ÖYKÜ, SANAT VE CAN DOSTLARIMIZ

İşte hiç katlanamadığım düşünce; öykü okunmuyor, derler. Hayır efendim. Öykü insanlık tarihi kadar eskidir. Binbir gece masalları, Dekameron hikayeleri, dinsel hikayelerden tutun da her toplumda farklı adrlandırılsalar da hep “hikaye anlatıcıları” olmuştur. Anadolu’ da “Destancılar” “Dengbej”ler hep anlattılar. Meddahlar da bir tür öykü anlatıcısı değil midir? Geçmiş böyle. Ya şimdi? Şimdi de… Öykü tam da bu çağın metnidir, diye itiraz ederim, öykü okunmuyor dediklerinde. İşte hemen aklıma geliveren birkaç gerekçe.

Roman okurken verilen aralar ilgiyi dağıtabilir, değiştirebilir hatta yok edebilir. Ama öyküde yazar tüm planını hiçbir şey araya girmeyecek biçimde kurgular. Böylelikle okuma süresini ve okuyucunun duygularını denetim altına alır.

Öykünün hedefi tek bir etkidir. Bu yazar tarafından tasarlanır ve unsurları bir araya getirilir. Amacı coşku yaratmaktır ve “tasarlayarak yaratmaktır”.

Öykü yeni ve canlı bir etki bırakmak, özgün olmak için yaratılır. Romana göre içerdiği imalar, belirsizlikler ve kullanılan yazım teknikleriyle daha farklı bir okuyucu beklentisindedir. Okurun zekâsını da işe karıştırır. Bu açıdan yazar ve okur bağı çok daha farklıdır.

Öykü tekniği ve yazınsal sanatlarıyla okurun hayal gücünü ateşler.  Bir öykü metninde hiçbir şey rastlantısal değildir. Hiçbir ayrıntı atılamaz, değiştirilemez. Matematiksel bir yapı oluşturulur.

Kısa öykü küçüktür, iddiasız görünür ama devrimci bir tohumdur.

Peki sorun nedir? Öykü okunmuyor kanısı neden oluşmuştur? Öykünün okuyucuya ulaşmasındaki kanallar yeterli mi acaba?  Öyküyü edebiyat dergilerinin sayfalarından çıkarıp günlük okuma unsurlarının içine yerleştirmek gerek bence. Yerel dergiler, gazeteler sosyete sayfalarının yarısı kadar bir alanı öyküye ayırmayı düşünmeli.  Ulusal basın günlük yer ayırmalıdır. İnternet gazetelerinde, haber sayfalarında kötü haberler okumaktan bıkmadık mı? Neden öyküye yer açmazlar?  Fransa’ da sanırım, şehir içi yolculuklarda okunabilecek türden küçük şerit kağıtlara basılan, küçük paralar karşılığında otomat gibi makinelerden alınabilen öykü makineleri yapmışlar. Kim akıl etmiş, kim uygulamış bilmiyorum ama haberi okuduğumda ona yürekten bir teşekkür ve minnet gönderdim.

Beri yandan, son yıllarda öykü yazarı sayısındaki artışı nasıl açıklayabiliriz? İnternet ortamı türlü öykü metinleriyle dopdolu. Bunlar güzel gelişmeler ve yüreğimi aydınlatıyor öykü adına.

Öyküden çıktık yola, bir davet olsun, öyküye sanal dünyada günlük yaşamda daha çok yer açalım. Yalnız öyküye mi? Şiire, müziğe, müzikle, resimle ilgili yazılara, tiyatro ve sinama sanatına ilişkin yazılara yaşamımızda daha çok yer açalım. Bale, opera, tiyatroların kapılarını açalım. Konserleri özledik. Hiç düşündünüz mü, sanatçılar, olmasa toplumun düş teknelerini kim yüzdürecek tarih denizi içinde? Biz her koşulda bu tekneleri yapabilir, yüzdürebiliriz. Yeter ki ufkumuzu kapatmasınlar. Sanat herkese gerekli…

Bugün Dünya Hayvanları Koruma Günü. Sevgili can dostlarımızı kucaklamadan imzalamayayım yazıyı.Sanatsız da olmaz onlarsız da.  Sizi kedimiz Zeytin’le selamlıyoruz. Esen kalın.

KADIN(I) KAFESLEMEK

Kadın niye ikincil oldu?

Tarımsal üretimin egemen olduğu dönemlerden önce  doğurganlığı nedeniyle gizemli ve doğaüstü tanımlanan dişinin doğum becerisi erkek tarafından kavrandığında erkek tekeli başladı. Bir çok insanbilimci böyle düşünüyor. Ana tanrıçalar döneminin de sonu…

Toplayıcılık bitmiş, toprağın sürülmesi, çobanlık gibi kas gücü gereken işlerin erkeklerca yapılması gerekmişti. Kadının mekanına kapatılması başlamıştı.

Hesiodos (MÖ 700) İşler ve Günler kitabında  Pandora mitolojisiyle kadını erkeğin baş belası olarak tanımladı.  Ondan sonra da  tüm dünyanın hayran kaldığı Yunan uygarlığında kadın giderek ikincil hale geldi. (Kız doğunca evin kapısına yün, erkek doğunca zeytin dalı asmakla başladı kadının ilk mimlenişi.) Kızların okumalarına, soru sormalarına izin vermemek, kadınları evin ayrı yerinde yaşatmak, küçük yaşta evlendirmek o zamanlar başladı.

Beri yandan antik Yunan toplum organizasyonunda oğlan sevicilik “pederasty”yasal ve olağandı.

Aynı durumun Roma’da da sürdüğü görülür. Dişilerin sahip olduğu en önemli değer bakirelik olarak tanımlanmış, dişinin evde ve hizmet eden olması kuralı geçerli olmuştu.

Sonra Dünya sahnesine İbraniler çıktı. Durum onlarda da de aynıydı, diyeceğim daha beter oldu. Bekaret öylesine önemliydi ki kanıtı olan zifaf gecesi kanlı çarşaf gösterme geleneği oluştu. (Tevrat, Tensiye 22;13-21) Bu gelenek Anadolu’da hâlâ sürer. Bunun kadın için ne kadar aşağılayıcı bir şey olduğu kimsenin umurunda olmadığı gibi bekaret kanıyla desenlenmiş çarşafın elden ele gezmesi kadının bacak arasına bu bakış, kadını övme gibi gösterildi.

Kadın neden örtündü, toplumdan izole edildi?

Tarihsel kayıtlarda MÖ 1450-1250’ de Asur Hammurabi kanunlarında ilk kez 40 ve 41. Madde kadının örtünmesi emrini verildiği kaydediliyor. O tarihlerde fahişelerle ayırd edilebilmesi için (fahişelerin örtünmesi yasaktı) konmuş bir kuraldı.  Tanrının böyle bir buyruğu falan yoktu aslında. İklim şarlarının gerekliliği de değildi. Yalnızca kadının bekaretten sonra ömrü boyunca damgalanması, birine aitliğinin belirtilir olması, nesne olması için erkekler tarafından var edilmiş bir kuraldı.

Eski Yunan’da erkeklerin, karısından başka arkadaşlık ettikleri kadınlara “hetaria”(heter) denir bunlar da açık başla gezerlerdi. Evli kadınların köle ve heterlerden ayrılması için örtü veya kukuletalı başlıkla gezmeleri sosyal alanda uyarıydı; bu kadın evli, bu kadına yaklaşma.

 Buradan da anlaşıldığı üzere kukuleta veya örtü boyun eğişi, cinsel kapalılığı, dişinin kendisinin sahibi konumundaki kocası dışındaki başka bir erkekle birlikte olamayacağının belirtisi , bir sahip olunan (mal da diyebiliriz) anlamını taşıyordu. Erkek unsur tarafından bakıldığında ise şöyle bir çıkarsama yapmak mümkün; her dişiye saldırabilirsin, işaretlenmiş olanlar hariç. Neden? Neden kadınlar erkeklere saldırmıyor da erkekler kadınlara saldırıyor? Ya da her şeye kafa patlatıp bir sürü fikirler üreten filozoflar neden bu erkeklere kadınlara saldırmamaları, onları mal olarak tanımlamamaları gerektiğini keşfedemiyorlar?  Bilmiyoruz.

Asıl tek tarnılı dinler kadını kapatma ve ikincilleştirmede daha kuralcı ve baskıcı olmuşlardır. Tümüyle yahudi kökenli bu kuralların ilki erkek tanrı, erkek din insanları (din adamı denir, din kadını yoktur) olmuş kadına yeryüzünde barınmayı erkek insafına bırakmıştır.

Hıristiyanlıkta 1992 yılında ilk kez kadınlara papazlık hakkı verilmiş ama yükselmelerine izin verilmemiş, 2005 yılında psikoposluğa yükselme olanağına izin verilmiştir. İsa’dan sonra ikibin beş yıl geçtikten sonra!Sosyal alanda kadınlar özgürlüklerini adım adım alırken kiliseleri onları ikibinbeş yıl sonra insan cinsi olarak tanımlamışlar, demek oluyor bu. Ne yaman çelişki…

Çelişki demişken, burada Athos manastırından söz etmekte yarar var. Türkçe’de Aynaros manastırı olarak bilinen koruma altına alınmış dünyanın en eski manastırı olma özelliği taşıyan bu yerde 1400 din “adamı” yaşadığı biliniyor. Kadınlara hatta dişi hayvanların girişine bile yasak olan Aynaros manastırı dişiliğin karşıtı bir kale olarak yüzyıllardır yeryüzünde erkeksi beyinler yetiştirip barındırıyor. Ama ilginç bir durumu var ki buranın koruyucu azizi bir erkek değil Meryem… Bir yaman çelişki daha… İbraniler ve Müslümanlarda ise “din kadını” tanımı bile yok (!)

Saç meselesi

Kadının açık saçı, sesi, çıplaklık olarak ilk Tevrat’ta tanımlanıyor. (Burada bizim yobazlara bir kulak çınlaması gönderelim.) Tevrattan sonra İbranilerin ikinci kutsal kitabı Talmut’da da geçiyor.Saçın erkekleri baştan çıkaran bir unsur olarak görülmesi musevi asıllı  Aziz Pavlos’a dayandığı biliniyor. Aziz Pavlos, örtüsüz kadının saçının kesilmesini öneren biri. Kadınların örtüsüz olarak tapınaklara, kiliselere de girmesini yasaklayan o. Bu gelenek hristiyanlıkta da sürüyor ve rahibelerin kiliselerde örtülü gezmesinin kökeninde yatıyor.

Azhab Suresi 59. Ayet şöyle diyor: “Ey Peygamber, zevcelerine, kızlarına, müminlerin kadınlarına de ki dış esvapların üzerine giysinler. Bu onların tanınıp taaruza uğramamalarına daha fazla hizmet eder.” Ama aynı Tanrı “Ey Peyganmber deki onlara bir erkek bir kadına asla taarruz etmemelidir, bu insanca bir davranış değildir ve tarafımdan yasaklanmıştır.” Demiyor. Neden?

Ama asıl ilginç olan şu ki Müslümanlıkta bu konu islamın başlangıcında yok. (Bunu biliyor muydunuz?) 17 yıl sonra ele alınmış. 627 yılında Medine’de bildirilen ayetlerde (Azhap 59 ayet Nur 31. Ayet) örtünme konusu ele anılıyor. Bu arada 17 yıl süreyle kadınlar örtünmemiş, haremlik selamlık da yaşamamışlar.

Merak ediyorum, hangi babayiğidin (!) aklına geldi de, ne oldu da birdenbire bu iş Tanrı buyruğu olarak kayıtlara geçti?

Kadının örtünmesi talebi doğru iş değildir (izlah-ı emir) olsa olsa bozgunculuktur(islah-ı fesad) diyen de Mevlana’dır.

Azhab suresi 59. Ayeti Babil kanunlarından alınmış olabilir mi? Kadın olmasına rağmen cariye ve köle tanımlı dişiler saldırılabilir, kaçırılabilirdir. Ama evli olan “sahipli” olan kadına başka bir erkek dokunmamalıdır. Bu kadınlar koruma altına alınmalı, sosyal simgelerle saldırgan erkeklere karşı işaretlenmelidir,  ihtiyacı mı doğmuştur? Erkekler bu kadar dini öğretiden sonra (Musevilik, Hristiyanlık ve Müslümanlık) hala kadınlara saldırmaya devam etmektedirler demek ki… Yani dinlerin yaşamı yaşanır kılması pek de başarılı olmamıştır demek ki… Neden erkekler dişilere saldırmak yerine saldırmamaları konusunda eğitilmediler de kadınlar işaretlenme gereği duyuldu?

Gelelim günümüze; açık kadına fahişe demek modası, saldırma modasını tarihin küflü sandığından kim çıkarmış olabilir? Bu işaretlemeden hala kurtulabilmiş değiliz Roma’da kadınlara ve kölelerin parmaklarına sahipli olduklarına dair takılan halkanın evlilik halkasına dönüşmesi ve bu kalkanın 21. yy a kadar gelmesine ne demeli? Üstelik pırlantalısı kadınların parmaklarına takmak için can attığı bir halka olma özelliğini taşıyor.

Kaburga kemiği hikayesi

Dişiyi doğurgan olmayan bir erkek unsurdan var etme hikayesi üzerine erkeklerin hiç düşünmelerine gerek yoktur çünkü onlar elmayı neden yediklerini değil, neden Havva’nın yedirdiğini düşünmekten buna zaman bulamazlar. Kadını Havva’nın çocukları görmek “doğası gereği” erkeği yoldan çıkaran olarak tanımlamak 4.yy da yaşamış vaiz Ionnes Hristostomos’un tanımıdır. Bu adam dişiyi “gerekli bir kötülük” olarak tanımlamıştır.  Ardılı erkeklere verdiği sarılacakları bu can simidi  yüzyıllarca erkekleri akıl denizinde boğulmaktan kurtarmıştır. Ama hiçbir zaman o denizde yüzemedikleri bugün dünyanın dört bucağında ve özellikle Türkiye’de kadının şiddet görmesinden bellidir. Hiçbir zaman sorgulamadan kullanıp durdukları bu aşağılama bugün 2020 yılında Türkiye’de yine ellerindedir. Hiçbir zaman kötülük yapma sorumluluğunu üstlenmeyerek en beter kötülükleri yapa gelen erkek, şaşırtıcı biçimde 7. yy dan sonra evli ve doğurgan kadını kutsallaştırmaya başlamıştır.  Buna kadına yeni bir kafes yapılmıştır demek daha doğru bence. Ona bir üstünlük gibi sunulmuş olan bu garip kafes pardon kutsallaştırma çelişkisi halen sürer. Analar çok kutsaldır ve ilk küfredilen  de analardır.

Çocuk gelin meselesi

Erken yaşta evlilik bir Bizans geleneğidir. Yasal olarak 8 yaşında nişanlanması kabul gören kadınlar bazen 5 yaşında bile nişanlanırdı. Ortalama evlenme yaşı 14-15’ di.

