”da çıktı. Bunları, hapisteyken “Yeni Ses”, “Ses”, “Yürüyüş” dergilerinde yayımladıkları izledi. Orhan Kemal, ilk öykülerini 1940’tan sonra yayımlıyor. Şiiri bırakıp öyküye yönelişinde Nâzım Hikmet’in büyük rolünün bulunduğu öne sürülebilir.Nazım Hikmet’leÜç Buçuk Yıl adlı yapıtında bunu kendisi şöyle söylüyor; Nâzım, “Siz düzyazı yazın düzyazı,” demiştir Orhan Kemal’e, “sonra uzun uzun anlat küçük hikâye denemesini de önermiştir ona.İlk düzyazısı, Baba Evi romanının bir bölümü olan “Balık” 1940’ta “Yeni Edebiyat” gazetesinde yayımlandı. İlk öykülerini ise Raşit Kemali ve Orhan Raşit imzalarıyla  yine aynı gazetede yayımladı. Bunları, 1942’de ve 1943’lerde, Orhan Kemal imzasıyla “Yürüyüş” ve “İkdam” gazeteleri ile “Yurt ve Dünya” dergisinde çıkan öyküleri izledi.  Bu yıllarda şiirlerini de yayımlamakla birlikte, asıl çalışmalarını öyküye yöneltti. Öyküleri “Varlık”, “Gün”, “Yığın”, “Seçilmiş Hikayeler”, “Yaprak”, “Yeni Başdan”, “Yeditepe”, “Beraber” gibi dergilerde yayımlanırken; birçok romanı da “Vatan”, “Dünya”, “Ulus”, “Son Havadis” ve “Cumhuriyet” gazetelerinde tefrika edildi. 

YAŞAMI

Orhan Kemal (Mehmet Raşit Öğütçü) 15 Eylül 1914 tarihinde Ceyhan’da doğdu. 1930’da  babasının politik sorunları yüzünden Suriye’ye geçmesi üzerine, Orhan Kemal de ortaokulun son sınıfında öğrenimini yarıda bırakmak zorunda kaldı. Suriye ve Lübnan’da bir süre babasıyla birlikte kaldı. Lübnan’da babasının açtığı lokantada garsonluk ve bulaşıkçılık yaptı. Daha sonra bir basımevinde işçi oldu.  1932’deAdana’ya döndü (1932). Çırçır işletmelerinde işçi, dokumacı, ambar memur, Milli Mensucat Fabrikası’nda katip olarak çalıştı. 5 Mayıs 1937’de evlendi. Nisan 1938’de kızı Yıldız doğdu. Aynı günlerde Niğde’de askerlik görevine başladı. Burada, “yabancı rejimler lehine propaganda  ve isyana muharrik” suçundan yargılanarak, 27 Ocak 1939’da beş yıla hüküm giydi. Kayseri, Adana ve Bursa cezaevlerinde yattı. 1940 yılı kışında Bursa Cezaevi’nde Nazım Hikmet’le tanıştı. Eylül 1943’te tahliye olunca Adana’ya döndü. Karataş’ta toprak taşıma işinde bir ay amelelik yaptı. 14 Nisan 1944’te Devlet Demiryolları’nda “muvakkat hamal” olarak çalıştı. Aynı yılın haziranın da Güzel İzmir Nakliyat Ambarı’nda iş buldu. Bir sure sonra bu işten de çıkarıldı. 13 Temmuz 1944’te oğlu Nazım doğdu. 1945 yılı yazında Kilis’e giderek, kalan 35 günlük askerlik görevini tamamladı. Çorum’a sürgüne gönderildi. Babasının, dönemin başbakanı Recep Peker’e telgraf çekmesi üzerine, 26 Ekim 1946’da bırakıldı. Kayıtlar onun Adana Verem Savaş Derneği’nde katiplik yaptığını da gösteriyor. Aralık 1949`da 3. çocuğu Kemali doğdu. 1950’de İstanbul’a yerleşerek hayatını yazılarıyla kazanmaya çalıştı. Kasım 1957 de 4.çocuğu Işık doğdu. 7 Mart 1966’da bir ihbar üzerine iki arkadaşıyla birlikte tutuklandı. “Hücre çalışması ve komünizm propagandası’ yaptıkları gerekçesiyle tevkif edilerek Sultanahmet Cezaevi’ne gönderildi. 7 Nisan’da  Türk Edebiyatçılar Birliği, Gen-Ar Tiyatrosu’nda 30. sanat yılı nedeniyle bir jubile düzenledi. Toplantıda Melih Cevdet Anday, Yaşar Kemal ve James Baldwin birer konuşma yaptı. Bilirkişice verilen; “suç teşkil eden bir cihet bulunmadığı hususunda”ki rapor üzerine  13 Nisan 1966’de serbest bırakıldı. 17 Temmuz 1968’de bu davadan beraat etti. 23 Temmuz 1969’da ilk pasaportunu alarak çağrı üzerine Ağustosta eşiyle Sovyetler Birliği’ne, Moskova’ya gitti. Orada bir kanama geçirir, Yazarlar Birliği’nin yardımıyla hastaneye yatar.

Hekimler beş altı ay kalıp iyice tedavi -olmasını, dinlenmesini salık verirler. Fakat o, on gün sonra, tedavisi bitmeden çıkar. Eylül ortalarında Türkiye’ye döner. Önce Ekmek kitabıyla Türk Dil Kurumu 1969 Hikaye Ödülünü alır. Ankara Sanat Tiyatrosu 22-29 Ekim günleri arasında «Orhan Kemal’e Saygı Haftası” düzenler. 1969’da Cumhuriyet’te Üç Kağıtçı romanı tefrika edilir ve Kötü Yol romanıyla birlikte kitap olarak yayımlanır.

1970 yılının ilk aylarında Orhan Kemal biraz toplar, sağ­lığı düzelir. 1970 Nisanının sonlarına doğru yeniden kriz geçirir. 5 Mayısta Sofya’ya gider. Karısı Nuriye hanım da yanındadır. Bulgaria Oteli’nin dördüncü katında kalmaktadırlar. Amacı, ilerde, “93’ten Bu Yana” adıyla ailesinin hikayelerini yazmaktır. Fakat çok dolaşamaz, rahatsızlığı arada bir nüksetmektedir. Bir gün kriz geçirir. Sofya Hükümet Hastanesi’ne yatar. Durumu gitgide kötüleşir. 2 Haziran saat 21. 15’te  vefat eder. 5 Haziran Cuma günü Bulgar Yazarlar Birliği’nde Orhan Kemal için bir tören düzenlenir. Ertesi gün saat cenazesi özel araba ile Türkiye’ye yola çıkarılır. Cenaze konvoyu Edirne’den Babaeski’ye gelidiğinde, asfaltın dönemecinde bir işçi arabaya yaklaşır. Elindeki çiçek demetini uzatır. Demetin üzerindeki bantta şunlar yazılıdır :«Biz işçiler, hatıran önünde saygıyla eğiliriz.» Orhan Kemal, Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verilir.

