Şöyle bir nezakete hep özlem duymuşumdur; yazara metninizi yayımlayacağız bilgisinin verilmesi. Biri kafa patlatıp oluşturduğu yazısını dergiye gönderir, ulaşıp ulaşmadığını kontrol eder, takip eder, etmek zorundadır, ama dergiler zahmet edip hangi sayıda yayınlanacağını hiçbir zaman yazarına söylenmez. Sözde çok meşguldür bu dergide çalışanlar ama gizli bir niyetleri vardır bence; bir kişi bir kişidir, dergi fazla satsın. Çünkü ne zaman “niye haber vermiyorsunuz” desem, “eee dergiyi takip edeceksin,” diye bir yanıt almışımdır. Bu yüzden bazı dergilere yazı göndermekten vazgeçtiğim çok olmuştur. Her sayısını alırsınız veya kaçırmayayım diye abone olursunuz, bekler durursunuz. Telif hakkı asla verilmeyen Türkiye’deki dergi yayıncılığında, bundan vazgeçtim, eserinizi yayımladık, bu da sizin için bir kopya diye gönderen tek bir dergi vardır onu da yeri gelince anacağım. Bu nedenle gönderdiğim öyküyü basan ama bana haber vermeyen, haberim olduğu halde temin edemediğim dergi epey var sanırım. “Ömrüm Geçen Bir Sağanak Gibi” başlığı altında andığım dergiler benim edinebildiğim dergilerdir. Başka yerlerde de öykülerim varsa ve ben bilmiyorsam bu dergicilerin ayıbı. Hoş bu haber vermeme işini yalnızca dergiler değil öykü seçkisi yapanlar da yapıyor o da bir başka yazının konusu olsun.
Gelelim Türk Dili dergisine. Ocak-Şubat 1997 tarihinde 58. Sayısını çıkarmış. O tarihte on yıllık bir dergi. Oraya Özlem adlı öykümü göndermişim. Bursa’da iki üç kitapçı var dergi satan Türk Dili dergisi de onlara gelmiyor. Dergiden de ses seda yok. Ankara’da çıkan bir dergi, ne yaptımsa izleyemedim, herhalde basmadılar, dedim. Aradan yıllar geçti. 2007 yılında Abdullah Baştürk Öykü ödülümü almak için Ankara’ya gittim. Bir iki gün kaldım ve Tuncer Uçarol’la tanıştım. Rastladığım ender beyefendilerdendi. Beni oradaki sanatçılarla tanıştırdı, kültür merkezlerine götürdü. Türk Dili dergisi de programındaydı. Dergideki kişilerle tanışıp sohbet ettik, çıktıktan sonra “Ben sizin bir öykünüzü de Türk Dili dergisinde okumuştum, öykücülüğünüzü biliyorum,” dedi. (Türk Dilinde benim öyküm mü çıkmış?) “Ama ne yazık ki o dergi bende yok, hep böyle yapıyor bu dergiler, birer tane, yazılarını gönderen yazarlara gönderseler ne olur yani, telif istemiyoruz zaten ama dağıtım sorunları yüzünden elimize geçme olasılığı da çok zayıf niye böyle oluyor,” diye hayıflandım. “Ben size bulurum o dergiyi,” dedi Tuncer Bey. Sözünde de durdu, hem 58. Dergiyi hem de Abdullah Baştürk Öykü Yarışmaları kitaplarını postaladı bana. Sanırım kişisel arşivinden. Uzun süre mail yoluyla haberleştik. Eşinin hastalığı araya girince Abdullah Baştürk ödülleri geleneği olmasına rağmen 2007 yılının seçkisini hazırlayamadı. Sonrasında da haber alamamaya başlayınca merak edip ortak tanıdıklara sorduğumda vefat ettiğini öğrendim. Kaybına üzüldüğümüz insanlar vardır ya yaşamımızda Uçarol onlardan biriydi benim için, saygıyla anmış olayım. Adı “Özlem” olan öykümle yıllar sonra buluşup özlem giderişime aracı oldu.
Yıllar sonra Tuncer Uçarol’un arşivime kazandırdığı Özlem öyküme gelince… Bu yalnız yaşayan bir kadının öyküsüdür. Bir pencereden dış dünyayı izler, birtakım hayaller kurar, kalabalığa karışmaya ilişkin hayallerdir bunlar. Öykü boyunca okur kahramanın gözünden dış dünyayı, beyninden duygularını izler. Radyosu vardır baş ucunda. Radyo da ikinci bir pencere görevi yapar kahramana aslında. Onun bir telefon konuşmasına tanık olur okur. Bir erkek, olasılıkla sevgilisi, ilgili ve seven birisidir, ancak kadın tarafından itilmektedir. Neden itildiğini son cümlede anlarız. İşte Özlem öyküsünün eski bir dansçı olan karakterinin finali cümleleri;
-Bir isteğin yok mu? dedi gene
-Dans etmek istiyorum! diye hıçkırdım, tekerlekli iskemlenin kolunu yumrukladım.
Kıyı Dergisiyle 1997 yılı Ocak ayı, 130. Sayısında tanışmışız. Derginin onuncu yılıymış. 21. Sayfada Nejla’nın Paslanışı öykümle yer almışım. Bu öykü bir kurban bayramını anlatır. Anlatıcı beş kız kardeşten biridir. Anne babasının amca çocukları olmasını “Sevdalanacak başka kimse olmadığından birbirleriyle evlenmişler,” diye kınayarak söz eder. Bu akraba evliliğinin dört ürünü sorunsuzdur ama bir kız, Nejla’da doğa onların yaptıkları hatayı yüzüne vurmuştur. Nejla öyküde şöyle tanımlanır: “Ufak tefek kavruk vücudu, sanki güçlü bir yumruk yüzünden eğrilmişe benzeyen kafası, derin çukurlardan bakan çipil gözleriyle hayatımızın trajedisi Nejla. Benim büyüğüm ama benim, benim değil tüm ailenin çocuğu Nejla. Ağzını açmadan günler geçirir. Odasında bir kenara büzülür, kıpırdamadan sabahlar olur akşamlar olur. Böyle zamanlarda yemek yemez, su içiririz ama onun da yarısı ağzının kenarından akar. Tutulmaz mıydı vücudu, uyuşmaz mıydı ayakları merak ederim.”
Çocukken o kadar da sorun çıkarmayan Nejla, büyüdükçe saldırganlaşmıştır. Özellikle anlatıcıyla sorunu olduğunu öğreniriz. “(…) çakılı olduğu yerde hafif hafif sallanmaya, yumruklarını ceplerinde oynatmaya başladı mı ya birden küçük bir çocuk gibi benim boynuma sarılır ya da beni öldürmek istediğini haykırır, bunun için çareler bulurdu. Ailede iletişim kurduğu tek kişi bendim. Ne diğer kardeşlerim ne de annemlerin varlığını kabul etmezdi.”
Nejla’ya on altı yaşından sonra evin bodrumunda bir yer yapar ve üstünden kilitlemeye başlarlar. Çünkü anlatıcının hayatı sürekli tehlikededir. Nejla’nın hastaneye yatırılmasına anne izin vermemektedir. Ama bir gün Nejla sayısız denemelerinden birini hem de kurban bayramı arifesinde neredeyse gerçekleştirecektir. Anlatıcıya saldırıp fena halde yaralar. Saldırı kurbanı, anlatıcı kardeş Hülya’nın bulduğu çözüm ise kurban kesme eylemiyle birleşerek kanlı, dehşet verici bir gösteriye dönüşür.
Öyküde kan akıtma güdüsünün dini ritüel ve delilikle paralelliği dile getirilir. Son paragrafta sakinlik betimlenir, Nejla’dan iz yoktur. Hastaneye mi gitmiştir, kapatıldığı odada mı yaşamaktadır okura bırakılır. Ama kanlı kurban olayından sonra Nejla’nın paslandığı kesindir. Artık yaşamda bir varlığı yoktur, durmuştur, paslı bir makine parçası gibi…
Öykülerin Adları Suya Düşen Taş Gibidir, Dalgaları Yıllar Sonraya Ulaşır
Kıyı Kültür ve Sanat Dergisiyle ikinci buluşmamız 2000 yılının Ağustos sayısında 173. sayıda olmuş. Uğur Böceği öyküm dört sütun iki sayfa. Kendini rüyasında salyangoz olarak gören ve tuzdan bir sarayda kral olan öykü kahramanı, yavaş yavaş erirken antensi gözüne düşen bir tuz kristalinden kör olmuşken uyanır, öykü başlar. Gürültü yaptığı için ondan özür dileyen bir hemşire girer öyküye. Ona bir demet çiçek getirmiştir. Çiçeklerden birinin üstünde bir uğur böceği vardır. Felç geçirdiğini ve tekrarlı olarak kral salyangozun tuzdan sarayında gezmekteyken ölümün eşiğinde uyandığına ilişkin düşü gören hastayla hemşire arasındaki bir diyaloga tanık oluruz. Hastanın felci psikolojiktir ve uğur böceğini evcil bir hayvan gibi bakmaya başlar. Hemşireyle bahçede yaptığı yürüyüşlerden birinde onun bir depremzede olduğunu ve tüm ailesini depremde kaybettiğini öğrenir. O gün uğur böceğini bulamaz. Bütün hasta odasının altını üstüne getirir ve böceği ters dönmüş olarak çekmecede bulur.
