BALIK ÇETESİ VE KURŞUN AĞBİ

Keskin bir ıslık.

-Yılmaz! 

Silobazcı Yılmaz, ıslığı ve seslenişi duyduğunu belirtir biçimde elini kaldırdı. Birbirlerine doğru yürürken bir yandan da bağırarak konuşuyorlardı.

-Kurşun Ağbi nasılsın?

-İyidir, sen nasılsın? Beni arıyormuşsun…

Tokalaştılar.

-Aradım, benim akvaryumdaki balıklar yavruladı Kurşun Ağbi. Senden küçük akvaryumunu isteyecektim ama gidip aldım bir tane, yavruları ayırdım, gördün mü?

-Gel çay içelim hem de yavruları görelim.

-Hümeyra Hanım gene fotoğraf makinesini asmış boynuna, fotoğraf çekiyor.

-Evet, niçin çekiyor bu fotoğrafları?

-Bilmiyorum ki. Ya Kurşun Ağbi, ya bizi burada niçin hep karılar yönetiyor?

-Sana kaç kere söyledim eşek herif, karı denmez!  “ Ve kadınlar / bizim kadınlarımız /
korkunç ve mübarek elleri / ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle /
anamız, avradımız, yârimiz / ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen /ve soframızdaki yeri  / öküzümüzden sonra gelen.
-Kusura bakma, unuttum. Bu ne? Ne söyledin sen şimdi?

-Nazım Hikmet’ten bir şiir okudum.

-İyi. Ama ben çok kafayı takıyorum buradaki bu duruma.

-Ne varmış durumda?

-E, işte hepsi kadın ya… O duruma…

-Erkek de var canım. Faruk’la Sadık var ya…  Gerçi kadınları yönetmek daha kolay, hele buradakiler ya bekâr ya dul. Dert çıkarmıyorlar. İzin mizin istemiyorlar. Çalış babam çalış. Bak kocaman gözlü birisi de buraya geliyor üstelik.  Akile Hanım bize çay verir misin? Şekeri de unutma.

—Kurşun Ağbi ne diyorsun seçim sonuçlarına? Sen bu sefer oy alamayacaklar bak görürsün, dedin ama nasıl oldu şimdi?

-Yılmaz, insanlar genellikle düştükleri yere bakarlar oysa önce nereye takıldıklarına bakmalılar.

-Anlamadım Ağbi?

-Biraz düşün anlarsın. Halkı küçümsemek kolay.

—Ama Ağbi bir arpa boyu yol gidemedik, sen demiyor musun?

— Diyorum, işte gene diyorum. Ekonomi büyümüşmüş, artan işsizliğe verilecek cevapları yok. Cari açık arttı, ithalat milyar dolarları aştı, borç cumhuriyet tarihinde görülmemiş boyutlara ulaştı,  yiğidin kamçısıymış. Sen, petrolde elli yıllık imtiyaz ver, yabancı getirimcilere vergi muafiyeti ver, her iş kolunu ulusal savunmaymış bilmem neymiş umursamadan yabancılara aç… Yurdu pazarladıklarını bile itiraf ettiler. Bor işine hele içim kan ağlıyor… İki binli yıllar… Türkiye….

—E abicim halk ne yapsın? Sen ben ne anlarız bu işlerden? Bizim yerimize düşünsünler diye seçmiyor muyuz biz bu meclistekileri?

—Tamam da, düşüneni mi seçiyoruz, düşüreni mi Yılmaz?  Bütün sorun yanlış seçim yapmakta. Halkın gücü yetki verdiği insanların yetenekleriyle mi sınırlı?

—Ağbi,  bak benim de aklıma bir laf geldi; “Beni bir kez kandırırsan kendinden utan. İki kez kandırabilirsen bırak ben kendimden utanayım,” demiş birisi. Nasıl buldun lafı?

Hümeyra  yanlarına geldi.