ÖYKÜLERİ

 Ekmek Kavgası, 1949; Sarhoşlar, 1951; Çamaşırcının kızı, 1952; 72.Koğuş,  1954;  Grev, 1954; Arka Sokak, 1956; Kardeş Payı, 1957; Babil Kulesi, 1957; Dünyada Harp Vardı, 1963; Mahalle Kavgası, 1963; İşsiz, 1966; Önce Ekmek, 1968; Küçükler ve Büyükler, (ö.s.), 1971. Ayrıca öykülerinden yapılan derlemeler Bilgi Yayınevi’nce dört cilt olarak yayınlandı: I. Yağmur Yüklü Bulutlar, 1974; II. Kırmızı Küpeler, 1974; III. Oyuncu Kadın, 1975; IV. Serseri Milyoner/İki Damla Gözyaşı, 1976. Arslan Tomson, (ö.s.), 1976; İnci’nin Maceraları, (ö.s.), 1979. 

ROMANLARI

Baba Evi, 1949; Avare Yıllar, 1950; Murtaza, 1952; Cemile, 1952; Bereketli Topraklar Üzerinde, 1954; Suçlu, 1957; Devlet kuşu, 1958; Vukuat Var, 1958;  Gavurun kızı, 1959; Küçücük, 1960; Dünya Evi, 1960; El Kızı, 1960; Hanımın Çiftliği, 1961; Eskici ve Oğulları, 1962 ( Eskici Dükkanı adıyla 1970); Gurbet Kuşları, 1962; Sokakların Çocuğu, 1963; Kanlı Topraklar, 1963; Bir Filiz Vardı, 1965; Müfettişler Müfettişi, 1966; Yalancı Dünya, 1966; Evlerden Biri, 1966; Arkadaş Islıkları, 1968; Sokaklardan Bir Kız, 1968; Üç Kağıtçı, 1969; Kötü Yol, 1969; Kaçak, 1970; Tersine Dünya, 1986.    

OYUNLARI: İspinozlar, 1965; 72. Koğuş, 1967.  ,ANI: Nazım Hikmet’le Üç buçuk Yıl, 1965. 

İNCELEMELERİ: senaryo tekniği ve senaryoculuğumuzla ilgili notlar, 1963.  

RÖPORTAJLARI :  İstanbul’dan Çizgiler, (ö.s.) 1971.

ÖDÜLLERİ

1958 Sait Faik Hikaye Armağanı Kardeş Payı ile 1967 Ankara Sanatseverler Derneği Yılın En İyi Öykücüsü ödülü 1969 Sait Faik Hikaye Armağanı Önce Ekmek ile 1969 Türk Dil Kurumu Öykü Ödülü Önce Ekmek ile

ORHAN KEMAL  ADINA DÜZENLENEN YARIŞMALAR

a)ROMAN ÖDÜLÜ İlki 1972’de verilen (Yılmaz Güney , Boynu Bükük Öldüler ), her yıl yazarın ölüm yıldönümünde verilmek üzere, konulan “Orhan Kemal Roman Armağanı” ailesi tarafından düzenlendi.

b) ÖYKÜ ÖDÜLÜ Adana’da  kesintilere uğramakla birlikte  kimi zaman edebiyat grupları kimi zaman da yerel yönetim destekli olarak yaklaşık on yıldır Orhan Kemal Öykü Yarışması düzenleniyor.  

Her zaman gurur duyduğum ödüllerimden biri olan, 2009 yılı Orhan Kemal Öykü Ödülü ikinciliğini alan Tuz Saraylar kitabımla kendisine sonsuza dek saygılarımı sunduğum, ustamızı bir kez daha hayranlıkla anıyorum.

RUHUMU ÖPMEYİ UNUTTUN İNCİ ARAL ÖYKÜLERİYLE BİR BULUŞMA

2017 yılında Kırmızı Kedi Yayınları’ndan tekrar basımı yapılan bu öyküler hakkında ilk basımı üzerinden Serap Gökalp’ten bir yakın okuma çalışması.

Saman Kokusu: Bir trafik kazası içeriden algı ve anlatımla veriliyor. (Alıntı: S.13 Korku beynini oyuyor, düşüncesi dayanılmaz bir yorgunluk içinde çözülüp akıyor. Daha önce hiç bulunmadığı bir yerde… ama yer diye bir şey yok artık. Her yer hiçbir yer. İçinde yalnızca o andan geriye doğru uzaklaşma arzusu, yönelecek yer bulunmayan imkansız bir kaçış duygusu var!)

Siyah Lale: Karısının trafik kazasından sonra ardından yas tutan bir adamın geçirdiği süreç. Lale’yle simgelenmiş. Karısının da adı laledir. Çiçekle eğretilemeli bir bunalım süreci. Sonra acıların unutulması. Çiçeğin kaderine terk edilmesi biçiminde anlatılmış.

Pembe Kayışlı Saat: Bir yazar konuk olduğu evde gece bir düş-gerçek deneyim yaşar. Bir yıl önce apansız ölmüş bir genç kızla iletişim kurar. Sabah yaşadığının gerçekliğini sorgularken kızın çekmecedeki pembe kayışlı saati yok olduğunu görür. (Alıntı; S.37 Kapının tam karşısındaki duvarda evin ön cephesine açıldığını sandığım küçük, yerden epey yüksek bir çatı penceresi vardı. Gidip ayaklarımın ucunda yükselerek fırfırlı perdenin ucunu kaldırdım, dışarıya baktım. Geniş bir caddeyi jilet gibi parlayan, birbirine karışmış raylarla bölen tramvay yolları,ıslak kaldırımlar, yanıp sönen trafik ışıkları, küçük dükkanlar ve karşı tarafta yan yana sıralanmış pencereleri karanlık evler görünüyordu.Cadde boştu, ortalıkta kimsecikler yoktu. Sinir bozucu turuncu ışıklar altında her şey plastikten, hava ise nemli, kaygan bir eriyikten oluşmuş gibiydi.)

Beklemek: Bir teyze motifi.  Evlenmemiş. Bir polis şefine aşık oluyor. Onu öldürüyor. Hapse giriyor. Şimdiki zamanda hapisten çıktıktan sonra yeğenle karşılaşması, geriye dönüşte her ikisinin öyküsü.

Ruhumu Öpmeyi Unuttun: Bir intihar. Sonrasında kocasının geriye dönüşü biçimiyle anlatılıyor.  Ama bu anlatımdan önce kocanın sevgilisi bir sanrı görüyor. Ölen kadının intihar biçimini.  (Alıntı. S.73 Akşamüzerlerinin en güzel olduğu mevsimdi. Yaz belli etmemeye çalışarak yavaşça sonbahara akıyordu. Balkona çıkıp oturdular. Esinti taze mısır, keten helva, karpuz ve rakı kokusu taşıyarak yüzlerini yalayıp geçti. Deniz koyu mavi, göz okşayıcı ve gizemli onlara doğru akıyordu sanki.)