Erken yaşta kadın evliliğinin nedeni bekaretin korunmasına dayanır. Erkeğin ezeli fantazisi “el değmemiş kadın”… Bu fantezi, kadını birey kabul etmeyen, onun özgür cinsel hayatını yasaklayan, erkeğin çizdiği sınırlar içinde yaşamasını uygun gören bir görüştür.

Osmanlı da bunu referans almıştır. Kız çocuklarının 12 yaşına kadar (o da yalnızca dini dersler kutsal kitabı  okuma) eğitim almak üzere mektebe gitmesine izin verilmiştir. Bu yaşa kadar örtüsüz sosyal alanlara çıkması yasaklanmış, 12 yaşından sonrasındaysa yaşmak ve feraceye girmesi kuralı getirilmiştir. Yani erkek için bu yaştan itibaren “cinsel nesne” kabul edilmiştir. Örtünmüş ve saklanmıştır. Hammurabi kanunlarını hatırlıyoruz değil mi? Tevrat’ı, Talmut’u da hatırlıyoruz…

Bizansa geri dönerek şu kayıtları da buraya almakta yarar var. 1300 lü yıllarda Bizans İmparatoru Andronikos’un kızı Simonis 5 yaşındayken orta yaşlı Sırp kralla evlendiği kayıtlara geçmiştir.

Fransa kralı VII Luis’in 8 yaşındaki kızı Prenses Agnes ise Bizans İmparatoru’nun oğlu Aleksios’la evlendirdiği görülür. Yıl 2020 biz hala çocuk gelinleri konuşuyoruz… Ne acı…

Kadının diğer kafesleri

Bizans ‘ta imparatoriçe dahil, kadın dışarı çıkarken örtünmek zorundaydı. Toplantılara katılamazlardı. Erkek misafirlerin yanına çıkamazlardı. Kadın bölümüne ailenin erkekleri dışında kimse giremezdi. (Evet harem tanımı Bizans’ta başlıyor. Bizans’ta evlerde erkeklerin yaşam alanlarına anatron; selamlık karşılığıdır, kadınların yaşam alanlarına harem karşılıığıdır;  yinekion denirdi. Bu parantezin içine bir ek daha yapalım kadına bu kadar yasak koyan erkek zihniyeti tıpkı antik Yunan’da tıpkı Roma’da olduğu gibi erkeklere sınırsız özgürlük sunmuştu. Osmanlının enderun sözcüğünün de andron sözcüğünden dönüştüğü Kaplanoğlu’nun Osmanlı Devletinin Kuruluşu kitabında anılır.) Ne diyorduk? Bizans’ta kadınların dışarı çıkarken yanlarında refakatçi olmak zorundaydı. Kadınlar yalnızca kiliselerin kadın bölümlerine ve hamamlara gidebilirlerdi. Osmanlı’da kadın camiye de gidemezdi.

Bir başka kafesten söz edelim. Sessizlik bir ziynettir deyimi Bizans’ta kadın için söylenmiştir. Hemen hemen tüm kültürlere “en iyi kadın fazla konuşmayan kadındır” düşünce kalıbının yansıması deyimler halinde sinmesi de buna dayanır.

Aybaşı süresi içinde kadına yaklaşılmaması, doğum sonrası kırk gün eve kapatılması geleneği de Bizans öğretisidir. (Bu konulara günümüzde sağlık açısından diye bir gerekçe bulunması da kadının kuşatılmışlığının nasıl evrimleştiğinin bir göstergesi değil midir? Oysa aborjinlerde doğumunu yapan kadının hemen yürüyüş kolunun ardına katılıp toplumsal hayatına döndüğü saptanmış bir gerçektir.)

Kadın cinselliğinin denetlenmesi amacına yönelik erkek bakışı Bizans’ta başlar, Osmanlıya geçer ve günümüzde utanç verici bir biçimde bilim insanı olması gereken kartvizitinde prof yazan erkeklerin ağzından çıkar…

Kadın sosyal hayattan uzaklaştırılmış, yok sayılmış, yerini erkekler almıştır. Yine aynı senaryo ile karşı karşıyayız.(Bu işe de günümüzde kadına pozitif ayrımcılık diye bir tanım getirildi.) Ama buna karşılık kadından boşalan yerleri de yine erkekler almıştır. Zenneler türemiş, kadın rolleri oynayan tiyatrocu erkekler türemiş, oğlancılık olağan olmuştur. Nedim şiirlerinde “gidelim serv-i revânım yürü sa’d-âbâd’a” dizelerinin bir erkeğe yazılmış olduğunu öğrendiğimde yaşadığım hayal kırıklığını anımsıyorum.  Bu konuda osmanlı sözlüğüne baktığımızda bakın nelerle karşılaşıyoruz.

Erkek eşcinsellere “mahbup” deniyordu. Pasiflere oğlan, aktiflere oğlancı deniyordu. Seks işçisi erkeklere “hîz oğlanı” deniyordu. Devlet bunları kayıt altına alırdı ve kayıt defterinin adı “defter-i hizan” dı. Bahname diye bir kitap var Osmanlıda. Sultanlar için her türlü cinsel ilişkiyi resimlerle anlatan bu kitap kabul gören bir “yapıt” tı. Peki muhallebi çocuğu deyimi nereden geliyor dersiniz? Sarayda parlak içoğlanlara ilişkiden birkaç gün önceden başlayan sakızlı muhallebi yedirilmesinden geliyormuş.

Bir de kadın eşcinselliğine ilişkin sözcüklere bakalım. Zarif kelimesinden türetilmiş zürefa kadın eşcinseli tanımlıyordu. Zürefalar beyaz elbise giyer, boyunlarına beyaz ipek mendil sararlardı, bunun da farklı bir bağlama biçimi vardı. Saçlarını kısa keserlerdi. Aralarında kullandıkları özel bir dil geliştirmişlerdi. Zürefanın düşkünü beyaz giyer kış günü deyiminin kökeninin de bu zürefalar olduğunu belirtelim. Hovardalıkla servetini yitirmiş (düşkün), kışın sandık dibindeki beyaz keten elbisesine kalmış meslek kadını için kullanılan bu deyim sonradan dönüşmüş ve mevsime uygun giyinmeyen şaşkın anlamında kullanılır olmuştur.

Ama en şaşırtıcı konu namus kelimesinin yunanca nomos kelimesinden türemiş olmasıdır.( İlber Ortaylı’nın Osmanlı Toplumunda Aile kitabı.)

Evet bugün yaşadığımız bireyselden toplumsal ayrıntılara kadar aslımızla ilgisi olmayan bu değişim dönüşümü Osmanlı tanımına borçluyuz. Ben kadın üzerinden olanların bir kısmını aldım. Osmanlıyı yüceltirken dikkatli olmalı. Çünkü her ne kadar tarihimizin bir parçası olsa da Osmanlı Türk’ten kendini ayırmayı, Türk olanı hor görmeyi yeğlemiş bir kültürel bulamaçtır. Türk kadınını ise geleneklerinden tümüyle koparıp kafese koyan osmanlı kafasıdır. Özenilecek, yüceltilecek hele 2020 yılında örnek alınacak kafa değildir bu kafa…

BÜLENT VE AYHAN’IN GİTTİĞİ GECE

Pirana Kahkahaları kitabımdan

Baykuş gözü bir mehtap vardı. Soğuk içeceklerimiz avuçlarımızda, serinlemeye çalışıyorduk. Jöleye dönüşmüş sıcak , dört bir yanımızı kuşatmış hanımeli ve yasemin kokuları içinde yüzüyorduk. Benim balkonda, Kaptan, Bizim Sosis, Canan, Canan’ın beş yaşındaki oğlu Can, Boksör, Boksör’ün sevgilisi Sultan Hanım bir de Balık. Dereden tepeden laflıyorduk. Can, sıkıntı belirtileri gösterdiğinde birimiz onunla ilgileniyordu. Balkon kapısının camına dolgun sesle çarpanın ilkin minik bir kuş olduğunu sandık. Can, yapbozların parçacıklarını döke saça kalkıp yere düşen şeyin ne olduğuna bakmak için balkona geldi. Ben Sosis’e: “Ya aynı fikirde değilim,” diye itiraz etmeye yeltenmişken, avucunu dolduran fıstık yeşili kıpırtıyı burnuma doğru uzattı;

−Bak ne buldum Zeyno! Bütün organlarımın sıvılaşıp idrar kesemden boşalmasından ramak kala annesi duruma el koydu;

―Ah ne şirin bir peygamberdevesi!

―Hangi? demişim. Can elini adamakıllı yüzüme yaklaştırmışken bayılmayla gölgelenmiş bir gülücükle titredim.

―Yapma, yapma oğlum. Zeyno teyzen korkuyor. Bak yüzü kireç gibi oldu. Derken telefon çaldı. Herkes komut almışçasına kolundaki saate baktı; hayırdır inşallah! Can, yumruğuna tutsak ettiği peygamberdevesiyle telefonun yanına gitti.

―Dur oğlum. O bizim telefonumuz değil. Zeyno bakar. Açtım. Can havliyle! Sığınacak bir köşe bulmanın sevinciyle!

―Zeyno! Tanıdık bir ses ama… Zeyno sen misin?

―Evet benim.

―Zeyno Ayhan ölmüş!

―Hangi Ayhan? O da bir şey mi? Ben burada az önce ruhumu teslim ettim!

―Bizim şoför Ayhan. Aktar Kaya Hanımın kocası var ya!

―Nas-ne dedin? Siz kimsiniz? Can bur’da, peygamberdevesi bur’da o orada nasıl ölür?

―Ya ben Mehmet, tanımadın mı?

―Mehmet? Allah iyiliğini versin, o nasıl ses öyle? Nereden duydun?

―Az önce benim birader aradı. Yeni bir şey öğrenirsem ararım. Telefon kapandı. Peygamberdevesi çirkin yeşil rengiyle ürkütücüydü. Gözleri, başı ve elleri yüzünden onu bir böcek olarak düşünmek olanaksızdı. Herkes bana bakıyordu. Elimde düdük sesi çıkaran bir telefon, gözlerim böcekte.

―Ayhan ölmüş, dedim.

―Hangi Ayhan?

―Kim dedi?

―Ne zaman?

―Zeyno, Zeyno teyze boş bir kutu gerek bana.

―Kaya’nın kocası Ayhan. Arayan Mehmet’ti. Öldüğünü söyledi yalnızca. Ne olduğunu tam olarak bilmiyor.

―İsim karışıklığıdır. Niye ölsün durup dururken.

―Bir karton kutu var mı Zeyno? Deve böceğimi koyacağım. Gidip Can’a karton kutu buldum. O bu arada peygamberdevesini oyuncak kamyonun şoför mahalline koymuş, kapıyı da kapatmıştı. Kutuya delikler açmaya koyuldu.

―Hava alması için, diye açıklamada bulundu. Kaya Hanımı dosdoğru arayıp işin aslını öğrenmek istedik. Vazgeçtik. Yanlışlık varsa Ayhan da orada değilse kadının aklını başından alabilirdi bu haber. Yok, gerçekse zaten şimdi bize cevap verecek durumda değildir. Ayhan’ın telefon numarası kimsede yoktu. Boksör,  

―Sanal adresi bende olacaktı, bir ileti göndereyim, diye bilgisayarın başına oturdu. Peygamberdevesi bir elini kamyonun penceresinden dışarı çıkarmış, kapıyı açmaya uğraşıyordu. Telefon çaldı. Mehmet aynı boğuk, tanınmaz sesle:

―Ayhan kaza geçirmiş galiba! Hastaneye mi ne götürmüşler. Ne kazası olmuş bilen yok. Şoförlükte her an… İşte böyle anlamazsın bile… Kapattı.

 ―Kazaymış galiba, dedim.

Kaptan;

―Karısının şirketinde şoförlük yapıyordu. İşten atılmıştı ya dört yıl önce. Boşta gezmemek için nakliye kamyonu da kullanıyordu. Acaba mal getirip götürürken mi olmuş?

 Sultan Hanım;

―Onlar karı koca olduklarını gizliyorlar biliyor musunuz?

 ―A, a, o niye? dedi Bizim Sosis.

Boksör:

―Zaten söyleseler kim inanır?

Bizim Sosis bu kere Boksöre döndü:

―A, aa, o niye?

―Niyesi var mı canım? Ayhan’ı biliyorsun. İlkokul mezunu. Ehliyetinden başka niteliği yok. Makak maymunu gibi adam. Bir de tembel. İşten atıldıktan sonra karısı aktar işini geliştirmeseydi… Hah buldum adresi. Ayhan hafta sonu piknik yapıyoruz bizi ara diyeyim mi? İyi mi böyle, çaktırmadan…

Canan;

―Ama aşk olsun kıza! İşi nasıl büyüttü. Bir de şube açtı.

―Yalnızca baharat satmıyor, ev yapımı ilaçlar, şifalı bitkiler. (Balık etrafına bakınarak konuşmasını sürdürdü.)Kumanda nerede yahu? Tabi kırklı yaşlarında bir kız ama olsun…

―İyidir, piknik yapıyoruz bizi ara diyorum,

Can delikli karton kutuyu getirdi. 

―Bunu sana armağan etmek istiyorum Zeynocuğum. Bak ne güzel bir böcük. Kapağı araladı. O sırada kutunun içine düşen bir gece kelebeğini kaşla göz arasında pençeleriyle yakalayıp iştahla yemeye başladı. Bir çatal bıçağı eksik! Can hayranlıkla dudaklarını sucuk  yapmış onu izliyordu. Güzel böcük ağzını açıp kapattıkça belleğimdeki en kötü canavarların sesleri kulaklarımdan çıkıyor, odayı kaplıyordu. 

―Bu bir böcek değil! dedim, içinde insan var ya da o kendini insan sanıyor! Can’dan nefret ettim niye yatıp uyumuyor bu çocuk yahu!

―Ona bir ad verelim Zeynocuğum. İyi. Demek oluyor ki tümüyle nüfusuma geçirdiğim bir böceğim var artık!

―Ne olsun? dedi.

―Ne olsun? dedim.

―Hımmm. Bir düşüneyim.

―Elleme, elleme ağzını, böceği elledin az önce! Telefon çaldı.

Mehmet bağırıyordu:

―Ayhan kendini asmış Zeyno! Kendini kullanmadıkları bir odanın kalorifer borusuna asmış iyi mi! Ararım gene!

―Adı Bülent olsun bunun Zeynocuğum.

―Aaa ne münasebet!  Bu bağırtı yüzünden Can annesine baktı.

―Ama Bülent bizim beden eğitimi öğretmenimiz, ben onu çok seviyorum. Boyu da böyle uzun… ―Olmaz! Bülent benim ilk sevgilimin adıydı. Böceği o isimle çağırmak böceğe hakaret olur! Bir kahkaha dalgası patladı. Ama ben korkuyordum. Bülent, şimdi de Can’ın ona ikram ettiği bir sineği yiyordu. Nefret ediyordum.