—Merhaba arkadaşlar.

—Nasılsın Hümeyra Hanım? Fotoğraf çekiyorsun gene. Şu benim çocukları da çeksen… Sahi benim çocukları gördün mü Hümeyra Hanım? Otuz tane.

—Kaç tane dedin?

Hümeyra, gerçekten bu adamın otuz çocuğu olması mümkün mü, beş karısı olsa, altışardan otuz işte diye hızlı bir hesap yaptı kafasından.

—Anasını satiim bu kadar çocuk olsa var ya, adamın çalışmasına gerek yok, Kurşun Ağbi.

—E, oldu say ne yapacaksın çocukları? Çalıştırıp paralarını mı yiyecen?

—Ne çalıştırması Ağbi. Veririm eline silah. İki manga yapsan yeter. İkişer mahalle dolaşsalar, köşesin şerefsizim.

—Ne!  der demez bu laf tamamen aptalcaydı, biliyorum diye düşündü Hümeyra.  Gözleri olduğundan da iri duruyordu şimdi.

—Soygun çetesi yapacaksın. Haraç maraç, çekmiş çükmüş- affedersiniz ağzımdan kaçtı, karşılıksızlara öyle diyorlar bu benim lafım değil valla,  bütün karanlık işler işte…

 Yılmaz’ın yüzünde ve gözlerinde kurduğu düşün utkusu Hümeyra’nın neredeyse duvara geri geri gitmesine neden olacaktı. Semirmiş ve semirmekte olan aç gözlülüğü, arsızlığı, tükenmeyen bir güçle sürdüren ve hiç yorulmazmış gibi devinen kaderciliği düşündü.

—Bazen… (Yutkundu. Uygun bir sözcük bulmaya çalışıyordu.) Burada fazlasıyla şaşırıyorum. Kulak kapaklarımızın olmamasını cidden eksiklik olarak düşünüyorum.

—Şaka yapıyor Hümeyra Hanım. Siz bakmayın ona. Balıkları yavruladı da, küçük balıklardan söz ediyor. Çay içiyorduk bize katılır mısınız?

Hümeyra kırpıştırdığı gözlerini Kurşun’a çevirdi bu kez;

—İşte bak siz de beni şaşırttınız. ‘Bize katılır mısınız?’ Burada kimse böyle cümle kurmaz. Üstelik şivesiz konuşuyorsunuz. Nerelisiniz?

—İstanbulluyum.

Hümeyra’nın yüzü ışıdı.

—Ben de. Ben Beykozluyum.

—Ailem Çengelköylüdür. Akile Hanım üç çay daha getirebilir misin?

Yılmaz, boğazını temizledi;

—Kurşun Ağbi lise öğretmenidir aslında.

Hümeyra’nın kaşları kâküllerinin içinde kayboldu.

—Ne diyorsun? Peki, neden buradasın?

Sorunun altında yatan olumsuzluk adamı gülümsetti.

—Siyasi nedenlerden Hümeyra Hanım. Ben o… günde dokuz yüz kişinin öldüğü kuşaktanım.

—Sosyalistsiniz.

—Komünistim. Öcülerden.

—Harbi öyledir, karamsar komünistlerden. Gelecekteki tehlikelere kaygılanır durur bir başına.  Halk halk der, halk onu buraya atmış işte! Anladın?  Ben mazot alıp geleyim. Nasılsa konuşmanın bu bölümünü biliyorum.

Kurşun hüzünlü gözlerini boşluğa dikti;

—İdealist bir öğretmen tanıyorum. Sürgünler, hapislerle geçen yıllar sonunda pes edip mesleği bırakıyor. Serbest çalışmaya karar veriyor…

Hümeyra’nın yüzü, Kurşun’un ne zamandır görmediği ilgi çekme isteğini coşturmuştu.

