ÖYKÜDE KURMACA ÜZERİNE

Anların metni; öykü. Damlacıktır, şimşek çakmasıdır, haykırıştır… Bu tanımları çoğaltmak mümkün. Demek istenen odur ki –şimşek çakması örneği üzerinden gidelim– öykü şimşek çakması gibi “an”lara odaklanansa eğer, öykü yazarlığı da sağanakta yolunu yitiren bir karakterin şimşek çakması anında yaşadığı içsel gerginlikler ve karşılaştığı fiziksel zorlukları öyküye dönüştürme becerisi olsa gerek.

Burada beceriden söz ederken iki ayrıntıyı farkında olmaksızın tanımlarız, birincisi dil kullanma becerisi, ikincisi kurmaca becerisi.  Öykünün olmazsa olmazı “kurmaca”. Olayları olduğu gibi anlatan kişilere öykücü demek doğru olmaz. Belki gazetecilik alanına giriyordur.  Kurmaca unsurunu  kullanırken yazan özne kendi akıl almaz macerasını değil, okurun ilgisini uyandıracak, tutarlı olanı, hedefi olanı, yazınsal ve dilsel estetikle yoğrulmuş olanı kaleme almalıdır. Öykü yazarken bir takım “kartlar dağıtılır”. Sırası yazarın seçimi olmakla birlikte tüm kartlar oynanır. Burada yazarın seçimi olarak tanımladığım öykünün kurgusudur. Herkes bir cüce uşakla bir konuğun üzerine bir öykü yazabilir, kolaylıkla. Burada dağıtılan kartlar;  bir uşak, (cüce), bir konuk, bir ev sahibi , belki diğer konuklar ve özellikleridir. Bunlardan oluşturacağımız metne giriş çıkışları, yapıp ettiklerine ilişkin seçkilerimiz kurgumuzdur, özel ve özgün olandır. Finalde de tüm kartlar okur ve yazar tarafından görülmüş, oynanmış ve bir araya gelmiş olmalıdır. Açıkta, kafalarda soru işaretine neden olacak boşlukta bir ayrıntı kalmamalıdır. (Çehov’un duvardaki tüfek öğüdü.)

Denilen odur ki kurmacada inandırıcı anlatım üçüncü tekil şahıstır. Belki. Bu bana kolaycılık gibi gelir. Kolaydır çünkü yazara her yönden veya her karakterin açısından bakma ve anlatma olanağı sağlar, hiç zorlanmazsınız. Anlatıcıyı seçerken şuna dikkat ederim, nasıl anlatacağım? “Nasıl” ı anlatmanın özelleklerinden biri anlatıcı özne seçimidir ve öykü kurgusuna uygun değilse metni batırabilir. Kocası tarafından işkenceye uğrayan bir kadını üçüncü tekil şahıstan anlatmak pek olası. Burada durup şunu düşünürüm; hangi mesajı vereceğim? Burada anlatabileceğim ilk anda aklıma gelen öykü kurguları şunlar olabilir, mağdurun öyküsü, saldırganın öyküsü, ikisinin aynı anda öyküsü vb.  Kadının çektiklerini seçiyorum.  Yani mağdurun üzerine odaklanacağım. Bunu en iyi nasıl anlatırım? Tanrısal bakışla üçüncü tekil şahıs işimi görür mü? Elbette. Ama okuru alıp olayın geçtiği ortama götürebilmekse istediğim, yumrukları, tokatları, belki pantolon kayışının etkilerini hissetmesini, kadının duygularını hissetmekse amacım…

Anlatı denemeleri yapmayı severim. Astak Kum Saatinde Akarken kitabımdaki Atlar öykümde felçli bir adamla başında bir doktoru kurgulamıştım. Nasıl anlatacağım konusundaki seçimimi ikisini de anlatmak şeklinde planlamayı hedefledim. Ama bunu dümdüz alışıldık biçimde yapmak yerine öyküyü iki sütun halinde yazdım ve eş zamanlı olarak konuşamayan felçli hastanın belleğiyle başındaki doktorun belleğinden anlatmayı denedim.  Zordu ama çok doyumlu bir çalışmaydı. Elbette metnin sayfa sayısı alışıldık miktardan uzun olduğu için hiçbir dergi yer vermediğinden kitap olana kadar öykü bekledi. Ama özel bir anlatı biçimi olması bana mutluluk verir. (Merak edenler için önümüzdeki günlerde bu öyküyü blogda paylaşmayı düşünüyorum.)

Konumuza dönersek, kurguyu yaparken, herkes tarafından ve kolayca gerçekleştirilebilecek anlatı yöntemlerini seçmek, elde edilebilecek bilgileri kullanmak yerine daha özgün, özel bilgiler ve söyleyişler kullanılmasının zorunluluk olduğunu düşünürüm. (İnternet çağında ve dünya anlatı mirasının ardılları bizler için ve özellikle Anadolumuz topraklarında yazar olan bizler için gerçekleştirmemiz hayli çalışmayı gerektirdiği apaçık olmakla birlikte olanaksız değildir.) Bunun için dilin engin olanakları, anlatım sanatlarının, öyküleme biçemlerinin geniş olanaklarını kullanmak mümkün. 

Şunu da atlamayalım,  kurgunun inandırıcılığını sağlayan, yapıtaşlarından en önemlisi sözcüklerin kullanımında asla yazarın kafasında soru işareti olmamalıdır. Varsa usanmadan, mutlaka araştırmak ve sözcük yerine oturdu mu, “sahihlik duygusu”  yaratıyor mu, bakmak gerek.

Son bir ayrıntı; en çok karşılaştığım “hayatım roman” sohbetleri beni çaresiz bırakır. Yazarların, olayları yaşayan insanlar , onların yapıp ettiklerini yazmak üzere var edildikleri yanılsaması içinde olan insan sayısı azımsanamaz. Şunu bir türlü anlatmayı becerememişimdir; tanıklığım, dinleyiciliğim ve/veya kurgularım benim önemsediğim ayrıntıları içermek zorundadır. Burası benim arenamdır. Tek başıma olmak zorundayım. İz bırakan meselenin bana iz bırakması gerekliliği vazgeçilmezimdir. Yaşanan ne kadar derin, trajik olursa olsun benim üzerimde iz bırakmasıyla öykü ve dolayısıyla kurgusu kafamda şekillenmeye başlar. Yazar beyni için ne olduğu, nasıl olduğu değil, onun kendisi tarafından nasıl kurgulanacağı, şekillendirilip yoğrulacağı kullanılabilirliği ve sunulabilirliğidir. En çok sevdiğim öykü tanımı, “çağdaş öykü anlamlandıran metindir.”

Anlamlandırma uğraşıyla ilgili diğer çalışmalar da başka yazıların konusu olsun.

Sana son kez söylüyorum!

Erişte kestiği kurban bıçağıyla meramını anlatmak için işaretler yaptıkça,  havada bir şeyler lime lime oluyor, yufka destesine düştükçe de irkiltici seslerle onları ince, tanınmayacak parçalara dönüştürüyordu.

Eğer, dedi, hükümet nikahı olmazsa, eğer bu vurdum duymazlığa devam edersen, eğer bir  günkarası ıssızlığında bahçenin kuytusunda bulursan kendini günah benden gider. Canının nasıl ama nasıl acıdığını kimseciklere anlatamayıp bir çukuru doldurman içten bile değil. Mevsim de bahar, iki günde ot biterse üstünde, görürsün. Seni günlerce mi ararız, polise yazdırıp unutur muyuz, bilmem artık. Bak sana söylüyorum, eğer bir gün sokağa eteğimin kenarında küçük bir kan lekesiyle çıkmak zorunda kalırsam  hiç umurumda olmaz. Kurban kesilirken bu vardı üstümde, bulaşmış, derim biter gider.

KATİL KİM? SORUŞTURMA VE BEKLENMEYEN BİR KONUK

Ev sahibi ve kiracılar bahçede sarı masanın çevresinde toplandılar. Zeytin ağacının altında kahve içmek,  sohbet etmek en sevdikleri işlerden biri. Salgın hastalık nedeniyle fazla sokağa çıkamadıklarından yakınıp, olup bitenleri, memleket meselelerini burada konuşuyorlar. Biz de etrafta tembelce takılıp onları gözlüyoruz. Ben her zaman onlardan uzak bir yerde dururum. Arsız Babür hep onun bunun yanında, kucağında olur. Diğer kediler de insanların çevresinde olmayı seviyorlar. Haylaz ve Sakin de kucakta durmaya bayılır. Hıh. Neyse. Meğer aynı gece bir tavuk daha boğazlanmış. Can, “Ben kesip yemeğe kıyamıyorum ama bir şerefsiz kedi kendine ziyafet çekiyor,” diye söyleniyordu. Ama o şerefsiz kedinin kim olduğu henüz belli değildi.  Biz bütün kediler, konuşmaları duyabileceğimiz bir uzaklıkta işimize bakar gibi yapıyorduk. Biri turşu küpünün içinde uyukluyor, biri kanepenin altında sönmüş bir balonla oynuyor, ikizler güreşiyor , ağaçta tırnaklarını törpüleyen var falan. Ben  adıma yakışır biçimde zeytin ağacındayım. Kuyruğumu yavaşça sağa sola kıpırdatıyorum. Tümünü izleyebileyim diye oraya çıktım. İster misin Can hepimizi tavuk düşmanı ilan etsin?  “Bıldırcınları kontrol ettin mi?” dedi annesi Özlem Hanım.  “Onların kümesi sağlam. Zaten kümese girmiyor bu hınzır. Orada olsalardı boğazlayamazdı, yakalayamadım ki başı boş gezmeyi seviyorlar,” dedi Can. “Bizimkiler, gece evde oluyorlar,” diye atıldı Serap. Ne olur ne olmaz, Babür’le bendenden kuşkulanmasınlar diye sanırım.  “Ben bu işi hangi kedinin yaptığını biliyorum ama yakalayamıyorum,” dedi Özlem Hanım.   “Yakalarsan ne yapacaksın ki, doğasında var avcılık bunların,” dedi Cengiz. “Ben de onun boynunu koparacağım” dedi Özlem, hiç şaka yapmıyordu.   Bütün kediler, taş kesildi; eyvah, eyvah… Bizim tüm tüylerimiz diken diken olmuşken bir çığlıkla bahçe inledi. “Ayyyy olamaz!” Bu Rengin’le ikizi Engin’in dadısı heyecanlı bayan Aylin Teyze. Bizden hoşlanmaz, köpeklerden hoşlanmaz. Tavuklar konusundaki fikrini öğrenemedik. Çok titiz çok temizdir. Özellikle çamaşır suyuyla her yeri kokutur ki biz bütün kediler o temizliği bitirdikten sonra eğer onun yakınlarındaysak kafayı buluruz.   “Ne oldu Aylin Abla?” dedi Can Bey’in karısı, sesinden pek de telaşlanmadığı anlaşılıyordu. Aylin Teyze bahçenin ilerisinde Rengin’i elinden tutmuş gezerlerken korkunç bir şey görmüş gibi ikisi de taş kesilmişti. “Burada bir insan parçası var!” dedi Aylin Teyze. Hepsi birden ayağa fırladı.  “Ne? Ne parçası dedin?”  Aman Tanrım, diye düşündüm, insan da mı yiyormuş bu canavar katil kedi… İnsanlar oraya koştururken,  kediler, tavuklar, ürktü, bir koşuşturma bir uçuşmadır başladı. Aylin Teyze ayakkabısının ucuyla işaret ettiği şeye baktılar. Bir insan çene kemiğiymiş. Konuşmalar yorumlar gırla gitmeye başladı. Öyle bağrışıyorlardı ki kimin ne dediği anlaşılmıyordu. Sonunda Can Bey eğilip yerden o şeyi aldı. “Sakin olun yaaa, bu büyük babaannenin takma dişi, “ dedi. Büyük babaanne bir süre önce vefat eden Can Bey’in babaannesi oluyor. Bahçenin girişindeki evde oturuyordu. Şimdi o ev boş. Eşyası da hâlâ o yaşıyormuşçasına korunuyor. Biz bazen gizlice camdan içeri bakıyor bazen de aralık kapıdan içeri dalıp ne var ne yok kolaçan ediyoruz. Ama boş bir ev hiç eğlenceli değil. Yalnız geçen yıl bir dişi kedi orada yavruladı, kanepenin altında bir battaniye bulmuş, onları orada büyüttü. Şu ikizlerin anneleri işte. Yeterince büyüdüklerine inanınca da onları bırakıp gitti. Şimdi ikisi de bahçenin kedisi oldular, Serap bakıyor. Her neyse. Takma dişleri yerden saygıyla alan Can Bey, onun buraya nasıl gelmiş olabileceğine akıl erdirmeye çalışırken oğlu Engin, yaz başında kuzeniyle evde oynarken onu bahçeye çıkardıklarını sonra da kaybettiklerini hatırladı. Herkes derin bir nefes aldı. Yani insan yiyen bir canavar kedi olmadığı için rahatlamış olduk. Ama kediler hâlâ zan altındaydı.  Rana Hanım Haylaz’ı kucağına alıp mıncıkladı. “Benim minnoşum yapmamıştır eminim.” Haylaz miyavladı. Ege, (o da bizim gibi kiracı)  çenesini kaşıyıp, “Bence kedi işi değil bu iş,” dedi.  Evin küçük kızı Rengin konuşulanlardan bir şey çıkaramadığı için annesinin kolunu çekiştirdi; “Ne olmuş anne?”  Rana, kızına tatlılıkla gülümsedi, “ Yok bir şey canikom, konuşuyoruz, hadi sen git oyna.” Bu hararetli konuşma sürerken ben daldaki yerimi değiştirmeye karar verdim ve yerimde şöyle bir döndüm. O da ne? Şu ana kadar hiç görmediğim bir yaratık, kümes teline tırmanmıyor mu? Bastım çığlığı. Aynı anda Can’ın oğlu Engin parmağıyla onu işaret etti, “ Aaaaa, baba o ne?”  Bütün başlar oraya döndü. “Bu bir sansar!” İlk aklıma gelen, sansar denen bu yaratık acaba ağaca çıkar mı, oldu. Ben kendim için kaygılanırken ortalık gene karıştı. Kahraman erkekler kaşla göz arasında ellerine geçirdikleri sopaymış, kürekmiş kümese doğru harekete geçtiler. Kediler saklandı. Kadınlar çocukları kucaklarına çektiler. Sansar gürültü yüzünden sanırım telde hareketsiz kalmıştı. Salak, kıpırdamazsa görünmeyeceğini sanıyor olmalı. Tavuklar telaş çığlıkları atıyor, oradan oraya koşuyorlardı. Kümesteki en yaman horoz tel örgünün öte yanında gözünü dikmiş sansara bakıyordu. Ama arkasında kimsecik yoktu.(Hep böyle olmaz mı zaten?) Sanki bir an hayat durdu, sesler, kıpırtılar, rüzgar durdu. Şimdi avcının av olma anıydı. Tavuk milletini tek tek avlayıp mideye indiren avcı, insan denen büyük avcının karşısında çaresiz, savunmasız, tellere asılı kalmıştı. Dört insan tellere yaklaşıyordu. Derken kümesteki diğer horozlar da birer ikişer saklandıkları yerden çıktılar, onları kahraman horoz mu çağırdı acaba, çünkü hiç susmuyor.  Ben dalın ucuna doğru seğirttim. Olanları iyice göreceğim bir yere, yaprakların arasına gizlendim. Vay canına, acaba onu yakalayabilecekler mi? Demek katil bu. Tavukları nasıl yakalıyor ve sürüklüyor acaba? Neden gece avlanmaktan vazgeçip gündüz gündüz saldırmış olabilir?