―Ayhan kendisini evdeki kalorifer borusuna asmış çocuklar. Herkes ayağa fırladı: yok artık!

―Valla Mehmet öyle dedi.

―Oğluyla hiç geçinemiyordu. Acaba o yüzden mi? Çocuk üniversiteyi kazanıp Ankara’ya gidince bir daha eve adımını atmadı diyordu Kaya Hanım.  Kaptan sözünü tamamladığını gösteren bir hareketle ağzına bir parça börek attı. Bizim Sosis kalkıp tabağını yine yiyecekle doldurmaya başladı;

―Acaba ondan mı? dedi. Bence kendini ezik ve değersiz hissediyordu. Öyle ya, Kaya kendi halinde bir ev kadınıyken aile bütçesine katkı olsun diye aktarı açtı. Sonra dışarıdan liseyi bitirdi. Yetmedi dört yıllık fakülte okudu. Ayhan işsiz kalında şu ünlü baharat  markasının bayiliğini aldı. Neydi adı markanın? Dilimin ucunda ama… Dükkânı büyüttü, arabaydı, evdi… Ayhan hep aynı Ayhan. Balık, pastalardan getireyim mi sana da?

Kaptan araya girdi;

―Çikolatalı pastadan ye çikolatalıdan. Çok güzel olmuş.  Sen yakında, Kaya’yı gördün mü? Hiç öyle kırklık falan değil. Kütür kütür… (Bir elinin parmaklarını birleştirip hayali bir ipi yukarıdan aşağı çekti, gözlerini bayılttı, ağzını şaplattı. Bunu yiyecekler için mi Kaya Hanım için mi yapmıştı pek anlaşılamadı. Sonra yutkundu, kaldığı yerden devam etti. ) E, arada uçurumlar oldu, tabi. Ben hep nasıl oluyor da geçiniyor bu Ayhan’la diye düşünmüşümdür. Biraz ayı cinsidir sağ olsun.

―Ay neydi şu baharat  markasının adı be? Yaş pasta nefis olmuş be Zeyno.

―Allah rahmet eylesin diyecektin sanırım. Afiyet olsun…

―Valla yanlışlık vardır bence. Öyle bir adam kendini asmaz. Börek de harika. Sultan Hanım sen Kaptan’ına böyle börekler yapıyor musun bakayım?

―İşim olmaz canım börekle mörekle, şişmanlatıyor. 

―İyi de Kaptan kütür kütür götürüyor ama hamur işlerini geldiğinden beri…

Sultan Hanım birden hışımla Kaptana döndü;

―Sen ne demek istiyorsun öyle kütür kütür kadın falan diye…

―Ne demişim ben?

―Kaya Hanım için dedin ya az önce, ne maksatla söyledin o lafı?

―Ya kızım lafın gelişi, bırak şimdi sırası  mı kıskançlık… Artık evde rahat edebileceğimi sanmıyordum. Esnerken böcek ağzıma kaçacak biçimli bir korkum olmuştu. Ya da sabah uyanıyorsun Bülent tavanda. Bakışıyoruz. Ayrı biçim bir korku.

Dayanamadım Mehmet’i ben aradım bir yandan da telefon numarasını sözcüklerimin arasında bağırıyorum.

― Gece(3) gece(7) ortalığı (9) ayağa (1) kaldırdı. (2) Bir de(4) yanlışlık (2) olduysa… Hah çalıyor,  yaktım çıranı Mehmet.  Alo? Cidden Ayhan mıymış ölen?

― Ya sen ne diyorsun? Ayhan’ın evindeki kalorifer borusunu ona benzeyen biri kullanmamış. Üstelik bulan da karısı. Yani adli tıbbın herhangi bir hata yapması imkânsızdan öte.

―Nasıl olmuş peki?

―Gezmeden dönmüşler. Olup biten bir şey yokmuş sözde. Kaya Abla televizyon seyretmeye oturuyor. Ayhan sessizce yan odaya geçmiş. Bu şey programı var ya… Neydi unuttum şimdi. Neyse… Kaya Abla onu seyretmiş. Sonra yarışma başlamış, yatak odasında uyuduğunu sanıyor, kaldırayım da seyretsin, sonra kızar bana uyandırmadım diye, diye… Yatak odasında yok, sesleniyor cevap veren yok. Banyoya bakıyor, balkona bakıyor, Ayhan Ayhan… Sonra o kullanılmaya odaya … ve ayakları! ―Ayyy! Dizime vurdum deli gibi. Bizimkiler balkondan içeri hücum ettiler.

―Ölmüş ölmüş, kesin ölmüş Ayhan’mış. Yarışma programını seyretsin diye evde ararken Kaya Hanım, şey, öyle bulmuş yani işte…

―Yapma yaaaa, dedi Bizim Sosis.

Kaptan elleriyle tef çalar gibi yazıklandı;

―Tabi adam mutsuzdu. Evi kadın geçindiriyor yıllardır. Çocuğu okutuyor, toplumda yer ediniyor. Sindiremedi çocuk. Artık hiçbir şeyin değişmeyeceği duygusu yerleştiyse…

―Tamam Mehmet. Hadi iyi geceler. Yarın gideriz biz Kaya Hanıma.  Balık kumandanın düğmesine bastı.

 ―Aaa, işte bu yarışma, dedim. Kaya Hanımın senin yarışma başladı diye çağırmak için davranınca havadaki ayakları bulana kadar… Bitmiş ama.

―Kapat şu televizyonu be Balık. Fena oldum şimdi.

―Tamam Boksör.

Can birden ağlamaya başladı;

―Bülent’i kim aldı?

―Kim alacak oğlum, kutuda değil miydi?

―Büleeeent! 

İçini çeke çeke, sarsılarak arada kekeleyerek;

―B-ben-kap-kapağı açmış-tım. Kork-korkmasın diye-ka-karanlıktan… Büleeeent!

―Gitmiş o zaman.

―Ner-nereye- git-git-miş-ol-olabilir?

―Balkondan uçmuş gitmiştir oğlum. Evine gitmiştir. Yuttuğum şişman bir balonun ipini gizli bir el çözmüş, havasını tümüyle boşaltmıştı sanki. Oh be, dünya varmış! Bülent gitmiş!

―Ağlama Can ağlama, dedim. Burada yalnızlık çekecekti zaten. Ben onunla ilgilenemeyecektim. Üzülecektiiiii.

―Hııı, diye inledi. Islak kirpikleri kaşlarına kadar kalkmıştı. Işıltılı koca gözleriyle bana baktı. Belki gitmemiştir, saklambaç oynamak istemiştir Zeyno. Ben onu arayayım evde hı?

―??!!

― Eşhedü-enla-ilahe-illallah!

― Ne oldu Boksör, rengin kül gibi oldu!

― E, Ayhan’dan mesajıma cevap gelmiş. 

― Olamaz! Başına toplandık. Ama kapalı zarf simgesini tıklayıp açmak aklımıza gelmiyor nedense! Ekrana bakıp türlü fikirler ileri sürüyorduk. 

―Açsana ağabeycim açsana! Ne bekliyorsun? Hortlak mı çıkacak sanki? Boksör alnını sildi.  Gelen postaların içinde Ayhan’ınkini açtı. Her gelen iletiye otomatik olarak cevap veren bir iletiydi;  “Kendimi asacağım.”  İki gün öncenin tarihini taşıyordu. Acaba kaç kişiye gitmişti de görülmemişti?

Derin bir sessizlik çöktü.

ERKEKLERİN KIZIŞMA MESELESİ ÜZERİNE

kadın cinayetleri görsel ile ilgili görsel sonucu

Afgan Emiri Abdurrahman (1880-1901) ırza geçmiş birini, kış ortasında yere kazılan bir çukura koydurup, “donup buza dönüşünceye kadar” suyun içinde tutturmuştu. Sonra da müztehzi bir ifadeyle “Adam artık bir daha kızışamaz,” dedi.

Çok canice geldi öyle mi? Hadım yasası da canice geldi bazılarına Peki hayatı tümüyle alt üst olan , hayatı biten kadın yurttaşlar, çocuklara yapılan bu eylemler canice değil mi?

Bence sonuç alınacak bir çözüm.  Hiç çağdaş olmaya falan da gerek yok çünkü bu eylemleri yapanlar 21. yy insanı değiller zaten.  

Gün geçtikçe artan ve ne hikmetse önü alınamayan erkek şiddeti Türkiye’nin yüz karası bir konu olmaya devam ediyor. Yıl 2020 . Bir zamanlar kapkaç diye bir kavram vardı, insanlar öldü bu ülkede. Önü alınamıyordu. Ama sonra sihirli bir değnek  apansız kesiverdi kapkaç sorununu.  Bu örnek var önümüzde. O sihirli değnek nerede peki?

İç güvenliğe devlet ne kadar bütçe ayırıyor ben bilmiyorum. Bu sorunu iç güvenlikten sorumlu birimler nasıl ele alıyor onu merak ediyorum. Çok önemsemiyor olmalılar ki kadın ölümleri protestosunda kadınlara polis zor kullanıp gözaltına aldı. Da… Ya biz?  Biz kadınlar kime anlatalım derdimizi? Keşke şimdi burada tekrarlamaktan “hicap duyacağım” büyüklerimizin, “ devletlu büyüklerimizin” lafları olmasaydı… Siz biliyorsunuz. Tümüyle kadını suçlu hale sokan, bize  kötü hissetiren, kadınlığımızdan utandırmaya yönlenmiş söylemler… Bunlar “devletin sesleri”. Üniversitelerde bu konu araştırılsın, çözüm bulunsun diyeceğim, orada anlı şanlı “prof” kartviziti taşıyan “adamlar” da kadınlara hakaret etmedi mi? Peki efendiler ne olacak bu işin sonu?

Meydanlardaki kadın protestolarına katılıyorum ama katlanarak artan, kasıtlı olarak durdurulmayan kadın katliamlarında meydanlarda bağırmakla, sosyal medya ağlarında şunu bunu demekle bir şey olacağı yok. Çünkü bizdeki “erkek”  tanımı değişti. Ne kadar yobaz, ne kadar şiddet düşkünü o kadar “erkek” oldu çünkü.

Sizi şunu düşünmey davet ediyorum; kadın “sevgili” dediği, gelecek yaşamını paylaşma düşleriyle bir araya geldiği bir erkek tarafından öldürülüyor. Kadın, yaşamını paylaştığı bir erkek tarafından öldürülüyor. Kadın doğurduğu, gözünden sakındığı, üstüne titrediği oğulu tarafından öldürülüyor. Kadın yaşama karşı kalkan, babası tarafından öldürülüyor!

Hani aile kutsal, ev dokunulmaz ve güvenliydi?

O ev ki kadınları kapatıp dışarı salmak istemediğiniz bir hapishane. O ev ki ne kadar iyi ütü yaptığı, ne kadar iyi yemek pişirdiği, ne kadar güzel sırayla çamaşır astığına bakılarak kadınlığına ilişkin not verilen bir yer.  Aldatmaca, yalan, kadının gerçek yaşamla bağını koparmak için var edilmiş işlerle dolu.  Aile kutsal falan değil, ev kutsal falan değil, bunu erkekler bozalı çok zaman oluyor biz farkındayız! Biz bilimle, sanatla, üretimle, toplumsal yaşama katılmakla uğraşmayı isterken bize dayatılan bu saçma sapan “kadınca” meselelerden bıktık! Bu kızışmış erkeklerden bıktık! Bedenimize karışılmasından bıktık! Ne oluyoruz? Yaşam yalnızca erkekler için planlanmış değil! Sizin kutsal kurallarınız çevresinde dönmüyor yaşam. O kutsal kurallar ki  bir bakmışsınız “cenneti anaların ayakları altına serer”  bir bakmışsınız “bana cehennem halkı gösterildi, çoğu kadındı” der… Bu dünyayı siz uydurdunuz, siz inandınız! Öte dünyayı da siz uydurdunuz! Onu da kendinize göre organize ettiniz! Kendinize ödüller koydunuz. Kadının payına düşen hep cehennem!

NEDEN? Kızışmışlıklarınıza kılıflar! Hem burada hem sizin yarattığınız öte dünyada!

Kızışmışlık kılıflarınızdan bıktık!

Bu nefret eylemlerinden bıktık!

Bize dünyayı dar etmeye çalışmanızdan da bıktık!

Ama sizin o aklınızın ermediği şu ; yeryüzündeki insan nüfusunun yarısı dişi!

Siz isteseniz de istemeseniz de!

O kurallarınızı da istediğiniz yere yazın!  Nasılsa biz alıp rulo yapacağız!

BİR İHTİLAL DAHA VAR!(*)

 Sen de uzak ülkelerden dönüyorsun

Kocaman bir şey, tavanı delip yatağımın ayakucuna düştüğünde fırladım!  Kalbim çarparak yataktan beşiğe doğru attım kendimi! İnsan boyuna yakın kitle yerde duruyordu. Evi sarmışlar demek ki. Ateş açmış olmalılar, tavan çöktü! Kızımsa bunca felaketin ortasında sessizce uyuyordu. Kendimi toparlamaya çalıştım.  Işığı yaktım. Sabahın beşiydi.  Üşümemek için yorganın üstüne yığdığım battaniye ve örtüler kayıp yere düşmüş, bir tepecik oluşturmuştu. Oda buz gibiydi. Zehirleniriz korkusuyla gece sobayı söndürüyorum ama böyle de olmuyor ki. Soğuk rüzgâr kapı altlarından, pencere pervazlarından sokulup evimizi kuşatmış bak.  Perdeyi araladım. Dallar titriyor, son kalan kuru yapraklar telaşlı kelebeklere dönmüş, oradan oraya uçuyordu. Zeki’nin yastığı boş… Ortada kalakaldığımı düşünüyordum. Hayatımızın akışı nasıl da değişti… Mutfağa gidip bir bardak su içtim. Annem çıplak ayakla bu soğukta gezdiğimi görse… Telgraf çekmiştim ona. Tek başıma beklemeye gücüm yoktu. Perdeleri sıkıca kapadım, tüm ışıkları yaktım. Sobayı da yakmalı. Nasılsa artık uyku tutmaz. Annem hemen yola çıktıysa sabah burada olur.  Saat yedi buçuğa doğru kapıyı açtığımda Annem gri yolculuk çantasını yere attı, kollarını iki yana açtı. 