—İlkin bir kafeterya açıyor. Sonra yanındaki dükkânı kiralayıp dans okulu yapıyor. Hocalar tutuyor. Ama tango onu bozuyor. Bir kadına tutuluyor. Kazancı iyi, çocuklarını rahat okutuyor. Elinden alındığını düşündüğü yıllarını sorguluyor tango yaparken.  Karısından ayrılamıyor, sevgilisinden vazgeçemiyor. Derken Türkiye’nin bitmez tükenmez krizlerinden biri daha geldi. Tango sustu. Sevgili gitti, kafeterya iflas etti. Dibe vurdum anlayacağın. Bereket versin çocuklar okullarını bitirdi. Biri öğretmen biri mühendis. Ama ben bu yaşımda -bir tanıdık aracılığıyla- bu mikser şoförlüğü işini buldum da … Ölümcül işsizlik ortasında aşağılanmaya dönüştürülmüş işçilikle karnımız doyuyor, burada.

—Çok sigara içiyorsun. Yaşamdan az mı zevk alıyorsun?

—Belki ölmek istiyorumdur kim bilir.

—Tanrı korusun!

—Tanrıya inanıyor musun? Bak sana ne diyeceğim Hümeyra Hanım. Ernest W. Heine diye bir adam ne demiş, bilir misin? Üç tür insan varmış. Tanrıyı arayan, bulduktan sonra ona hizmet edenler, mutlu ama mantıksız olanlar. Tanrıyı arayan ama bulamayanlar; hem mutsuz hem mantıksız olanlar. İhtiyaç duymadıkları için onu aramayanlar; mutsuz ama mantıklılar…

—Sen hangisisin Kurşun?

—Üçüncüsünden. Ben Tanrı doğruluktur deyip ihtiyaç duymayanlardanım.

—Ama mutsuzsun.

—İhtiyaç duymuyorum dedim. Ama şuraya bir baksana…

Gözleriyle şantiyeyi bir baştan bir başa taradığı sırada bir süre sustu. Çok sık gördüğü düşünü anımsadı. Çok sıcak yaz ayları dışında şantiyenin bitip tükenmeyen çamuru uykusuna da bulaşıyordu. Avluda yapayalnız. Çamur ve avlu olduğundan çok daha büyük. O yüzden aşırı korkutucu. Ama onun çamur değil, yeşil, yapışkan sesli, çürük kokulu bir batak olduğunu anlıyor. Ayaklarını kurtarmak istedikçe yumuşak zemin türlü şekillere dönüşebilen bir canavar oluyor. Yeşil bambu ormanı; kayboluyor, yeşil bir göl; boğuluyor, yeşil bir masal kuşu; onu alıp kaçırıyor, yeşil bir timsah; ağzını açıp onu yutmak istiyor. Bağıramıyor, kaçamıyor, ter içinde uyanıyor… Hümeyra hapşurdu, düşündüklerinden sıyrıldı;

—Burada Tanrıya ihtiyaç var bana kalırsa, dedi ona.  Sendika yasak. Çalışmalar eksik gösteriliyor. Fazla mesailer ödenmiyor, haberin olmadan çıkış giriş yapıyorlar. Hasta olunca kızarlar. İzin istesen alamazsın. Bekçi bir tanedir. Tatil günleri sırayla tüm erkekler bedavaya bekçilik yapar. İki yıl önce girdiğim maaşla çalışıyorum. Üç yıldır aynı parayı alanlar var. Hafta sonları hiç tatil yapmadım. Sence mutlu olabilir miyim?

Hümeyra önüne baktı, sustu.

—Ama bak Hüsamettin Amca mutludur. O,  birinci türden. Hizmet edip mutlu olanlardan. Allah kabul etsin, namazını mı kıldın? Dedi, Kurşun, yanlarına gelen yaşlı adama. 

—Hoş geldiniz kızım. Ne diyor bu komünist sana?

—Laflıyorduk dereden tepeden.