(Sürecek )

Bölüm-4 BİR CİNAYET HİKAYESİ

Zeytin’in hain planı…

Hemen eve koştum. Cengiz resim yapmak için boyalarını hazırlamış. Kırmızı boyayı da palete sıkıp bırakmış. Yaşasın şans benden yana. “Hey Babür Abi” dedim. Benden önce eve girmiş mama kabına yumulmuştu. “Ne var tatlım?” dedi. Bana tatlım demesine sinir oluyorum. “Baksana şuna,” dedim. “Nedir bu?” “Kokla…”  Kokladı. Evet, işte oldu, tam da istediğim gibi oldu. “Kötü kokuyor. Nedir bu?” “Cengiz’in boyaları,” dedim. “Yeni bir kedi tablosu yapmaya hazırlanıyor.”  Başka söze gerek yoktu, onu gölgesiyle oynarken bırakıp, hemen buzdolabının üstüne çıktım.  Şimdi beklemem gerekiyor. Biraz sonra Serap’ın sesi her şeyi açıklıyordu. “Babür!” Bu seslenişte, seni yakaladım, bana yalan mı söyledin, sen zararcı kedinin tekisin, suçlusun… Bir sürü anlam vardı. Kıs kıs güldüm. Şaşkın Babür ne olduğunu anlayamadığı için mırlıyordu. Yere yatıp karnını okşamasını bekledi ama… “Cengiiiiz! Tavuğu Babür boğazlamış sanırım.”  O sırada cep telefonundaki haberlere dalmış  Cengiz hiç de inanmamış bir sesle “ Olur mu canım, Babür avlanmayı bile sevmiyor.” Ama Serap ısrarlı. “Bak burnunda ağzında kan var.”  Bu cümle onu cep telefonundan kopardı, şovalenin başına geldi.“Aaaaaa.” Cengiz diyecek bir şey bulamadığında ya da çok şaşırdığında bu sesi çıkarıyor. Onları görmüyordum ama olup bitenin tam da istediğim gibi geliştiğini duyabiliyordum. Kaygısızca patimi yaladım. Şimdi artık onu evden atarlar. Belki de yine barınağa gönderirler. Oh be!

“Ama ne arada yapmış olabilir? Sen tavuğu sabah buldum demedin mi?” “Evet, olay gece olmuş sandım ama belki de onları sabah bıraktığımda kaşla göz arasında yapmıştır. Çok kilolu bir kedi bu, vurdu mu devirir. Gel bakayım buraya seni zararcı kedi, canavar mı oldun sen? Kaçma gel buraya…” Babür salağı sonunda bir şeylerin ters gittiğini anladı sanırım, Serap’tan kaçmış olmalı. Buzdolabının üstünden inip olayı izlemeye karar verdim. Telaştan vantilatörü devirdim ama kimin umurunda! Onu şimdi kedi kutusuna koyarlar, sonra hoppada barınak. Babür tabloların arasında gizlenmiş çıkmıyordu. Seslenmeleri para etmiyordu. Ben top gibi olmuş, odanın ortasında dikkat kesilmiştim. “Ne yapacağız? Eğer tavuk yemeye alıştıysa iş kötü. Bir kitap okumuştum, adı Şaytan’dı. Bir Bengal Kaplanı’nı anlatıyordu. İnsan etinin tadını aldığı için, sinsice köylere girip insanları avlıyor, bir köşecikte mideye indiriyordu. Kayıp insanlara ne olduğunu baştan anlayamayan köy halkı sonunda bunu bir kaplanın yaptığını çözmüş, onu avlamaya karar vermişlerdi. Ama ne yapıp ne ettilerse bu zeki hayvanı avlayamıyorlar, durmadan nüfusları eksiliyordu. Sonunda bir beyaz avcıyı çağırmak zorunda kaldılar. Kaplana Şaytan adını takmışlardı….” “Serap, zavallı bir tekir kediden bengal kaplanı yarattın. Çok rica ederim abartma,” dedi Cengiz. “Evimizde bir katil var, tavuk katili, oysa onu ne çok seviyorum ben. Ya bize de bir şey yaparsa? Bebekken ne kadar uslu, sevimli bir kedicikti. Büyüdü azman oldu demek. Kısırlaştırmasaydık ne olacaktı kim bilir…” “Aaaa, Serap yeter, Babür Abi yapmaz diyorum sana. Zeytin desen belki…”

Aman Tanrım, nasıl oldu da konu bana döndü anlamadım. Birden yalanmayı kestim, kulaklarımı diktim.  “Zeytin yapmaz,” dedi  Serap kesin bir dille. Oh o benden yana. “Nasıl yapmaz? Tasmayla gezdirdiğim zamanlarda bağlıyken elimden kurtulup uçan kuşu tutmadı mı, ağzından almadım mı?”

Serap yelkenleri suya indirdi. “Doğru söylüyorsun. Bu da panter cinsi aslında. Beni bile patiliyor, hırçın. Gerçi bunu kıskançlıktan yaptığını sanıyorum, Babür evde olunca çok gergin oluyor,  aslında çok sakin bir pisicik.”   Grrr kıskanç da olduk şimdi, öyle olsun Serap. Onlar ne yapacaklarına karar veremedikleri için sıkıldım, konu dolaşıp benim üzerime kalabilirdi, gardrobun içine saklanmaya karar verdim. Ne olacaksa olacak… Yaaaaa, sakın barınak denen yere beni göndermesin bunlar! Korkuyla karanlık dolabın köşesine sindim. Uyumuşum. Seslerle uyandım.

“Seraaaap, bi gel.” “Ne oldu şekerim?” “Babür’ün ağzını sileyim dedim, ama bu boya…” “Cidden mi?” “Evet, sanırım benip palete burnunu sokmuş boya bulaştırmış.” “Aaaaa, canım benim ben de seni canavar yaptım, çok özür dilerim Babüşüm.” Mırıltılar, güzel sesler, özürler… Gardroptan çıktım. Acıkmıştım ve çişim gelmişti. Bari birşeyler yiyip bahçeye çıkayım, benim plan tutmadı.

“Zeytin!” “Evet Babür Abi?” “Bana o boyayı koklamamı sen söyledin!” “Evet. Ne var bunda?.” “Boyanın kan rengi olduğunu biliyordun.” “Hayır koca kafa, ben de senin gibi kırmızı ve pembeyi gri olarak görüyorum, kediler kırmızıyı göremez.” “Ama sen biliyordun, bundan eminim. Suçu benim üzerime atmak için yaptın bunu.” İlgisizce arka ayağımla boynumu kaşıdım. “Ne münasebet!” Ama bu para etmedi, o sakin Babür Abi, bugüne kadar hiçbir kediye saldırmışlığı yoktur, bana hele hiç bulaşmaz, sırtını kamburlaştırıp birden üstüme atlamasın mı… Boğuşmaya başladık. Kimin kimi ısırdığı, tırnakladığı belli değildi. Yuvarlanarak odadan Cengiz’in atölyesine geçerken kitap dolu sehpa devrildi. Boya kutuları devrildi, içine yumuşasın diye fırçaların konduğu tiner kabı devrildi, fırçaları temizlemek için biriktirilen bezler ortaya saçıldı… Durmuyorduk. Sırtımızı kabartıp kabartıp birbirimize saldırıyor, alt alta üst üste bağırarak tozu dumana katıyorduk. Aniden patlak veren bu fırtınaya bir anlam veremeyen Serap ve Cengiz olay yerine gelip biri beni biri Babürü kaptığı gibi ayırdı. Bu arada ben savurduğum patilerle Serap’ın ellerini kırmızı çizikler içinde bırakmışım farkında değilim. Babür Abi nefes nefese kalmıştı. Yorgun değildi hayır, çok öfkeliydi. Onu ilk kez böyle görüyordum.  Az sonra bizi sakinleştirdiler, ikimiz de ayrı köşelerde tüylerimizi yalamaya başlamıştık. Babür’ün çinli gözleri arada bana takılıyor ve hırlıyordu ama takan kim. Yani şimdi onu evden göndermeyecekler öyle mi? İyi de o zaman tavuğu kim öldürdü?

..

(Sürecek)

Bölüm -3 ARAMIZDA KATİL BİR KEDİ Mİ VAR?