Gelecek: Bir intiharın ardından. Bu çok güzel. Çok güzel.Bakış açısı çok nefis. İntihardan kurtarılmış bir adamın bellek yitimiyle çevresini gözleyişi. Karısına,çocuklarına bakışı. Tekdüze yaşamın bıktırıcılığı bu kadar mı güzel verilir?” Geleceğim gelmiş! “S.101

 Bir Anatomi Dersi: Bir tıp öğrencisinin ilk kadavra deneyimini olağanüstü bir açıyla vermiş bir öykü. Tümüyle duygusal boyutla gerçek çok başarıyla harmanlanmış.

Alıntı: Kucağındaki plastik torbasını sımsıkı tutuyordu.Bu bir eşya değil de kadının hayatının tümünü açıklayan bir şeymiş gibi göründü Hülya’ya” S.111)

Alın Yazısı: Organ mafyasının organ çalma işlemi çok başarılı bir biçimde verilmiş. Alınyazısını değiştirme ilanıyla böbreğinden olan bir adam, buna razı oluşu..

Baba: Bir mafya babasının ölüm anından ruhun bedenden ayrılışı inanılmaz bir geçişmeyle (tam bir metamorfoz) veriliyor. Adamın saydam ruhu hastane odasında gezinerek geçmişini okura anlatıyor. Başka bir bedene girmeye hazırlanırken öykü bitiyor.

Gelin: Gerçeklik anlaşması yapılarak yine gerçeküstü bir öykü. Uyuşturucu satıcısı ve kullanıcısı bir adamın sanrısı mı deneyimi mi pek anlaşılamayan öldürülmüş bir kadının gelin giysileri içinde bulunuşu, onunla birlikte oluş ve ölünün ölüm ortamına geriye dönüşü…

İnanç Fay Hattı’nda Doğurganlığın Efendisi Kutsal Kaburga

Serap Gökalp’in kaleminden, Evgani (Cengiz Çeliker) İnanç Fay Hattı koleksiyonuna genel bir bakış ve Doğurganlığın Efendisi Kutsal Kaburga adlı tablo hakkında bir inceleme.

Resimlerinde Evgani imzasını kullanan Cengiz Çeliker’in üç yıllık bir zamana yayınan 2014 yılında tamamlanan son koleksiyonu büyük boyutlu 18 eserden oluşur.“İnanç Fay Hattı” insanın insanı denetlemek için var ettiği Tanrı tanımının,  olması gerekenden ne denli uzak olduğunu ve ne denli tehlikeli kılındığını gözler önüne sermeyi amaçlıyor. Odaklandığı şiddet konusu. İnsanların bilinçlerine ve bilinçaltlarına korkutucu Tanrı figürünü yerleştirmenin Tanrıya ihanet olduğunun bir haykırışı. Var olduğu günden bu yana, insanı kuşatan kutsal bilinmezlik uçurumunu sürekli derinleştiren dinsel öykülere göndermeler yapan tablolar var karşımızda. Sanatçının, tanımlara ve inanç sınırlarının öte tarafına bakan izleğinde büyük dinlerin ortak paydası haline gelmiş bu öyküler durur. Başlıca savı/gerekçesi insanın doğru, iyi ve güzele yönelmesi olan inançların varış noktasında ortaya çıkanın bütünüyle ceza, şiddet ve bozulma  olduğunu akılla sorgulayan bu tablolar büyük boyutlarda çalışıldı. Zamanda, maddede ve insanda dönüşümü  bozulmayla ele alırken dinsel felaket öykülerinin içindeki çelişkilere doğru yapılmış bir kazı çalışmasına, akıl yürütme yoluyla yöneliyor. Uzlaşılmış simgeler olan inanç öykülerinin fay hattında titreyerek yürümenin Tanrı kavramına ne katkıda olacağını soruyor.  Anıştırmalı kutsallaştırılmış suskunluğun çaresiz sınırlarını patlatan resimlerle sorguluyor.

Bu tablolarda/inanç fay hattında insan olmaktan çıkıp sahip olunan haline gelmiş insan varoluşu sorgulanır. Art alanda ise sahip olanın gerçekten Tanrı değil, adına konuşanlar olduğu hissettirilir. Görsel niteleme dışında dokunsal niteleme/güdü oluşturan tablolar,  biriktirdiği renklerle, kesintili, eklentili yüzeyleriyle  “İnanç Fay Hattındaki” insanın farklı evrelerini biçimliyor. Dayatmalarla düşünce dünyası kilit altına alınmış insanın sorgula(n)ması için kilitleri açan uzamlar yaratıyor.

Özgürlüğü olmayan, bozulmanın işareti figürler, korkunun tanımını yapan uzamlar, sert zemin üzerine şiddetli renklerle desteklenmiş tahta, köpük, metal, akrilik boya, yağlı boyalarla şekilleniyor. Görüşe klasik insan figürünü öldüren müdahalesiyle, insanı öldüren nelerin olduğuna işaret ediyor. Pıhtılaşma karşıtı sabırsız figürleri inanç fay hattında bir karşıt hareket oluşturuyor; şiddet kavramını reddediş.

Öykülerin saldırgan gölgeleri kimi tablolarda saldırgan figürlere dönüşüyor. Soyulmuş, açılmış, akıl yarısı düzleştirilmiş kusursuz gözüken yarım küre duruşlu başlar.  Anlamla değiş tokuş edilmiş altın ve gümüş renkler İnanç Fay Hattını betimler.  İnsanoğlunun kullanıma açık dehşet duygularını, saldırganlığını göz önüne seren oluşumu göz ardı edilmiş yüzler. Bu başların genellikle yaşları ve cinsiyetleri gözlenmiyor. Bazı tablolarda dinlerin kadına uygun gördüğü tanım yüzünden bir tür sesleniş gibi kadın işaretlerine rastlıyoruz.

Yüzler türe/benzerliğe işaret ederken, inancın kimliksizleştirmesine dikkat çekiliyor. Evrensel ilkellik, kullanılmışlık, kişiliğin değil tutsak ruhların göstergeleri, ıstırap, sofuluk, acı, etten kemikten bağımsızcasına yalnız insan öykülerindeki alışıldık fizyolojik, antropolojik görünümü bozarak gerilime şiddete vurgu yapar. Bir anlamda özü serbest bırakmak için insanı bedeninin niteliklerinden kurtarır, bozar, dağıtır böylece duyguları da açığa çıkarmıştır. Deforme insan bedenlerini aynı zamanda karşı sav olarak kullanır ve izleyen öznenin içinde de sorgulamayı gerçekleştirir. Yüzeyden kurtulup nesne haline gelmiş üç boyutlu, “kullan(ıl)mışlığı” çağrıştıran unsurlardır figürleri.

İnanç Fay Hattı koleksiyonunda eller dikkat çeker. Hareketin yukarı dönüklüğü insana yabancı ve korkulan doğaüstülüğe yönelmiştir. Duruş bir sonuçtur. Hareketin bitim noktasıdır. Çaresizliği simgeler ve gergin duruşla sorar; Neden beni sevmiyorsun?  Eller diğer figürlere göre daha net ve bozulmaya uğramamış olmalarına karşın yardım isteyiş, yakarış çağrışımlarıyla ayrıksı dururlar.