“Peşimde kasvetli fazla bir ıslık yok, diye düşündü. O ayaklarının dibindekiler yüzünden kötüydü. Üstelik, şimdi daima ve sadece bu tuz saraydan başka yeri olmadığının ayırdına varmıştı. Dengesini yitirdi, bir anlık ayak burkulması gibi bir şey… Parlaklık yok oldu. Kral Sümüklüböceğin tuz sarayı boş kaldı.
-Bu sabah çok iyiydi. Öğlene doğru onunla bahçeye çıktık. Geldikten sonra uzun süre orayı burayı karıştırdı durdu. Bir şey aradı besbelli. Ne olduğunu da söylemedi. Sonra geldiğimde…
Bu öykü, kitabıma Kral Sümüklüböceğin Tuzdan Sarayı olarak girdi. O kitabıma Tuz Saraylar adını vermiştim. Ancak editörle yaptığımız çalışmalar sırasında başka öyküler de eklemem istenince bana göre kitabın içeriği, izleği değişti ve bu nedenle adını da değiştirmeye razı oldum. Tuz Saraylar adı da bana kaldı. Yıllar sonra başka bir kitabıma ad olmak için beklemiş. Orhan Kemal Öykü Ödülü kazanan Tuz Saraylar’ın (dosya olarak başvurmuştum) adı böyle konmuştur. Burada da sürekli bir tehdit altında olan insan hikayeleri vardır. Her öykünün her kahramanı adeta tuzdan bir saray içinde ölümle burun buruna gezen bir kral salyangozdur kendi çapında.
Bir başka yazıda bir başka öykü , sanat ve edebiyat dergisini anmak ve selamlamak üzere.
Çekingen Bir Şarkının Uçuşması başlıklı öyküm Karşı Dergisi’nin 102.sayısında iki sayfa olarak yer almış. Aralık’95-Ocak’96 sayısı. Şiirler, öyküler, düşün yazıları, çevirilerin yanı sıra, yeni çıkan kitaplarla, düzenlenen yarışmalarla ilgili bilgilerin de verildiği Karşı Dergisi’nin 28. ve 29.sayfaları benim öyküme ayrılmış; Çekingen Bir Şarkının Uçuşması.
Erkek anlatıcı tarafından aktarılan bir öykü. Adam bir iş gezisi sırasında eski bir tanıdığına rastlar. Bir şarkı çalınır kulağına, “Sevdiğim, zülfünü kimler tarıyor?” Belli ki daha önce bu kentte yaşamıştır. O tanıdığa rastlamasından sonra iş görüşmelerini bir kenara bırakıp eski aşkının yaşadığını öğrendiği kasabaya gitmesi, belki ona rastlar diye heyecanlanmasını anlatıyor. Sorup soruşturmaktan da çekince duyduğunu söylüyor, küçük yer, dedikodu olur da eski sevgilinin başı ağrır diye. Bir rastlantıya güveniyor. Ama o rastlantı gerçekleşmiyor onu bulamıyor. Finalde adamı gerçek yaşamındaki ortamında buluruz, şöyle der;
“Baktım, evimde yemek masasında oturmuş, bıçağımla küçük parçalara böldüğüm eti yiyordum. Oda sıcak. Harıl harıl yanan sobaya karşı camın buğusu. Tak diye kapanan soba kapağı. Suna’nın şaşkınlıkla yükselen sesi. Etin kokusu. Dirseklerimiz masaya dayanmış, yemek yiyoruz. Konuşmalar, bir banka soygununa dair, muhalefet partisinin iddialarına dair, bir kadın balıktan zehirlenmiş, ona dair. Pencerenin gerisinden öteki evlerin ışıkları görünüyordu sarı sarı. Daha uzaklarda, karanlık içinde başka ışıklar, topluiğne ucundan yansıyan ay ışığı.
Oda sıcaktı. Aylardan Kasım. Dahası can sağlığı. Belli bir amacımız da yok zaten… Keşke sorsaydım orada birine…”
Bu öykü, hemen hemen herkesin içinde bir sızı olarak kalmış bir eski aşk olduğu, bir gün yine onunla karşılaşılsa ne olurdu sorusunun yakıcılığı üzerine kurgulanmıştır. Kimi sanatçılar bu tür karşılaşmaların bir yeni başlangıca aracı olduğuna, kimileri değişim nedeniyle düş kırıklıklarına işaret eden yapıtlar oluşturmuşlardır. Benim öykümse daha bir göz hizasında durmayı hedefliyor; geride kalanı olduğu yerde bırakmak yaşamın gerçeğidir. Sevdiğim zülfünü kimler tarıyor, şarkısı da çekingence uçuşmakla kalıyor kahramanın yaşamında…
Zaman içinde karşı cinsin beyninden anlatıları kaleme almışımdır. Adı Karşı olan dergiye bu formülle bir öykü göndermek de sanırım bir iletiydi. Karşı cins beyni demişken, burada yazarlıkla ilgili şu deyime “karşı” olduğumu da belirtmek isterim; Kadın Yazar. Bu cinsiyet ayrımını yazın sanatında kullanmanın son derece yanlış ve sakıncalı olduğunu düşünüyorum. Çünkü yazmak beyinsel bir eylemdir ve cinsiyet kavramından “azade” olarak çalışır. O yüzdendir erkek yazarlar kadın kahramanların içine girerek, kadın yazarlar erkek kahramanların içine girerek yazmışlardır. Sanırım bu ayırım eski zamanlardan kalma bir alışkanlık. Kadınlar yalnızca duygusal yazılar yazarlar, naiftirler gibi klişe düşüncelerin şekillendirdiği bir deyim. Günümüzde artık kullanılmasa iyi olur ama kullanılıyor. Gösteri sanatlarında balerin-balet, aktris-aktör diye ayırmanın bir mantığı vardır ama yazı sanatında hiçbir gerekçesi olmadığını düşünüyorum. Bu arada Türkçe’mizin bir güzelliğine daha işaret etmek istiyorum. Bizim dilimizde yazar cinsiyetsiz bir sözcüktür. Cinsiyet ayrımı yapan beyinler önüne “kadın” “erkek” sözcüklerini getirmek zorundadırlar. Dilde olmayan bu ayrımı zorla niye yapıyoruz ki?
Başka bir arşiv dergisinde başka bir öykümde buluşmak dileğiyle…
Yaklaşım Dergisi’ni kimden duymuş da öykü göndermiş olabilirim, anımsamıyorum. Künyesindeki telefon numaralarından Balıkesir’de çıktığını görüyoruz. O da bir taşra dergisi. Ama tüm taşra dergileri gibi nitelikli. Aylık bir dergi ve Haziran 1996 yılında 16.sayısıyla ve 80.000.-TL fiyatla okura ulaştırılıyormuş. Bu sayıda yapıtları olan sanatçıları soyadına göre alfabetik dizmişler. Ahmet Ada, Yusuf Alper, M.Mazhar Alphan,Metin Demirtaş Atilla Er, Gazanfer Eryüksel,Serap Gökalp, Abdülbaki Gölpınarlı, Mehmet Güler, Metin Güven, Victor Hugo, Cemal Süreya,Halim Şafak,İsmet Şen, Turgut Tan,M.Mümtaz Tuzcu,İhsan üren, Avram Ventura, Sabahattin Yalkın, Ali Yüce…
20 ve 21. Sayfalar benim Dönülmez Akşamın Ufkunda öyküm yer alıyor. Bu bir kadının kadın arkadaşına yazdığı bir mektup. “Sevgili Meralciğim,” diye başlıyor. Elli iki yaşında, büyükanne olmuş bir kadın ve Saffet Bey adlı birinin kendisine “bu yaşta” âşık olduğunu ve gül hediye ettiğini yazıyor.
Diyor ki, “Çiçekler mutfak tezgahının üzerinde duruyor. Beş kırmızı gül. Bahçesinde yetiştirdiği güllerden. Gelip gittikçe onlara bakıyorum, kendimi kötü hissediyorum. Henüz suya koymadım hayır. Güller bu halleriyle çöp sepeti ve vazo arasında bir yerdeler…”
Durumun ciddiyeti nedeniyle bir karar vermek için rakı masasında düşündüklerini anlatıyor, geçmişte de almış olduğu bir gül hikayesi var, onu anımsıyor. Kadınların yaşamlarını kısıtlayan yasaklara doğru akılsal bir yolculuk yapıyor tek başına içtiği rakı, kırmızı güller aracılığıyla. Arkadaşına akıl danışıyor bir yandan. Ona gelen cevabı bilmiyoruz ama Türkan dönülmez bir akşamın ufkuna bakıyor ve mektubunu şöyle bitiyor;
Kalan rakımı da içtim. Gülleri mermerin üzerinden alıp ekmek tahtasının üzerine yatırdım, en keskin bıçağımı aldım. Gülleri tahtanın üzerinde doğradım. Sevgiyle, Türkan.