Sabah uyanır uyanmaz bahçeye çıkmaya bayılırım. Ağaçlara tırmanıp duvarların üzerinde gezmesi çok zevklidir. O sırada kümeste bir telâş vardır. Geceden beri öten horozlar hâlâ yorulmadan ötmeyi sürdürürken tavuklar peşi peşine yumurtlarlar.  Çığlıkları ortalığı ayağa kaldırır.  Folluklara bakmanın zamanı gelmiştir. Bahçede yaşayan kedi tayfası sağa sola koşturur. Serap’ın uyandığını anlarlarsa balkon teline tırmanan mı istersin, tel kapıyı taktaklayan mı… Acıkmış görgüsüzler! Hiçbir zaman yemek için arsızlık yapmam. (Babür Abi de arsızdır.) Her şeyi yemem. Önce sabah turumu atarım. Kuşları kovalar, ağaçlara tırmanırım, sonra eve geri dönüp haşlanmış yumurta sarısıyla kahvaltı ederim. Cengiz verirse yerim. Serap’tan kesinlikle almam. Serap’sa  bana tavuk ciğeri haşlaması, konserve mama gibi değişik mamalar hazırlar. En çok et konservesi, ciğer, balık severim. Balıkların kılçıkları temizlenmemişse koklayıp döner giderim. O zaman bizimkiler söylenmeye başlar. “Saraylı bu yahu. Kılçıkların temizlenmesini istiyor.” “Dışarıdakiler, kafaymış, kılçıkmış götürüyor ama.” “Sen alıştırdın bu Zeytin’i böyle Serap.” “Hayır Cengiz. Damak tadı gelişmiş bunun. Siyah kediler böyle oluyor sanırım. Az yiyor, atletik kalıyor, avcı, ötekilerle de hiç arkadaşlık kurmuyor baksana. Canım o benim.” “Babür Abi öyle değil ama. Bebek ikizleri koruyor biliyor musun?” “Gördüm. Mama kabına küçükler gelince geri çekilip onlara bırakıyor. Ama bütün kediler ondan küçük olduğu için Babür’e mama kalmıyor. Ona ayrı veriyorum artık.”

Aaa, bu ne şimdi? Beni konuşuyorlardı, Babür’ü ballandıra ballandıra övmek de neyin nesi? En iyisi dışarı çıkayım, duymak istemiyorum bunları. “Zeytin, ben de seninle geliyoyrum, dur bekle.” “Hayır , seni istemiyorum! Kıhhh! Beni rahat bırak ezik Babür!”  Pencereden atlayıp bahçeye koştum. Tabi önce dört bir yanı iyice kolaçan ettim. Kümesten kaçan iki tavuğun yanından  otların içine daldım.  Sabahları biraz taze ot yemek iyidir. Biraz yuvarlanmak. Aaa, o ne? Orada bir şey var. Dikkatlice yürüdüm. Hem bastığım yeri hem çevreyi  kolaçan ettim. Havada farklı bir koku…  Arabanın arkasında bir tavuk var ve  ayaklarını havaya dikmiş… Aaaa bu tavuk ölmüş! Hiiii! Can Bey’in tavuklarından birini boğazlamışlar. Can Bey bizim üst komşumuz. Tavuklarına da öyle düşkündür ki anlatılmaz. Hastalananları ayırır, tedavi etmeye çalışır, eceliyle ölenlerin dışında asla tavuk kestirmez. Bak şu işe, tavuğun çoğunu da yemişler, geriye pek bir şey kalmamış… Etrafı kokladım. Gece olmuş bu iş sanırım. Peki bu tavuk kümeste değil miymiş? Yoksa kümesten mi aşırılmış? Bu nasıl olabilir?

“Bu ne?” Sıçradım. Haylaz bu. Tavuk ölüsünü kokladı. “Mmmm, güzel kokuyor,” dedi. “Dokunma ona,” dedim. “Yiyeceğim,” dedi. “Ona dokunma sersem! Eğer Can  onu didiklerken  görürse senin avladığını sanır. O zaman da vay haline,” dedim. “Zeytin saçmalama. Can dört aylık bir yavru kedinin koca tavuğu avlayamayacağını bilir.” “Suçüstü ama,” dedim. “Sen de buradasın ama,” diye şirretleşti. “Aman iyi, ne halin  varsa gör. Ben kuş avlayacağım” Onu orada bırakıp gitmek üzereydim ki Babür Abi ensemde bitti. “Bunu kim yaptı?” dedi. Kısık gözleri  ikimizi de suçluyordu. “Ben yapmadım,” diye sıçradı Haylaz. “Öyle mi? Ağzının kenarındaki o tüy neyin nesi o zaman?” Haylaz, hemen patisiyle temizledi. “O buradaydı, ben yalnızca…” “O yapmadı!” diye geri döndüm. “Sen mi yoksa?” demez mi… Sinirden titredim. “Elbette hayır! Olay gece olmuş. Çoğunu da yemişler zaten baksana. Bizi gece dışarı bırakıyorlar mı sanki?” diye bağırdım.  Babür, tavuk ölüsünün çevresinde bir tur attı. Tüyler dört bir yana saçılmış, her yer kan… “Buradan hemen gidelim,” dedim. “Can neredeyse gelir. Bunu bizim yaptığımızı düşünürse vay halimize…”   Biz konuşurken hiç farkında değiliz, bahçenin tüm kedileri çevremize çember olmuş, ağızları sulanarak olup biteni izlemiyorlar mı? Derken Serap’ın sesini duyduk; “Hey, kedi milleti, acıkmadınız mı? Neredesiniz?” Suçüstü yakalanmış gibi hepimizin başı o tarafa döndü. Zavallı Serap uyanır uyanmaz bizim de bahçedekilerin de çok acıktığını düşündüğünden  elinde mama paketi, sabahlığıyla, kapı önündeki kaplara mama paylaştırıyordu. Veeee korkulan oldu, bizi gördü. Bütün tayfa çember vaziyeti, tüyler saçılmış, havaya dikilmiş iki adet tavuk pençesi… Ne manzara ama… “Aaa, neler oluyor orada?” Kıyafetine falan aldırmadan (çok kokoştur,  pijamayla bahçeye çıkmaz aslında ) elindeki mama paketiyle yanımızda bitti. Hepimiz çil yavrusu gibi dağıldık. Saklandığım yerden onun gözlerinin faltaşı gibi açıldığını gördüm. Hiç sesini çıkarmadı. Sonra gözlerini kısıp bizden tarafa baktı: “Bre aç gözlü sefil kediler, sizi beslemek için bu bahçedeki dört ev seferber ama siz tavuklara mı musallat oldunuz?” O  bizi azarladığı sırada  Cengiz geldi. “Bunların hepsi küçük. Yapamazlar. Bizimkiler de evdeydiler…”  “Valla bilmem, “ dedi Serap hepimize tek tek bakarak. “Koskoca tavuğu haklamış yahu bunu yapan.  Geriye kalan iki ayak bir öbek tüyden ibaret…” Öfkeyle geri dönüp, mama kaplarına mama paylaştırdı, eve girdi. Bizimkiler de tabaklara hücum. Ben sabah tuvaletimi ve sporumu yaparken düşünüyordum. Bu işi Babür’den kurtulmak için kullana bilir miyim? Nasıl?

(Sürecek)