—İyi adamdır. Çalışkandır. Kaytarmayı bilmez. Pek muhabbeti yoktur ama arkadaşları için canını verir. Dosdoğrudur. Bir de komünist olmasa…

Hümeyra gülümsedi;

—Komünistleri sevmiyorsun?

—Komünistlik fenadır. Dinimizce yasaktır.

— Nesi fena acaba? Hiç düşündün mü?

—Hâşâ! Düşünürsen inanç olmaz kızım. İnanç bozulur. İslamiyet ne derse o doğrudur. Neden diye düşünürsen günaha girersin.

—Ya, dedi Kurşun, iç geçirip yanmakta olan sigarasıyla yenisini yaktı. Müslümanlık sorma der. Yunan gâvurunun üstelik kilisesine Türk bankasını satarsın, soranı olmaz. Bir başbakan bir dışişleri bakanı, islamiyeti yok etmeye yemin eden bir Papa’nın heykeli önünde fotoğraf çektirir, eh vardır bir bildiği. Camiler kiliseye çevrilir, kilise ve havralar imar planında yer alır, domuz kesimlik hayvanlar arasına alınır, büyükler ne derse o… Kapkaç diye bir sektör oluştu. Zina suç olmaktan çıktı. Türk askerinin kafasına kefere çuval geçirdi çuval! Olmadı, koskoca Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı misafir olarak gelen bir arabın ayağına gitti. Hem de 10 Kasım günü… Onlar dindar ama başka türlü düşünenler, dinsiz oldu. Halk korkusundan kaygısından sokaklara döküldü, bu halk rejimlerini seçilmişlerinden korumak için uzaydan görülecek kan gölü benzeri yürüyüşler yaptı be heeeey! Yazık oluyor her şeye yazııık!

Hüsamettin Amca onun sırtına bir şaplak vurdu;

—Ulan Kurşun, günde bir kibrit çöpüyle iki paket sigara tüketmeyi beceriyorsun ya. Aşk olsun sana. Hani benim çayım?

Kurşun gidip üç bardak çay getirdi.

—Sağ ol evlat. Sen bunun dediklerine kulak asma kızım. Sen inançlı ol. İnançlı ol ki cenneti kazan. Dünyada cenneti görecek değiliz bizler. Ne demiş Hz. Muhammed? “Ben cennetin kapısında durdum. Gördüm ki cennete girenlerin çoğu darlıkta yaşayanlardı.”

Hümeyra gene gülümsedi, Kurşun’a baktı;

—Bu hadisi biliyorum, dedi. Hüsamettin Amca onaylarcasına başını salladı. Tam bir şey daha diyecekti, Hümeyra sürdürdü;

—O hadisin devamı da vardır, şöyledir; “Bu sefer cehennemin kapısında durdum, oraya girenlerin çoğu kadındı…” Sahih-i Buhari Muhtasarı ha? Söyle bana Hüsamettin amca, “ey kadınlar bana cehennem halkı gösterildi, çoğu sizlerdiniz,” denen mümin kadınlardı değil mi? İnanmayanlar zaten dosdoğru cehennemlik…

Hüsamettin amca kalktı.  Çayına elini sürmemişti, daha fazla konuşmak istemiyordu.

—Tövbe istiğfar et evladım, dedi. Siz buluyorsunuz birbirinizi zaten!

Öfkeyle aracına yöneldi.

—Nereye gidiyorsun Hüsamettin Efendi ! Kimi tövbe ettiriyorsun gene? dedi Yılmaz, tespihini bileğine geçirdi.  Kurşun, onun hafifçe kambur duruşu, ileri uzamış çenesiyle kara bir piranaya benzetti. Hüsamettin’i de hazır kıstırmışken dişleyecek… Efendi sözcüğünden saçılan hor görü ihtiyarın yüzüne yapıştı nerdeyse… Bir sandalye çekip yanlarına oturdu.

—Nesi var bu kart horozun?