Bir şarkı daha bana verdiği esinle dudağımıza takılıyor,
“Ah, dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç/ Bu son fasıldır, ey ömrüm, nasıl geçersen geç/ Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile/Avunmak istemeyiz böyle bir teselli ile/ Ah, geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan/Ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan/ Geçince başlayacak bitmeyen sükunlu gece/ Guruba karşı bu son bahçelerde keyfince/ Ah, ya aşk içinde harap ol ya şevk içinde, gönül/Ya lale açmalıdır göğsümüzde yahut gül/ Ah, dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç”
Şairi Y.Kemal Beyatlı ve bestecisi M.Nurettin Selçuk’a saygıyla… Bir başka öykü bir başka dergide buluşmak üzere.
Yeni Biçem Aylık Edebiyat dergisi Kasım 1996’da dördüncü yıl ve 43.sayısını çıkarmış. Bursa’da basılan Ramis Dara ve Hilmi Haşal’ın emeğiyle çıkan bir dergi. Aylık çıkıyormuş ve dergi fiyatı 100.000.-TL.ymiş.
Benim bu sayının25.sayfasında, sonradan Astak Kum Saatinde Akarken kitabıma aldığım Deniz Taştı öyküm var. Bu öykü klasik yazım tekniklerinin dışında yazılmış, yeni bir biçem arayışı olan bir öyküdür. Metaforların yanında yazı puntolarıyla oynanarak şekilsel zenginleştirme yapma denemesidir. Gerçekler dik harflerle verilirken, duygular italik ve farklı puntolarla verilir.
Adı Deniz olan bir kadının doğum yapma öyküsüdür. Kadının karnındaki çocukla duygusal bağını anlatırken, doğumu bir tür kopuş olarak hissetmesi, ondan ayrılmak istemeyişini, sancının başladığı andan itibaren yaşadığı duygusal çalkantıları ve fiziksel acıları metaforlarla anlatır. Sancının verdiği acı önce küçük, öykünün içinde giderek büyüyen, koyu renge dönüşen puntolarla “Anne” sözcüğü ile verilir. Uzun bir öyküdür ve 26. Sayfayı Musa Öz’ün Çocukluk Gelgitleri şiiriyle paylaşmıştır. 28.sayfadaki devamını ise Arif Madanoğlu’nun Gökçe-Yazın Güncesi şiiriyle. Doğum eylemini denizdeki zorlu bir fırtına metaforuyla anlatan öykü kadın olmanın en zorlu, en güçlü, en güçsüz, en önemli, en korkunç, en sarıp sarmalayan unsurlarını denizle anlatır. Nabız atışı-sancı göndermesi “deniz” sözcüğünün tekrarlarıyla verilmiştir ve en son “denizin taşma” eylemiyle doğum gerçekleşir.
“Deniz,deniz,deniz!!!
Deniz taşmıştı!
Sonra bir martı havalandı çığlık çığlığa gökyüzüne… ve yavaş yavaş sakinleşti deniz. Eski yatağına geri çekildi. Derin yarıklara benzeyen yüzü pürüzsüzleşti. Sesi küçük mırıltılı ninnilere dönüştü.
Havalanan martı geri dönüp denizin üzerine konduğunda, sakin ve kendine kucak açmış, ona yiyeceğini sunan şefkatli sular buldu.”
Böyle sonlanır Deniz Taştı. 1996’da yayımlanan bu öyküm çok eskiden yazılmıştı. Daha anne olmamıştım. Ama kimseyi buna inandıramadığımı itiraf etmeliyim. Öykünün özellikle kadınları etkilediğini fark ettim. Beni etkileyen ise yazarken duyduğum heyecan ve aldığım tepkilerle düş gücümün iyi bir noktada olduğuydu.
Yirmili yaşlarımdayım, İstanbul’da yaşlı bir bayanla tanıştırdılar beni. “Kızımız nereden?” dedi, hanımefendi. “Bursa’dan,” diye cevap verdim. “Haa taşradan,” dedi boynundaki inci kolyeye dokunarak. Taşra; Bursa sanayi kentidir. Orada insanlar başkalarınca düzenlenmiş saatlerde hep aynı tempoyla, aynı işleri yaparak yaşar. Nüfusun çoğu işçidir, vardiyalı çalışır, esnaf ona göre çalışma düzenini kurar, haftalık veya maaş alınan günler işler canlanır. Yani alışverişin “başkalarınca düzenlenmiş saatlere göre yaşayan” işçilerin yaşamına göre bir düzeni vardır. Çocukların okul düzeni vardır. Makinelere uyum sağlamak için makineleşmişlerdir sanki. Dindar bir kent iken dinci bir kente dönüştürülmesi de ayrı bir mekanizma yaratmıştır. Dini ritüeller de geleneksel ritüeller de abartılarak yaşanır. Çünkü sosyalleşmek ancak bu şekilde gerçekleştirilir. (Varsıl azınlığı ayrı tutuyorum. Onlar bu insan kümesinden ayrı ve dışarıda başka bir gezegenin yaratıkları olarak yaşarlar kentte.) Zaten konumuz ne işçiler ne patronlar şu anda. Sanatla ilgili olup bitenler. Bursa’da sanata dar bir kapı açılır. Açıldığı yer ise sanatçıları hiç doyurmaz. Ses sanatçıları, ressamlar, tiyatrocular, yazarları anımsayın, birçoğunu Bursalıdır. Ancak Bursa’dan kaçmakla sanatlarını sanatseverlere ulaştırmışlardır. Burada sanat kısırdır, sanatçı olmak fazlasıyla idealistlik ister. (İdealistliği tanımlayalım, idealist gül ile lahana çorbası arasındaki farkı bilir ama gülden yapılan çorbanın daha güzel olduğuna inanırmış.) İstanbul’un gölgesi vurur diye de düşünebiliriz. O nedenle İstanbul’un kibirli dergilerine uzanmadan önce, hele sanat dergisiyse, okura ulaşmanın bir yolu “taşra” dergilerinde yazmaktır. Çok emek isteyen dergilerdir. Çünkü zorluklarla çıkarılır, çünkü hem para kaynağı hem teknik donanım sorunları vardır, ayrıca dağıtımı çok zordur. Yıllarca gazete bayilerinde samanlı kâğıda basılmış, içi dopdolu olmasına rağmen en alt sıralarda duran sonra da sayfaları kıvrık kıvrık olup iade edilen sanat dergilerine üzülmüşümdür.
Tanıdığım Bursalı ilk sanat dergisi Öner Sanat Dergisi’ydi. Seksenli yıllarda okurla buluşmuş bu dergi belki bugün de çıkıyor olabilir, bilemiyorum. İşte o derginin 1995 yılı Haziran ayında 31. Sayısında, Sarhoşluğun Göstergesi öyküm otuz yedinci sayfadaydı. Bu öykü sarhoş bir adamın evinin kapısında kilide anahtarını sokmaya çabalayışıyla başlar. Öykü boyunca onun gürültü yapmamak için sarf ettiği enerji, karanlıkta bin bir zorlukla hareket etmesi, giysilerini çıkarması, yatmaya hazırlanması anlatılır. Bu arada onun algısıyla çevredeki- geceden ve onun dikkatinden kaynaklı- başka sesleri duyarız. Adam bin bir zahmetle karısını uyandırmadan tam yatağına uzandığı sırada öykü biter. Karısı şu soruyu sormuştur;
“Bu akşam kaç düğme iliksiz kaldı?” dedi dingin bir sesle. Adam önce sustu. Sonra “Bir” dedi sıkıntıyla nefesini salarak. “İyi” dedi kadın, ona arkasını döndü.”
***
1995 yılı Ağustos, 32. sayısında ise Suat Bey’in Son Gecesi başlıklı öyküm var.
Yaşlı bir adamın geçmiş yaşamını ve aklında takılı kalmış aşkını anlatan bir öykü bu. Anlatıcı ses, öykü kahramanı Suat Bey’le konuşarak aktarıyor olan biteni ve “Nasılsın dostum?” diye başlıyor. Biraz alaycı bir ses. Aynı zamanda adamı kışkırtmak için uğraşıp duruyor. Yaşlılığını kafasına kakıyor, eski günlerini, özellikle bir kıza olan duygularını anımsatıp adam akıllı onu hırpalıyor. Adamı bu kadar üzdükten sonra öykünün sonunda konuşma şöyle bitiyor;
“Al yak bir sigara haydi, dertlendin… Ha sahi, yasak artık. Yasak, kendine dikkat etmelisin. Ne de olsa sen… Hey Suat Bey! Neyiniz var? Bakmayın öyle kış gibi! Suat Bey, Suat Bey!”