BİR EVE DÖNÜŞ HİKAYESİ -2

Evi Özlemek

Bu kadarı da olmaz! Geçen yıl en soğuk kış günlerinde sokaktaydım böyle yağmur, böyle fırtına görmedim. Bahçede yakalandım. Kulübeye gidebilirdim elbette, gitmedim. Ötekiler hepsi kuru yerler buldular. Yaver ısrarla seslendi aldırmadım. Sakin, Haylaz, İkizler, Mırmır kulübelerine yerleşmişler çoktan uykuya dalmışlardı. Gök gürültüsü eşliğinde, çamurlu bahçeyi adımladım. Bu işe artık bir çözüm bulmalıyım, böyle devam edemez. Ben Serap ve Cengiz’le yaşamak istiyorum. Ama o huysuz dişi ne yaptı ne etti beni evden attırdı. Zeytin’i mi tavlamalıyım acaba? Çok ıslanmış ama hala bir çözüm bulamamıştım. Her zamanki gibi bir sıçrayışta mutfak penceresinin denizliğine çıktım. Burası için de Zeytin’le kavga ediyoruz. Ben burada durmayı istiyorum, o da orada güneşleniyor diye beni istemiyor. Şımarık! Saçak beni korumuyor, başımdan aşağa yağmur suları akıyordu. Tınmadım. Öyle heykel gibi durdum. Gözüme giren damlacıklar yüzünden arada yalnızca gözlerimi açıp kapatıyordum. Bekledim, bekledim. Mutfağın ışığı yandı. Serap bu! Hemen hareketlendim, pencere çerçevesine iki patimi dayadım, seslendim, beni görmesi gerek, görürse… Ah işte gördü. “Cengiz Babür Abi gelmiş. Onu içeri…” Evet böyle dedi. Sabırsızlandım, bağırmaya devam ettim. Evet, evet, evet, beni içeri almalısın Serap. Burada bırakamazsın. Bak nasıl fırtına var… Cengiz ne dedi bilmiyorum. Cümlenin sonu gelmediği gibi onu da duyamadım. Feci bir şimşek çaktı. Ardından gökyüzünde bir çuval dolusu gülleyi yuvarladı. Serap mutfak camından düşünceli düşünceli bana baktı. Sonra gitti… Allahım gitti… Nereye gitti? Gelir bekleyeyim biraz. Işığı kapatmadı çünkü. Perdeyi de çekmedi, demek gelecek… Hadi ama Serap ne yapıyorsun, aç şu camı, çok ıslandım bak… “Babür abiiii.” Yaşasın, kapıyı açtı, bana sesleniyor. Yaşasın yaşasın yaşasın… Bir koşu tutturup kapının olduğu tarafa dolandım. Islak patilerim taşlarda iz bırakıyordu. Eşikte bekledim sakince. Ne yapacak merak ediyorum? Mama verip göndermesin sakın. Mırlayayım. Benim mırlamamı o çok sever. Aaaa, kucaklayıp içeri aldı. Aaaa, kapıyı da kapadı. Evdeyim. Evdeyim gerçekten. O ne? Beni banyoya götürüyor. Köpüklü sular hazırlanmış, Aaaaa, hayır. Yıkanmak istemiyorum lütfen. “Rahat dur Babür, böyle pis bir şekilde evde gezmene izin vereceğimi sanıyor musun?” İmdaaat, imdaaaat yardım edin. “Aaaa, içeridesin Babür Abi.” Bu kim şimdi? Cengizmiş. Ne duruyorsun orada bana yardım etsene her yanım köpük içinde görmüyor musun? Tamam fırçalanmaktan hoşlanıyorum ama  bütün tüylerim ıslandı, kulağıma su kaçacak diye ödüm kopuyor. İmdaaaat. Bir de baktım bizim kaprisli Zeytin’de ben bağırıyorum diye bağırmaz mı? Aaaa bana yardım etmeye çalışıyor. Banyoya asla girmez aslında. Merakından mı gelmiş, bana yardım etmeye mi? Sesi ne kadar acıklı çıkıyor… Ama beni Serap’ın elinden kimse alamaz, belli oldu. Köpükle işimiz bitince haydi duşun altına. İşte bu tam bir felaket, suyun ne taraftan geleceğini kestiremiyorsun. “Havluyu tut,” diye seslendi Serap. Cengiz’in havluyu ne zaman alıp beni içine hapsettiğini anlamadım ama, sudan kurtulduğum için nefes nefese kalmıştım. İçeri girmeyi istiyorum elbette ama bunlar hiç hesapta yoktu. Yıkanmak da nereden çıktı canım! Bırakın beni, bırakın, ben kuruturum tüylerimi… Sen de öyle bakma, şimdi seni de yakalayıp yıkarlarsa görürsün gününü… Beni kendi halime bıraktılar, et maması yedirdiler, tüylerimi güzelce yalayıp kuruttum. Bir de baktım bizim kibirli Zeytin…. “Aaa,” dedim, “Merhaba tatlım.” Onunla iyi geçinmeli neme lazım.  “Ben senin tatlın falan değilim,”diye tısladı. “Ezik şey, ne yaptın ne ettin kendini kabul ettirdin, mutlusundur herhalde(!)”“Elbette, mutluyum. Serap’ı da Cengiz’i de çok seviyorum. Ama onların neden benimle yaşamayı istemediklerini anlamadım. Görünüşe göre seviyorlar ama… Aaaa, beni istemeyen sen misin yoksa?” “Konuşma fazla,” diye tersledi.  “Evet, seni istemeyen benim. Bunu onlara kesin bir dille söylemiştim. Eğer o bu eve girerse ben yokum, demiştim.” Demek duyduğum doğruymuş. Beni Zeytin istemediği için tekrar sokağa bırakmışlar. Çok üzüldüm şimdi. Serap’ın bana ne kadar iyi davrandığını unutamıyorum. Ben annemi hiç anımsamıyorum biliyor musunuz? Annem nasıl biriydi acaba? Beni bir otomobilin motoruna bıraktığını söylediler. Beni oradan Serap’ın komşusu çıkarmış. Motoruna konduğum arabayla dünya kadar yol gelmişim. Bu avuç içi kadardı iki yüz kırk kilometre yolu arabanın motorunda gelmiş, aç susuz kalmış, bir haftalık bile yoktu, dediklerini anımsıyorum. Komşusu beni Serap’ın avucuna bıraktı. Dün gibi aklımda. “Bacım buna sen bakacaksın artık. Dışarıda kalırsa ölür. Bir haftalık bile yok,” demişti. Ben bir takım gölgeler görüyordum, hiçbir şeyi net göremiyor durmadan bağırıp annemi istiyordum. Serap’ın kucağı… “Ben bunu nasıl besleyeceğim?” diye yakınışı. “Enjektörle su içirsek içer mi?” deyişi… Cengiz’in koşturup bebek kedi maması, prematüre insan bebek maması alması, bana göre bir biberonla beni beslemeleri. Ne kadar açtım, ne kadar korkmuştum, Cengiz’in kalem kutusu içine pamuklar koymuşlar, Cengiz koşturup tüylü kumaş bulmuş,  bana yatak yapılmış.Ben farkında değilim elbette. Isındım, onu anımsıyorum. Ama bağırtım, anneme seslenişim bitmedi. Bir gün “Ne istiyor acaba hiç susmuyor,” dedi Cengiz. “Karnı tok, gazı çıktı, çişini, kakasını yaptırdım, sıcak su torbasını da yatağının altına koydum, bebekler böyle bağırmayı sever, aldırma,” demişti Serap. Birden Zeytin’in gözlerini görünce anılarım uçup gitti. Burnunu burnuma yaklaştırmıştı. “Neden ama? Ben sana ne yaptım ki?” dedim hafifçe. “İyi o zaman neden geri geldin? Burada istenmiyorsun. İstenmediğini bile bile ısrar edilmez!”  “Beni istemeyen sensin, ama”, diye alttan aldım. İkisi de beni seviyor. Belli. Hasta olduğumda nasıl üzüldüler, nasıl veterinere koşturdular, günler boyu,  hatırlasana…” “Unutur muyum? Sanki ben hayatlarında yokmuşum gibi yalnızca seninle ilgileniyorlardı. Grrrr, hatırlamak bile istemiyorum. Dalgın dalgın esnedim: “Evden nasıl atıldığımı hatırlıyorum…” “Bağırtından ev inliyordu,” dedi. “Ne zaman bebekken mi?” “O ayrı, ergen erkek bir kedinin bağırtısından bütün sokak inliyor, aman Tanrım feciydi. Seni dışarı salmak zorunda kaldılar.” “Ama ne yazık ki etrafta hiç dişi yoktu… Sen hariç. Bana kötü kötü baktı. “Ben kısırlaştırıldım. Çiftleşme saçmalıklarıyla uğraşmıyorum.” “Biliyorum,” dedim. “Artık ben de uğraşmıyorum.” Yanıma gelip dikkatlice kokladı. “Seni de kısırlaştırmışlar. Senin de tüylerini tıraş edip karnını mı yardılar?” “Hayır toplarımı aldılar.” “AAA…” Bir de şu var ki aslında dışarı çıkınca anladım dişiler benim ilgimi çekmiyormuş.” “Hadi canım bu gerçek değil.” “Tümüyle gerçek,” “Hem kısır hem eşcinsel bir tekir ha” diye kahkahalarla gülmeye başladı. Umurumda değil. Gidip et mamasından biraz daha yedim. Yanıma geldi. “Çok semirmişsin ama.” “Sokakta yaşayınca ne bulursa yemek zorunda yoksa ölürsün sersem. Ben güçlü bir kediyim de sağlam kaldım.” “Kışın dışarısı çok soğuk oluyor,” dedi boynunu büküp. A, acıdı mı bu bana yoksa? Hiç sanmam. Patimi yaladım. “En kötüsü, sokakta hasta olmak. Gözlerimi bir türlü tedavi edemedi o veteriner, sabah kalkıyorum gözlerim görmüyor. Serap pansuman yapıyor. Gece soğuktan sesim kısılmıştı, miyavlayamıyordum bile. Hele bir kere nasıl olduysa bahçeden dışarı çıkmışım, gözlerim kapanmıştı yine doğru düzgün görmüyordum, dönmeye çalıştım, sokağı şaşırmış evi bulamamış on gün boyunca oradan oraya gezmiştim. Göremiyordum. Evi kokularla bulduğumda doğruca buraya geldim. Serap kapıyı açtığında nasıl sevinmişti, hemen beni içeri alıp yıkadı, gözlerimi temizledi, karnımı doyurdu…” “Hıı evet. Öldüğünü söylemişlerdi. Komşular konuşurken duydum. Serap Hanım çok üzülecek, diyorlardı. Araba çiğnemiş diyorlardı. Gerçekten de baştan inanmadı, çok aradı seni. Cengiz sokaklara çıkıp çağırdı ara sokaklara girdi ama yoktun. Ben de senden kurtulduğuma sevinmiştim…” Bu kibirli kara kedinin sevinçle sözünü kestim “Ama ölmedim ki… Yalnızca evin yerini bulamamıştım. Gözlerim görmüyordu o yüzden.” “İyi ya, artık görüyor. Kendi başının çaresine bakabilirsin. Ne işin var burada gene?” demez mi? Bu  Zeytin niye bu kadar acımasız acaba? Siyah kediler hep böyle mi oluyor? Hayır yalnızca bana karşı değil, bahçedekilerin tümüne kıhlamadan geçmez. Küçük dağları o yaratmış ya… Ukala. Gene de onunla tartışmayı canım istemiyor. Öyle iyi hissediyorum ki. “Böyle söylemesene tatlım, burası benim de evim. Hem ne var sanki ben de kalsam…” dedim, Serap mırlamama bayılır.  Zeytin bağırdı; “Hayır! Benim tabaklarımı kullanmandan, benim yattığım yerlere gidip yatmandan nefret ediyorum. Hele öyle yılışıksın ki sürekli onlarla vakit geçiriyorsun. Bana tatlım deme dedim sana! Buradan derhal gideceksin!” Kalçalarını kıvırarak gidip koltuğa oturdu. Eşikte durdum, “ Ama dışarıda korkunç bir fırtına var…”  “Varsa var, başının çaresine bakabilecek bir yetişkinsin sen!”  “Yapma tatlım, lütfen bırak kalayım…” Aslında rol yapıyordum, gitmeye hiç mi hiç niyetim yoktu. Kim takar seni be! Serap’ın kucağına zıpladım, göz ucuyla Zeytin’e baktım. Çatla emi, artık sokak yok, diye geçirdim aklımdan. “Zavallı Babür, mutlu musun evde olduğun için?” dedi Serap. Mırladım. Sonra Cengiz’in kucağına zıplayıp ona sokuldum. “Şuna bak,” dedi Cengiz, gerçekten mutlu hissediyor. Ne yapacağını şaşırdı. Yat bakalım kucağıma.” Zeytin’in bulunduğu odanın karanlığında yalnızca gözleri parlıyordu. Tehlikeli bakışlar…

(Sürecek)

BİR EVE DÖNÜŞ HİKAYESİ-1

Fırtına patlamıştı. Kaç gündür bekliyorduk, içerilere tıkılacağız diye canım sıkılıyordu. Pencerelerde ilk damlalar çatlamaya başladığı andan itibaren, bu sağanak ve fırtınaya sokakta yakalananlar için kaygılandım.  Sonra hava karardı. Gökgürültüsü ve şimşek durumun kasvetini daha da artırdı. Ben güvenli korunağımda mutfak camımdan olup biteni izliyordum ki pencerenin önünde karaltısını gördüm. Bahçedeymiş demek ki… Islanmıştı, ıslanmışlığın tüm zavallılığıyla pencereden içeri bakıyordu. Başımı çevirdim. Ondan kesinlikle nefret ediyorum. Onu burada istemiyorum. Dışarıdaki kulübede bir yaşamı var, kafadarları da var, niye ikide bir benim huzurumu kaçırıyor ki? En iyisi burada durmamak. O zaman umudunu yitirip gider. Feci yağmur yağıyor. Artık pencerelerden yukarıdan aşağıya kovayla su dökülür gibi. Bu havada dışarıda olmayı kesinlikle istemez kimse.

Derken işte o can sıkıcı cümleyi duydum: “Cengiz Babür Abi gelmiş. Onu içeri…” devamını dinlemedim, gidip yatağa uzandım. İllallah bu Babür’den. Ama canım Cengiz, “Ne düşündüğünü biliyorum, olmaz,  bir daha gitmez sonra,” dedi. Uyuyor numarası yaparak konuşulanlara kulak kabartmaya devam ettim. “Dışarısı çok soğuk ve yağmurlu,” dedi Serap. “Merak etme, kendine sığınacak bir yer bulur, üstelik bahçede kulübeler var, taraça var…” Cengiz her zaman benden yanadır zaten. Ama öyle olmadı. Açılan kapıdan fırtınanın bir an evin içine dolduğunu köşedeki odadan hissettim. Sonra kapandı. Evet, onun sesi. Aaaaa, içeri aldı gerçekten. Banyoya gittiler. Meğer Serap her şeyi hazırlamış.  Köpüklü suyla dolu leğeni duşa kabin  içine koymuş,  havlusu da . Dayanamadım, meraktan çatlayacağım. Bir yandan da kulaklarıma inanamıyorum ya… Kapının kenarından gizlice izlemeye başladım. Serap onu köpüklü suyun içine soktu, fırçayla yıkamaya başladı. Aaaa, benim fırçamı kullanıyor, ama bu haksızlık! Bizimki de bir yandan bağır bağır bağırıyor elbette. Sakın boğulmasın! Bu banyo işinin nasıl bela olduğunu bilirim. Birden paniğe kapıldım, ben de bağırmaya başladım. Cengiz geldi, yardım istedim; Cengiz,  Serap onu boğacak başını bile sabunluyor! Ortalık  ayağa kalkıyor. “Aaaa,” dedi Cengiz, “İçeridesin Babür Abi.” Babür Abi onu duyacak durumda değil, sesi ortalığı inletiyor.  Cengiz’le ikimiz kenarda durup şamatayı izlemeye koyulduk. Ama ben kaygıdan öleceğim,  durmadan ben de bağırıyorum. Köpüklü iş bitti, duş açıldı. Öyle çabuk hareket ediyor ki şu Serap elinden kurtulmak imkansız. Zavallı Babür Abi çaresizlikle yalvarması hiç işe yaramadı. “Havluyu tut,” diye seslendi Serap. Cengiz’in havluyu alıp kaşla göz arasında onu sarmalaması bir oldu. Oh neyse bir kaza olmadan bu iş bitti. Aman ben toz olayım, beni de yıkamaya kalkmasınlar, diye sessizce sıvıştım. Zavallı Babür Abi, uzun süre kendini kurutmakla uğraştı. Sudan, stresten, fırçalanmaktan biraz sersem olmuş gibiydi, benim onu izlediğimi neden sonra fark etti. “Aaa,” dedi, “Merhaba tatlım.”  “Ben senin tatlın falan değilim,”diye tısladım. “Ezik şey, ne yaptın ne ettin kendini kabul ettirdin, mutlusundur herhalde(!)”