Ve bütün söylediklerin

“Anne!” Hıçkırdım.  “Tamam kuzum, annen yanında. Dur kapıyı kapatalım, içerisi soğumasın, torunum uyuyor mu?” Kızımın uyuduğunu, Zeki’yi götürdüklerini, -bugün üçüncü gün oluyor-haber çıkmadığını, kaynanamın “ben gideyim karakollara, emniyete sorayım, annesi olduğum için bana acırlar, yerini söylerler,” demesine rağmen… Ne emniyette ne hapishanede izine rastlanmadığını…  “Arkadaşlarla tüm bağlantımız kesildiği için… Ah anne ne yapacağız? Aydın ölmüş, Sevil vurulmuş. Çok kötü, çok yazık. Hiç anlamıyorum, içimde çok büyük bir…” 

Akşam evinin eşiğinde oturmuş

Serinleyen birinin

“Tamam,” dedi gene Annem. Bu sözcükle- içeri girer girmez-beni, kızımı, tüm sorunlarımızı kucağına almış, bağrına basmış, her zamanki, eli çabuk, soğukkanlı, akıllı haliyle duruma el koymuştu. “Tamam canım ama önce şu ayakkabılarımı çıkarayım. Ayaklarım çok şişti. Kapı dibinde konuşmayız değil mi?”  

Aklıma gelebilecek düşünceler .

 “Eve gelen oldu mu?” dedi alçak sesle. Bir yandan da sobaya odun attı, küçük küçük kıvılcım sesleri çıktı.  “Yok,” dedim. “Zeki’yi nasıl almışlar?” “Tren istasyonunda. Biriyle buluşacaktı.” “Kızım siz delirdiniz mi? Sıkıyönetim var, ne buluşması? Kiminle buluşacaktı?” Ağlamaktan kulaklarım uğulduyordu.“Bana söylemedi, Anne.” “Tanrım, buraya gelmeleri an meselesi, hadi kalk, kalk !” Yolculuk elbiselerini çıkarmadan raflardaki “suç unsuru” kitapları banyoya taşımaya başladı. “Anne ne yapıyorsun?” “Elbette biliyorsun; çoktan yapılması gerekeni.” “Bu zorunlu mu?” “Sen durumun farkında değil misin? Daha neyi bekleyeceğiz?” “Ama…” “Bak sana ne diyeceğim, bütün mesele gerçeklerden kaçmanız. Eğer gerçeklerin ateşini hissettiğinizde –sen ve kocan- kaçmasaydınız, şu politikayla bulanmış aklınıza, kör olmuş gözlerinize, bir kıvılcım sıçrardı da ne yapılması gerektiğini çözerdiniz. Şimdi ilk iş seni güvence altına almak. Sonra Zeki’yle ilgileneceğiz. Beni anlıyor musun? Yazık şu çocuğa!” İki gün boyunca termosifonda ve yatak odasındaki sobada kitapları kâğıtları ne varsa yaktık. Oturduğumuz odanın sobasını kullanmaya korkuyorduk. Apansız gelen meraklı komşulara temizlik yaptığımızı söyledik. Son kalan partiyi bir sonraki gün yakmak üzere ayırdık. Ev tertemizdi ve hiç olmadığı kadar da sıcak. Beklentiden tüten korkular ortalığı kaplamıştı. Çatalı ağzımıza götürürken duruyor, çevreye kulak kabartıyorduk. Höpürtüyle çay içerken birden sokakta bir ses duyuyorduk, ancak ne olduğunu anlayınca yutuyorduk.  Gece geldiler. Üç buçuk sularıydı.  Ev aranmaya başlandı.  Annem kızgındı. Tanımadığımız adamlar öfkeleriyle yaşamımızın ortasına çamurlu ayak izlerini bırakıyorlardı. Gözlerini öyle bir açtı ki bu iki derin kuyu karşısında ayakkabılarıyla gezdikleri için özür dilediler ama çıkarmadılar.  Yatak odasına girdiler. İki aylık kızım çift kişilik yatağın üstünde uyuyordu, sobada kitaplar… Kitaplar sonsuz uykularındalar kül oldular. Son parti hariç! Dizginlenmiş hissettim birden. Kalbim dörtnala giderken görünmez bir el gemleri öyle bir çekmişti ki ağzım iki yanından yarılmış sanki… Bu acıyla dimdik şahlanıp ortalığı ayağa kaldırmak! Bir haykırış koparmak! Seğirmeye benzer bir hareketle kalkacakken Annem koluma yapıştı! Mutfaktaydık aralarında konuştuklarını duyuyorduk. Birinin kalın sesiyle; “Alalım mı?” dediğini duyduk. Bakıştık.  Kıyafetime göz attım; kot pantolon, kazak. Üstüme parkamı alırım. Eh böyle gidilebilir. Çamaşır falan almam için acaba zaman tanıyacaklar mı? Göğüslerim sızladı. Emzirme saati. Bir dakika ne yapıyorum ben? Hiçbir yere gidemem! Bebeğe ne olacak? Birden dünya başıma yıkıldı! Hapse gitmek kolay bebeği kim emzirecek?  Diğeri hım hım bir sesle cevap verdi;  “Şimdi dursun. İstediğimiz zaman alırız nasılsa.”  Kızıma baktığını görür gibi oldum. Sonra öksürdü. Yatak odasının kapısı kapandı, koridora çıktılar. En son salonu arayacaklar demek.  Annem pörsümüş hayatını sürükleyerek arkamdan salona geldi. Kamburu çıkmış, kolları uzamıştı. Divanın üstüne yorgun, perişan çöktü. Avucunun birini dizine dayadı; “Ah oğlum,” dedi polise, “çok söyledik bu kıza şu komünistle evlenme diye, ama dinleyen kim? Bak kırkı henüz çıkmış çocukla kaldı bir başına. Yıllarca kahır çektik, okuttuk, doktor oldu. Tayin bekliyor ne zamandır. Elde yok avuçta yok. Şimdi kim bakacak onlara?”  İri yarı gövdesiyle divanı kaplamış, rüzgârda kalmış boş salıncak gibi sallandı. Derin derin iç geçirdi. İşaret parmağını burnunun altından geçirdi; “Buraya kadar doluyum,” dedi. Polisler onun dertlerine ortak oluyormuşçasına, kısa, kesik yanıtlar veriyor, her anlattığına kulak kabartıyor, tüm eşyaları alt üst ediyorlardı. Midemde bir ekşime hissediyordum ve her an karşı koymaktan korkuyordum. Annemi duydum; o kadar çok sözcüğü öylesine bir hızla diziyordu ki ben yutkunma ihtiyacı hissediyordum. Boğulacağım sanki. Onun savunma düzenini bozacağım diye de ödüm kopuyordu. Daha iyi bir fikrim yok, onu zora sokmayayım bari. Kollarını açarak, anlattıkları bana kesinlikle inandırıcı gelmese de, bunu can havliyle yapıyora benzese de… Bir yel değirmeni… Gözleri göğe fırlamış, bir yel değirmeni… Kollarını açmış… Bu akıma kapılmaya karar veriyorum, kızım içeride uyuyor… Kuşkusuz bir çıkış kapısı olmalı ama anahtarı hani? Annemin yarattığı rüzgâr işe yarayacak mı? Çıkış kapısını açacak mı? Şefleriyle göz göze geldik, avizeden düşen dairesel bir ışığın altındaydı, ter kokuyordu. Yatak odasının kapısına kısa bir bakış attı. Nabzım göğüslerimden süt olmuş akıyordu. Tomsonlarını alıp gittiler.  Ummadığım bir anda radyoda çok sevdiğim bir şarkı çalıyordu sanki… Annem eliyle karnını bastırdı, ağzı açıldı ama ses çıkmadı. Divandan yavaşça kalktı, altına gizlediğimiz son parti kitapları banyoya taşıdık. Hiç konuşmadık. Önce biz yıkandık sırayla, uyanınca da kızımı yıkadık. 

Peki ne anlamı var öyleyse

Bunca yolculuğun

Alkışlarla irkildim Aragon’un şiiri bitmişti. Okuyan arkadaşın şerefine kadeh kaldırdık.

-Daldın be doktor, nerelerdeydin?

-Bin dokuz yüz seksenlerde.

-Değişen bir şey yok, hadi şerefe! 

***

KETHÜDA

Tuz Saraylar’ın Günahlar bölümünden  Kethüda öyküsüne geldi sıra.  Fil Sami’nin “Kethüda’ya verin bunu!” diye gürleyerek,  delikanlıyı gönderdiği Kethüda’yı tanıyacağız. Bu arada Kethüda, Osmanlı döneminde, varsıl kimselerin ya da devlet büyüklerinin buyruğunda çalışan, onların birtakım işlerini gören kimselere denirdi. Bu öykünün kahramanının da lakabı böyle. Ne gibi işler yaptığını şimdi öğreneceğiz.

undefined

Boyacı çocuk, fırçasıyla boya sandığına tram-tak, tram-tak vurduğu sırada trafik polisinin düdük sesi çelik bir tel olup ileri fırlıyor. Taşıtlar durduğunda, kalabalık karşıya geçmek üzere dalgalanıyor.     

            Kethüda, Oltu taşından tespihini tırnaklayarak, aceleden yanaklarının içini çiğneyerek yürümeye başlıyor. Ama peltenin içindeki karıncadan farkı yok şu an, elden ne gelir. Az önce önünden geçip giden atılgan mobilet gibi ortalığı yırtıp parçalamak istiyor ama… (Ve la havle vela kuvvete illa billahi aliyyil azim,) Hafakanlar basmış , derin derin nefes alıp iç geçiriyor.   Gökte bir ak bulut. Bordo renkli ağaçların üstüne üfürülüp dallarına takılmış. Ağaçlar apartmanlarca budanmış. Apartmanların antenlerle bağırları delinmiş. Önde bir yerlerde yürüyen bir kadının güzel ensesi, kolyesi, kulaklarının arkadan görünüşü ve sallanan küpeler. Kethüda dudaklarının havada uçup bu enseye yapışmasından korktuğu için dikkatini çeken bir naylon torba hışırtısının nedenini arıyor. Poşeti tutan romatizmalı parmakları; yaşlı ve çirkin kadını gözünün kuyruğuyla süzüyor. Sonra burnu parlayan kendi ayakkabılarına bakıyor. Önündeki adamın ceketinin omuzları kepek dolu. Trafik polisinin elleri tekrar havaya kalkıyor. Kethüda karşı kaldırıma basıyor. Polisin sakal ve bıyık kökleri yeşermiş. Dudakları öfkeyle üflüyor, düdük tekrar ötüyor.  Taş yapıların etek uçlarında trafik tekrar homurdanıyor. Boyacı çocuk sandığına gelmiş bir müşterinin paçalarını kıvırıp ayakkabılarına boya sürmeye başlıyor.  Kethüda tespihini öbür eline alıyor ve kendini pelteden kurtarıyor. Şimdi devasa bir kentin, ölümün ava çıktığı sokaklarında değil, insanlar ve taşıtlardan oluşan bir tünelin içinde yürüyor. İki yanından yatay çizgiler halinde hızlı araçlar, yüksek sesler, türlü kokular, rengârenk görüntüler akıyor…

            Yaşlı adamın bastonu, gözlükten yansıyan ışık parçası, ıslakmış gibi parlayan kiremitler, simit kokusu, kim bilir kaç gündür yıkanmamış saçlara sinmiş toz kokusu… Yol nesneleri hızla üzerine geliyor olmasına rağmen sinema perdesinin zararsızlığıyla yanından geçip gidiyorlar. Tabela, kol kola girmiş tüm telaşa inat ağır yürüyen yaşlı çift, elektrik direği, durak, çöp bidonu, çöp kokusu, reklâm panosundaki karının kıçı, döner kokusu, çukur…

            -Nasıl işler iyi mi?        

    -Allah bereket versin be ağabey…

 Çukur, üst geçidin ayağı… (Bu nasıl olabilir? Yerimizi düzenimizi bilen biri mi var?)

Genellikle şehirden çok uzakta sahipsiz evlerde oluyorlar. Derhal camlara duvar örülüyor, dışarıyla ilgisi tümüyle kesiliyor. Yalnızca uyumak için orada bulunuluyor. İçeride her zaman sığabileceğinden daha fazla kişi oluyor ama boş bir evden daha ıssız bu insanlar; onları korku ıssızlaştırıyor.  (Yoksa geçen akşamki şu hırsızı cezalandırma işinden ötürü mü öç almaya kalkıştılar? Olabilir mi?)

            Bir döşek, bir örtü ve bir yastıktan fazlasını edinmek, başkasının yatak yorganına göz koymak ev kuralına aykırı. (Yasakları çiğneyene ne olacağını göstermek gerektir. )

            Yerlere ateşten konfetileri döke saça kaynak yapan tabelacı,  şık giyinmiş sarışın kadının ayak başparmağı. Şişko bir adamın göğüs kılları ve kopmak üzere sallanan gömlek düğmesi… Kaptan Birahanesi. Akşam hâsılatları denklenmezse Kaptan Birahanesine de File Çoraplar Night Clup’a da gidilemiyor. Orada adama karakaşı kara gözü için muamele yapmazlar. Cüzdanına bakarlar. Şerife “benim parfümüm dahi şu kadar canım” sohbetine başlayınca söyleyecek söz bulamazsın. Kısa boylu ve biraz kart ama Kethüda’ya âşık. Yalnız şu yeni gelenlerden arabesk söyleyen bir kız var- adını unutuyor hep, muhakkak öğrenecek- bitirim bir şey.  Şerife, ‘eğer başka karıya bakarsam, karının yüzüne bu âlemde usul olduğu üzere kezzap atarım,’ dedi. Atarsa atsın. Ben bir tadına bakayım onun ama Şerife’yi nasıl uyuturuz bilmem… Kart karı, kart pavyon kargası. Yapamaz, cesaret edemez ama belli mi olur…

            Hırsızlığın cezası da kezzap damlatmaktır.  Hırsız bir masanın üstüne bağlarsın. Ağzına tıkaç… Bu cezayı herkes izlemek zorundadır. Genellikle kollara ve bacaklara damlatılır ve yaralar tedavi edilmez, kendi haline bırakılır. Acaba seyredenlerden biri, belki de bir kaçı… İş mi çeviriyorlar? Ama nasıl korkmazlar? Bu güruhun Allah’ı Kethüda! ( Bunu her fırsatta onların kafasına sokmuyor muyum?)  

            Deri dükkânının kokusu, şile bezi giysilerin nakışları, aktardaki baharat kavanozları, parfüm satan kız, Ziraat Bankası tabelası, dondurma şemsiyeleri.

            (Yoksa bunlar korkuyor gibi yapıp arkamdan alay falan mı ediyor?)

            Beton çiçeklik, rengârenk enine çizgilerden bir kadın bluzu ve memeleri, rugan kız çocuğu ayakkabıları, deri ceket kokusu, sigara kokusu. Kızgın kornalar, çalan cep telefonu, bir inşaattaki beton kamyonunun homurtusu…

Kulakları, değip geçen sesler değil öfkesinin davullarını duyuyor. Kethüda hızla yürüyor… Çok yıllar önce biri ona şunu söylemişti; “Ulan Kethüda gibi adamsın be!” Bu sözcüğün anlamını öğrenmiş değil ama konuşmasının biçiminden bu zatların sarayda önemli işler yapan biri olduğu sonucuna vardığından kendine bu adı taktı.