Tabi burada beni üzen bir ayrıntı vardır. Cümlenin altına metnin bittiğine ilişkin bir işaret koymak yerine cümlenin sonuna “Bitti” sözcüğünün yazılmış olması taşra tarzıdır işte. Dizgide yer kalmadığından olmalı, bir satır da kâr etmek için yanına yazıvermişler. Adamın öldüğünü ses aracılığıyla aktarmak istemişken bu bitti sözcüğü sanki öykünün parçası gibi duruyor ki benim canımı sıkar, durur.
***
O yıllara ait başka bir ayrıntıyı da paylaşmak isterim, bu derginin satış fiyatının 50.000.-TL. (KDV dahil) olması. 33. Sayı üç aylık bir dergi olmasına rağmen (arada çıkarılamıyordu galiba) fiyatı 100.000.-TL’ye çıkmış. Bu sayıda Tiryaki öyküm var.
İkili bir konuşma şeklinde aktarılan metinde bir ayrılıktan söz ediliyor, kışkırtıcı bir durum da var. Sanki bir kadınla bir erkek ayrılmış da kadın sürekli adamın aklını çelmeye çalışıyor gibi bir durum var. Ama cinsiyet belirtir herhangi bir sözcük yok.
“Ne yapacaksın şimdi?”
“Neyi ne yapacağım?”
“İki saattir seni izliyorum, ellerini tarak gibi birbirine geçirdin, olmadı. Ayaklarını üst üste attın, ellerini dizkapaklarının üstüne yığdın, olmadı. Ayaklarını yan yana koydun, kalkıp yürüdün, döndün geldin, bir bardak su içtin, bir portakal yedin, baş parmağınla orta parmağını birleştirip vesveseli vesveseli giysindeki tozları silkeledin. Şimdi ne yapacaksın?”
Bu karşılıklı konuşma giderek ne yapacağını bilemeyen öznenin sinirlenmesine, karşı tarafın alaycılığının ve kışkırtıcılığının artmasına neden oluyor. Son paragrafsa şöyle,
“Uzandım, önce parmak uçlarımla hafifçe dokundum ona. Aman Allahım! İçim titredi. Buna izin vermemeliyim. Beni böyle tutsak etmesine… Dudaklarıma değdirdim… Sonra her şey birdenbire oldu. Bir ateş, dudaklarımdan içime akıveren o sıcaklık. Başım döndü, yüreğim pır pır pır… Vay, vay… Ne yalan syleyeyim, bunca zamandır gözümde tütüyordu, taktım dudağıma, dudağımda tüter oldu, yani anlayacağınız sigarayı bırakamadım.”
Kahrolmamak elde değil, final paragrafında dizgi hatasıyla şöyle olmuş. “Bunca zamandır gözümde tütüyordu, takım dudağıma tüter oldu yani anlayacağınız sigarayı bırakamadım.”
Neyse, gene de istenen etki yaratılıyordu sanırım. Bu öyküyü okuyan bir arkadaşımın, “sigarayı bırakma sen kardeşim,” dediğini de anımsıyorum.
***
Öner Sanat 34. Sayısını hangi tarihte çıkarmış künyede yazmıyor ama fiyatı 200.000.-TL. olmuş, KDV dahil.
Bu sayıda Raftaki Kişilik öyküm var. A.Halet Çelebi’nin bir şiiri ile başlıyor ;
Kadıncığım
Oyluk kemiğimi çıkarıp/Kendime bir kadıncık yaptım/Ve bir şamar vurup/Rafa oturttum/Ben evden çıkınca/Kadıncığım yemeklerimi pişirdi/Söküklerimi dikti/Ve akşam olunca/Korkusundan Çıkıp rafa oturdu/Geceleri kadıncığımın dizine korum başımı/Ve üç kıl koparınca uyurum
Şairin amacı okuyanın asabını bozmak idiyse, başka bir deyişle tepki almak içinse başarılı bir çalışmadır, bu şiir. Bu yolla kadın sorunlarına dikkat çekmek istediği gibi bir iyi niyet besliyorsak aynı mantıkla bir de öykü yapılandıralım bakalım diye yazılmış bir öyküdür. Bir erkeğin bir kadını dövme sahnesiyle başlar. Adamın vurmaktan aldığı haz anlatılır, kadının dayak eyleminde duruşu, duyguları aktarılır. Bu ikilinin yaşamlarına girilip çıkılır. Yanlışlıkları görmezden gelmek, değişir nasılsa şeklindeki boş beklentilerin sonucu yaşanan evlilik adlı trajediye ilişkin tablolar çizilir bir kadın bir erkeğin açısından. Öykünün sonuna doğru kadın kahraman rahatsız edici biçimde erkek kahramana gözünü dikip izlemeye başlar. Onun içinde dalga dalga kabaran değişimi görmeye başlar okur.
“Birinin büyük uyku uyuması için kaç kıl koparmak gerekiyordu kafasından?” diye anlatıcı kadın kahramanın düşüncelerine aracı olur. “İyi ya, peki ne olacaktı şimdi? Ne mi olacaktı, ne olacağını şu an kestiremiyordu ama gümbürtüler sıklaşmıştı içinde. Bir de paketinde sadece tek sigara kalmış sigara tiryakisinin o endişesi vardı içinde…” diye biter öykü.
İlk kitabım Astak Kum Saatinde Akarken’in son bölüm öykülerinden biri olmuştur sonradan Raftaki Kişilik.
Yeni Olgu dergisindeki N.Nigar Halit imzasını yeryüzünde bilen tek kişinin ben olduğumu bilmek gölgede kalıp dünyayı izlemeye benziyor. Bilen diğer iki kişi şu anda hayatta değil. Ben de bu yüzden tanıtım yazılarımda bu konuya hiç değinmem. Takma isim kullanmamın bir nedeni gerçekten saklanmaktı, ikinci nedeni de acaba öykülerimi Metin Güven’in hatırına mı yayımlıyorlar yoksa gerçekten iyi oldukları için mi dergiler kabul ediyordu? Gizli niyetim de Metin Güven’in yönlendirmesinden kurtulmaktı.
O zamanlar işler şöyle yürüyordu. Daktiloda yazılmış metni seçtiğim bir dergiye bir sunuş yazısıyla postayla gönderiyordum. Dergi aylık olabiliyordu, iki veya üç ayda bir yayınlanır olabiliyordu. Gönderip bekliyorduk. Telefon edilmez, sorulmazdı. Gönderdiğiniz tarih derginin hazırlığının bitimine denk gelirse, sonraki sayıya kalırdınız, tabi kabul edilirse. Tanıtım gönderilmezdi. Metnin nasıl olduğuna bakılırdı.
Gizlenmeliydim, çünkü devlet memurluğu yapıyordum, askeri bir kışlada sivil memur olarak çalışıyordum, ihtilalden sonra kurallar dayanılmayacak kadar sıkılaşmış, çekmecemizin içindeki özel malzemelerimiz için bile yönergeler hazırlanmıştı. Denetlemeye tabiydi. Herhangi bir zamanda amirimiz subay gelip çekmecelerimizi açtırır ne olduğuna bakmayı talep edebilirdi. Ailem Cumhuriyet gazetesini iş yerinde asla okumamamı tembihlemişti. Muzır yazarların (!) kitaplarını çantamda asla bulundurmayacaktım. (Çünkü her zaman çantamda kitap olurdu.) İşyerinde öğle paydoslarında kitap okurken de dikkatli olacaktım. Bütün bu tembihler bir işe yaramadı. Bir gün beni kollayan bir amirim odasına çağırıp, “Girip çıktığın yerlere dikkat et, birisi senin hakkında solcusun diye iddiada bulunmuş, yeniden soruşturma açılmış, takip ediliyorsun,” dedi. “E, yani?” “Yazılarına da bir süre ara ver, yayınlama…” “Aaaa, yok artık. Ne yapmışım ki? Yazılarım ne yapmış ki? Öyküler yazıyorum ben siyasi yazılar değil ki…” “Memuriyetin yanar, o kadar söyleyeyim.” “Yazdığım için mi?” “Evladım, ağır zamanlardan geçiyoruz, dikkatli olmalıyız…” Ne diyebilirdim ki? Peki dedim. Ama içimin şeytanı durur mu? Takma bir ad bul gönder, dedi.