“Elbette, mutluyum. Serap’ı da Cengiz’i de çok seviyorum. Ama onların neden benimle yaşamayı istemediklerini anlamadım. Görünüşe göre seviyorlar ama… Aaaa, beni istemeyen sen misin yoksa? Neden ama? Ben sana ne yaptım ki?”

“Konuşma fazla,” diye tersledim.” Evet, seni istemeyen benim. Bunu onlara kesin bir dille söylemiştim. Eğer o bu eve girerse ben yokum, demiştim.”

Babür, boynunu büktü; “evet biliyorum, seni duymuştum,” dedi Ezik! Şirret bir şekilde burnumu burnuna yaklaştırdım; “İyi o zaman neden geri geldin? Burada istenmiyorsun. İstenmediğini bile bile ısrar edilmez!”  “Beni istemeyen sensin, ama”, diye alttan aldı. Serap da Cengiz de beni seviyor. Hasta olduğumda nasıl ilgilendiler hatırlasana. Hele bir kere gözlerim kapanmıştı, sokağı şaşırmış evi bulamamış on gün boyunca oradan oraya gezmiştim. Göremiyordum. Sonra evi bulduğumda Serap kapıyı açtığında nasıl sevinmişti, hemen beni içeri alıp yıkadı, gözlerimi temizledi, karnımı doyurdu…” “Hıı evet. Öldüğünü söylemişlerdi. Komşular konuşurken duydum. Serap Hanım çok üzülecek, diyorlardı. Araba çiğnemiş diyorlardı. Gerçekten de baştan inanmadı, çok aradı seni. Cengiz sokaklara çıkıp çağırdı ara sokaklara girdi ama yoktun. Ben de senden kurtulduğuma sevinmiştim…”

Arsız, sevinçle sözümü kesti; “Ama ölmedim ki… Yalnızca evin yerini bulamamıştım. Gözlerim görmüyordu o yüzden.” “İyi ya, Artık görüyor. Kendi başının çaresine bakabilirsin. Ne işin var burada gene?” dedim sinirle.  Arsız, “Böyle söylemesene tatlım, burası benim de evim. Hem ne var sanki ben de kalsam…” diye yalvardı. “Hayır! Benim tabaklarımı kullanmandan, benim yattığım yerlere gidip yatmandan nefret ediyorum. Hele öyle yılışıksın ki sürekli onlarla vakit geçiriyorsun. Bana tatlım deme dedim sana! Buradan derhal gideceksin!” Arkamı dönüp kalçalarımı kıvırarak gidip koltuğa oturdum. O eşikte kala kalmıştı; “ Ama dışarıda korkunç bir fırtına var…”  “Varsa var, başının çaresine bakabilecek bir yetişkinsin sen!”  “Yapma tatlım, lütfen bırak kalayım…”

(Sürecek)

Köyden Uzakta

Tuz Saraylar kitabımdan Cilt II

Sıcak havada eski model bir minibüsle rampa çıkmak, içinde hava sıkışmış enjektörde ilaç olmaya benzer. Sıcağı severim gerçi, askerliğimi de Kıbrıs’ta yaptım. Ama duvarlaşmış hava tabakasıyla enjektör pompası arasında kalmış minik yaratıklara dönüşmüştük sanki. Çözülebilir bir sorun gibi gözükse de havalandırma donanımı çalışmayan minibüs ayağınızı vuran ayakkabı kadar bezdirici olabilir. Ön koltukta, şoförün yanında tek başıma oturuyor, kitabımı okuyordum. Sağ dirseğim, sağ yanağım kavrulurken derviş sabrı gerekiyordu ya olsun.

            Arkadakiler ise  ısıl işlemden geçmekte olan cam kaplar olarak fena halde tıngırdıyorlardı. Gördüren Turizm şirketinin ele alınmadık bir köşesinin kalmamasına özen gösteriliyor, temsilcisi olarak şoförün ensesine haykırılıyordu. Zavallı adam kötü laflardan korunmak için kamburlaşmış, ensesini kısmış, gayretle arabayı sürüyor,  duymazlıktan gelip benimle konuşmaya çalışıyor, öfke selinin yatışmasını umuyordu.

            Şanssızlığı, benim kitap okuyor olmamdı. Geçiştirdiğim, duymadığım sözlerine alınganlık göstermemesine rağmen kitabımı kapatır kapatmaz:

            “Bitirdin galiba,” diye rahatladı.

            “Bitirdim,” dedim.

            “Bitirmeden rahat etmeyecek gibiydin. Ne kitabı o?”

            Bu cümleyi arabanın içindeki yakınmalar, hım hım arabesk şarkı, pencereden gelip geçen böcek, sinek vızıltıları, kuş sesleriyle birlikte algılıyordum. Kasetteki adam sesini genzinden inletiyor, “n” harflerini diliyle damağı arasında yamyassı yapıp şarkıyı çiğniyordu. Mum gibi titrettiği “m” ler, bungun sözlerin gölgelerini uzatıp duruyordu.  Dikiz aynasından sarkan  nazarlık ve bir çift bebek patiği fena halde sarsılıyordu. Güneş dışarıda akan görüntüleri titreştirir, terletirken minibüsümüzün ön camındaki eşyaları da macun kıvamına getirmeye çalışıyordu. Her nedense kâğıt peçete kutusu alev alacak gibime geliyor, ikide bir kartonu elimle yokluyordum.

            “Alacaksan al” dedi şoför, çenesiyle işaret edip.

            “Yok” dedim. “Ondan değil, güneş var ya…”

            “Eee” dedi. “Güneş varsa mendile ne?”

            “Tutuşacak gibime geliyor, nedense” diye zoraki güldüm, kendimi salak yerine koyduğumun farkındaydım.

            “Heee,” dedi. “Cam mercek gibi şeyderse diye… E, çekiver or’dan, koy torpidoya, madem rahat edemedin. Ne kitabı o?”

            “Öykü kitabı. “

            “Neyden söz ediyor?” “s” leri baloncuklu söylüyor, yok tam öyle değil, dilinin ucu kesik de bu sesi çıkaramıyor sanki.

            “Çok şeyden söz ediyor. Ama kitabın tamamı ne diyor dersen, dilencileri toplayalım organlarını, organ bekleyen yararlı insanlar için alıp, onları da çöpe atalım” diyor.

            “Nasıl yani?”

            “Bir doktor var, hastalarına organ temin etmesi gerekiyor, bir zabıta müdürü var, bu dilencilerden bıkmış usanmış. Bol miktarda da dilenci… İyi doktorlar da var ama. “

            “Heee” dedi şoför, koyun gibi bakarak, alt dişleri görünmüştü. “Çete mi bunlar yani? Ne yapıyorlar? Dilencilerin şeylerini; dalak, barsak söküp zenginlere mi satıyorlar? Ha?”

            “Değil öyle. Buradaki fikir dilencilik denen işin keskin bir kararla ortadan kaldırılması anlıyor musun?”

            “Dilenciliğin mi, dilencilerin mi?”

            “Eee, her ikisinin de elbette…”

            “E, nerde olmuş bu olay dedin?”

            Alnıma bir şaplak indirdim; “Daha çok yolumuz var mı?” dedim.

            “Bir saat, bilemedin bir saat, on beş dakika,” dedi.

            “Ve güneş ısırıkları,” dedim.

            “Ve yolcuların ensemdeki lakırdıları” dedi.

            “O zaman sana köy imamını anlatayım,” dedim.

            “Ne yapıyor? Soyun da muskayı göbeğine mi yazayım diyor kadınlara?”

            “Yok, öylesi değil. “

            “Hikâye mi esastan mı?”

            “Gerçek olay canım.” Elimle geniş bir hareket yaptım; “Güzel yurdumun bir köşesinden, benim köyümden esas bir olay.”

            “Çember sakalı var mıydı?” dedi arkadan biri.

            “Bu sakalsız,” dedim.

            “Asriymiş.”

            “Hem de nasıl, ütülü giysiler, kravat filan.”

            “İmamlardan nefret ederim” dedi bir kadın. “Din eğitimi alırlar, nefsini terbiye etmeyip, canım çekti ne yapayım, ben de insanım deyip bütün kuralları çiğnerler…”

            “Bütün imamları tanıyorsun galiba “ dedi sinirli biri.

            “Sen gözümden kaçmışsın” dedi kadın kavgacı.

            “Anadolu imamı yani. Hilafet kaldırıldığında destekleyen. Ezanı, kitabı Türkçe okuyan cinsinden.”

            “Hani ner’de öyle imam kaldı mı ki?”

            “Hadi sen anlat” dedi Şoför. “Anlat ki sussunlar.”

            “Köylü imamı sevmiyordu tamam mı? Bütün köy demek istiyorum. Oldu bitti öğretmenlerle takışırdı. Doğuştan kadın düşmanı…Asık suratlı adamın tekiydi. Yolumuza çıkacak da selam vermek zorunda kalacağız, sonra da konuşacağız, konuşunca artık başımıza ne gelecek diyeee, diye korkardık. Ne yaptılar, ne ettiler imamı gönderdiler. Ramazan’a yedi gün kala yeni imam geldi. Herkes rahatlamıştı. Eskisinin cemaati camiye çağırıp durmasından, her yakaladığına cehennem tehditli vaazlar vermesinden bıkkınlık gelmişti. Bizim köylü, namaza cumadan cumaya gitmeyi sever, tamam mı? Sair zamanda tarlada işi, kahvede piştiyi bırakmayı istemez. E, bir de takmıştı kadınlara, yok şöyle yapsınlar, yok böyle giyinsinler… Kadınlar sinir oluyor… Neyse. Yeni imam kuru mu kuru, biraz da tarçın renkli. -sinirceli sanki- Hani ilk görüşte diyorsun ki eyvah. Ama yüzünde hiç eksik olmayan bir gülümseme var ki hemen fikrin değişiyor, ne mülayim adam diyorsun… Cuma vaazını da kısa kesti. Öyle hazır gelmişken cehennemin dört bucağını anlatayım şu kâfirlere hesabıyla insanları geldiğine geleceğine pişman etmeyecek gibiydi tamam mı? Etmeyecekti ya eski imamı mumla arayacaklarını nereden bilsinler?”

            “Niye?”

            “Anlatacağım şimdi. Caminin bitişiğindeki imam evine yerleşti. Bekâr adam tabi, işi çabuk bitti, geldiği günün akşamı köy kahvesine çıktı. Herkesle tek tek tokalaştı, tanıştı. O an orada olmayanların adını kareli küçük cep defterine ince uçlu kalemiyle not aldı. Sonra; ‘Mübarek Ramazan ayının malum önümüzdeki hafta sonra başlayacağını,’ söyleyerek söze başladı. ‘Ramazan boyunca herkesin, kadınları da,  mecbur değiller ama teravih namazına gelmelerini rica ediyorum.’ Böyle dedi tamam mı?”

            “Tabi o güne dek imamı gördüğü yerde kaçan kadınlar camide toplu namaz daveti alınca ne diyeceklerini bilemediler. Kasap Hakkı’nın babası Basri Usta, gelmedi. İmam yoklama yapmıştı; haber gönderdi; “Basri Usta’yı camiye bekliyoruz, kutsal günlerde birlikte olunması, ibadet ve sohbet edilmesi sevaptır,” diyerekten.