—Bana kızdı, boş ver. Bu yaşta burada niye çalışıyor? Çok ağır iş.

Soru Kurşun’a sorulmuştu ama Yılmaz önce yere tükürdü sonra ;

—Şerefsiz, dedi tükürüğe bakarak. Boş ver sen onun bu derisine Hümeyra Hanım! Şimdi seninle yeni tanıştı ya ondan. Eski derisini nerede bıraktığını anlatır mı hiç?  Çalışmayıp ne yapacak? İki üç yıl önce köyde on dört yaşında kızla uygunsuz biçimde yakalanınca basmışlar tekmeyi kıçına, canını zor kurtarmış. Aç oturacak değil ya, ihtiyar teke!

Kurşun ayağa kalktı;

—Gel de şu balık çetesine bakalım Hümeyra Hanım.

YAŞAMA SANATINA “SU USTASI”NIN GÖZÜYLE BAKMAK

SU USTASI MİRAÇ ÖYKÜSÜNÜN YAKIN OKUMASI (1)

Yaşama sanatı, bize acı çektiren insanlardan yararlanmaktır. Kederler, düşüncelere dönüştükleri anda, bize acı çektirme gücünü yitirirler. – Proust

Füruzan hikâyelerinde, ayak direme gücü, olanın ötesinde bir şeyin bulunduğu var sayımıyla hareket etmek demektir ki güç gerektirir. İşte, edebiyatın olduğu yer tam da bu noktadır. Yapıtın (karakter unsuruyla veya başka unsurlarla) ayak dirediği noktadan söz ediyorum. Su Ustası Miraç’ta Vedat karakteri direnç unsurudur. (Dikkat, Vedat okurla doğrudan ilişki kurmaz, yapıp ettiklerini okuruz direngenliğine o şekilde tanıklık ederiz.) Bu nedenle metin hareket kazanır, yer değiştirir, dönüşür. Bu ayak direyişle, zıt kutuplar arasında köprüler kurar. Egemen olma düşleriyle, fırlatılıp atılmış, kimi zaman bastırılmış imgeleri, başarıyla başarısızlığı, yenilgiyi ve kavgayı, iyiyi ve kötüyü bağlayan köprüler keşfedersiniz. Garip olan, başka bir deyişle okuru sersemleten bu köprüleri defalarca farklı yönlerde geçmek zorunluluğudur. Hangi yön? Yaşamın aykırı uçlarına, farklı toplum kesitlerine, adalet kavramının iki ucuna, hatta akılla akılsızlık arasına, bugünden düne bugünden geleceğe köprüler kurar yazar. Bu hikâyelere “çözümleme yamaları yaparak anlamaya çalışabiliriz” (tıpkı şimdi benim yapmayı denediğim gibi) ama yine de içimizde peki ya bu, ya öteki, soruları kalır.

Parasız Yatılı kitabında, peş peşe yer almasından da yola çıkarak Su Ustası Miraç’ı, Nehir hikayesiyle ilişkilendiriyorum. (Bknz. Nehir Öyküsü’nün Bir Yakın Okuması- serapgokalp.com) Şunu söyleyebilirim, Nehir’in isimsiz kahramanı çocuk-kadının yaşamının ilerilerine gideriz. Bu metnin içinde olabildiğince, olabildiğince açılıyorum şimdi, onunla tekrar karşılaşmış olmaktan ötürü sevinçle ürperiyorum. Onu merak etmiştim. İyi ki burada tekrar karşılaştık.  Her ne kadar kendisi kabul etmese de… (“Güya ben hizmetçilikten gelmişim, ablam aşçıymış. Nasıl da utanmazlar bunu demeye. Ablam filan yok. Arada Topraklı Mahalleye kimlere gidiyormuşum?”… S.53)    O hikâyenin (Nehir’den söz ediyorum) adsız / konuşmayan / tanımsız kahramanı doğurganlığıyla kimlik kazanmış olarak karşımıza çıkar. (“Güya ben hizmetçilikten gelmişim, ablam aşçıymış.” (S.53) “ O ağa ki beni aldığında babam yaşındaydı.” (S.53) “Ablam falan yok. (S. 53) “Yere Yörük kilimleri serilmişti ben ilk geldiğimde. Yani evlendiğimizde…” (S.53)