Nesne haline getirilmiş insan gizem yaratma gücünce kullanılandır aynı zamanda. İnanç öyküleri gizem fısıltılarıyla şiddete giden yoldur. Bu noktada eller aracılığıyla yine sorar; inancın insaniliği nerede başlar?

Tüm koleksiyonda bir tek tablo “Evrim” herhangi bir inanç öyküsüne gönderme yapmaksızın yer alır. Bu insanın geçmişini keşfetmesindeki bilimsel yoldur. Tek olmasının nedeni belki de insanın uzun geçmişi içinde bilimsel düşüncenin hep yalnız kalması tek başına bırakılması mıdır? Homosapiens, elinde dünya ve türlerle ilgili birçok örnek olduğu halde dimdik duruşuyla Evrim tablosundan bize bakıyor. Tüm öykülerin karşısında tek başına başka bir görüşü önerircesine bir eliyle diğer canlılardan oluşan bir kümeyi tutuyor.

Evgani, resim alanında, izleyen özneyi sabitleyerek gösteriyi olduğu yerden çıkararak sağ, sol, ön, arka, üst alt planlara taşırıyor ve onu izleyen göze saldırgan gücün kazanabilirliğini dayatıyor. Yıkıma işaret ediyor. Dokunsal özellikli tabloların renklerinin direnç haline geldiği görülür. Şeker renklerinin bulaşıcı rahatsızlığı ve çekiciliğiyle tehdit edicilik, bozulma, birleştirilmiş, bütünselleştirilmiştir.

Kat kat bakış gerektiren resimlerin inanç öyküleri… Burada başka bir Tanrı tanımı vardır. İnancın iyilik, sevecenlik söylemine karşıt korku notaları duyarsınız. Evgani’nin tabloları tehlikeli ve bilinmezlik evrenleriyle, sabırlı ağırlıklarıyla sorular soruyorlar İnanç Fay Hattında

Koleksiyonda yer alan tablolar;

1)Farklı Geçmişlerin Ortak Yaratılış Öyküsü; Adem’in Doğumu 2)Doğurganlığın Efendisi, Kutsal Kaburga 3)Hem Canlı Hem Ölü, Aden Göçü 4)Akıl Yoluyla Algılanan Gerçeklik;Evrim 5)Terk Ediliş Sonrası Adem’in İsyanı 6)Kutsalın Kundağında, Terk Ediliş Sonrası 7)Uzam Ve Zamandaki İlk Yarık;İlk Cinayet 8)İlahi Merhametin Babası Ab-Raham’ın Sınavı 9)Yaşam Ve Ölüm Suyu; Tufan 10)Her Şey Bir Asa mı? 11)Varoluş Adına Kutsal Ensest; Lut 12)Çivilere Kadar Neredeydin? 13)Reenkarnasyon 14)Gök Kendini Topraktan Çektiğinde; Mahşer 15)Cehennemin Kime? 16)Araf’ta Ölümlüler Korosunun Son Şarkısı 17)İçinden Günah Geçen Köprü; Sırat 18)Din Bu

Bu metinde DOĞURGANLIĞIN EFENDİSİ, KUTSAL KABURGA adlı tabloyu ele alacağız.  (Teknik bir sorun nedeniyle tablonun tamamı görüntülenemeyebilir, özür dilerim. )

     Bu tablo iki kat tuval üzerine yerleştirilmiştir. Birinci, siyah zeminle ıssızlaştırılmıştır. İkinci üst zemin karışık renkler, çizik, yarık çağrışımlı fırça darbeleriyle desenlenmiştir. Gümüş renklerin öne çıktığı gözlenir. Ağır başlılığın, sessizliğin, sadakatin rengi grinin sert darbelerle göz alıcı ve birbirini kesen konumları bir kadının yaşamındaki çelişkilere işaret eder. Deforme olmuş bir kafada altın kaplama bir mask vardır. Yüz gizlidir. Altın renk yine form dışı göğüslerde ve figürü iki ayrı yerden kuşatan, engelleyen bantlarla kullanılmıştır. Gündelik yaşamın kadınca nesnesi altınla kuşatılarak tuvale sabitlenmiştir. Bu yazgıdan bakan özne ne öğrenecektir? Maddenin sahiplenilebilir oluşunu mu, maddenin sahipliğini mi? Kadın bedeni karmaşık iplikler denebilecek kabartılarla yapılandırılmıştır. Kan, doğurganlık, dişi renk kırmızıdan oluşmuştur tümüyle. Tek ayaklıdır Havva figürü. Bir kadın için daha kusursuz bir kölelik düşünülemez diye düşünürken dişi bedene bağlı büyüyen bir tohum görürsünüz. Tanrının makasından çıkmış, öteki, doğurmayan erkekten doğmuş olan tutsak kaburga kemiği! O doğurganlığın efendisidir ve tüm kuşatmalara başkaldırırcasına apayrı ve özgür bir alanda varoluşu sürdürmekte varlığıyla beslemektedir, kutsal kaburga ama doğurganlığın efendisi kadın!   125×95 cm. karışık teknik 

ANNENİ ÜZMEMELİSİN

Serap Gökalp’in Pirana Kahkahaları kitabından…

Çay bardağına tünemiş içine bakarken, annesinin başına açtığı durumu değerlendiriyordu. Anne: emekli öğretmen. Uzun yaşamanın en gerçekçi yolunun az uyuyup çok iş yapmak olduğunu söyleyen kişi. Üç çocuk yetiştirdi, ikisi kız, evliler, maskeleri pardon, meslekleri var. Ama bu oğlan (yani ben oluyorum) daha bir baltaya sap olmuş değil. Üniversite bitti gene okuyor… Okuyorum. (Muyum?) Askerliği de öteledi. (Okul zaten tecil için.) Akşam yemeklerini hala tek başına yemek zorunda oluşuna söylenmekten olup bitenin farkında değil öğretmen- anne. Oğlunun karanlık bastıktan sonra sokağa çıkmalarını işsizliğinden utanma şeklinde yorumlamakta, bu noktada yüreği burkulmaktadır. (Söylerken duydum.)  Onun zamanını bilgisayar ve “arkadaşlarla takılıyoruz” arasında bölmesi konusunda kendini çaresiz hissetmektedir. (Biliyorum.) Belli düzende aralarında şu konuşma geçmektedir: Anne, titrek bir gülüş, yalvaran bir sesle “evladım bir işe girsen,” der. Duygusal bir süngerdir o, çocuklarının sorunlarını, dinler, emer, biriktirir. Evlat, başka tarafa bakarak “arıyorum ya” diye yanıtlar. Sonrasında sesler perde perde yükselir ve bir kavganın içinde bulurlar kendilerini. Kadın kendi gerçeklerini sayıp dökerken çocuğu sarkmış boynuna ve burun deliklerine “bu baskıcı öğretmen hallerinin umurunda olmadığını” bağırır!  Pes eden öğretmen-anne olur. Titreyerek işine döner. Onun odasındaysa çıkar. Hayatın hızla geçip gittiğini genç bir insana anlatmanın neden bir yolu yoktur? Oğul onun artık bunak bir ihtiyara dönüştüğünü bile söylemiştir bir keresinde. Öz annene!