            Basri Usta’nın camide işi olmaz. Susuz rakıyı lââk, lââk çekmeyi, sonra lüüük diye cam indirmeyi bilir. Ramazan dersin, benim köyün köprüsü kırık uğramıyor, der. Der de yeni imam cemaatin önünde Basri Ustayı bir güzel utandırdı ki Ramazan boyunca ne o, ne cemaatten tek kişi teravih namazını aksatmadı.”

            “Bak topluma kabul budur. Belki adam iki laf edecek kimse bulamıyordu.”

            “Kim? Basri Usta mı? E, bilmiyorum artık. Neyse ne Basri Usta selamsız Basri Usta’yken herkesle konuşur oldu. Bırakın şimdi onu.  İmam arife günü sabah namazından sonra kimseyi salmadı, tamam mı?  Cemaati üçer beşer böldü, çocukları yanlarında olmayan yaşlıların evlerinin temizliğini, onarımını yaptırdı. Yetmedi herkes evlerini, bahçelerini toparlatıp tertipleyecek, dedi.  Bayram namazına, keyifle gittiler. Hiç böyle düzen yapmadıklarını pek de iyi olduğunu itiraf ettiler. Hele vaazın on dakika olması köylüyü pek memnun etti. İmam teşekkür edip şimdi kabristana gidilmesi gerektiğini söyledi. Köylü sevinçle kabul etti, zaten onlar da öyle yapıyordu. Ama bu alışıldık ziyaretlerden olmadı.  Bayramlıklar evde bırakıldı, çıkarken kazma ve kürekler, su testileri alındı, herkes kendi yakınlarının mezarlarının bakımını yaptı. İşini erken bitiren kimsesi olmayan mezarların bakımını üstlenen imama yardım etti.  Kötü durumdaki mezarlar yüzünden bazıları azarlandı, bayram sonrası için talimatlar verildi. Sonra topluca dualarını okudular.”

            “Bu işleri bitirip de dönen erkekler ‘Kabristana çeki düzen verilmesi gerekiyor. Bizim yeni imama dedim ki, bir imece daha yapalım toparlayalım şurayı günaha giriyoruz yoksa…’ Herkes imamın dediklerini kendi demiş gibi… Öyle havaya girildi.“

            “ Bayramın ikinci günü davulcu Hikmet’i köyde Ramazan davuluyla gümbür gümbür gezdirdi. Toplu bayramlaşma olacak, herkes meydana… Şenlik gibi bir şey oldu. Neden bu işi hiç akıl etmemişlerdi? Kadınlar keyifle ayran yetiştirdiler, isteyene çay. Bir sürü baklava açılmıştı zaten. ‘Bak böyle pek güzel oldu. Hidayet Dayı benim baklavanın da tadına bak, darılırım valla. Yok canım, ne tansiyonu, çakı gibisin maşallah!’ Sohbet gırla tamam mı?”

            “Köylüyle işi biten imam, peşine ihtiyar heyetiyle muhtarı takıp Jandarma binbaşısına bayramlaşmaya gitti. Giderken de bayram öncesi kadınlara börek, ayran, etli pilavla baklava ısmarlamış meğerse onları götürdüler. Jandarma karakol komutanı da Mehmetçikler de şaşa kaldılar. Onlar baba evlerini anımsayıp yutkunurken, köylü de kendi askerliğini, oğlunu, torununu anımsayıp gözleri nemlendi.”

            “Ramazandı bayramdı sabreden köylü artık rahata erdim sandı. Yaptıklarıyla şaşkınlık ve gurur duyuyorlar beri yandan da bu adamı nereden başımıza sardık diyorlardı. “

            “Hiç böyle imam duymadım” dedi şoför.

            “Ben olsam, uğraşmam böyle insanlarla ya” dedi, yolculardan biri. “Anadan doğma tembel olur bazıları. Ne yapsan boş.”

            “Ölü toprağı serpilmiş gibi.”

            “Ha yaşa onu diyecektim de lafı getiremedim.”

            “Boş versene, nerde böyle imam? Hepsi birbirinden beterdir. Konuşma becerisi yoktur bir kere, ne iletişim anlamında ne topluma sesleniş anlamında. Hele böyle sevk ve idare becerisi olacak, milleti iyiden yana peşinden sürükleyecek…Fitne fücuru vardır ancak onların. Boş ver bunları.”

            “Hem zaten böyle imamları olduğunu bilseler alıp temizlik işlerine rapor yazıcısı yapar, barındırmazlar.”

            “Sizin köyde öğretmen yok muydu kardeşim? Bu işler öğretmenin işleri.”

            “Vardı, vardı ya, o ayrı hikâye. Ev, ev gezdi okuma yazma kursu için ikna edemedi köylüyü garibim. Eski imam haber gönderirmiş; ‘fazla ortalıkta geziyor bu kız, ne lazımsa bakkal işlerini falan çocuklar görsün… Öyle evlerde mevlerde gezmesin, başına bir hal gelecek…’diyesiymiş.  De..bir gün köy kahvesinin kapısı dran diye açılmasıyla içeri yıldırım gibi birinin girmesi bir oldu, tamam mı? (Ben de oradayım.) Elinde hala tebeşir duruyordu. Okuldan fırlayıp gelmiş olmalıydı. ‘Şu imam kimdir, gösterin bakayım bana!’ diye bağırdı, nutku tutulmuş erkeklere doğru. Kahveye kadın girmesi imkânsız ya bir de orada ellerini beline koyup imam kimdir diye sorman hepten meydan okumak… ‘Nap’cen sen imamı,’ dedi imam. Eskisi demek istiyorum yani. ‘Sen misin?’ Uzun boylu bir kızdır. Bizim köydeki erkeklerin boyunda hani. Dolgun da.. Ko’du mu oturtur yani…

‘Hee benim,’ dedi imam.  Tebeşir onun alnına doğru yöneldi. ‘Geldiğimden beri bana talimatlar gönderen sensin öyle mi? Bundan böyle bana ne yapmam gerektiğini söylemeye kalkarsan, seni ibreti âlem için bacağından ha bu çınara asacağım bilesin! Kubilay’ın ruhu da beni izleyecek. Burada donla gezeceğim ve sen ağzını açmayacaksın! Evleri de, köyün dört bir bucağını da gezeceğim ve sen asla o karınla bana haber göndermeyeceksin! Hele öğrencilerimin kafalarını yok kadındır, yok çok gezerse kocası dövebilir, kocası yoksa everelim laflarıyla kesinlikle bulandırmayacaksın! Anladın mı koca nallı!’ diye gürledi. Koca nallı onu anladı, doğrudan saldırmaktan vazgeçti ama türlü sinsi oyunlarla oyalamaktan da geri durmadı. Tabi karşısında Çalıkuşu değil, 21. yy ın en belalı feministlerinden bir fırtına var.  Kız ben buraya görev yapmaya geldim diyor da başka şey demiyor. Her saldırıyı da usulüyle cevaplıyordu. Yeni imamsa öğretmenle birlik olmuştu. İkisi de ayrı ayrı evleri gezip okuma yazma kurslarını duyurdular. Kadınlarını göndermeyen köylüyü imam rezil etti. Kurs üç kere baştan başladı. Adamlar korkularından karıları istemese de zorla gönderir olmuşlardı. Öğretmen yetmiyor gibi şimdi imam da ısrarcı olmuştu. ‘Yarın öbür gün sen öldün’, diye başlıyordu imam. ‘Sen öldün bu kadın kaldı bir başına. Ne yapacak? Olmuyor mu? Oluyor. Çocuklar dökülecek. Okuma yazma bilmeyen hakkını hukukunu ne bilsin? Çocukların rızkını tavukların yumurtalarıyla çıkaramazsın bu vakitte! Ne yapacak? Kadıncağız ne yapacak ha söyle?’

Tabi, dedi köylü. Bu zamanda okuma yazma bilmemesi kişinin ayıp.

‘Yalnız ayıp mı? Ayıp mı yalnız?’ diye ısrar ediyordu imam ‘O filmlerde kadınlar kötü yola nasıl düşüyor sanıyorsunuz? Okuma yazma yok, meslek yok, ne yapıyor?  Hafazanallah, kötü yola düşüyor. Şimdi haftada bir gün köye dikiş öğretmeni de gelecek. Öğretmen hanım (sağ olsun) kaymakamlıktan, Halk Eğitimden ayarladı, giyimmiş, perdeymiş, çeyizmiş öğretecek. Mecbur etmiyorum ama kadın milleti akıllı olur, bunun ne kadar işe yarayacağını anlar…’  Böyle deyip de dikiş günlerinde de erkeklerin yakasına yapıştı mı? Köy kahvesinde çalışmaya koyuldular. Duvar nasıl örülecek; Kasap Hakkı’nın babası Basri Usta öğretti. Boya badanayı imamın kendisi. Marangozluk işlerini biri üstlendi. Kahveci Selami çıldırmak üzere tamam mı? Kahvehane oldu işlik. Kâğıtlar, tavlalar, taşlar tümden kalktı, Selami’de surat bir karış.”

            “İşte böyle. Öğretmenle imam köyde terör estiriyorlardı sizin anlayacağınız. Muhtar canından bezmişti. Bir şey diyemiyor, hasta köpek bakışlarıyla ortalıkta geziyordu. Böyleyken ne yaptı ne etti o da iki hafta arayla bir pratisyen doktor getirmeyi başardı. Şimdi köylü başlarına kendi elleriyle sardığı bu belaya sevinsin mi üzülsün mü bilemiyor. Her dakika tetik, her dakika bir işle uğraşılması gerek. Buna alışkın değiller. Ama domino taşlarına da engel olamıyorlar tamam mı? Tertiplilik bakımlılık ve yeni şeyler öğrenmek herkesin içine işledi bir kere.  Sonra efendim, imam, gün geldi tayinim çıktı diye bavulunu toplamaya başladı. İnanmazsın, köylü yolunu kesti, müftülüğe falan gidimkâr oldular. O, ‘olmaz,’ dedi. ‘Gideyim başka gaflet uykusundakileri uyandırayım. Öte dünya yüzünden hayatını boşa geçiren tembellerin günaha girmesine engel olayım,’ dedi ve gitti.”

            Yok, olayın sonunu anlatmamıştım daha. Tam bizim gönüllü hemşire ve ebeden söz edecektim; ‘gönüllü olarak’ dedim, cümlenin burasında arkadan biri ‘oh esti biraz’ dedi. Anlattıklarımdan çok hava akımıyla ilgileniyordu ve sanki o haber vermezse ötekiler hava akımından yararlanamayacaklardı. Hızlanmış, rampa aşağı iniyorduk. Apansız kısa bir fren yaptık ve ben kafamı ön cama vurdum. Başımla camın çarpışmasından tok bir ses çıktı, alnımda yanma hissettim.  Yarım saatten az zaman kalmıştı varış noktasına. Yolun üstündeki barikatı gördüm. Yeni kesilmiş bir ağaç,  başkasını keserken yarım bırakmışlar, taşlar. İçimden ‘eyvah’ dedim, ama ‘fren, fren!’ diye bağırdım. Bir naylon poşetin hışırtısı oldu. Şoförün aniden fışkıran ter kokusunu duydum. ‘Adnan, Adnan!’ diye bağırdı bir kadın. Sesler ve çığlıklar fren hunisinin içinden kulağıma doldu.  ‘Bir şey attılar!’ dedi boğuk sesle başkası. Başımı vurunca dilimi ısırmış olmalıyım, ağzıma kan tadı geldi, feci canım yandı. ‘Bomba! Bomba!’ diye haykırdı adamın teki. El freni dev bir konserve kapağını açarcasına arabayı durdurdu. Kapının koluna yapıştım. Tırnağım, döşemesini yırttı sanırım, sonra tutunamayıp sıcak havayı kavrayan avuçlarım… Sıcağa, şoföre, dünyaya kızdım. Yerden kalkan toz kokusu, arabanın içini dolduran o yabancı koku, sesleri duyamayışım, temiz hava kokusu, çimen kokusu. Otların avuç içlerime doluşu. Hah, dedim, enjektördeki ilaç fışkırdı bak. Enjektör de paramparça, tüm cam kaplar da. Hava sıcak mı sıcak. Hani otların üstüne uzanınca serinlik hissetmen gerek, yok öyle bir şey. Toprak, otlar, bulutlar, gözünün gördüğü her şey ıslanmamış güllaç yufkalarını hatırlattı birden. Dokunsan ufalanacak. Kıpırdamaya korkuyorum, ben de ufalanacakmışım sanki. Bu fikir beni alt üst etti. Kıtır kıtır parçalarım…”