Çok uzun olması nedeniyle hiç de yayımlanacağını ummadığım İçine Diş Macunu Sıkılmış Bir Yaşam öykümü 1984 Eylül sayısında Yeni Olgu basmıştı. Kitapçıdan dergiyi satın alıp sayfalarını açınca bir de ne göreyim, resimlemişler! Ooo, keyfime diyecek yok. Hafta sonu Metin’lerde soluğu aldım. Karısı Saffet, “Biliyor musun senin bir öyküne bir dergide rastladık. Bize verdiğin dosyadaki öykülerden biri ama yazar adı başkaydı. Neydi Metin?” “Nigar Halit,” dedim. Önce bir sessizlik oldu, sonra hep birlikte bastık kahkahayı. “O ne yahu,” dedi Saffet, “Gerilla adı gibi.” Metin tamamladı, “Leyla Halid!” “Valla onunla hiç ilgisi yok, dedemin adı Halit, o benim yazar olduğumu görse çok hoşuna giderdi diye…” Sonra onlara olanları anlattım. Bir süre onlara da gitmemeye karar verdiğimi söyledim. Ama peşimde birtakım izleyiciler varsa şimdi de kayıt almışlardır zaten. Öte yandan senin koruman altında mıyım, yoksa öyküler gerçekten iyi mi diye test etmek istemiştim,” dedim. İkisine de tekrar teşekkür ettim. Onlara bir daha gidişimin üzerinden ne kadar zaman geçti şimdi anımsamıyorum ama, Saffet’in bir gün çalıştığım iş yerine uğradığını (artık devlet memurluğundan istifa etmiş özel sektörde çalışıyordum) beni davet etmişti.
İçine Diş Macunu Sıkılmış Bir Yaşam… Bu öykü, bir boşanma öyküsüydü. Kadının gözünden kadının sesinden yazılmıştı. Yıllar sonra benzer bir durumu bir arkadaşımın yaşayacağını bilmiyordum. O an için kurguydu ve ben daha evlilik meselesini de hiç bilmiyordum. Yine bazı görüşlere göre bilmediğim sularda yüzmüştüm. Bana göreyse yazar olmanın en önemli koşullarından biri güçlü bir düş gücüne sahip olmak. Yaşayarak yazmayı yeğleyenler de var elbette ama bu yöntemin gazeteciliğe daha yakın olduğunu düşünürüm. O yüzden hep kurgular üzerinde çalıştım. Elbette araştırma ve iç gözlemle beslenmiş metinlerdir bunlar. Karakterler göz hizası ve yaşamın içinden seçilir. Ama işin keyfi tümüyle yazar olarak benim yarattığım bir dünyanın bireyleri, olayları olmasındadır.
Bu arada canım yurdumda “zor zamanlar” hiçbir zaman bitmedi ne yazık ki. Daha zor zamanlar oldu, zordan da zor zamanlarımız oldu. İçine diş macunundan da kötü şeylerin sıkıldığı yaşamlarımız oldu. Şimdi de öyle… Ne yazık. Doğru düzgün yüzümüzün güldüğü günler olur umarım. Gülerken utanmadığımız, içimizin sızlamayacağı günler olsun.
Kişisel arşivimdeki dergilerde, hikayesi olan başka bir dergi öyküsünde buluşmak üzere.
Hep derim ki yazmak delilik işidir. Hiç tanımadığınız insanlara-üstelik seni nasıl anlayacaklarını da bilemezsin- beyninin kapaklarını açıp bir şeyler paylaşmak, üstelik hiç karşılık beklemeksizin, delilikten başka şey değil. Yazma işini olsa olsa “tutku” tanımıyla açıklamak gerek sanırım. Bu tutkunun benim için birçok yönü var. Eylem olarak, kalem ve kağıtla haşır neşir olmak söz gelimi vaz geçilmezdir. Düşüncelerimin kâğıt üzerine birtakım kodlar olarak şekillenmesi büyüleyici bir eylemdir. Benim bu çağda klavye yerine kalem ve kağıtla yazmam yadırganır. Ne kadar iyi bilgisayar kullandığımı bilen genç kuşaktan bir oğlum, kocamın bana deste deste kurşun kalem hediye almasını hayretle karşıladı. Ama ben bunca yıllık tutku objelerimi, kalem ve kâğıdı klavye yüzünden terk etmeyi düşünmüyorum. En son aşamada bilgisayara sıra geliyor. Yazmanın başka çekici bir yanı da kayıt tutucu olma özelliği. Hem kendi beyniniz hem yaşadığınız dönemle ilgili kayıtları tutmuş oluyorsunuz. Bunu niye söyledim? Kişisel arşivimi dijital ortama aktarmayı ne zamandır düşünüyordum. Şimdi şuradan başlayacağım, öykülerimin yayımlandığı dergilerden. Öykülerin de öyküleri olduğunu hiç düşündünüz mü? Var elbette. İşte şimdi 2023 yılında öykülerimin öykülerini bu sanal ortamdan kişisel bloğumdan sizlerle paylaşacağım. Bu çalışma aynı zamanda hakkımda doğrudan bir kaynak olma özelliğini taşıyor. Blog işinin en güzel yanı aracısız, üzüntüsüz doğrudan meraklısına ulaşmak. Bu büyük özgürlük.
Bu yazılarımın başlığı “Ömrüm geçen bir sağnak gibi” tanımı şair Metin Güven’e aittir. Onun 1981 yılında çıkan şiir kitabının adı. O zamanlar elbette benim ömrüm hiç de sağnak gibi geçmiyordu. O yıllarda Metin Güven’i tam anlamıyla anladığımı söyleyemeyeceğim, ama çok sevdiğim, yıllar içinde yaş aldıkça da andığım bir cümle oldu. Şimdi burada hem yazarlığıma katkıları hem dostluğunu anma fırsatı olsun diye kişisel arşiv yazılarımın başlığı bu olsun istedim. Bu dünyadan geçen sayısız sanatçılardan biri Metin Güven’e bir selam gönderelim. O uyudukça şiirleri yankılanacak.
İlk olarak bir öyküm ve adım dergide
Nisan ayı ortalarında bir gün. Bursa Atatürk caddesinde bir genç kız yürüyor. Bursalılar oraya Heykel, der. Atatürk heykelinin olduğu cadde, merkez demek istenir. Heykel’e çıkmak deyimi vardır mesela. Mağazalara, vitrinlere bakma, alışveriş ama en çok da piyasa yapıp gezmek, tanıdıklarla karşılaşmak içindir. 1983 yılı. Heykel’de şık bir kıyafetle yürümekte olan genç kızın gözlerinde bir gülümseme, elinde bir dergi var. Edebiyat ’81 dergisinin 1 Nisan 1983 tarihli 23. sayısı. “Aylık Siyasi Dergi, Yıl 2.” Kapakta, “Sanatımızın usta kalemi Kemal Sülker yazarlığının 50. Yılına” yazan derginin kapağında Kemal Sülker’in üç ayrı açıdan çizilmiş siyah beyaz portresi var. Nural Birden imzalı. Künyesinde Yayın yönetmeni Tanju Cılızoğlu yazıyor. Bu adam bu genç kız için çok önem taşıyan bir isim olmasına karşın hiçbir zaman karşılaşmadılar. Tanışıklıkları daktiloyla yazılmış bir iki mektupla sınırlı kaldı. “Sayın Cılızoğlu Hiçkimse adlı öykümü değerlendirmeniz dileğiyle,” falan filan… Bu mektubu yazalı birkaç ay olmuş. Ama kolunun altındaki derginin içinde Hiçkimse öyküsü var. Genç kız tüm renklerin bu denli parlak olduğunu ilk kez hayretle görüyor. Onun için “bu arkadaşınız büyüyünce yazar olacak,” diyen Türkçe öğretmeninin bu cümlesinin üstünden beş yıl geçmiş. Penceredeki gölgesine bakarak saçlarını düzelten yakışıklı babasının “ne olacaksın, başımıza yazar mı olacaksın?” deyişinin üstünden on yıl… 95 m2lik 23 numaralı evin üst katında kız kardeşiyle paylaştığı odada yazdıklarıyla ilgili hayaller kuralı ise çok zaman olmuş. Bugün o gün, ilk öyküsünün basıldığı gün. Bir yerde durup 70. Sayfadaki başlığa bakıyor Hiçkimse-Serap Gökalp. Kurşun kalemle mum ışığında yazdığı sonradan dolma kalemle temize çektiği ve dosyaladığı öykülerinden biri. Mumla yazmasının nedeni ilham verici atmosfer yaratmak için. Ayrıca o yazarken karşı yatakta uyumakta olan kardeşine rahatsızlık vermemek için. Dergiye gidecekse daktiloda temize çekiliyor. Şimdi artık hepsini daktiloyla temize çekmeye karar veriyor, her yazdığı öyküden karbon kopyaları da ayrı düzenlemeli, bir kopya dergilere bir kopya kendisine bir kopya da kitap dosyası için. Kitap o an uzak bir dağ, eteklerine doğru yürüyüşe henüz geçti. Ama oldu bu iş! En güzel yanı ne? Fakir Baykurt’un da dergide yazısının olması. Sırtını dikleştiriyor. “Fakir Baykurt’un yazısıyla aynı sayıda çıktı,”diyecek. “Çok iyi bir sanat edebiyat dergisi, öykü, şiir, söyleşilerin yanı sıra sekiz on sayfasını izlenmiş tiyatro oyunlarının tanıtımlarına yer veriyorlar, ayrıca sinema, plastik sanatlar sayfaları var…”