Öz anneye…

Çay kaşığını döndürdükçe oluşan burgaçta şeker parçacıkları eriyordu. Tersine karıştırmaya başladı. Şekerler eriyor, eriyor, eriyor… İş bul baskısı kabuk değiştirdi;  evlen! Çok şeker bir kız varmış…  Çaya atılacak şekeri beğenmedim dense bu girdaptan kurtulmak olası mıydı? (Böyle bir oyun seni üzmedi mi?) Olup bitenleri havada yüzerek izledin. Neyse ki görücü usulü girişim kâbusu az sonra bitecek. Uygun cümle ne olabilir? Maddi koşullarım uygun değil… Olsun derse? Kaşla göz arasında telefon numarasını veren insan… (Onu ilk gördüğümde sevmedim.)  “Üzüldü mü?” diyecek öğretmen anne. “Nazik olsaydın.” “Nazik oldum” diyeceksin. “Üzüldüğünü sanmıyorum.” “İyi ki telefonda değil yüz yüze söyledin,” diyecek anne-öğretmen. “Ayıp olacaktı. Nazik bir durum bu.”

Masanın üstüne bir yaprak düştü. Elinin tersiyle itti. ( Sabrı bitti bitecek.) Bu sırada topuklarına kadar mantosu, arkasında gizli bir kafası daha varmışçasına sarılı başı, kocaman siyah gözlüğü, eldivenli elleriyle kız dibinde bitiverdiğinde irkildi.  “Birini mi bekliyorsun?” dedi kız (Ne basmakalıp!) Kollarını aça aça söylenmiş bu cümleyle sanki bir yel değirmeni dile gelmiş oluyor. Boğazından bağlanmış örtüsü, değirmenin çatısı, koca gözlüğü iki kara penceresi.  “Başınızı neden olduğunuzdan büyük şekillendiriyorsunuz?” diyorsun. “Buraya sık gelir misin?” diyor değirmen. “Hayır, ilk geliyorum,” diyorsun. “Biliyorum,” diye kıkırdıyor gizli bir şeyden söz eder gibi. “Senin mekânın farklı.” İlgisiz bakışlarında bir kıvılcım bekledi, olmadı. Bozguna uğramış, intikamcı bir atak yaptı: “Sırrını biliyorum, tamam mı?” Karşıya bakıp çay kaşığını boşalmış bardağın içine attın: “Otursana.” “Seni ilk gördüğümde anladım,” diye üsteleyince “Hadi ya, ” diyorsun. Sesin ne öyle ne böyle. Konuyu sürdürmeyi istemiyorsun ama kız kıvrım kıvrım; “Bence bizim karşılaşmamızı kader istedi,” diyor. “Kader mi? Tanıyor muyum onu?” “ Alay etme. Bunu değerlendirmeliyiz.” “Neyi? Hiç tanımadığın insanlar görücü geliyor. Nasıl bir lüks içinde yaşadığını görüyorlar. Daha işi bile olmayan damat adayını halının altına süpüreceğine baş başa görüşmeyi istiyorsun. Değerlendirilecek ne var, bir düşünelim. Baban içgüveyi arıyor olabilir mi?” “Annen biliyor mu?” Baktın.  Tavrında soruyu anlamaya çalıştın, olmadı, hali. Neyi kast ediği besbelliydi ama mayınlı alana bir yabancıyla girmenin sırası değil. “Gizli buluşmamızı mı?” diyorsun kayıtsız. Garsona iki çay işaret ediyorsun. Gözlük çıkıyor ve kısık bakışlarla; “Biliyordur, bence biliyordur. Ben seni görür görmez anladım,” diyor.  Boş bulundun! Gerdan kırıp göz süzüşün karşısında (Saçmalayacaksın dur!) parlayan gözleri senin yılan sepetinin kapağını açtığını gösteriyor. Durumu kurtarma girişimin: “Alnımda ne yazıyor acaba?” “A, saf mısın? Şu hallerine baksana…”  Sırtını dikleştiriyorsun. “ Ne varmış hallerimde?” (Gözünün ta içine bak! ) “Bence…” diyor kız bakışını kaçırmadan “ortak bir yanımız var. Kader bizi o yüzden karşılaştırdı.” “Ortak yan?” “Bal gibi biliyorsun. İkimiz de kabuklarımızdan şikâyetçiyiz işte!” “Hadi ya! Sen de mi?” der demez elini yılan sepetinin içine sokmuş oluyorsun… (Sıçtın sus! Aman boş ver. Bir daha kim görecek bunun yüzünü?)  Miden bulanmıyor ama bulanacak diye korkuyorsun. “Evliliği siktir et!” diyor kız üstünlük taslayarak. “Bak ne diyeceğim, bana gerçek seni göstermeni istiyorum. Nerde yaşıyor, nasıl yaşıyor o?” Sessizliğin karşısında bir armağan vermeye girişiyor, cesaret payı bu : “Biliyorsun son model bir cipim olmasına rağmen istediğim yere gidemiyorum. Donuma kadar ipek giyiyorum ama dışarı çıkarken ne kadar giyinsem az. Dünya kadar yiyeceğin içinde ne zaman yiyeceğime başkaları karar veriyor. Oruç tutmam gerekiyor mesela. Ama “ halam geldiyse”  tutmamam gerekiyor. O zaman da yemek yemem ayıp.  Çünkü “halamın geldiğini” cümle âleme duyurmuş oluyorum. Gülemiyorum. Tahrik etmemeliyim. Yoksa tecavüzü, ölümü hak ederim. Verirsem günahkâr fahişe oluyorum. İstesem hoca nikâhı yapar biriyle yatarım ama bunu insan-kadın onurum reddediyor…” Eldiveni çıkarıyor. Bu bir elin ortaya çıkmasından çok tüm vücudunun çıplak kalmasını çağrıştırıyor sende. “ Özgür olmak istiyorum” diyor, alçak sesle. “Tıpkı senin gibi.”

Şişen bir susku beliriyor ansızın. Bir dikişte erkeksi bir edayla içlen çay. Eldivenin tekini dairesel bir hareketle alıp ayağa kalkış . Gözlüğü takmadan önce sert bir hadi bakışı. “Sırrını göstereceksin bana.” Bu cümle duygu katmanlarından sinsice sızıp derinlerine kadar seni çatlatıyor. (Bu ne ya !) “Ruhsal çıbanlarını götür başka yerde patlat tamam mı? Beni de pamuk niyetine kullanma! İstemiyorum! Saçmalık bu!” diye bağırıyorsun. Her an denetimsiz kalıp fışkıracak öfke etrafındakileri (Şu kızı!) küle çevirebilir…

Bekliyor…

Boyun eğiyorsun…

Sefil yeşil dehşetin fısıltısını duymazdan geliyorsun: “onu senin Pürtelaş sokağına”, evine götürmeyeceksin herhalde?