            Altın yaldızlı boyalar ve yüksek voltajlı ampulleriyle çocukluk düşlerine benzeyen parlak dev; atlıkarınca şimdi uykuda. Büyüklerin binmesine de izin veriliyor. Ama hangi neşeyi nereden alacakları belli değil; gişede sadece bilet satıyorlar.

            “Suçu işleyen cezayı beklesin!”  bağırtısı. Herkes titredi. Biliyorlardı ki sadece suçlu değil, o sırada onun gözüne takılacak, herhangi biri de beklemeliydi. Rasgele birini parmağıyla çağırmıştı.

(İlkin dalga geçtiğimi düşünüyorlardı. Ölen hariç! Daha göz göze geldiğimizde öleceğini biliyordu o namussuz!)

            Akşam hâsılatı bir türlü denklenmiyordu. “Canıyla öder!” demişti Kethüda. Konuşurken dudaklarını kullanmamak huyu vardı. Nasıl beceriyordu bilinmez ama o genizden gelen ses, insanların tüylerini diken diken etmeye yetiyordu. İşte o gün iki çocuğun kaval kemiklerini vura vura ufalamış, ter içinde nefes nefese bağırmıştı;

            “Hah şimdi daha iyi sermaye oldunuz bak!”

Belden aşağıları bir solucan kuyruğu kadar çaresiz çocukların pantolonlarını çıkartmıştı.

            “Evet işte bu! Ben ne dersem o olacak! Pis bilmem neyinize kadar her şeyiniz Kethüda’nındır! Anlaşıldı mı?! Kırık bacakla dömeleceksiniz diyorsam dediğimi ikiletmeyeceksiniz! Kes! Bağırmayın! Yoksa daha beter yaparım! Öldür beni diye yalvartırım! Ötekiler de seyrederken geberirsiniz!”

Hızını alamamış o şaşı gözlü yaratığı parmağıyla çağırıp…

            Kethüda kirli saçları alnını vura vura hızla yürüyor. Kızılay Kan Merkezi tabelası, ona aslında ne iyiliksever bir adam olduğunu düşündürüyor! Bu çocukların ailelerine ben bakıyorum be! Bunları da yediriyor, barındırıyorum. Eee, daha ne? Her Allah’ın sabahı yaz demeden kış demeden uygun yerlere arabayla taşımıyor muyum? Gün içinde başlarına bir şey gelmesin diye kontrol etmiyor muyum? Başkalarıyla itiş kakış olunca kurtarmıyor muyum?

            Yine her zamanki, toprak altından çıkıp gelmiş gözleri,  yosun sakalla kararmış yüzü, yine her zamanki köpüklü deve salyasıyla geviş getirerek yürürken gösterdiği dişleriyle kalabalıkları yarıyor…

            (Ne oluyor bu çöplere? Birer ikişer kaçıyorlar mı yoksa? İrfan, Musa, Hilal, şimdi de Pis Fırça! Vay canına! Torbada delik var ha? Kethüda’yı enayi yerine koyuyorlar! Kayışa çekiyorlar ha! Ben bilirim yapacağımı!)

Uzaktan görüp hızla geride bıraktığı algıları, çiş kokularının olduğu noktadan dönmesini emretti. Hışımla dar mı dar bir ara sokağa saptı.

            Hiç alışıldık bir şey değildi gün ortasında toplanıp eve geri getirilmişlerdi. Demir kapı gürültüyle ardına dek açıldı ve yeraltı tanrısı dünyayı titreten sesiyle bağırdı; İrfan nerede? Musa, Hilal nerede? Pis Fırça ne-re- de?!”

544 ve 545 SOLUCANLARI

Tuz Saraylar’ın ilk bölümü Günahlar’dan üçüncü öykü, 544-545 Solucanları. Öykü adını dilencilikle ilgili yasa maddesinden alıyor. Bu bölümün ilk öyküsü Güneş ve Çiçek’tir.  İkinci öyküsü Fil Sami’dir. Bir yap bozun parçaları şeklinde dilenci mafyasını farklı açılardan ele alan Günahlar bölümündeki öykülere devam edeceğiz. Kethüda’yı merak edenler biraz daha bekleyecekler. Şimdi birinci öyküdeki patron Lale Hanım’ın avukatı girip çıkacak öyküye. Önerisi ise… Okur tahmini bekleyen öyküler… Tuz Saraylar…

undefined

Osman Bey, canı sıkılarak başını çevirdi. (Her köşe başına, bunlardan bir tane yapışmış durumda. Çirkin, pis, sakat ! Alt geçitler, üst geçitler, cami avluları, kutsal günler, kutsal olmayan günler bu kahverengi solucanların saldırısı, kuşatması altında! Bütün ömrüm bunları küremekle geçti gibime geliyor !.)

         “Bütün ömrüm bunları küremekle geçti Şükrü!”

          “Haklısınız amirim, bizim de olacağımız o…”

            (Bu kıvıl kıvıl şeyler kimi daha kürekteyken kayıp gidiyormuş, kimi koyduğum kutudan kaçıyormuş… Oysa bana daima azalıyorlarmış gibi gelmişti. Gençtim demek ki. Derken arkamı döndüm, emekli olurken hayal kırıklığı!  Üstelik üremişler, üstelik evrim geçirmişler! )

         “Bu ne biçim şey yahu! Hani biz zenginleştik, geliştik?  Birinci Cihan Savaşında, Kurtuluş Savaşından sonra bile bu kadar sefil süfelayı sokakta bulamazdın, biliyor musun Şükrü? Çünkü o zaman insanlarda gurur vardı, gurur! Şimdi her şey naylon!”

         “Doğrudur amirim.”

            (Hiçbir şeye saygıları yok aslında. Duygusuz ak gözlerle akla gelmedik duaları, bedduaları peş peşe sıralayıp insanların kulaklarından gözlerinden girip beyinlerinde yer ediyorlar. Sonra bizim yufka yürekli insanımızın vicdanı dile gelip vır vır etmeye başlıyor. Sınava gireni, bir dileği olanı, başına bir şey gelmesin diye korunmak isteyeni… Bu yamuk, çarpıkların, bu miskilerin dualarından hayır bekliyor… Solucanlar ! )

         “Onun böyle bir yeteneği olsa kendine hayrı olur a cahil!”

         “Ne buyurdunuz amirim?”

         “Kendilerine hayırları yok kime ne hayırları olacak be Şükrü! Allah için para ediniyorlar ama. Sen ben ay sonunu zor getiriyoruz, o öğrenci simit parasını veriyor ama onların altıncıkları artıyor ha artıyor…”

         “Valla doğru efendim.”

         Şapkasını sinirle masaya fırlattı. Üniformasının düğmelerini açıp kaygılı ve sinirli ellerini beline koydu. (İnsanların gezindiği her yerde barınıyorlar. Gözlerinin aklarını göstere göstere dilleri dışarıda,  yerlerde sürünenlerini mi ararsın, kolunu kırmış öyle gezenini mi, ağzından salyasını akıtanını mı? Yok, efendim kan kanseri olanı mı?)

         “Ne senaryolar,  akıl alır gibi değil yahu! Hatırlıyor musun, sivil gezerken bizi tanımayıp da oğlum kan kanseri, raporu var, diye yanımıza yaklaşmışlardı da güneş gözlüklerimizi çıkarınca donup kalmışlardı.”

         “Bilmez miyim amirim, karı koca olmadıkları gibi, çocuk da kiralıktı… Herkes enayi, bir onlar akıllı…”

          “Ama ne.”

         “Yalnız amirim, lâf aramızda hâlâ ortalığı dolandırıyorlar, bilmiş olun…”

         “Yok canım, hâlâ mı?”

         “Emin olun efendim. Şimdi iş yerlerine gidiyorlarmış. Bir yolunu bulup patronların yöneticilerin adlarını öğreniyorlarmış. Sonra illâ ki bilmem kim beyle görüşmeye geldik, biz memleketlisiyiz falan filân bilirsiniz işte…”

         “Sen ne karıştırıyorsun onu?”

         “Aletin zoruna bak ya, bu düğmede bir şey var herhalde…”

         “Alet deme şuna Şükrü!”

         “Pardon Amirim.”

            (Ah bu bana kendimi çok yorgun hissettiriyor! Hayatım başıboş bir uçurtmaymış ama haberim yokmuş. Bir uçurtma ne işe yarar ki? Eğlencelik! Rüzgârın, çocukların maskarası. İpini tutar havalandırırsın. O uçtuğunu sanır. Belki kuşgillerden sanır kendini. Ama ipini sarıp aşağı çekiverirler. Yahut rüzgâr ondan sıkılır.  Ama Tanrı biliyor, bugün ipimi koparmak isteyen bir uçurtmayım… Yakalayıp kayıt altına aldığın kaç kişi? Ailecek, köycek bu işi yapan var. Adam mı var elimizde tesis mi?)

         “Mahkemeye çıkarıyorsun; valla billa yapmayacağım, diyor salıveriliyor.”

         “Yapmayın müdürüm, sizin bir suçunuz varmış gibi aaa.”

            (E, o zaman mahkemeye çıkartmaya ne lüzumu var? Bizim çocuklar da böyle düşünüyor zaten. Yargıç ne yapacak? En fazla 544–545 den bir hafta, bilemedin bir ay hapis verebilir.  Hapis etsen ne olacak, alıp ıslah ediyor musun? Yooo. Salıyoruz sokağa. Olmadı şehir sınırına bırakıyoruz! Yazık harcadığımız benzine, yazık koşturup duran adamlarımın nefesine yahu!)

         “Yazık bize Şükrü! Benzin parasına yazık!”

         Şükrü amirini sakinleştirmek gereği duydu; “Amirim içecek bir şey ister miydiniz?”

         “Sen en fazla kaç para saydın, söyle bana Şükrü?”

         Şükrü sustu. Soru beklenmedik anda geldiyse altından bir sıkıntı çıkabilirdi. Ya da kendisini cezalandırmak için amir bazı konuları şahsa doğrulatır, sonra açıklayıcı konuşurdu. Büyük miktar söylese, başı derde girebilirdi, az dese, altında ne var bilmiyor ki… Nasıl bir sorun vardı da konuya buradan giriliyordu?

         “Saydın mı derken Amirim?”

         “Bırak maaşını, o bir şey etmez. Hayatında eline alıp sıcak sıcak saydığın en yüksek para ne kadar, diyorum. Böyle bir para geçti mi eline?” 

Osman Bey, amaçsızca ceplerini karıştırıp durdu.

         “Eee, şey hayır.”

         “Ya, gördün mü, kaç yıllık zabıta memurusun?”

         “On yıl.”

         “İşini sever misin?”

         “Amirim, bana bir şey anlatmak istiyorsunuz ya, hata edi’cem diye…”

         “Etmezsin, etmezsin. Bunların her biri senden benden fazla kazanıyorlar Şükrü! Kusurlu, aramızda olmaması gereken, hastalıklı bir güruh! Ama sağlıklı, dürüst çalışan insanların ekmeklerinde gözleri var! Onların da onları çalıştıranların da!”

         “Evet Amirim. Ama siz çok sinirlendiniz bugün. Tansiyonunuz falan şeydicek diye korkuyorum efendim. Aman lütfen. Tam emekli olacağınız rahat edeceğiniz zamanda …”

         “Sen ne demek istiyorsun?”

         “Hastalıkla uğraşmayın demek istiyorum efendim.”

         “Haa, öyle söyle.”

         “Siz ne anladınız ki?”

         “Boş ver!”

            (Git diyor mafya, senin yerin şu, ondan sonra şu kadar da para getir akşama. Parayı denkleştiremedin vay haline. Ağır işkence. Naylon eritip damlatıyorlarmış naylon!)

         “Hatırlıyor musun Şükrü, bir gün çöp sahasında birini bulmuşlardı. Kimlik falan da yok. Geçmiş olsun. Tabi para denklesinler diye her yolu deniyorlar. Olmadı sırf gözdağı vermek için cırt, öldürüveriyorlar! Tam bir suç makinesi işte! Naylon eritip damlatıyorlarmış etlerine böyle böyle biliyorsun sen…”

Şükrü gülmeye başladı. Kendini tutamıyordu. Osman Bey ters ters;

          “Sinirin mi bozuldu ne Şükrü?” dedi.

         “Adamın kimliği tespit edildiydi amirim.  Şu çöptekinin. Adı Hayati Kopya’ydı.”

Osman Bey, gerdanını ve yanaklarını sarsarak. “Hadi canım,” dedi.

         “Valla Amirim.” Boğazını kazıyıp öksürdü, toparlandı.

         Osman Bey, masanın üstünde duran ağaç oyma kalemlik, pirinç isimlik, dosyalar ve evrakları bilinçsizce yokluyor, kaldırıyor, başka yere koyuyor bir yandan durmadan düşünüyor ve düşüncesinin devamında konuşuyordu. Onun elini izleyen Şükrü, pirinç isimliğe doğru eğilip bıyıklarına düzgün mü diye baktı;

         “98’deydi sanırım. Sonra da suç geometrik olarak artıyor zati. ” Anlamsız konuştuğunun farkındaydı ama Osman Bey’in kendisini duymadığından emindi.

Müdür, geometrik sözcüğünü yakalamış, bu ona bir araştırmayı çağrıştırmıştı. (Üniversitelerden biri araştırdı işte, bunların dünyasında dolaşan para tekstil sektörüne denk. Toplayıp salıyorsun, toplayıp salıyorsun! Gönder bakayım taş kırmaya! Zaten çoğu sağlam, sakat numarası yapıyor. Anında düzelip tövbeden gelmezlerse ben bu üniformayı çıkarırım! Adamlar mesaiye gider gibi pöh!)

         “ Adamlar mesaiye gider gibi arabalı, dağıtılıyor, bırakılıyor Şükrü! Bu nedir yahu?! Bulabildiniz mi şimdiki yerlerini?”

         “Yok, bulamadık Amirim.”

Sustular. Sonra Osman Bey; “Felçli, doğuştan sakat olanları ailelerinden kiralarken iki misli ücret veriyorlarmış!”dedi birdenbire.

         “Doğrudur Amirim.”

         “Hay Yarabbim, bunlar da ana baba işte!”

(Şimdi de bu kiralanan, satın alınan, kaçırılan dilenciler yetmezmiş gibi başka ülkelerden de geliyorlar! Bu kadar itip kakma, taciz, sonra ne oluyor? Öööc, öç diye ulumaya başlıyorlar!  Öcünü gidip seni pazarlayandan alsana! Toplumdan alıyor! Çanağına sıçan cinsi bu yani! )

         “Çanağına sıçanlar bunlar anlıyor musun? Tam da araştırmacıların dediği gibi ‘en üst düzeyde öç alıyorlar’ diye yazmışlar, okudun mu o raporu sen?

         “Yok, Amirim şey’demedim. Şey raporunu dediniz değil mi?”