Şimdi yıllar sonra bu dergileri arşivimin uykusundan uyandırıp okurken sayfalardaki isimlerin görkemine bir kez daha kapılıyorum. O sıralar ikincisi yapılacak olan Tüyap kitap fuarının reklamı iç kapakta. İmza günleri listesinde göze çarpan bazı isimler; Recep Bilginer, Tarık Buğra, Çetin Altan İsmail Cem Cemil Meriç, Adalet Ağaoğlu, Orhan Hançerlioğlu, Gülten Akın, Uğur Mumcu, Demirtaş Ceyhun, Aziz Nesin, Melih Cevdet Anday, Ferit Edgü, Haldun Taner, Ataol Behramoğlu, Bekir Yıldız, Necati Cumalı, Oktay Akbal, Nadir Nadi, Rıfat Ilgaz, Tarık Dursun K. Atilla İlhan, Şükran Kurdakul, Muzaffer İzgü. Tiyatro sinema sayfalarını yöneten Seçkin Cılızoğlu, Ali Poyrazoğlu’nun yazıp yönettiği Orkestra oyununu izlemiş. Oynayan isimlerden bazıları, Ayla Algan, Tijen Par, Beyhan Akbaş, Zeynep Tedü, Güzin Çorağan, Duygu Ankara, Derya Alabora, Nilgün Belgün, Gülsen Tuncer, İsmet Ay, Alpay İzer… Seçkin Cılızoğlu, Ephraim Kishon’un yazdığı Saksağanın Kuyruğu oyununu ise beğenmemiş. Çünkü yazı şöyle bitiyor. “Eğer bu yıl Fikret Hakan’ın aklına tiyatro yapmak gelmeseydi, hiç değilse Adalet Cimcoz’un kemikleri sızlamamış olacaktı. Bundan yirmi yıl kadar önce yine böyle sinemacıların bir tiyatro girişimi olmuştu da, Adalet hanım, “Peki dublajı kim yapacak kuzum?” diye sormuştu. Fikret Hakan, bu sözü bilir sanıyorum ama unutmuş olmalı. Hem de kötü unutmuş. Erol Günaydın’ın güzelim oyunculuğu bile, bu keçiboynuzunu çiğnenir kalmaya yetmiyor. Gala gecesindeki çiçek ve kürk kalabalığı, bu oyunu ayakta tutar mı, tutmaz mı pek kestiremiyorum. Benden oyunculara ve de seyredeceklere sabır dileği… Oyunun olanca yükü, tiyatro deneyimi olduğu için sahnede belirli bir rahatlığı olan Işıl Yücesoy ile baştan sona bir ustalık sergileyen Erol Günaydın’ın omuzlarına yıkıl- (Bu cümlenin -mış takısı, dizgi hatası nedeniyle sütunun başında duruyor. Sütun şöyle başlıyor; mış. Erol Günaydın’ın güzelim oyunculuğu bile, bu keçiboynuzunu çiğnenir kılmaya yetmiyor.)
Haberler 56. Sayfada başlayıp 60. Sayfaya dek paragraflar halinde aralarına büyük siyah noktalar konarak yazılmış. Dünyaya Barış, isimli politik şarkı festivali Türkmenistan’da yapıldı. – (Moskova-Tass-Uba)- Leupzig Film Festivali yapıldı. -New York’ta Türk şiiri programı, Talat Halman’ın Amerika konferansları- SSCB’de Abdullah Vakhabov’un yazdığı İslam ve Dinmeyen Kitapları toplatıldı- Antony Quinn Zorba müzikhalinde oynuyor-Bayan King, Regan’ı Suçladı, Beyaz Sarayı işgal eden kişi zencilere hakaret etti. -Bedri Baykam Amerika’da otuzuncu sergisini açtı. Sovyet edebiyatı festivali yapıldı- Bolşoy baş balerini Roma’da üç yıl yönetmenlik yapacak- Norman Mailer’in yeni romanı tamamlandı-Devlet Opera ve Balesi Personeli arasında verem hastalığı görüldü- Kartal Tibet’e fotoroman çalışması nedeniyle 7 maaş ceza verildi.-Nevzat Üstün Ödülünü İnci Aral aldı.
Derginin son sayfasına tam sayfa bir reklam Sigaramatik. Çok ilgi çekici bir nesne bu. O yüzden reklam metninde yer alan özelliklerini buraya almalıyım: Sürücüye can güvenliği sağlayan buluş. 20 sigara depolar, düğmesine basmakla size otomatik olarak yakılmış sigara sunar. Her türü trafik şartlarında sürücüye kolaylık ve güven sağlar. Gece yolculuklarında ışıktan rahatsız olmanızı önler. Murat 131 ve Renault tipleri orijinal küllüklerinin yerine takılır. Küllük olarak da kullanılır. Genel tipleri 3 vida ile arabanızın istenilen yerine takılır. Arabaya estetik (esttik yazılmış) görünüş kazandırır. Dalkıran Koll.Şti. adres….
Arka iç kapakta tiyatro oyunlarının siyah beyaz afişleri, hepsi fotoğrafsız. Arka kapakta Nuri İyem’in bir tablosu bulunuyor. Altında şöyle bir cümle “…O kahrolası batı bizden çok ileride sakızını hiç olmazsa bu konuda çiğnemeyelim…) 150TL
Bu dergiden iki adet almışım. Yazar olmamı istemeyen babam şaşırmış, annem pek gururlanmıştı. Eve gelen misafirlere dergi gösteriliyordu. Ben de ciddi ve alçak gönüllü davranmaya çalışıyor içimde zıp zıp zıplayan küçük kızı kimseye göstermiyordum. Öyküde otuzlu yaşlarında evde kalmış bir kız kurusu anlatılıyordu. Babamın bekarlık arkadaşı Caner Amcamın eşi Güney Yenge öyküyü okudu ve “kendini yazmışsın,” dedi. Babam hemen “onun daha çok zamanı var, önce senin kardeşin Gülten’i baş göz edelim de…” diye saldırdı. Benim evde kalmam fikri bile çok fena geliyordu, her ne kadar şimdilik söz konusu değilse de. Annemse misafirler gittikten sonra hiç önemsemiyormuş tavrıyla, “Şu Güney oldu bitti bizi kıskanmıştır. Bu kadar da açık edilmez ki canım, utanmaz!” deyip konuyu kapattı. Oysa “kendini yazmışsın,” cümlesi bende büyük bir sevinç yaratmıştı. Çünkü okuyan kişi kendimi yazdığımı sandıysa çok gerçekçi yazmışım demekti ki bu harika bir şeydi… Elbette gece yatakta hâlâ Güney Yenge’yi çekiştiren annemle babamın sesini duyarken bu sevinci kendime sakladım, onları daha fazla bunalıma sokmak istemedim. Yıllar sonra kızı Belgin otuzlu yaşlarına gelmiş hâlâ evlenememiş Güney Yenge, bütün tanıdıklara haber salmış kızlarının özelliklerini sayıp dökmüş, ona koca arıyordu. (Bu deyim bana ait değil. Eş dost dedikoducularının deyimi.) Ben yazmaya devam ediyor, çalışıyor ve oğluma annelik ediyordum. Yeni öykülerimin de ben yaşamışım gibi algılanmasından mutlu olduğum bir gün Güney Yenge’ye şunu demekten de kendimi alamadım; “Benim yayınlanan ilk öykümü hatırlıyor musun yenge?” “Hı, yaşlı bir kızın hikayesiydi.” “Sen onu ben sanmıştın ya, aslında ben bir gün Belgin’e fal bakmıştım, onun geleceğini görüp yazmıştım,” dedim gözlerimi devirerek. Yenge hayretle, “Sen fal biliyor musun ki?”diye sıçradı. Bu sorunun cevabına göre yakama yapışacak da kızına kısmet var mı yok mu diye fal baktıracak diye çay getirmek için mutfağa kaçtım.
Hiçkimse yayımlandığında ilk fırsatta Metin Güven’e gidip, onun bir mektup eşliğinde Tanju Cılızoğlu’na gönderdiği öykümün yayınlandığı müjdesini verdim. Teşekkürlerimi kabul etmediğini anımsıyorum. Çünkü metnin iyi olduğu için seçildiğini, torpil falan yapmadığını söylemişti. Ama her zaman yazılarıma gösterdiği ilgi ve beni yüreklendirmelerine borçluluk duymuşumdur.