Kapı bir koridora,  dışarıdan sızan gün ışığıyla toz tabakasına açılıyor. İki dünya arasından gelirmişçesine titreşen bu sisin içinde sanki saydam varlıklar gizleniyor. Birazdan bir tanesi üstüne inip seni kaplayacak, tümüyle değiştirecek… O anda kız yüzünü dönüp düğmelerini açtı. Topuklarına dek inen mantosunun zıvanaları gıcırdadı. İçindeki yeşil ışıkta seğiren ıslak, iç organlarını gördün. Başındaki örtüyü çıkardı; ak kemikler…

Koridorun taşlarına çömelip (pusulanı tümden yitirmiş durumdasın) hüngür hüngür ağlıyorsun. Kırk yıl düşünsen aklına gelir miydi? Psikolog diplomasıyla yetinmeyip felsefe okuyan biri… Tesettürlü bir kıza görücü gidecek, ona her şeyi açıklayacak… (Neden yaptım?) Yetmedi video çekmesine izin verecek… (Şimdi ne yapacağım?) Dizlerini yüzüne daha çok çekiyorsun. Geceye dönen ışık koridorunda duvar yürüyor, dört karo tek karo kalıyor ve üstünde  bir video görüntüsü seğiriyor… Yakıcı ve şiddetli, içinden koca koca parçalar atan ağlamanla o taş kutuya bakıyorsun. Sarsıntıdan dağınık saçların sırtına beline vuruyor.  Alaca akşam şavkı gözlerinden süzülüyor, çevresindeki siyah halkalar sakalları iyice kazınmış, kozmetikle kapatılmış yanaklarına iniyor. Islak bir camın arkasından görüyorsun her şeyi. “Üzüldü mü?” diyecek annen. “Nazik olsaydın” “Nazik oldum,” diyeceksin. “Üzüldüğünü sanmıyorum. Çünkü…”  Evleneceğine sevinecek…

***

KENDİNİ ÖLÜME BAĞLAYAN KADIN

Serap Gökalp’in Astak Kum Saatinde Akarken kitabından bir kadın öyküsü… Çaresizliğinden ölümün kapısından geçerek kurtulmaya çalışan bir kadın… Ressam Cengiz Çeliker’in çizgileriyle

ÖYKÜNÜN ÜÇ TILSIMI; UZAM, ZAMAN, KARAKTER

SERAP GÖKALP’İN 20 NİSAN 2010 İZMİR TÜYAP KİTAP FUARI

PANEL KONUŞMASI

Bugün öykünün tılsımlarından üç tanesine kısa bir süre için dokunmaya çalışacağım. Evet, mekân yani UZAM,  KARAKTER ve ZAMAN ‘ı konuşacağız.

Size ilkin kendi tanımlarımı sunmak isterim; Sınırla zamanda bunları iç içe anlatmak zorundayım çünkü birbirinden ayrı düşünürsek pek işlevsel olmayacağı gibi istediğimiz anlamda sonuç da alamayız… Konuyu yalınkat kavramamalıyız.

Öyküyü içine yerleştirdiğimiz kâse; UZAMDIR.

ZAMAN bu kâsenin içindeki sıvıdır. Miktarını ve yoğunluğunu biz ayarlarız.

KARAKTER, kâsenin içindeki birbirinden farklı renk ve katılıktaki parçacıklardır. KARŞILIKLI KONUŞMA sıvının zevk vermesi için kullandığımız tılsımlı tozlardan yalnızca biridir.

Evet… Ruhumun karanlık mağaralarında, yaşamdaki ayrıntıların yanı sıra, bilincimin seçtiği renkler, bilinçaltı tozlarım, hayallerimin damlacıkları bulunur. Öykü yazmak için bunlardan aldığım uygun oranları bir araya getiririm. Kimi zaman yüksek ateşte, kimi zaman kısık ateşte hazırlarım. Bazen de soğuk servis ettiğim olur. BU BAKIŞ AÇISIDIR.

Karışımın yoğun olmasını istiyorsam sıvıyı yani zamanı sıkıştırırım.

Burada dikkat etmem gereken;

Hem öykü zamanı

Hem söylem zamanı

Hem de okuma zamanının özenle ayarlanmasıdır.

Hazırladığım karışımın kıvamını çabuklukla tutturabilirim. Ama işlerin ters gittiği zamanlar da olur.  O zaman çığlıklarım dört yöne uzanan dehlizlerde çınlarken, asamın ucu ve pelerinimin etekleri her şeyi kırıp döker. Uzun tırnaklarımla karakterlerimi, öykülerimi, zamanları parça parça ederim. Bu yaratıkla yaşama cesareti gösteren biri var. Sol omzumda yaşar.

Adı Kırmızı. Ve bana soğukkanlılıkla sorar:

“E, “der, “Neler oluyor bakalım?”

Homurdanırım.

“Şu yazdığın berbat bir şey,” der.

“Ne dedin sen?”

“Dediğimi duydun.”

“Eceline mi susadın? Seni uyarıyorum, bu damarıma basma huyundan vazgeç!”

Gözlerini tavana diker;  “Neden karışımı yeniden yapmıyorsun?”

“Karışımı yenilemek mi? Nesi var, mis gibi karışım işte… Hem sana ne?”

Sinsice bekler.

“Kolaydı öyle…”derim.

“At onu, yeniden başla!” diye saldırıya geçer. Her şeyi döküp saçar.

“ Defol başımdan! Yoksa…”

“Ne yapacaksın?”

“Canını alacağım…”

“İyi, gidiyim de gör…Ararsın ama sonra…”

“Seni mi arayacakmışım hah !”

“Ben olmasam…”

“Huzur bulurdum biraz,”

“Tabi, tabi… Yanlışlarını bulunca ayy evet diye çığlık atan kim?”

“Seninle ilgisi yok, canımın yanması yüzünden.”

“Burada yaşamamı isteyen sensin!”

“Doğru, yoksa çoktan elimi kana bulamıştım!”derim.

Havada sözcükler uçuşur, hepsini onun kafasına fırlatırım.

Ve yeniden başlarım. Eğer karışımdan mutlu olduysam, damıtmaya sıra gelir. Gene göz gözü görmez, ortalık dumanlar içinde kalır. Beklerken tüm dehlizlerde dolaşan yankılar korkutucu, solunan kokular geniz yakıcıdır.

Hazırladıklarımı gözden geçirme zamanı gelir. Onlar şimdi başka birinindir ve ben “Kırmızı”nın tüm acımasızlığını öykülere püskürtürüm. Yeni anaforlar, depremler, yangınlar… Her şey yolunda giderse yeni ürünümü o uzak korku şatosunun kapısına bırakır, süpürgeme binip mağarama geri dönerim. Kapı açılırsa, öykü size doğru yolculuğuna başlar. 