            “Çok dar açıdan gördüğüm; yolun karşısından bu yana gelen, ayakkabılar! Tüfeklerin aşağı sarkan namluları, otların üzerinde tek ayağı kopuk seken çekirge, çimen yaprağının tırtıklı kenarları, asfaltı geçen ayakkabılar, burnuma değen papatyanın hoş kokusu. Kımıldayamıyordum. Soluğum kesilmiş, kalp atışlarım yavaşlamıştı. E, dedim içimden bu da mı tura dâhil? İmamın tayini çıkıp da gitmeye kalkınca, gideyim, başka gaflet uykusundakileri uyandırayım, dediğini söylememiştim daha galiba… Yoksa söylemiş miydim?  Öte dünya yüzünden… Burada tembelleşen… Köyün onun yolunu nasıl kestiğini… Köylünün yani… Kimseyi görmedim. Bir sürü ayakkabı otların üstünde yürüyordu. Hepsi başka başkaydı ama. Hiç konuşmadılar bana kalırsa. Yok belki ben duymadım. Çünkü kulaklarım feci çınlıyordu. Pencereden ne atıldı onu da görmüş değilim. Şimdi çok başım ağrıyor, izin verirseniz…”

ÖYKÜ, SANAT VE CAN DOSTLARIMIZ

İşte hiç katlanamadığım düşünce; öykü okunmuyor, derler. Hayır efendim. Öykü insanlık tarihi kadar eskidir. Binbir gece masalları, Dekameron hikayeleri, dinsel hikayelerden tutun da her toplumda farklı adrlandırılsalar da hep “hikaye anlatıcıları” olmuştur. Anadolu’ da “Destancılar” “Dengbej”ler hep anlattılar. Meddahlar da bir tür öykü anlatıcısı değil midir? Geçmiş böyle. Ya şimdi? Şimdi de… Öykü tam da bu çağın metnidir, diye itiraz ederim, öykü okunmuyor dediklerinde. İşte hemen aklıma geliveren birkaç gerekçe.

Roman okurken verilen aralar ilgiyi dağıtabilir, değiştirebilir hatta yok edebilir. Ama öyküde yazar tüm planını hiçbir şey araya girmeyecek biçimde kurgular. Böylelikle okuma süresini ve okuyucunun duygularını denetim altına alır.

Öykünün hedefi tek bir etkidir. Bu yazar tarafından tasarlanır ve unsurları bir araya getirilir. Amacı coşku yaratmaktır ve “tasarlayarak yaratmaktır”.

Öykü yeni ve canlı bir etki bırakmak, özgün olmak için yaratılır. Romana göre içerdiği imalar, belirsizlikler ve kullanılan yazım teknikleriyle daha farklı bir okuyucu beklentisindedir. Okurun zekâsını da işe karıştırır. Bu açıdan yazar ve okur bağı çok daha farklıdır.

Öykü tekniği ve yazınsal sanatlarıyla okurun hayal gücünü ateşler.  Bir öykü metninde hiçbir şey rastlantısal değildir. Hiçbir ayrıntı atılamaz, değiştirilemez. Matematiksel bir yapı oluşturulur.

Kısa öykü küçüktür, iddiasız görünür ama devrimci bir tohumdur.

Peki sorun nedir? Öykü okunmuyor kanısı neden oluşmuştur? Öykünün okuyucuya ulaşmasındaki kanallar yeterli mi acaba?  Öyküyü edebiyat dergilerinin sayfalarından çıkarıp günlük okuma unsurlarının içine yerleştirmek gerek bence. Yerel dergiler, gazeteler sosyete sayfalarının yarısı kadar bir alanı öyküye ayırmayı düşünmeli.  Ulusal basın günlük yer ayırmalıdır. İnternet gazetelerinde, haber sayfalarında kötü haberler okumaktan bıkmadık mı? Neden öyküye yer açmazlar?  Fransa’ da sanırım, şehir içi yolculuklarda okunabilecek türden küçük şerit kağıtlara basılan, küçük paralar karşılığında otomat gibi makinelerden alınabilen öykü makineleri yapmışlar. Kim akıl etmiş, kim uygulamış bilmiyorum ama haberi okuduğumda ona yürekten bir teşekkür ve minnet gönderdim.

Beri yandan, son yıllarda öykü yazarı sayısındaki artışı nasıl açıklayabiliriz? İnternet ortamı türlü öykü metinleriyle dopdolu. Bunlar güzel gelişmeler ve yüreğimi aydınlatıyor öykü adına.

Öyküden çıktık yola, bir davet olsun, öyküye sanal dünyada günlük yaşamda daha çok yer açalım. Yalnız öyküye mi? Şiire, müziğe, müzikle, resimle ilgili yazılara, tiyatro ve sinama sanatına ilişkin yazılara yaşamımızda daha çok yer açalım. Bale, opera, tiyatroların kapılarını açalım. Konserleri özledik. Hiç düşündünüz mü, sanatçılar, olmasa toplumun düş teknelerini kim yüzdürecek tarih denizi içinde? Biz her koşulda bu tekneleri yapabilir, yüzdürebiliriz. Yeter ki ufkumuzu kapatmasınlar. Sanat herkese gerekli…

Bugün Dünya Hayvanları Koruma Günü. Sevgili can dostlarımızı kucaklamadan imzalamayayım yazıyı.Sanatsız da olmaz onlarsız da.  Sizi kedimiz Zeytin’le selamlıyoruz. Esen kalın.

KADIN(I) KAFESLEMEK

Kadın niye ikincil oldu?

Tarımsal üretimin egemen olduğu dönemlerden önce  doğurganlığı nedeniyle gizemli ve doğaüstü tanımlanan dişinin doğum becerisi erkek tarafından kavrandığında erkek tekeli başladı. Bir çok insanbilimci böyle düşünüyor. Ana tanrıçalar döneminin de sonu…

Toplayıcılık bitmiş, toprağın sürülmesi, çobanlık gibi kas gücü gereken işlerin erkeklerca yapılması gerekmişti. Kadının mekanına kapatılması başlamıştı.

Hesiodos (MÖ 700) İşler ve Günler kitabında  Pandora mitolojisiyle kadını erkeğin baş belası olarak tanımladı.  Ondan sonra da  tüm dünyanın hayran kaldığı Yunan uygarlığında kadın giderek ikincil hale geldi. (Kız doğunca evin kapısına yün, erkek doğunca zeytin dalı asmakla başladı kadının ilk mimlenişi.) Kızların okumalarına, soru sormalarına izin vermemek, kadınları evin ayrı yerinde yaşatmak, küçük yaşta evlendirmek o zamanlar başladı.

Beri yandan antik Yunan toplum organizasyonunda oğlan sevicilik “pederasty”yasal ve olağandı.

Aynı durumun Roma’da da sürdüğü görülür. Dişilerin sahip olduğu en önemli değer bakirelik olarak tanımlanmış, dişinin evde ve hizmet eden olması kuralı geçerli olmuştu.

Sonra Dünya sahnesine İbraniler çıktı. Durum onlarda da de aynıydı, diyeceğim daha beter oldu. Bekaret öylesine önemliydi ki kanıtı olan zifaf gecesi kanlı çarşaf gösterme geleneği oluştu. (Tevrat, Tensiye 22;13-21) Bu gelenek Anadolu’da hâlâ sürer. Bunun kadın için ne kadar aşağılayıcı bir şey olduğu kimsenin umurunda olmadığı gibi bekaret kanıyla desenlenmiş çarşafın elden ele gezmesi kadının bacak arasına bu bakış, kadını övme gibi gösterildi.

Kadın neden örtündü, toplumdan izole edildi?

Tarihsel kayıtlarda MÖ 1450-1250’ de Asur Hammurabi kanunlarında ilk kez 40 ve 41. Madde kadının örtünmesi emrini verildiği kaydediliyor. O tarihlerde fahişelerle ayırd edilebilmesi için (fahişelerin örtünmesi yasaktı) konmuş bir kuraldı.  Tanrının böyle bir buyruğu falan yoktu aslında. İklim şarlarının gerekliliği de değildi. Yalnızca kadının bekaretten sonra ömrü boyunca damgalanması, birine aitliğinin belirtilir olması, nesne olması için erkekler tarafından var edilmiş bir kuraldı.

Eski Yunan’da erkeklerin, karısından başka arkadaşlık ettikleri kadınlara “hetaria”(heter) denir bunlar da açık başla gezerlerdi. Evli kadınların köle ve heterlerden ayrılması için örtü veya kukuletalı başlıkla gezmeleri sosyal alanda uyarıydı; bu kadın evli, bu kadına yaklaşma.

 Buradan da anlaşıldığı üzere kukuleta veya örtü boyun eğişi, cinsel kapalılığı, dişinin kendisinin sahibi konumundaki kocası dışındaki başka bir erkekle birlikte olamayacağının belirtisi , bir sahip olunan (mal da diyebiliriz) anlamını taşıyordu. Erkek unsur tarafından bakıldığında ise şöyle bir çıkarsama yapmak mümkün; her dişiye saldırabilirsin, işaretlenmiş olanlar hariç. Neden? Neden kadınlar erkeklere saldırmıyor da erkekler kadınlara saldırıyor? Ya da her şeye kafa patlatıp bir sürü fikirler üreten filozoflar neden bu erkeklere kadınlara saldırmamaları, onları mal olarak tanımlamamaları gerektiğini keşfedemiyorlar?  Bilmiyoruz.

Asıl tek tarnılı dinler kadını kapatma ve ikincilleştirmede daha kuralcı ve baskıcı olmuşlardır. Tümüyle yahudi kökenli bu kuralların ilki erkek tanrı, erkek din insanları (din adamı denir, din kadını yoktur) olmuş kadına yeryüzünde barınmayı erkek insafına bırakmıştır.

Hıristiyanlıkta 1992 yılında ilk kez kadınlara papazlık hakkı verilmiş ama yükselmelerine izin verilmemiş, 2005 yılında psikoposluğa yükselme olanağına izin verilmiştir. İsa’dan sonra ikibin beş yıl geçtikten sonra!Sosyal alanda kadınlar özgürlüklerini adım adım alırken kiliseleri onları ikibinbeş yıl sonra insan cinsi olarak tanımlamışlar, demek oluyor bu. Ne yaman çelişki…

Çelişki demişken, burada Athos manastırından söz etmekte yarar var. Türkçe’de Aynaros manastırı olarak bilinen koruma altına alınmış dünyanın en eski manastırı olma özelliği taşıyan bu yerde 1400 din “adamı” yaşadığı biliniyor. Kadınlara hatta dişi hayvanların girişine bile yasak olan Aynaros manastırı dişiliğin karşıtı bir kale olarak yüzyıllardır yeryüzünde erkeksi beyinler yetiştirip barındırıyor. Ama ilginç bir durumu var ki buranın koruyucu azizi bir erkek değil Meryem… Bir yaman çelişki daha… İbraniler ve Müslümanlarda ise “din kadını” tanımı bile yok (!)

Saç meselesi

Kadının açık saçı, sesi, çıplaklık olarak ilk Tevrat’ta tanımlanıyor. (Burada bizim yobazlara bir kulak çınlaması gönderelim.) Tevrattan sonra İbranilerin ikinci kutsal kitabı Talmut’da da geçiyor.Saçın erkekleri baştan çıkaran bir unsur olarak görülmesi musevi asıllı  Aziz Pavlos’a dayandığı biliniyor. Aziz Pavlos, örtüsüz kadının saçının kesilmesini öneren biri. Kadınların örtüsüz olarak tapınaklara, kiliselere de girmesini yasaklayan o. Bu gelenek hristiyanlıkta da sürüyor ve rahibelerin kiliselerde örtülü gezmesinin kökeninde yatıyor.