Yalnız yazarın yine ona bir ad vermediğini görürüz. Para ve yönetim ondadır ama adı yoktur. Hanım olarak tanımlanır. Niye acaba?  Sayfa 61’in yarısına kadar anlatıcı kadınının yaşamı ve Vedat (oğullarından biri) kimliği öndedir. S.61’ de Miraç sahneye çıkar. Hikâyeye adını veren karakter. Güz hazırlıkları.  Çiçekler  “aradaki sofanın girinti penceresine” dizildikten sonra kışın onları Miraç’ın suladığını öğreniriz; Miraç hikâyeye girmiştir. Su ustası da ne demek oluyor mu, diyeceksiniz. Çiçek bakıcısı, boş ev bekçisi, bahçevan karışımı bir iştir. Yazarın özel sözlüğüdür; Su Ustası.  O yayla evinde bütün kış  “kilerin yanındaki sandık odasında kalırdı” (S.61) “sandık odasında kurutulmuş meyvelerin kokusu ve ışıksızlığı Miraç’ın kış korkusunu azaltırdı,” cümlesiyle onun portre parçaları verilir. “… her yeri bir insansızlık sarardı” yalnızlığına vurgu yapar. “… o bilirdi bu evin seslerini tavanından tabanına…” çok yıllardır bu işi yaptığı anlaşılır.

Bu kere bekçilik görevinin başladığı tarih ise şöyle verilir; (bu alıntıyı bir tür kahve ikramı gibi veriyorum sizlere yan anlamlarıyla birlikte tablo çizen cümlelerden biridir çünkü) “… Yılanların kaygan çıtırtılı gezmeleri duyulmuyordu artık.” (mevsim; yılanlar kış uykusuna yatmıştır artık, algılar; yaz sevinci, hareketlilikleri, insan kalabalıkları, yılanın simgeselliği (bereket), bereketli günler, üretilen çalışılan günler uykuya yatmıştır…)

Hikâyeye adını veren karakter Miraç (anlamı yükseğe çıkma, merdiven olan Arapça sözcük) olmasına karşın hikayenin üç karakter arasında denge kurularak (Miraç, Hanım ve Vedat)  Vedat karakteri ve onun simgelerinin/simgelediklerinin aktarımı için var edildiğini ileri sürebiliriz. Vedat karakterinde bir insana ait iki hayat anlatılır. Hangisi gerçektir? Buna karar veremediğimiz gibi dönüp kendimize de bakarız, hangi maskelerimizi, kim, ne kadar tanıyor, gerçek ben hangisi? Doğuran ananın bildiği mi gerçektir, yabancılarla paylaşılan mı? Bunu şöyle dile getirir yazar, anne sorar; “ Karıncayı incitmezdi. Ne olmuş, neyin azılısı olmuş?”

Belirtenler, göstergelere baktığımızda bu hikayenin en çarpıcı yanının bakış açısı olduğunu düşünüyorum.  Bunu çizimsel olarak göstereceğim. Çünkü yalnızca söz konusu olan bakış açısı değil, buradan yola çıkarak başka yerlere ulaşacağımızdan eminim.