         “İki saattir burada sosyeteyi konuşuyoruz sanki Şükrü! Ben ne yapıyorum? Araçlarla toplayıp kampa getiriyorum, kimlik bilgilerini al, cebindeki paraya valilik kasası adına el koy, onları kadın ayrı erkek ayrı odalara tık! Efendim? Odayı kokut, aç kapıları sal dışarı! Önemsiz işler yüzünden ömrümü çar çur ediyorum!”

       “Artık üstlerinde fazla para da çıkmıyor Amirim. Gözetleyiciler alıp alıp gidiyorlarmış.”

         “Pöh, sen de o toplama odalarını kokuttuğunla kalıyorsun, hadi temizlet, ilaçlat! Yazık bu memlekete yazık Şükrü! Bu iş böyle olmaz Şükrü. Bu işin önünü kesmeli. Adamlarımın hayatlarının anlamı kalmıyor bir, ayakaltında bir sürü pis insan iki, millet Allah Allah derken, hiç çalışmadan ceplerini dolduruyorlar bu da üç! Bu işe bir çare… “ Durdu. Sonra; “ İnsanların yakasına yapışıp bu yaratıkları beslemeyin, diye avaz avaz bağırasım geliyor! Bunlar ıslah mıslah olmaz kardeşim!”

(İşe yarar organlarını dokularını alıp kalanı tahtalıköye posta! Bir tinercinin ıslah edilmişinden ne olur? Ha? Cinayet işliyorlar, soygun yapıyorlar, eee sonra? Kendinde değilmiş… Al parçaları, bitir işi… En iyisi bu!)

Memur amirini giderek ışığı sönen bir yağ kandili gibi görmeye başlamıştı ki yağ kandili aniden parladı; “Bir çaresi olmalı!”

Şükrü yerinden fırladı; “Emredin amirim!”

         Tam o sırada kapı tıkladı, şık takım elbiseli, uzun mu uzun boylu, şişman, gâvur dağı heybetiyle yabancı biri içeri girdi:

         “Osman Bey, randevusuz geldim, özür dilerim.”

Osman Bey, kendi, kendine konuşmasını ve Şükrü’yle konuşmasını kesmek zorunda kaldığı için hiddetle; “Eveee?” dedi.

Daha “t” harfine sıra gelmeden misafir ona;

“Şu dilenciler konusunda size bir önerim olacaktı” dedi.

Osman Bey bir an donup kaldı. Adam, bu suskunluğu sözüne devam et şeklinde yorumladığından; “Ben bu kentin güzelleştirilmesi ve… Temsil ettiğim grup, ah adım Sami, Avukatım.”  Kartvizitini uzattı.  “Yalnız görüşmemiz mümkün müydü?”

Sanki Tanrı Osman Bey’i duymuştu ve bu misafiri Avukat Şişko Bey Sami’yikapısına bırakıvermişti. (Bu kadar olur!)

         “Elbette, “dedi keyifli ve özenli bir sesle. “Size ne ikram edeyim?”

Yürüyen dağ büyük misafir koltuğunu tamı tamamına doldurarak büyük bir bardak su, bir bardak da meyve suyu istedi.

FİL SAMİ

Serap Gökalp’in Tuz Saraylar kitabından…

Delikanlı olacaklardan habersiz sessizce bekliyor. Parmakları, kirli sarı saçlarını çalımla tarayıp gömleğinin yakasını toparlıyor.

            Yüzündeki meydan okuyuşa karşın gözleri testekerlek. Fil Sami’nin neler düşündüğünü anlamaya, beklemeyi ve sessizliği kısa, kesik hareketlerle doldurmaya çalışıyor. Bilmediği Fil Sami’nin de delikanlının ne düşündüğünü hesaplamaya çalıştığı… Ama onun sessizlikle herhangi bir sorunu yok besbelli.

İçeri girmeden önce ona ayakkabılarını çıkartmışlar, mavi hastane naylonları giymesini söylemişlerdi. Ve sakın hiçbir yere oturmamasını. Yere bile. Şimdi delikanlı, fötr şapkası ve takım elbisesi olmaksızın adamın yaşlı durduğunu düşünüyor. Yaşlı, yani güçsüz. Adamsa karşısındaki delikanlıya bakıyor ve kendi gençliğini görüyordu. Babasının karşısında duruşu tam da böyleydi. Şimdi ikiye bölünmüş ruhuyla iki Sami karşılıklı duruyordu. Bir yarısı şimdiki Fil Sami’nin kılıfında babası, diğer yarısı bu kayış gibi çocuğun kılıfında genç Sami. Sıkı çocuk ve Fil Sami onun aklını okumuştu evet; kendisini yaşlı bulduğunu anlamıştı. Bu onu sinirlendirdi. Giysilerinin avantajından yoksunken kendini rahat hissetmezdi.  Gözünü delikanlıdan ayırmaksızın kurutulmuş meyvelerle dolu tabağa elini daldırdı, birkaç zencefil şekerlemesini ağzına attı. Eski Yeşilçam filmlerinin kötü adamlarından biri… Ağız şapırtısı, sinir bozucuydu. Yumuşak, kaplayıcı bir canavarın koca bir koltukta yayılmış oturması delikanlının içini daraltıyordu. Bir yandan kaçınılmaz olarak ağzının sulandığını hissediyor ve sıklıkla yutkunuyordu. Yumuşak bir duygu asılı kalmıştı. Yumuşak ve yıldırıcı.

            Bir süre sonra kuru incirler, kaysılar, zencefiller ve –delikanlı bilmiyor işte- bitti, Fil Sami, kâğıt bir mendille ellerini temizledi. Vücuduna göre küçük, mayalı hamurlara benzeyen ellerini, etleri içine gömülmüş tırnaklarını dikkatle inceledi. Hiç acele etmiyordu.  Kendini kaptırdığı, ruhun ayrılıp uzak yerlere gitmesi, görünmezlikle her şeyi ve herkesi gözetleyebilme yetisine benzer bir duyguyla babasını ve kendi gençliğini izliyordu.  

Delikanlı yine yutkundu. Tırnağını taktırıp kazımaktan kendini alamayıp yüzündeki bir sivilceyi kopardı. Sonra daha önceden yolunmuş yerlerin kabuklarını kopardı. Bazıları kanadı, farkında değildi, içindeki daralmaya çözüm bulmaya çalışıyordu. Ama bu saçmaydı. Birini harcamak isterlerse doğrudan harcarlardı, niye çağırıp konuşsun ki? “Fil Sami aslında kötü biri değildir. Kimseyi öldürttüğü falan duyulmuş değil… Adam avukat…”

            Sokakları polo şapka, kötü kokulu giysiler ve yumuşak ayakkabılar olarak her zaman hızla arşınlamaya alışkın delikanlı yerinde durmakta zorlanıyordu. Yine adamın yaşlı ve güçsüz göründüğünü düşündü. Fil Sami onun ne düşündüğünü yine anlamış olmalıydı. Ayağa kalkıp ellerini arkadan bağlayarak pencere önünde durdu, boy ve kilonun yararını geri aldı. Işık içine gömüldü şimdi ve nedense çocuk kör olacağını düşünüp kolunu gözüne siper etti. Fazlasıyla aydınlıktı oda bu yüzden… Karanlığa, şapka gölgeliğine ve gözlüklere alışkın birinin tüm koruma güdülerini paramparça ediyor ve kendini çaresiz hissettiriyordu.  Fil Sami’nin iki metreye yakın boyu ve yüz kilodan fazla karaltısı da bu duyguyu perçinliyordu. .

            Kapı yavaşça açıldı. Yer çekimine direnemeyen zavallı kaşları ve yanaklarıyla başörtülü bir kaz odaya girip iş yapmaya başladı. Kapı pervazlarından eğilerek geçen adamı da onun karşısında Cin Ali gibi kalan çocuğu da görmemiş gibiydi. Boş tabağın yerine koca bir tabak kurutulmuş meyve daha bıraktı. Küllükleri temizledi, cam masanın üstünü ıslak bezle sildi. Hizmetçi kaz beyaz giysileri ve portakal rengi terlikleriyle çıkıp gidince sessizlik yine oraya buraya çarpmaya başladı. Zorlu bir korunma isteği oluştu delikanlıda; “Böyle deli sessizliklerin sana ne zaman çarpacağını seni ne zaman sessizleştireceğini bilemezsin,” diye düşünürken telefon ziliyle irkildi ve kalp atışları arttı. 

            Fil Sami tekrar çalışma masasına döndü. Koltuğunu arkaya yatırdı;

             “Efendim Lale Hanım?” derken gözlerini delikanlıya dikmişti. Duydukları yüzünden karşısındakini lime lime etmeye hazırlanıyordu.  Homurtular dışında hiçbir şey konuşmadı ve telefonu kapatıp dilinin üstüne yapıştırdığı kürdanı parmaklarının arasına alıp geviş getirmeye yarayan, kalın, sağlam ve sarı dişlerini karıştırdı. Hiç beklenmedik bir anda; “ Sen kiralıklardan mısın?” dedi. Normal sesle sorulmuş olmasına karşın bu sözler delikanlıyı irkiltti. Avukat yarattığı etkiden memnundu. 

“Evet.”  

Kendi başına çalışıyormuşsun he?”

            Gencin duyduğu, söylenen cümlenin kendisi değildi. Söylenişi, bekletilmesi, odanın çıldırtıcı aydınlığı, pahalı eşyalar,  kaza benzeyen hizmetçinin onlar sanki saydam yaratıklarmış gibi odaya girip işini tamamlayıp çıkıp gitmesi, tüm boşlukları dolduran sessizlik, sessizliğin içinde çekiç sesine dönüşen ağız şapırtıları… Bu cümledeki vurguyla birlikte dehşet olup içine fışkırmıştı. Fil Sami ona bakıyordu. Bu bakışın hayırlı bir bakış olmadığını söyledi içinin sesi ve delikanlı kıpırdandı. Bir şeyler söylemesi gerekiyordu;

             “Yok abi, valla billa yalan. Kim çıkarıyor bu lafları? Ben ne kazanıyorsam… Hem zaten üç kişiyiz… Öyle bir şey olsa… Hem niçin yapa…” Hızla ve çaresizce birbirinin ardına dizilmiş sözcükler derin suskunluğa çarptıkça, yerlere dökülüp paramparça oluyordu. Bunu anladığı anda dehşet geri tepti ve beynine yapıştı.             Fil Sami onu kesinlikle ciddiye almadığını gösteren bir mimikle; dudaklarını iki yana ve aşağıya yayarak: ”Kes!” dedi kısaca.     Sustu. Adam bir erik kurusu, alıp fırlattı.

            “Kaç para buldun bunun üstünde ?” dedi. O ana kadar sessiz bekleyen Parmaksız, sarı benizinden umulmayan çevik bir hareketle kuru yemişi tuttu.

            “En son bir kadın çantası getirmişti” dedi.

            “Paraları tamı tamına Mehmet’le sayıp vermedik mi?” diye atıldı delikanlı. Şakaklarındaki hardal rengi saçlar terden parlıyordu.

            “Paralara dokunmamış. Ziynetleri iç etmiş.”

            Fil Sami, çukur porselen tabağa elini daldırdı. “He?” dedi, öyle mi, anlamında,  ağzını doldurdu tekrar.

            “Ya Parmaksız Abi, yanlışın var bak. (Yalan söylüyorsun diyemiyordu) Yanlış biliyorsun bak. Ziynet filan kim uyduruyor bunları?”

Parmaksız ona hiç bakmadı. Erik kurusunu dişleyip; “Dört bilezik, bir tek taş yüzük, bir çift pırlanta ve elmaslı küpeyi kuyumcu Adnan’a götürmüş.”

Fil Sami ağzındakileri bitirdi tekrar tabağı avuçladı; “Adnan’ı ne biliyor?”

            “Bir kere mal götürmüştü,”dedi Parmaksız.  Çekirdeği koyacak yer aradı, bulamadı,  avucunda tuttu, sonra da cebine koydu: “Adnan demiş ki, Parmaksız’ın haberi var mı? Var, demiş bu. Ben birini gönderirsem haber veriyorum ya. Öyle dank diye gidince… Cesaret edemez diye de düşünmüş… Allah’tan bana sordu…”

            Fil Sami: “Kayış gibi, kayış gibi de bizi de kayışa getirmeye kalkıyor ha?” dedi sarı dişlerinin arasından. Bu cümle delikanlıyı artık yere kıvrılıp bırakılmış bir kayışa döndürdü.

            “Ben sana diyeyim Parmaksız, o yanındaki zurnayla peşrev olmaz tamam mı? Ben adamı gözünden anlarım. Ben insan sarrafıyım. ”

            Doğru söylüyordu. Avukatlığının dışında yaptığı işi; “Akdeniz ülkelerine ulaşmak isteyen Afrikalı, Asyalı kardeşlerimize yardımcı oluyoruz” diye övünerek söylerdi.Sonra kıyı korumanın işi çok sıkı tutmasıyla bunu yapmaktan vazgeçtiğini açıkladı ve o günden beri fakir ailelerin çocuklarına dadandı. Yaşı, cinsiyeti fark etmiyordu.  Adana pamuk tarlaları için bir zamanlar oluşturulmuş çocuk pazarını dâhice buluşuyla geliştirmişti. “Çünkü buranın insanları çok ürüyor kardeşim,” diyordu şişman dudaklarını şişirerek. Onlara, kulaklarından tutup havaya kaldırılmış tavşanlara bakar gibi bakıyordu. “Eleman bol. Devamı da var. Eeee, o zaman bu durumu değerlendirmek lazım. Avrupalı yapmıyor mu sanki…”             Çocukları kiralıyor, satın alıyor, olmazsa kaçırtıyordu. Topladıklarının içinden ilkin sağlam, çevik olanları Parmaksız denilen usta yankesici için ayırıyordu. Bir kısmı sokaklarda sakız mendil satar görünümünde para karşılığı habercilik, ispiyonculuk yapıyordu. Fuhuş için kız ve erkek çocuklar, genç kadınlar da ayrılınca geriye Kethüda’ya verilecekler kalıyordu.

            Sağ elinin başparmağı cebe girip çıkarken takılmasın diye zamanında ustası tarafından kesilen Parmaksız, teslim aldığı çocukların her şeyinden sorumluydu. İhanetlerinden de… Yine sessizlik balon olup şişmeye başladı ve yine Fil Sami kuru meyvelerini dikkatle ağır, ağır yedi bitirdi. Yine ellerini temizledi ve bıkkınlıkla iç geçirerek kısık bir sesle kararını bildirdi; “Kethüdaya verin bunu.”

            Çocuk kalbine bıçak saplanmış gibi haykırdı;

“Hayır! Bu çok fazla! Bunca zamandır size dünyanın parasını kazan…”

BEYNİN VE SANATIN CİNSİYETİ VAR MIDIR?

Beynimizin ürünü edebiyatı konuşmadan önce bir beyin fıkrasına ne dersiniz?