Azhab Suresi 59. Ayet şöyle diyor: “Ey Peygamber, zevcelerine, kızlarına, müminlerin kadınlarına de ki dış esvapların üzerine giysinler. Bu onların tanınıp taaruza uğramamalarına daha fazla hizmet eder.” Ama aynı Tanrı “Ey Peyganmber deki onlara bir erkek bir kadına asla taarruz etmemelidir, bu insanca bir davranış değildir ve tarafımdan yasaklanmıştır.” Demiyor. Neden?

Ama asıl ilginç olan şu ki Müslümanlıkta bu konu islamın başlangıcında yok. (Bunu biliyor muydunuz?) 17 yıl sonra ele alınmış. 627 yılında Medine’de bildirilen ayetlerde (Azhap 59 ayet Nur 31. Ayet) örtünme konusu ele anılıyor. Bu arada 17 yıl süreyle kadınlar örtünmemiş, haremlik selamlık da yaşamamışlar.

Merak ediyorum, hangi babayiğidin (!) aklına geldi de, ne oldu da birdenbire bu iş Tanrı buyruğu olarak kayıtlara geçti?

Kadının örtünmesi talebi doğru iş değildir (izlah-ı emir) olsa olsa bozgunculuktur(islah-ı fesad) diyen de Mevlana’dır.

Azhab suresi 59. Ayeti Babil kanunlarından alınmış olabilir mi? Kadın olmasına rağmen cariye ve köle tanımlı dişiler saldırılabilir, kaçırılabilirdir. Ama evli olan “sahipli” olan kadına başka bir erkek dokunmamalıdır. Bu kadınlar koruma altına alınmalı, sosyal simgelerle saldırgan erkeklere karşı işaretlenmelidir,  ihtiyacı mı doğmuştur? Erkekler bu kadar dini öğretiden sonra (Musevilik, Hristiyanlık ve Müslümanlık) hala kadınlara saldırmaya devam etmektedirler demek ki… Yani dinlerin yaşamı yaşanır kılması pek de başarılı olmamıştır demek ki… Neden erkekler dişilere saldırmak yerine saldırmamaları konusunda eğitilmediler de kadınlar işaretlenme gereği duyuldu?

Gelelim günümüze; açık kadına fahişe demek modası, saldırma modasını tarihin küflü sandığından kim çıkarmış olabilir? Bu işaretlemeden hala kurtulabilmiş değiliz Roma’da kadınlara ve kölelerin parmaklarına sahipli olduklarına dair takılan halkanın evlilik halkasına dönüşmesi ve bu kalkanın 21. yy a kadar gelmesine ne demeli? Üstelik pırlantalısı kadınların parmaklarına takmak için can attığı bir halka olma özelliğini taşıyor.

Kaburga kemiği hikayesi

Dişiyi doğurgan olmayan bir erkek unsurdan var etme hikayesi üzerine erkeklerin hiç düşünmelerine gerek yoktur çünkü onlar elmayı neden yediklerini değil, neden Havva’nın yedirdiğini düşünmekten buna zaman bulamazlar. Kadını Havva’nın çocukları görmek “doğası gereği” erkeği yoldan çıkaran olarak tanımlamak 4.yy da yaşamış vaiz Ionnes Hristostomos’un tanımıdır. Bu adam dişiyi “gerekli bir kötülük” olarak tanımlamıştır.  Ardılı erkeklere verdiği sarılacakları bu can simidi  yüzyıllarca erkekleri akıl denizinde boğulmaktan kurtarmıştır. Ama hiçbir zaman o denizde yüzemedikleri bugün dünyanın dört bucağında ve özellikle Türkiye’de kadının şiddet görmesinden bellidir. Hiçbir zaman sorgulamadan kullanıp durdukları bu aşağılama bugün 2020 yılında Türkiye’de yine ellerindedir. Hiçbir zaman kötülük yapma sorumluluğunu üstlenmeyerek en beter kötülükleri yapa gelen erkek, şaşırtıcı biçimde 7. yy dan sonra evli ve doğurgan kadını kutsallaştırmaya başlamıştır.  Buna kadına yeni bir kafes yapılmıştır demek daha doğru bence. Ona bir üstünlük gibi sunulmuş olan bu garip kafes pardon kutsallaştırma çelişkisi halen sürer. Analar çok kutsaldır ve ilk küfredilen  de analardır.

Çocuk gelin meselesi

Erken yaşta evlilik bir Bizans geleneğidir. Yasal olarak 8 yaşında nişanlanması kabul gören kadınlar bazen 5 yaşında bile nişanlanırdı. Ortalama evlenme yaşı 14-15’ di.

Erken yaşta kadın evliliğinin nedeni bekaretin korunmasına dayanır. Erkeğin ezeli fantazisi “el değmemiş kadın”… Bu fantezi, kadını birey kabul etmeyen, onun özgür cinsel hayatını yasaklayan, erkeğin çizdiği sınırlar içinde yaşamasını uygun gören bir görüştür.

Osmanlı da bunu referans almıştır. Kız çocuklarının 12 yaşına kadar (o da yalnızca dini dersler kutsal kitabı  okuma) eğitim almak üzere mektebe gitmesine izin verilmiştir. Bu yaşa kadar örtüsüz sosyal alanlara çıkması yasaklanmış, 12 yaşından sonrasındaysa yaşmak ve feraceye girmesi kuralı getirilmiştir. Yani erkek için bu yaştan itibaren “cinsel nesne” kabul edilmiştir. Örtünmüş ve saklanmıştır. Hammurabi kanunlarını hatırlıyoruz değil mi? Tevrat’ı, Talmut’u da hatırlıyoruz…

Bizansa geri dönerek şu kayıtları da buraya almakta yarar var. 1300 lü yıllarda Bizans İmparatoru Andronikos’un kızı Simonis 5 yaşındayken orta yaşlı Sırp kralla evlendiği kayıtlara geçmiştir.

Fransa kralı VII Luis’in 8 yaşındaki kızı Prenses Agnes ise Bizans İmparatoru’nun oğlu Aleksios’la evlendirdiği görülür. Yıl 2020 biz hala çocuk gelinleri konuşuyoruz… Ne acı…

Kadının diğer kafesleri

Bizans ‘ta imparatoriçe dahil, kadın dışarı çıkarken örtünmek zorundaydı. Toplantılara katılamazlardı. Erkek misafirlerin yanına çıkamazlardı. Kadın bölümüne ailenin erkekleri dışında kimse giremezdi. (Evet harem tanımı Bizans’ta başlıyor. Bizans’ta evlerde erkeklerin yaşam alanlarına anatron; selamlık karşılığıdır, kadınların yaşam alanlarına harem karşılıığıdır;  yinekion denirdi. Bu parantezin içine bir ek daha yapalım kadına bu kadar yasak koyan erkek zihniyeti tıpkı antik Yunan’da tıpkı Roma’da olduğu gibi erkeklere sınırsız özgürlük sunmuştu. Osmanlının enderun sözcüğünün de andron sözcüğünden dönüştüğü Kaplanoğlu’nun Osmanlı Devletinin Kuruluşu kitabında anılır.) Ne diyorduk? Bizans’ta kadınların dışarı çıkarken yanlarında refakatçi olmak zorundaydı. Kadınlar yalnızca kiliselerin kadın bölümlerine ve hamamlara gidebilirlerdi. Osmanlı’da kadın camiye de gidemezdi.

Bir başka kafesten söz edelim. Sessizlik bir ziynettir deyimi Bizans’ta kadın için söylenmiştir. Hemen hemen tüm kültürlere “en iyi kadın fazla konuşmayan kadındır” düşünce kalıbının yansıması deyimler halinde sinmesi de buna dayanır.

Aybaşı süresi içinde kadına yaklaşılmaması, doğum sonrası kırk gün eve kapatılması geleneği de Bizans öğretisidir. (Bu konulara günümüzde sağlık açısından diye bir gerekçe bulunması da kadının kuşatılmışlığının nasıl evrimleştiğinin bir göstergesi değil midir? Oysa aborjinlerde doğumunu yapan kadının hemen yürüyüş kolunun ardına katılıp toplumsal hayatına döndüğü saptanmış bir gerçektir.)

Kadın cinselliğinin denetlenmesi amacına yönelik erkek bakışı Bizans’ta başlar, Osmanlıya geçer ve günümüzde utanç verici bir biçimde bilim insanı olması gereken kartvizitinde prof yazan erkeklerin ağzından çıkar…

Kadın sosyal hayattan uzaklaştırılmış, yok sayılmış, yerini erkekler almıştır. Yine aynı senaryo ile karşı karşıyayız.(Bu işe de günümüzde kadına pozitif ayrımcılık diye bir tanım getirildi.) Ama buna karşılık kadından boşalan yerleri de yine erkekler almıştır. Zenneler türemiş, kadın rolleri oynayan tiyatrocu erkekler türemiş, oğlancılık olağan olmuştur. Nedim şiirlerinde “gidelim serv-i revânım yürü sa’d-âbâd’a” dizelerinin bir erkeğe yazılmış olduğunu öğrendiğimde yaşadığım hayal kırıklığını anımsıyorum.  Bu konuda osmanlı sözlüğüne baktığımızda bakın nelerle karşılaşıyoruz.

Erkek eşcinsellere “mahbup” deniyordu. Pasiflere oğlan, aktiflere oğlancı deniyordu. Seks işçisi erkeklere “hîz oğlanı” deniyordu. Devlet bunları kayıt altına alırdı ve kayıt defterinin adı “defter-i hizan” dı. Bahname diye bir kitap var Osmanlıda. Sultanlar için her türlü cinsel ilişkiyi resimlerle anlatan bu kitap kabul gören bir “yapıt” tı. Peki muhallebi çocuğu deyimi nereden geliyor dersiniz? Sarayda parlak içoğlanlara ilişkiden birkaç gün önceden başlayan sakızlı muhallebi yedirilmesinden geliyormuş.

Bir de kadın eşcinselliğine ilişkin sözcüklere bakalım. Zarif kelimesinden türetilmiş zürefa kadın eşcinseli tanımlıyordu. Zürefalar beyaz elbise giyer, boyunlarına beyaz ipek mendil sararlardı, bunun da farklı bir bağlama biçimi vardı. Saçlarını kısa keserlerdi. Aralarında kullandıkları özel bir dil geliştirmişlerdi. Zürefanın düşkünü beyaz giyer kış günü deyiminin kökeninin de bu zürefalar olduğunu belirtelim. Hovardalıkla servetini yitirmiş (düşkün), kışın sandık dibindeki beyaz keten elbisesine kalmış meslek kadını için kullanılan bu deyim sonradan dönüşmüş ve mevsime uygun giyinmeyen şaşkın anlamında kullanılır olmuştur.

Ama en şaşırtıcı konu namus kelimesinin yunanca nomos kelimesinden türemiş olmasıdır.( İlber Ortaylı’nın Osmanlı Toplumunda Aile kitabı.)

Evet bugün yaşadığımız bireyselden toplumsal ayrıntılara kadar aslımızla ilgisi olmayan bu değişim dönüşümü Osmanlı tanımına borçluyuz. Ben kadın üzerinden olanların bir kısmını aldım. Osmanlıyı yüceltirken dikkatli olmalı. Çünkü her ne kadar tarihimizin bir parçası olsa da Osmanlı Türk’ten kendini ayırmayı, Türk olanı hor görmeyi yeğlemiş bir kültürel bulamaçtır. Türk kadınını ise geleneklerinden tümüyle koparıp kafese koyan osmanlı kafasıdır. Özenilecek, yüceltilecek hele 2020 yılında örnek alınacak kafa değildir bu kafa…