Size bir uzam yaratmaya çalıştım. İki de karakter. Burada cadıyı ben oynuyorum, gördüğünüz gibi.  Türlü araç gerecim, malzemelerim var.

Bir de beni durmadan eleştiren bir asalak devrem. Adını Kırmızı koydum, kırmızının sembolojisini hesaba katarak yaptım bunu. Onunla karşılıklı konuşmamdan ikimiz hakkında aşağı yukarı bir fikir sahibi oldunuz.

Sizin imgelerinizi harekete geçmeyi umarak kullandım bu sözcükleri. Ama bence uzam öyle bir şeydir ki öyküyü çerçeveleyip sabitleme çabası olmasına karşın yazarın yorumu ve okur algısı işin içine girdiğinden değişir, ne dersiniz?  Karakterleri  de sizin dağarcığınızdaki genel tanımlardan yararlanacak çizgiler şeklinde verdim.

Mekan yaratmada en büyük usta Edgar Allan Poe’dır biliyorsunuz.  Bakın şimdi:

“Ve bu çimenliklerde yer yer, düşsü korular uzanırdı. Bunların fantastik ağaçlarının uzun ince gövdeleri dik yükselmez, öğlenleri vadinin ortasına düşen gün ışığına doğru zarifçe eğilirdi. Abanoz ya da gümüş renkli görkemli kabukları öyle pürüzsüzdü ki Eleonora’nın yanakları dışındaki her şeyden daha düz, daha kaygandı…” (Eleonora)

Mekan betiminden yavaşça karaktere götürdü bizi yazar.

   

Bir görüş günümüz öyküsünde uzamın kullanılmaz olduğudur. Ama bunu tümüyle yok etmek değil mekânın gizlendiği veya gizemli olarak var olduğu şeklinde yorumlamak gerek. Anıştırmayla okura önerilen uzamdır bu. Belki de bizi yanıltan, mekân dediğimizde eski metinlerin uzun betimlemelere yönelmiş olması.  Çağdaş öykü için atmosfer yaratmak deyimi yeğleniyor. Mekân iki boyutluluk, anlatıcının var olduğu bir ses iken, atmosfer yaratmak sanki üç boyutlu ve okurun imgesine güvenen bir kavaramdır, okura orada olma duygusu verir. Hayal edilebilir ayrıntılardan oluşturulur ve metnin damıtılmışlık düzeyini yükseltir.

Sanırım uzun betimlemelerden vazgeçilmesinin nedeni artık okurun gelişen iletişim olanaklarıyla bilgi ve imge dağarcığının ulaştığı zenginlik düzeyi.

Bir metne başlarken “Bir ev” diye başlayabilirim. Hemen bu sözcükle ilgili verileriniz bir ev düşler.

“Lüks bir ev” dersem, başka bir ev tasarlarsınız.

“Havuzlu ev?”

Başka bir şey yapacağız: “Öyle bir mahallede yaşıyordu ki evlerin havuzları kanallarla birbirine bağlanmıştı”

 “Kapı açılınca evden beklemiş yağ kokusu yüzüne vurdu.” Burada da bir evden söz ediyorum. Ama nasıl bir resim çizdik gördünüz mü? Anlatmaya gerek var mı?

“Evin badanasına baktı, ‘Olamaz renge bak,’ diye düşündü, ” Karakterin beynindeyiz şu anda ve olumsuz düşüncesiyle bize bir şeyler anlatıyor bu cümle değil mi? Peki gözümüzü karaktere çevirelim; kadının başında şık bir şapka vardı, yüzü küçük ve beyaz, dudakları kırmızı boyalıydı. İpek bir boyun atkısı, eldivenleri siyah trençkotuyla uyumluydu.”

Uzam, başka amaçlar için de kullanılır. Bir zamanı, tarihsel kesiti veya yaşam kesitini yakalamak için var ederiz. Gerçeklik duygusu yaratırız. Beri yandan zaman öğesi ve karakter öğesiyle de -tersi yani- mekâna ilişkin ipuçları verebiliriz.

Ter içinde uyandı, her şeyden kopmuş, bir süre evde aylak aylak gezindi. Sonra bir sigara yaktı ve oturdu, kafası bomboş, buruşmuş pantolonundaki kırışıklara baktı. Ağzında uykunun ve sigaranın tüm acılığı vardı. Pörsük ve gevşek günü, onun çevresinde, vazonun içindeki su gibi çalkalanıyordu. Albert Camus karakter öğesiyle uzamı gözümüzün önüne bırakıyor.

Kolay anlaşılabilir uzamlar yaratabiliriz veya karakterlerin iç dünyası kanalıyla oluşturulan uzamlar kullanabiliriz. İkinci seçenek karmaşık gözükür. Çünkü işin içinde yazarın beyni, karakterin beyni ve okurun beyni vardır.

Boyacı çocuk, fırçasıyla boya sandığına tram-tak, tram-tak vurduğu sırada, trafik polisinin düdük sesi çelik bir tel olup ileri fırlıyor. Taşıtlar durduğunda, kalabalık karşıdan karşıya geçmek üzere dalgalanıyor. Kethüda, Oltu taşından tespihini tırnaklayarak yanaklarının içini çiğneyerek yürümeye başlıyor. Ama peltenin içindeki karıncadan farkı yok şu an, elden ne gelir. Az önce geçip giden atılgan mobilet gibi ortalığı yırtıp parçalamak istiyor ama…

Bu ben. Tuz Saraylar kitabımda Kethüda öyküme eksen karakterin gözüyle giriyorsunuz.

Bu örneklerde bir şey daha dikkatinizi çekti sanırım; öykünün gerekliliğine göre açık mekân veya kapalı mekân kullanabiliriz.

… su setindeki kırık bir şişenin boynundan küçük pırıltılı bir yıldız noktası çakıp söndü

ve bir köpeğin ya da kurdun yuvarlak kara gölgesi belirip koşmaya başladı…. Çehov konuştu.  Açık mekânda geçen bir öykü bu

 “Bir sabah tedirgin düşlerden uyanan Gregor Samsa, dev bir böceğe dönüşmüş buldu kendini.”

Kafka konuştu. Bize Dönüşüm öyküsünü anlatmaya başlıyor… Kapalı mekanda geçen bir öykü  bu biliyorsunuz.

Mekânı kimi zaman kurşunkalemle, kimi zaman pastel boyayla kimi zaman da çok renkli çizeriz. Üslubumuz veya seçtiğimiz konu neyi gerektiriyorsa.

Yazılı metin okurun duyularını kışkırtır bazen. Retinadan gelip beynimizin arka kısmında işlenmiş kayıtları kışkırtır. İşitsel ve dilsel bellek dediğimiz loba yöneliktir.

“Derken çanların çalması durdu, ağılda tüfekler patlayarak öğlenden sonranın havasını patiska yırtar gibi yırttı.” Carlos Fuantes’in bir cümlesiydi bu. İşitsel belleğimize sesleniyor yazar.