Hasta yakınları ameliyathanenin önünde bekliyorlarmış. Doktor üzüntülü ve yorgun bir yüzle dışarı çıkmış; “Kötü haberi vermek zorundayım” demiş. “Hastanızın kurtulması için tek çare beyin nakli yapmak. Sağlık sigortası masrafları karşılayabilir ancak organ nakli parasını ödemek zorundasınız.” Uzun bir sessizlikten sonra hasta yakınlarından biri “Bir beyin kaç paradır?” diye sormuş. Doktor; “Erkek beyni 5000 dolar, kadın beyni içinse 200 dolar ödemek gerekiyor,”demiş. Yine derin bir sessizlik olmuş , erkekler kadınlarla göz göze gelmekten kaçarak gülmemek için dudaklarını ısırmışlar. Olayın farkına varmayan bir erkek; “Neden erkek beyni bu kadar pahalı?” demiş.  Doktor cevaplamış; “Bu standart fiyatlandırma politikasıdır. Kadın beyinlerinin fiyatlarını aşağıya çekmek durumundayız çünkü o beyinler gerçekten kullanılmış oluyor.”

Bu fıkra çok rahatlatıcıdır.

Biz dişilerin, beynimizi kullanmamıza  bu denli engel olmasalardı dünyanın daha güzel olacağından kuşku duymamak gerek. Ama gerçekler farklı elbette.

Bağımsız hareket edebilen, sivri dilli, dik başlı ve becerilere sahip kadınlar sevilmez. Bunların bir kısmı edebiyatçı, bir kısmı bilim insanı oluyor. Orta çağda bu tür kadınlar cadı ilan edilirdi. 16.yy da  en iyimser saptamayla 100 bin kadının yakıldığı kayıtlarda yer alıyor. Neyse ki bizim kültürümüzde bu canavarlıklar yoktur ama Türk öykücülüğünün 117 yıllık geçmişinde kadın öykücüler sahneye ancak 1910 yılında çıkabiliyor. Halide Edip Adıvar’ın Harab Mabet’i ile.

1910—2005 yılları arasında  2760 öykü kitabından 278’nin kadın yazarlara ait olduğunu görüyoruz. Aynı zaman diliminde 750 öykücünün 81′ i kadın. Bu kadın öykücülerimizden en çok öykü kitabına sahip kişi 13 kitapla Tomris Uyar’dır.

1970′ lere kadar “yazar” tanımı bu tarihlerdeki feminizm etkisiyle “kadın yazar” tanımına dönüşüyor. Gerekçe olarak;

  • Bakış açısında kadının farklılığı (anaç, sevecen,duygusal,aydınlatıcı) öne sürülüyor,
  • Erkeklere oranla anlatma becerisinin daha gelişmiş olduğu söyleniyor,
  • Toplumsal yaşamdaki rollerinin giderek artmasının bu tanımı getirdiğini söyleyen var,
  • Eğitim düzeyinin artmasıyla çağın gereği  erkeklerin neden olduğu acılarla sorunlarda kadınların getirdiği olumlu bakış açısı ve tutumlar kadın yazar tanımını oluşturmuştur diyenler var.

Yine bir saptama var ki 1910 larda bir kadın için toplumda var olabilme koşulu erkekleşmiş olmayı gerektiriyordu. Sonra bu değişti “kadın duyarlılığı” kavramını karşılayacak aşk, acı, hüzün, milli değerlerin ana fikir olduğu yapıtlar ortaya çıktı. İlerleyen zamanda kadın öykücülerin yapıtlarında; Feminizm, cinsel özgürlük, toplumsallık , maddecilik, ırkçılık gibi kavramlar yer alıyor.

 Peki bu durumda  toplumu doğrudan ilgilendiren her alan “kadın yazarın” da ilgi alanına giriyorsa kadın yazar görüşü haklı mıdır?

Kimi görüş, Kadının kadını tanımlamasındaki dolaysızlık,  ruhsal yapıya tanıklık nedeniyle, birey kadını daha gerçekçi dile getirdiği düşüncesiyle kadın yazar tanımını destekliyor.  Bana göre haklı değiller. Edebiyatın cinsiyetsiz beyine gereksinme duyduğunu iddia edenlerdenim.

Başarı ya da beceri bu noktada ortaya çıkar çünkü. Yazma eylemi karakterin içine girme başarısıdır. Öykü ve romanda zihne girme , karakterin zihni haline gelme diye iki teknik kullanılır, bundan söz ediyorum.  Daha somut olsun diye şunu anımsatabilir miyim?Madam Bovary bir erkek tarafından yazılmıştır. Anna Karenina da öyle. Mr. Rochester ise bir kadın beyni tarafından yaratılmıştır. Bihter Halit Ziya’nın muhteşem karakteridir…

Acaba şu nokta başka biçimde düşünmemizi sağlar mı? Yapıtta kendinizden hareket ediyorsanız, cinsiyetinizin uzantısı karakterde başarılı olmanız olağandır. Ama bir mesele üzerine gözlem ve gerçeklere ilişkin üçüncü göz olarak kurgu karakterse söz konusu olan, işte cinsiyetsiz beyne gereksinmemiz vardır.

Tekrar dönelim Türk Öykücülüğüne. Kadın öykücülerimizin öykü serüvenine bir bakalım. Şimdi burada Bozbulanık’tan ve Nezihe Meriç’ten söz edelim biraz. Kadın psikolojisin davranış, izlenim ve çağrışımları eşliğinde vermiş bir yazarla karşı karşıyayız. Cumhuriyet döneminde gerçek anlamdaki ilk, ayağı yere sağlam basan ustamız Nezihe Meriç. 1955 te populist/romantik yazar kimliğini savurup  atmıştır. Kadını toplumsal yönleriyle ele alan, sorunlarını dillendiren bir kalem olmuştur. Yaşamın tutarsızlıklarını çelişkilerini kadının toplumu doğrudan etkileyişini aktarmıştır. Diğer özelliklerinin yanında bu yanıyla da özgün bir imzadır.

Sevim Burak ve Tomris Uyar’ın farklı yanı ise şudur öykücüler arasında; “Nasıl anlatayım?” konusuna hayli kafa yormuşlardır ve olağan anlatımın dışına çıkmış öykü yapısıyla ilgilenmişlerdir. Bu iki yazar; “kadını” yaşamı etkileyen güçler olarak tanımlar. Bu açıdan bakıldığında da kadın öykücü kavramı ortadan kalkmış olur. Kadın öyküsü vardır. Çünkü meseleyi kadınların ortaya koyuş biçimini yazar seçimi için kullanmak isteyebilir. Konuyu bir kadın öyküsü daha iyi anlatıyorsa onu yeğleyebiliriz.  Leyla Erbil kadını gözlemler. Öykülerini gözlemleri üzerine kurar. Bakış açısının toplumsal gerçekçi, soyut ve psikanalitik olduğunu söylerler. Erbil, felsefi yapı üzerine edebiyat ve kurguyla öykülerini yazmıştır. 1970’liyıllarda öyküdeki çarpıcı adlardan biri de kuşkusuz Füruzan. Aykırı kahramanları, yaşamın ağır koşullarında ezilmiş insanları, göçmen sorunlarını o güne kadar ele alan ilk yazardır.

Kuşkusuz kalemleriyle her biri ayrı özellikler taşıyan birçok öykücümüz var ama Sevgi Soysal’ı anmadan geçemeyiz. Özgürlükçü yazar tanımına alacağımız Soysal, siyasal ve cinsel özgürlük, barış, toplumsal dayanışma, kadın ve çocuk hakları içerikli daha çok siyasi tercihlerinin söz konusu olduğu bakış açısıyla yazmıştır. Toplumcu bir öykücü olmasının yanı sıra kadın-erkek ilişkileri, evlilik ve aile bağları konusunda “bireyci” bir yaklaşım gözlenir ve bu konuda öncülük etmiştir Soysal. Bir de Soysal “dışarıdan” “içeri”ye bakan ilk öykücü olarak tanımlanır. Bir yandan da siyasal ve toplumsal çelişkilerin boyutlarını irdeler.

Bu arayış sürmektedir. Edebi akımlar ve kadının toplumda kendine açtığı yer de öyle. Artık forklif kullanmaktan, lüks otellerin baş aşçılarına kadar her yerde var olmayı sürdüreceğiz. Bu zorunlu. Çünkü toplumun yarısı biziz.  Yeniden denemek, durmaksızın devinmek, doğurmak, Yaşamı yeniden, yeniliklerle yenmektir dişi olmak.  Bu yüzdendir ki kadın, kalkınmak isteyen toplumların odak noktasında, toplumu çökertmek isteyenlerin hedef tahtasındadır. Onu ele geçirmek toplumun bugününü de geleceğini de ele geçirmektir. Kadın bu gücünün farkında olarak, bilincini, beynini, başını aydınlıktan ayırmamalıdır. Okuduğu, ürettiği, verimlediği sürece yaşamda hakkıyla var olabilir. Örtülere, içerilere kapatılıp kuluçka makinesine dönüştürüldüğünde toplumun ışığı söner.

Hep fazla çalıştık, hep fazla çalışmaya hazırız. Yeter ki özgürlüğümüz, aydınlığımız örtülmesin, hemcinslerimiz bize ihanet etmesin. Varoluş nedeni aydınlığı aramak olan insanın tercihi karanlık olamaz. Var oluş nedeni yenilenme olan kadının tercihi eskime eksilme olamaz.  Kimi politik rüzgarlar bizi savurmaya çalışsa da hem toplumsal rollerimiz hem yapıtlarımız artacak, artmalı.

Öykülerimiz; şeytan uçurtmalarımız gökyüzünde salınmalı. Kimi kadın sorunlarıdır, kimi erkek sorunları, kimi çocuk sorunları… Hepsi insanlık durumudur ve öykü sonsuz özgürlüğüyle bunları anlatmak için eşsiz bir metindir. Canınızın istediği her şey öykü olabilir. Bu sonsuz özgürlük öykü tanımına engeldir ama yazar için de muhteşem bir alandır. Öyküde temel olan şudur; yazmamızı gerekli kılan, bizi itip zorlayan izlenim ya da algıdan kaynaklanır.

Bater’in “Kısa öykü” yapıtında öyküden şöyle söz edilir; “Bir merceğin gerisinde görünen küçük, odaklanmış, açıklaması bulunmayan küçük anlar… Duyguları harekete geçirir ve bir durum yansıtır.

Elizabeth Bowen; farklı deneyimlerin dorukları olarak söz eder öyküden. Edgar Allan Poe’yı anmadan geçemeyeceğim izninizle; Poe öyküyü atmosfer, hipnoz ve matamatiksel kesinlik unsurlarıyla açıklar. Ama en yalın, benim öykü sevincimi en iyi dile getiren Sevgili Yazarım Necati Tosuner’in tanımını sizinle paylaşmak isterim; “Öykü enseye vurulmuş bir tokattır, vurur kaçar” der Ustamız. Kulakları çınlasın. Başlığımızdaki soruya dönersek eğer. Enseye tokatı vurma becerisinin cinsiyeti olur mu dostlar?

Sağlıkla kalın, bir başka yazıda buluşmak üzere…

YAZAR DENEN PİRAMİT VE YAPIT DENEN TAYFIN HİKAYESİ

“Öykü düşler dilinin güçlü kız kardeşidir” der Clarissa Estes. Şimdi, düşler dilinin kız kardeşiyle buluşmak üzere buradayız. Onun tanımının yanına kendi tanımımı da iliştirmek isterim, yazar kristal bir piramittir ve üzerine vuran ışığı becerisi doğrultusunda tayflara ayırır.

Clarissa Estes, şair, psikanalist, psikoloji doktoru, öğretmen, kadın üzerine araştırmacı, yazar, radyo program yapımcısı kartvizitlerini taşıyor. Bunların dışında bugün bizim için önemli bir niteliği daha var. Kendisi bir Cantadora. Latin geleneğinde öyküleri toplayıp saklayan ve anlatan kişi demekmiş.  Estes; “Sanat yalnızca kendimiz için değildir, peşimizden gelenler için bir haritadır” diyor. Öykü/öyküleme en eski sanatlardan biridir. Bizler Dede Korkut geleneğinden gelen insanlarız. Anadolu toprakları da bu sanatın zengin yataklarındandır. Eski uygarlıklarda öykü anlatıcılarının cinlerin etkisine girip bir tür vecd haline geçtikleri söylenirmiş. Meddahların cinleri var mıydı bilinmez ama çok sevildikleri gerçektir.

Bu metinde “ben” zamirini belirgin veya gizli çok kullanmak zorunda kalacağım. Lütfen bağışlayın. Çünkü kişisel deneyimlerimi paylaşacağım sizlerle. Bu paylaşım sizi sihirli değnek dokunmuşçasına yazar yapmayacaktır. Ama kemiklere şarkı söylemek için istek uyandırabilmeyi umuyorum. İçinizdeki Kurt kadın La Loba kemiklere şarkı söylemek için ellerini havaya kaldırabilir… Kimdir bu La Loba?

La Loba, Latin Amerika geleneğinde çöldeki yaşlı kemik koleksiyoncusudur. Kemiğin tahrip edilemez gücü, kolaylıkla teslim olmayışı, yanması zor, ezilip toz haline getirilmesi neredeyse olanaksızlığın simgesidir. Ruhu çökertebilir ve eğebilirsiniz. İncitip derin yara izleri oluşturabilirsiniz. Üzerinde hastalık lekeleri, korku ürünü yanık işaretleri bırakabilirsiniz. Ama o ölmez, çünkü alt dünyadaki La Loba tarafından korunur. La Loba kemikleri bulur ve yaşatır. Nasıl yaşatır?

La Loba çölde, dağlarda ve kurumuş dere yataklarında kemikler toplar. Ama asıl kurt kemikleriyle ilgilenir. Bir iskeleti tamamladığında, yaratığın son kemiğini de yerine yerleştirdiğinde ateşin yanına oturur ve hangi şarkıyı söyleyeceğini düşünür. Karar verdiğinde kollarını kaldırır ve şarkıya başlar. Şarkı boyunca kemikler ete kemiğe bürünmeye başlar. Kürkle kaplanır, kuyruk kabarır ve güçlü bir şekilde yukarı kıvrılır. Soluk almaya başlar. Şarkı sürer. La Loba’nın sesinden çölün zemini sarsılır, kurt gözlerini açar. Ayağa fırlar, ufka doğru koşar. Gözden kaybolur. Koşunun bir yerinde, bazen hızı, kimi kere yolunun bir nehre düşmesi veya güneşten ya da aydan gelen bir ışıktan tam yerine denk gelmesiyle birdenbire özgürce koşan kahkahalar atan bir kadına dönüşür.

Ben burada size kendi şarkımı anlatacağım. Sizinkinin nasıl bir şarkı olacağı kendi kararınız. Her öykücü kendi içgörü bıçağını kullanır. Tutkulu hayatın alevlerinden tek başına geçer, bakışlarını kaçırmadan gördüklerine dayanma cesaretini kazanır, beynin ve ruhun güzel kokusunu okuruna sunar.Öykü katlanmış, çok katlanmış küçültülmüş bir metindir. Öyle ustalıkla katlanmalıdır ki ortaya çıkan bu “origami” den okur heyecan duysun.