Metin Güven’le tanışmama liseden hiç ama hiç sevmediğim bir arkadaşım aracı olmuştu. Karşılaşmamak için çaba sarf ettiğim, olabildiğince buluşmalardan kaçındığım o arkadaşıma herkesten sakladığım yazma uğraşımı (neden sakladığımı inanın bilmiyorum) her nedense söylemişim sanırım. Bir gün geldi dedi ki, “benim tanıdığım bir şair var, senden söz ettim, öykülerini görmek istiyor.” Galiba o zamanlar eski adliyenin arkasında bir sokakta oturuyordu Metin Güven. Sonradan Hamam sokaktaki ahşap eve taşınmış olmalı, tam anımsayamıyorum şimdi. Öykülerimi titizlikle okur, görüşlerini söyler ben de onları dikkate alarak sıkılmadan üzerinde çalışırdım. Mektuplaşırdık. Ben ona öykülerimi o bana şiirlerini gönderdi yıllar içerisinde. O zamanlar aynı şehirde olsak bile mektuplaşmak bir başka disiplindi. Sonra bir gün bu öyküyü Edebiyat 81’e gönderelim, demiş ve göndermişti. İşte o bebek sonunda doğmuştu. Yaşamdan hiç iz bırakmadan gelip geçenlerin simgesi Fatma’nın öyküsü şöyle başlar; “Yaşama o kalın ahlaksal zarın arkasından bakanlara ve zarın dokunulmazlığına(!)”
Sıcak havada eski model bir minibüsle rampa çıkmak, içinde hava sıkışmış enjektörde ilaç olmaya benzer. Sıcağı severim gerçi, askerliğimi de Kıbrıs’ta yaptım. Ama duvarlaşmış hava tabakasıyla enjektör pompası arasında kalmış minik yaratıklara dönüşmüştük sanki. Çözülebilir bir sorun gibi gözükse de havalandırma donanımı çalışmayan minibüs ayağınızı vuran ayakkabı kadar bezdirici olabilir. Ön koltukta, şoförün yanında tek başıma oturuyor, kitabımı okuyordum. Sağ dirseğim, sağ yanağım kavrulurken derviş sabrı gerekiyordu ya olsun. (…) Devamı Zorba Tv Dergi Şubat 2023 sayısında. Lütfen linki tıklayınız. https://zorbatv.com/edebiyat/oyku/koyden-uzakta
Tutanağı yazan polis memuru bir sigara yakıyor. Gözü çocuğa ilişiyor. Bu en küçüğü. Bir parkı gören odanın penceresinden dışarı bakıyor. Tırnaklarını ve tırnaklarının etrafındaki etleri koparıp tükürerek bakıyor parka. Bu arada etlerinin tadını düşünüyor. Bugün iyi değil. Ne zaman ellerini yıkadığını anımsamıyor çünkü. Zaten biri ona söylemedikçe sabun ve suyla pek işi olmuyor. Çünkü üstünü ıslattı diye dayak yemek istemiyor. Yalnız sabun kokulu tırnakları ve etleri kemirmenin onda başka duygular uyandırdığının bilincinde. Bazen eline bulaşıp kalmış başka tatları da sonradan algılıyor. Yaşamında bir şeylerin ters gittiğini duyumsadığı için buraya geldiğinden beri kalbi çarpıyor. Pek güvende hissetmiyor şu an kendini. Annesinin yanına gitmeyi ister ama takırdayıp duran makineden çıkacak kancalı bir kolun kendisini ensesinden yakalayıp eski yerine koyacağından çekiniyor. Bu arada ensesindeki etleri de koparabilir. Annesinin yüzünün halinden etleri kopmuş mu olduğu sonucunu tam çıkaramıyor. Parmaklarındaki et kopmasının baştan acıdığını biliyor. Bu kanca – ki ucu dişli bir maşa gibi olmalı- dişlerinin birbirine vurmasına bakılırsa bir köpek balığı kadar çok diş olduğu düşünülebilir- daha çok et koparabiliyor olmalı. Yani daha fazla acı…
Park kırık dökük parmaklıklarıyla kocaman bir ağız olmuş , camdan bakan çocuğu çağırıyor. Bu sırada başka sesler kulağına kaçıyor; bir kapı kapanması, yolda araba üzerine düşen top, bir hınkırma, camdaki karasineğin kanat vuruşları, annesinin sigara üflerken çıkardığı ses (konuşması değil) parmaklarıyla kulak kepçelerini tıkaçlıyor.
Sakin konuşuyor olmasına karşın ifadeyi alan Polis memuru da yazan memur da bastırdıkları öfkeyi hissediyorlar. Örselenmiş birinin ezikliği yok onda. Tam tersine darbelerin etkisini enerjiye dönüştürüp saldırma becerisi var. Ağzı bozuk bir kadın ve sigaranın birini söndürüp birini yakıyor. Bacaklarını açıp oturmasında bir erkeksilik var. Belki bir tür korunma şekli. Bakışlarındaki düşmanlık kalıcı. Sesinin tınısındaki tetikte saldırganlık da öyle. Şişmiş alt dudağı tam ortadan yırtılmış, bu zavallı görünüme, dudağının kenarında zaman zaman filtresini çiğnediği sigara engel oluyor ve tam tersi saldırgan görünüyor. Gözünün biri adam akıllı kötü, kapanmak üzere. Sağlam gözünden ve yüzünün hasar almamış kısmından güzel bir kadın olduğu anlaşılıyor. Güzelliğine dayağın gölgesi vurmuş olmasına karşın sağlam gözünde hep ukala bir pırıltı duruyor.
“Yazık şu çocuklara yahu, tatlı uykularından etmişsiniz” diyor Polis. Kadın şimdi aklına gelmiş gibi yanıtlıyor, “Bu çocuklara bakamayacağım ben zaten,” diyor. Dişleri arasından sözcükleri değil çocukları çiğneyerek. “Param yok. Bazen hiç olmuyor. Onların bana gözlerini devirip aç, aç bakmaları sinirimi bozuyor. Köpek encikleri!”
“Nasıl yani?” diyor Polis.
“Bu çocukları devlet baksın. Ben sokak kadınıyım. Onların bedensel ve ruhsal gelişimine zararlı bu.”
“Senin değil mi bunlar? Devlet niye bakıyormuş?” Sonra dönüp büyük çocuğa bakıyor: “Bu sizin anneniz değil mi?”
Ama çocuk şimdi konuşamaz. Dünden bu yana yaşadıkları ve yedi yıllık dağarcığı yüzünden sözcükler çok diplerde. Üstelik utanıyor. Annesinin en gözde bebeği olmanın, annesi sokak kadını bir çocuk olmanın utancını yaşamak zorunda olan büyük oğul bu. Kardeşlerinin bu yüzden kendisine sıklıkla hainlik ettiğini biliyor. Dişlerini gıcırdattığı için de utanıyor ayrıca. Annesi bu huyunu bırakmazsa tez vakitte dişsiz bir dedeye dönüşeceğini söylediğinden beri aniden her tarafının kırışıp dişlerinin döküleceği günü bekliyor. Her sabah kalkar kalkmaz ilkin aynaya bakması bu yüzden. Ama tüm olup bitenlerin sorumlusu olan annesi(onu doğuran yani, doğurmakla terk eden, yani) ama terk ettiğini hiç kabul etmeyen şu kadın. Terk ettiğinden beri de derisinin üstünde sıvı kötülüğü öfkesiyle buharlaştırıp havaya karıştırıyor sürekli. Bu kötü koku da çevresindeki herkesin burnundan beynine girip insanların kötü davranmasına neden oluyor, çocuğa göre. Annesiyle yaşamış ve yaşamakta olan herkesin kirlenmiş olduğunu düşünüyor. Şu an herkes onun sarsılmış olduğunu düşünüyor. Oysa o olabildiğince uzakta durarak bu kötü kokudan kaçmaya ve temiz kalmaya çaba gösteriyor. Sözcüklerinin diplerde kalması da bu yüzden.
Polis Memuru kadına tekrar dönüyor; “Yani sen çocukları Çocuk Esirgeme’ye vereceksin. Doğru anladım değil mi?”
“Ne var bunda? Ben de yetiştirme yurdunda büyüdüm.”
Kadın, koparılmış yaşamını geri isterdi istemesine ama nereden koparıldığını bilmediği gibi koparıldığı yere yapıştırılmasının olanaksızlığının da bilincinde. O yüzden hıncını bu çocuklardan almayı deniyor. Yetiştirme yurdu sözcükleriyle belleğindeki birçok anı fırlayıp konuşmasında ve tavırlarında kararıp görünmeye başlıyor. Tuvaletlerdeki koku, yemekhanedeki çocukların arsızlıkları, tıraşlanmış kafalar, yatak çarşaflarının parmaklardaki hissi, gece susayıp içememek, ateşliyken ağzındaki tat ve tek başına revir tavanını seyretmek… Bu anılar tekrar yerlerine tıkıştırılacak gibi değiller.
“Bu çocuklar gerçekten senin yani.”
“Benim ne olacak?” diye kendine geliyor kadın.
“Yahu hiç olur mu? Sen annesin, çocuklarının başında olsana. El kadar çocuklar yapayalnız hayatta…”
“Boş ver. Yalnızlıktan zarar gelmez. Kimseye borcun olmaz fena mı? Ben hep yalnızdım. Ne canımı sıkacak akrabalarım oldu ne ailem.”
“Babalarına ver o zaman.”