Mekânı  ve karakteri yaratırken çok ayrıntıyla işimizi görürüz. Bunlardan bir tanesi karşılıklı konuşmadır. Benim sol omzumdaki Kırmızıyla konuşmamın dışında başka bir örnek getirdim size; birkaç yönden bakacağız bu seçtiğim sahneye çok işlevsel bir sahne bu… Müthiş.

Ben bu gece Aydanur’da kalmak istiyorum” dedi. “Çok ısrar etti, ona söz verdim, geleceğim, dedim. Yarın oradan işe geçerim.”

“Olur, git,” dedi Mahmut.

“Dur, senin çayını da getireyim, öyle giderim.”

“Yatıp kalmayasın, dikkatli ol.”

“Yok canım. Gerçi biz bu gece sabahlarız herhalde. Aydanur beni uyutmaz. Bilirsin, sohbeti boldur. Değil mi?”

“He… iyidir.”

Burada yaratılan atmosferi algılıyoruz değil mi? Beri yandan, karakterlerin beden hareketlerini düşleyebiliyoruz. Yazar, ses vurgusuyla kişisel sözcükleriyle de hem karakteri yaratıyor hem yaratılmış atmosfere küçük dokunuşlarla pekiştirmeler gerçekleştiriyor.  Kapalı bir mekân; bir ev burası .  Çift evli. İkisi de çalışıyorlar.

Adam pek de kibar biri olmasa gerek “He” deyişinden anlıyoruz.  Karısının ona çay getirmesi gerekiyor, kendi gidip almıyor. İzin almasına bakılırsa kadın adamdan biraz çekiniyor. Adam, ikazını da yapıyor.  Ayrıca çok incelikli bir ipucu var. Hissetiniz sanırım. Bilirsin, sohbeti boldur. Değil mi? Üçünün de öncesinden oturup konuşmuşlukları var… Ama Değil mi? Söyleyişinde özel bir vurgu var. Bir ima seziyor muyuz? Evet. 

Hasan Özkılıç…  ’ Güzel Günler İçin’ adlı öyküsünden seslendi bize.

Aynı diyalogla zamanı vurguladı gizlice. Bu karşılıklı konuşma sabah geçiyor, İşte öykünün tılsımlarından birini daha keşfetmiş olduk. Zarafetle hissettirilen bir ayrıntı yakaladık.

Diyalog konusunu anlatırken atlamamamız gereken başka bir açı İÇ KONUŞMAdır. Bilinç akışı, hayal kurma (ileri sıçrama ) , anıları anımsama (geriye dönüş) kendi kendini sorgulama, teknikleriyle istersek mekânı genişletir, zaman sıçramaları yapar, karakter çizimini gerçekleştirir,  istersek de zaman unsuruyla da oynarız. Gördüğünüz gibi her şey iç içe…

Zaman kavramına bakarken gözden kaçırılmaması gereken üç tanım var.

ÖYKÜ ZAMANI ;Anlatım içeriğinin bir parçası olarak var edilen zamandır bu. Az önceki diyalogdan anladığımız gibi. Yazarın damak tadına göre bunu istediği oranda kullanır.

Kimi kere “Aradan yüz yıl geçti.” Diye bir cümle kurar ve bizi çok ilerilere götürür. Bu öykü zamanıdır.

SÖYLEM ZAMANI ;Başka bir örneği inceleyelim.

“Belki anlama özürlüyümdür, ancak bir beyefendinin uykuya dalmadan önce yatakta bir o yana bir buyana döndüğünü anlatmaya, neden 30 sayfa ayırmış olduğunu bir türlü anlamış değilim.”

Ollendorf Yayınevi adına Bay Hombolt, Proust’un Kayıp Zamanın İzinde yapıtını geri çevirdiğinde kullandığı cümleler bunlar.

Beyefendinin uykuya dalmadan önceki durumunu 30 sayfa boyunca anlatma işi, söylem zamanı.

Burada bir yöntem sezinliyoruz.  O yöntem okurun tepkisiyle etkileşim içinde bir okuma zamanını kabul ettirmektedir.

Yazılı metnin uzunluğuna göre metni okumak için öngörülen süredir bu.

Söylem zamanını kaç şekilde kullanırız?

  • Yazılı metin eylemle eş zamanlı olur.
  • Yazılı metin eylemden kısa olur.
  • Yazılı metin eylemden uzundur. (Bu tür metinleri bazen gerilim artırıcı unsur olarak kullanırız. Buna spazm zamanı adını veririz. Burada yalnızca sözünü edip geçelim.)

Bunları yapmak için değişik teknikler kullanırız. O ayrı bir konu.

Şimdi OKUMA ZAMANI kavramına biraz değinelim.

Öncelikle şunu söylemek gerek, öykü zamanı=söylem zamanı=okuma zamanı olursa eğer, gerçeklik duygusu daha keskindir. Filmlerde uygulanan yöntemdir bu.

  • Az zaman yalın anlatıma götürür bizi.
  • Çok zaman için ayrıntılı anlatım ve süslemeye gereksiniriz. Bu betimleme bolluğudur. Anlatıdaki çeşitli noktaların ayrıntılı anlatımı söz konusudur.

Zamanı betimleme kanalıyla yönetebileceğimiz gibi diyalog kanalıyla da yönetebiliriz.

  • Çabukluk, kısa diyalog,
  • Dağıtım yaparak pornografik, uzun diyaloglar yazarız.

Kimi metinlerin hızlı okunması gerekliliği vardır. Heyecan ve hız duygusu vermemiz gerekiyorsa çok söz, kısa cümlelerle yaparız bunu.

Bazen oyalama teknikleri gereklidir. Bu kere anlatısal zamanı, geciktirici olarak uzatırız. Çevrimsellik ve durağanlık yaratırız ve kimi görüşe göre bu teknik metnin tadını çıkarmamızı sağlar. Bunu diyenler, okurun çıkarımsal gezintiler yapmasına olanak sağladığını söyler. Nedir bu çıkarımsal gezintiler? Okurun öykünün devamına ilişkin,  öteki öykülerle kendi yaşam deneyimlerinden oluşan bir tahmin yürütmesi sürecidir.

Her kullanımın gereklilikleri vardır diyelim ve artık beynimin karanlık mağaralarından çıkalım. Sevgili ustalarımızdan İnci Aral’ın bir sözüyle vedalaşalım. Ona bir selam göndermiş olalım. “Yazar dokunmadan önce sözcükler oraya buraya dağılmış ses ve işaretlerdir. Gündelik dilin başıbozukluğunda uçuşup dururlar. O, sesler arasındaki bağı sıkılaştırarak, onları ayrı ayrılıklarına duyusal ve zihinsel bir birlik kazandırmak üzere bir araya getirip kendisine ait kılarak, sanatsal yaratılışın ruhuna uygun biçimde yeni bir şey yaratır,” der Anlar, İzler, Tutkular’ adlı yapıtında…