İçimizdekileri kâğıda kusmak öykü değildir. Tam bir saygısızlıktır. Yazma sanatının görünmez kuralları uygulanmayı bekler. Bu kurallar okumak ve incelemekle öğrenilir. Sanırım benim hâlâ bir takım çekingenliklerim var. Yazar olduğumu söylemekten korkarım. Hem gelmiş geçmiş ustaların sesimi duymasından korktuğumdandır hem de yanlışlıkla yazarım dersem peşinden şu cümleler gelir. 1-Ben de lisede şiir yazardım. 2-Benim hayatımı yazsana.

Nefret ederim. Bu cümleleri duymak beni utandırır.  Yazma sanatı ayaklar altına alınıyor gibime gelir. Yazmak çok uzun bir yolculuktur. Sözünü ettiğim cümleler, bu bakış bu uzun yolculuğu küçümsemektedir.  Bunlar bir yana, şuna karar vermeliyiz; Ne için yola çıkacağız? Aklımıza geldiği gibi kalem dansları mı olacak bu iş yoksa ne? Benim kararım iyi bir yazar olmaktı. Bu ne kadar korkunç bir şeymiş yola çıktığımda anladım. İnsanların beynime ruhuma bakmaları için tüm kapaklarımı açmaktır bu. Orada başka insanlar, yaşamlar, kavramlar, yanlışlıklar, sevgiler, tutsaklıklar, korkular, aklınıza gelebilecek her şey var.

Dinler ve izlerim. Kâğıt ve mürekkep koksundan sarhoş olabilirim. Çok kalabalık bir insanımdır. Korkularım, kaygılarım, coşkularım, sevgilerim daha birçok şey şu omuzlarımın üstündeki saydam kürenin içinde boz bulanık bir gaz kitlesi halinde durur. Edebiyat veya sanat bu kütleyi düzenler, ayıklar ve özgürleştirir. Demek ki özgür olmak çabasıyla yazıyorum.

İlk öyküm 1983 yılında yayınlandı. O günden bu yana çektiğim sıkıntıları tek başıma yaşadım. En yakınlarım dahi tanık veya izleyici olmanın dışında bir davranışta bulunmuş değildir. Ama ilk kitabımdan sonra benimle gurur duyduklarını hissetmeye başladım. Ben kendimi emekli işçi diye sunmayı yeğlerken, yakınlarımın beni yazar olarak sunmalarını şaşkınlıkla izler oldum. Bundan mutlu olduklarını hissediyorum. Marquez haklı demek ki ; sevdiklerimi mutlu etmek için yazıyorum, demişti. Ben onlar için yazmıyorum ama mutlu olduklarını görüyorum.

Bazen kendime sözcük terbiyecisi derim. O zaman elimde kırbacım bu yabanıl yaratıkların üstüne üstüne giderim. Kimileri çok iridir, çok zorludur. Bazen kendimi sözcük işçisi olarak algılarım. Bir ahşaba ince uçlu el aletleriyle şekil vermektir bu. Kolay da olur zor da. Taş ustası olurum, taş yontar taş tozu yutarım.İnsan olarak yazma nedenlerim ayrıdır, kadın olarak nedenlerim farklıdır. Adalet duygum örselenir yazarım, başkaldırılarımı haykırmak için yazarım. Olup biteni içime sindiremem yazarım. Bir sıcaklık gözlerimi yaşartır yazarım.

Kadın olarak dünyayı başka türlü gördüğümüz tartışılmaz. Siz hiç tezgâhtaki bebek patiğini “ay canım ne kadar güzeller” diye çığlıklarla seven bir erkek gördünüz mü? Ama kadın durur ve patikleri sever. İşte bir öykü noktasına geldik sanırım. Her yöne çok hızlı koşabilen bir kısraktır öykü. Sanırım o yüzden onu çok seviyorum. Bebek patiklerinden nasıl bir öykü çıkar? Çok sıradan bir olay gibi gözüküyor öyle mi? Tezgâhta bir çift bebek patiği… Bakalım alet çantamızda neler var? Nasıl şekil verebiliriz bu düşünceye? Öykünün kışkırtıcı unsuru, öykü çekirdeği patiklerdir. Bir amaç saptamalıyız. Patikleri ne amaçla anlatacağız? Kendi çocukluğumuza dönmek için mi? Yitirdiğimiz bebeğimizi anlatmak için mi? Hayal edip kavuşamadığımız bir çocuk özlemimizi mi açığa çıkarmaktadır. Bir sağlık sorunumuzu mu yüzümüze vurmaktadır? Belki çocuğumuz küçükken alamadığımız patiklere benzemektedir de bir sızımız aniden aklımıza mı gelmiştir? Belki de bir gezme sırasında bebek patiğini yitirmekten başımıza neler gelmiştir neler… Dünya kadar olasılık var.

Sıra geldi karakter yaratmaya bu patik meselesini anlatmak için kaç karakter kullanmalı? Anlatıcı mı olacak, yoksa olmayacak mı? Peki, buna da karar verdik. Şimdi örgü işi… Kurgu nasıl olmalı, ona karar vereceğiz. Yavaşça öykümüzü şekillendireceğiz. Biçemi, ritmi, rengi atmosferi, geometrisi ne olacak? Duygusal boyutu ne olacak? Hesap etmeliyim… Şekillendirdiğimi görüyorsunuz değil mi?

Şimdi patikleri bırakalım, tüm bunlar iyi güzel hoş, hangi arada derede yazacağız? Bunu soracaksınız biliyorum. İşte yanıtım; her zaman her yerde. Duyargalarım daima açıktır. Çantamdan not defterimi eksik etmem. Öykü çekirdeklerini burada biriktiririm. Roland Barthes bu özlere çok önem verir, romanda da öyküde de “an”lar önemlidir. Hayku gibi notlardır bunlar. Onlar beklerken bulundukları yerde üreyip genişler zaten. Filizlenir o çekirdekler. Sonra yazarım.

Fiziksel koşullara gelince. Bu konuda hayli yakınmalar vardır. Benim de uzun yıllar çalışma masam olmadı.. Gençken, daha bu yazı işlerini ailem gelip geçici bir heves olarak izlerken mutfakta  katlanır bir masada daktilo fazla ses çıkarmasın, ev halkı rahatsız olmasın diye altına havlular koyardım, sesi emerdi.  Sonra bilgisayar çıktı ama ben bir türlü bir bilgisayar edinemedim. Gizli gizli iş yerinde yazıyordum. Sonra oğlum internet kafelere dadanınca hem onu gözetlemek hem bilgisayarda yazmak için internet kafelere gittim. Uzun yıllar. Bir gün bana bir yazı takımı hediye edildi. Bir sümen, kağıt kutuları, masa kalemlikleri, kağıt bıçakları. Ahşaptan. Aman Tanrım. Masa yok ama yazı takımı var… Olsun. Yazı masası alma işi ciddiye bindi. O günden beri bir yazım masam var. Köşem var. Ama inanın ki bunlar önemsiz ayrıntılar. İstiyorsanız eğer her yer yazı masası haline gelebilir.

Bize hep ne olmamız gerektiği söylenir. Bu görünmez bir hoparlörden küçük yaştan itibaren dikte edilir. Eteklerini düzelt, kibar konuş, ağlama, kirli ellerinle oraya buraya değme, bir de kız olacaksın pasaklı! Oğlanlarla gezme. Tabanca kız oyuncağı mı? Ömrümüz boyunca bu komutlardan belimizi doğrultamıyoruz. Kambur oluyoruz. Yaşamaktan kambur oluyoruz. Bizi çağırıyorlar, itiyorlar, istiyorlar, istemiyorlar hele biraz acar cabbar atagan bir kadınsanız vay halinize! Kendimizi tutarız. Psikolojik koşullar ağırlaşır, yara bere içinde sürüklenip kanarız, içimize kapanırız. Bazen direniriz, başımız derde girer. Uzak durmaya çalışırız, hayatı kaçırırız… Çekip gitmeli mi? Evet, evet, evet! Nereye? Öykülere, resim sanatına, müziğe, becerilerimizin canımızın istediğine… Kaçın! Gittiğiniz yerde yaralarınızı sarabilir, soluklanabilir, doğrulabilirsiniz bana inanın. Sözcüklerin iyileştirici tılsımına sahip olun. Başkalarına da yararı olsun.

Bugün  iki öykümün incelemesini yapacağız. Organlarını dışarı çıkaralım, yaşam sıvılarını akıtalım, hücrelerine dek didik didik edelim. Böyle bir çalışmayı da ilk kez yapıyorum. Harakiri mi yapıyorum ne? Bu iki örneği şu nedenlerle seçtim, birincisi ikisi de seslendirmeye yatkın öyküler. İkincisi, Pis Fırça’nın Temizliği, karakterden hareket edilerek kaleme alınmış bir öyküdür. İlya Yayınlarından çıkan Tuz Saraylar adlı kitabımdan. Diğer öykü Sisin İzi. Bu da benim derinliklerimden gelmiştir. Olaydan hareket edilmiştir. Farklı hareket noktaları var… Bu yazımda esinlenme noktalarını, öykü çekirdeklerini kısaca paylaşacağım.

Bir gün oğlum dedi ki (on iki on üç yaşlarındaydı sanırım) “bir adam var ceplerinde sinek taşıyor.” Allah Allah! Benim oğlum ilginçtir. Resim yapar, bateri çalar,doğu sporlarına merakı var, dağcılık yapar, dalgıçtır. Her konuya değişik bakar. Çocukken de değişik bakardı. Bu da onun tuhaflıklarından mıydı? Bir adam var ceplerinde sinek taşıyor. Nasıl oluyor o? Anlattı. Şehir merkezinden ilçeye giden yolda bir noktadan otobüse binen bir dilenciden söz ediyor. Ben o sırada Tuz Sarayların birinci bölümünü yazıyorum. Dilencilere fena halde kafamı takmışım. Araştırıyorum, gözlüyorum. Türlü çeşitlisi var, var da bu fazlasıyla ilginç. Oğlum anlattıkça yaşı belirsiz bir adam yavaşça ete kemiğe bürünmeye başlıyor, saçı sakalı karışmış, pis kokuyor, zayıf kemikli parmakları kıvrılıyor, soluk almaya başlıyor, adı Yunus olsun. Adı Yunus ama yıkanmaktan nefret ediyor. Gerçek adını da kimse bilmiyor. Hem çalı süpürgesi görüşü hem pisliği kokusu… Pis Fırça derlermiş.Pis Fırça doğrulup oturuyor. Bir kentin karayolunda gezip duran benim hiç görmediğim ama kemiklerini toplayıp şarkı söylemeye başladığım Pis Fırça doğrulup oturuyor. Ben şarkımı söyledikçe güneşten gelen bir ışığın denk düşmesiyle, öykü çağlayan olup dökülüyor. Peki Pis Fırça nasıl temizlenir? Organ mafyası temizler mi? Bakın bir söyleyiş manevrası yaptık. Şöyle bir karar verdim. Organ mafyası kurbanlarını tek tek topluyor. Sanki yetkili kişilermiş görüntüsü veriyorlar kendilerine. Bunu da alsınlar. Kliniğe götürsünler… Ne olduğunu anlamadan… Öykü bir sezdirişle biter. Pis Fırça’nın sesini duyarız. Ondan geriye doğru saymaktadır.

Sisin İzine Gelince… Kulak Misafiri adlı kitabımdandır bu öykü.Bu çekirdek belleğimde hayli derin yerlerdeydi. Beş altı yaşlarımdayım. Kendi kendime oyun oynuyorum. Kış. Tek bir odada soba yanıyor. Hepimiz orada oturuyoruz. Büyükler konuşuyor ben bebeklerimle oynuyorum ama kulaklarım fil kulağı olmuş  tüm odayı kaplamış durumda. Biliyorsunuz çocuklar böyledir. Duymuyor sanırsınız olmadık yerde olmadık bir soru sorar. Anlarsınız ki pür dikkat aslında sizi dinlemekteymiş. Annemle Halamın Kızı Babaannemi çekiştiriyor. Babaannem annemi fena halde üzmüş yine. Annem şikâyet ediyor. Halamın kızı diyor ki “ Kusura bakmayacaksın. Onun yaşadıkları hiç kolay değil. Kolay mı, yirmi yaşında gencecik kızın toprağa verdi. Çok değişti. Küçük halamdan söz ediliyor. Küçük Halam veremden ölmüş. Evde ondan hiç söz edilmezdi, ona dair bir eşya, bir iz, bir resim yoktu. Neden? Bilmiyordum. Hala bilmiyorum. Radyoda “Olmaz ilaç sinei-i sad pareme/ Çare bulunmaz bilirim yareme” diye başlayan şarkı çalmaya başladı mı, Dedem veya Babam usullacık radyoyu kapatırdı. Olan bu. “Aklını bozdu sanmışlar” dedi Halamın kızı. “Öldüğüne inanmak istemiyormuş. Kalkmış gitmiş, mezarcıya para vermiş, gömüldükten on gün sonra mezarı açtırmış. Kızını görmek için.” Dona kaldım. Anımsadıkça yıllar boyunca beni kaskatı etmiştir bu sahne. Babaannem  mezarlıkta tek başına yürüyor, Babaannem mezarcıya ağlayarak yalvarıyor, Babaannem ölmüş Halamı mezardan çıkarttırıyor, Babaannem ölünün yüzüne bakıyor… Bizimkiler birden beni anımsayıp sustular. Yün örüyorlardı, şiş tıkırtıları kapladı ortalığı. Susuş o susuş. Bu yaşıma geldim hala tam ayrıntısıyla öğrenebilmiş değilim. Babam da konuşmaz bu konuyu. 2006 yılında bir maden kazası haberi izledim. Göçük altından yakınlarını çıkarmalarını bekleyen insanlar vardı. Bir kadın vardı. Bekliyordu. Kimi? Bilmiyorum. Kamera aracılığıyla göz göze geldik. Babaannem bakıyordu. Bir sarsıntı geçirdim. Altüst oldum. Birden kadının içine girdim. Babaannem oldum. Çekirdek apansız  belleğimde çatladı, kökleri, dalları ne var ne yok her yeri parçaladı , büyüdü, öyküye dönüştü.  Sisin İzini yazdım. Yıllar sonra…  Sisin İzi Abdullah Baştürk İşçi öykülerinde 2007 ‘de üçüncü oldu. Bababaanneme bir armağan verdiğimi düşünürüm.

Yazmanın böyle yanları da vardır. Kendinize ilişkin harita bıraktığınız gibi başkalarına armağanlar verirsiniz. Onları sözcüklerinizle bezeyip sonsuzlukta yeni farklı bir yolculuğa uçurursunuz. Sanatın tılsımı…

 Başka bir metinde buluşmak üzere…