“Babaları mı?” diyor, göz ucuyla çocuklara bakıyor. Ağlayan giysileri içindeki zavallılar diş kamaşması gibi bir duygu yaratıyor kadında. “Üçünün de babası başka,” diyor, polise. “Hem üçü de ben istemeden oldu.” Yine çocuklardan yana düşmanca bakıp, “Eldiven yada çorabın tekini kaybedince ne yapacağını bilemezsin ya, yenidir, çöpe atılmaz, eksiktir kullanılmaz. Çekmece diplerinde manasız saklanır. Onları ne yapacağımı bilmiyorum. Verin Çocuk Esirgeme’ye, çocuk mocuk istemiyorum.”
Kucağına oturmak isteyen çocuğu rengi solmuş penyesinden tutup ileri itiyor. Sonra parmaklarındaki hayali tozu sepeliyor.
Sesinden kötü bir koku mu yayılıyor, yoksa bir annenin kavram kalıbına tam aykırılığı mı içini daraltıyor polisin? Pencereleri ardına kadar açmak; yarı beline kadar sarkmak itkisi tüm benliğini kaplıyor. “Devam edelim” diyor ama.
“Okula gidiyor mu bu çocuklar?”
“Hayır, en büyüğü yedi yaşında zaten.”
“Ne yapıyorlar tüm gün, kim bakıyor onlara?”
“Evde oturuyorlar.”
“Ne yapıyorsunuz oğlum siz?” diyor ortancaya.
“Hava kötü değilse sokakta oynuyoruz, kışın evde…” Çocuk bisküviyi çaya batırıp ucunu emiyor. Onun için şu anda birincil iş polislerin verdiği bisküvilerden payına düşeni bitirmek.Aç o. Ama bunun sindirim sistemiyle değil annesiyle ilgisi var. Annesinin onu doğduğundan beri görmezden gelmesi yüzünden aç. Sözgelimi şu anda annesinin elini ensesinde hissetmek için neler vermez… Ama annesi hiçbir zaman ensesini tutmuş değil. O yokken gizlice elbiselerini kokladığını da hiçbir zaman bilmiyor. Ortaya çıkan şu; annesi orası burası sökülmüş-bir keresinde yırtılmıştı- elbiseleri bulunca, ne vakit ve nasıl olduğunu hiçbir zaman anımsamıyor. Bunu kendisiyle ilgilenmesi için ortancanın yaptığını bilmiyor. Gece su istediğinde ona uykusundan uyanıp su getirenin her zaman ortanca oğlu olduğunu bilmediği gibi.Şu anda tüm ilgisini çeken çayla ıslatılmış bisküviler olmasına karşın geldiğinden beri hiç yerinde durmadı. Bu şekilde davranması içgüdüsel olarak bulup geliştirdiği bir tür yatsıma ve savunma biçimi. İnsanların onun yapıp ettikleriyle yorulup bıkması sayesinde kendisini üzecek bir şey yapmaya fırsatları olmadığını keşfetmiş çünkü. Oyun oynarken kimsenin ona sataşmaması-oyuna almaması da- bu yüzden. Ama tüm bu çabaları annesinin ilgisini ona yöneltmeye yetmiyor. Bütün geceyi uykusuz geçirmiş bir çocuk olarak enerjikliğinden bir şey kaybetmiş değil. Mahalleye gidince emniyet müdürlüğünün kaçıncı katında olduğunu anlayamadı ama bilmem kaçıncı katını nasıl alt üst ettiğini, polislere nasıl kafa tuttuğunu, üvey babasının polislere nasıl yalakalık yaptığını, annesine nasıl bir prenses gibi davrandığını anlatacak. Saçları ve sakalları kirpi gibi esmer bir adamın -kafasını ters çevirsen, ne tarafı saç ne tarafı sakal imkânsız anlayamazsın-kendisine bakan kanlı gözlerine nasıl dil çıkardığına dair hikâyelerini kurguluyor ve nasıl hava atacağını düşünüyor. Polisin sesiyle kendine geliyor;
“Sen okula gitmiyor musun?”
Cık.
“Hiç?”
Cık.
“Kardeşin?”
“O da.”
“Ne yiyip ne içiyorsunuz peki?”
Sustu çocuk. Uzun uzun elindeki ısırılmış bisküviye baktı. Polis olmayacak şeyler gördüğünü düşünüyor. Olmayacak parçalar olmayacak biçimde bir kolaj olup karşısında duruyor, diye düşünüyor.
Az konuşan, alacakaranlık gözlükleriyle tamamen kaplanmış, vuran öküz gibi gezen bir adam. Bıyıklarını ha bire çekiştirip duruyor. Nereden bilecekler, salla gitsin. Zaten bıktım bu karıdan. Süsünden püsünden para ayırıp bir sigara parası bile verdiği yok. Ne yaparsın böylesini? Nasılsa yatıp kalkacak bir yer bulurum. Hem bakarsın bu veletleri alırlar, ev bana kalır. Halı yeni. İsmail’den iyi bir para kopartırım. Televizyonu da okuturum eskici Nurettin’e. O fark edene kadar evden ele gelir epey malı kaldırırım. Yok, böyle giderse katil olup hapislere düşeceğim, bana yazık olacak.
“Şu gözlükleri çıkar” diyor polis buyurgan.
Polisin ‘Ne zamandır bu kadınla birliktesin?’ sorusuyla düşünceleri birdenbire kayboluyor ve dingin bir sesle “İki yıldır” diyor. Az önceki durumuyla hiçbir ilgisi kalmamış görünüyor.
Şaşıran polis, bu ani değişim aksesuarlarını neresinde taşıyordu ki bu adam, diye aklından geçiriyor ve “Ne iş yaparsın sen?” diyor.
“İşsizim Ağbi.”
“Mesleğin ne yani?”
Acındırmak için boynunu kırıp; “Ortadan terkim. Bir ara otopark bekçiliği yapıyordum,” diyor.
“Bu kadına müşteri falan buluyor musun?”
“Yok. O kendi çalışır.”
“Bu çocukların hiçbiri senden değil mi?”
“Yok.” Gene değişiyor, yalaka bir sesle, “Vallahi komiserim ben dövmedim. Geldiğinde zaten dayak yemişti. Ağzı burnu kaymıştı. Sarhoştu da. Sorun bakalım kendinde miydi, geldiğinde? Ben onun çocuklarını kanatlarımın altına almışım, bakıyorum…”
“Neyle bakıyorsun? Kazancın var mı?”
“Canım söz temsili yani. Şimdi işsizim ama elbet bir iş bulacağım.”
“Yani sen şimdi diyorsun ki bu kadını bu hale ben getirmedim. Öyle mi?”
“Ağbi valla…”
“Tamam, kes.”
Büyük çocuk koca bir cama bir taş gelmiş gibi hissediyor. Küçük bir çıt sesi. Ama sözcüklerin açtığı delikten sayısız çatlaklar dallanıyor içinde. Şu an koşarak kaçmayı istiyor, belki çatlakların yürümesi o zaman durur… Kardeşlerini de hadilemeyi… Tehlikeli bir karar. Olsun. Yeni bir belaya ne kadar yakın, bilmiyor. Kaçmakla kurtulacak mı, kurtulacaklar mı belli değil. Olsun. Yaklaşan bela neye benziyor, bilmiyor. Olsun. Arkana bakmadan kaçmak… Koşarken parçalanıp döküleceklerini hissediyor. Olsun. Yitikler umurunda değil şimdi. Annesinin hayatından çıkınca incelip incelip kibrit çöpüne dönecekler. Tutuşup eğri büğrü bir şey olmak içten bile değil, belki tümden kararmak… Olsun.
İki kadın, kapıyı tıklatıp odaya giriyor. Kayıp işlemleri yaptırmak istiyorlar. Yüzü gözü yara bere içindeki kadına, çocuklara ve adama şaşkınlıkla bakıyorlar. İfadeyi yazan polis, “Hanım siz bitişik odaya 27 numaraya gideceksiniz” diyor. Özür dileyip çıkıyorlar. 27 numaralı odaya, kayıp kız kardeşlerinin işlemlerini başlatmak üzere dilekçe veriyorlar. Az önce karşılaştıkları kadının, aradıkları kardeşleri olduğunu, hiçbir zaman bilemiyorlar ve onun izine hiçbir zaman rastlayamayacaklarını…
O güne kadar oradan oraya savrulan çocuklarsa besbelli annelerinin çalılıklarında barınmaktan bezmiş ve kararlarını vermişler. Dikenlerden kurtulmak, küçük, kısa geçmişlerini orada bırakmak niyetindeler. Yalazları yakan bu anne sevgisini de… Her şeyi, gülüşleriyle birlikte sen tut, demeye karar veriyorlar polise… Birbirlerine sokuldukları köşeden verilmiş bu kararı ağabey açıklıyor; “Siz,” diyor. “En iyisi bizi çocuk yurduna gönderin. Annem bizi istemiyor.”
Görsel; Ara Güler-Muhtelif İstanbul
Not: Kulak Misafiri adlı kitabımdan seçtiğim birbirini tamamlayan bu dört öykünün sonuncusunu okudunuz. İlginize teşekkür ederim. SG