Karakter ve tipler

Karakterler ve tiplerimizi listeleyelim,

  1. Ölmüş köy ağası
  2. Anlatıcı anne
  3. Ağanın eski karısı
  4. Döne (hizmetçi)
  5. Aşçı Satı teyze
  6. Aşçı Satı Teyzenin oğlu
  7. Vedat’ın büyük ağabeyi
  8. Vedat’ın küçük ağabeyi
  9. Miraç
  10. Vedat

Üçgen bir yapı (eşkenar üçgendir) üzerine kurulmuş olan hikâyede üç ağırlık noktasına üç karakter yerleştirilmiş ve ilişkileri karşılıklı anlatımlarla dile getirilmiştir. Hikâyenin bir anında tepe açısında anne varken (hikâye ilk başladığında) bir süre sonra Vedat’a doğru yoğunlaşırız, tepe açısına Vedat geçmiştir. Sonra çok hoş, güz hazırlığı tablosuna dalmışken Miraç sahneye çıkar ve hikâyenin tepe açısına Miraç yerleşir. (Ama zaten eşit açılar, eşit kenarlardan söz ediyoruz.)

Son sahnede adeta başa döner bütünleştiririz. Bütün bunlar aslında anlatılmamıştır da annenin belleğine mi girmişizdir? (Böyle bir duyguya kapılırım bu hikâyede.) S.63 ilk paragraf sahnesinde bir çay bardağı görürüz. “Kenarı yaldızlı bardaktaki çay hiç tütmüyordu.”  Bunu Miraç görür ve okura aracı olur. Hanımın alışılmadık sakinliğini aktarırken de başkalaşım -hayır köklü değişim- hissettirilir. (Bu cümleye bir başka açıdan da bakmalıyız daha sonra.)Bir şeyler ciddiyetle ve geri gelmemecesine değişmektedir, öyle anlaşılır.

Hikâyenin gerçek başlama noktası sayfa 62’ de “Bu yıl hanım ona geç haber salmıştı” cümlesidir bana kalırsa. Neden mi, şöyle; Miraç geldiğinde kışlık yiyecekler hazırdır. Eşya ve çiçek saksıları toparlanmıştır. “Hemen her şeyin hazır olduğu sıraydı, büyük oğul bir gece geldi trenle Ankara’dan” (S.63) Hanım orada yemek masasındadır. Tüm hikâye o yemek masasında bardaktaki çay soğumaktayken olup biter.

Şimdi burada tekrar başa dönüyorum; sol görüşlü bir ağa oğlu portresini, yetiştiği coğrafya, annesi gözünden (kendisi dışında- ters/aykırı yönden) verir metin.  Aykırılık bununla bitmez. Kahramanın yapıp ettikleri de aykırıdır. Öylesine alışılmışın dışındadır ki (kendisiyle hiç yüz yüze gelmediğimiz hep hakkında bir şeyler duyduğumuz) Vedat’ın delirdiği düşünülür.

Kim düşünür? İlkin annesi. Metin öyle başlar. Bilinmeyen biri şunu fısıldar; “Vedat’ın delirdiğini ilk kim söyledi; annesi mi?” Hemen annenin belleğine geçiş yapılır.

Hikayenin tek hedefi insan sömürüsüne karşı olan kişilerin alışılmışlığa baş kaldırmanın bedelini ödeyişidir. Günlük yaşamda ilkin “delimi ne?” diye basitçe tepki gösterdiğimiz konudur bu.  “Bir rapor alacağız anneciğim. Akli dengesi bozuktur diye” noktasına kadar gelir. Çünkü “Başka türlü çıkartamayız. Hapse mi girsin! Hem onun suçundan bütün aile rezil oluruz. Çocuklarımıza bile kalır bu leke” gerekçesi vardır. Ağabey söyler bunu.

Metnin kültüre bağını incelediğimizde varsıl, ataerkil (anaerkil mi yoksa?) bir ailenin yaşamına bakarız. Anne dâhil ailenin –kaysı ipucuyla Malatya olma olasılığı fazla diye düşünüyorum- coğrafyanın toplumsal düzenine bakarız. Toplumun sömüren kesiminden gelen hikâye kahramanının bu insanlara insanca yaşamı öneren(diyebileceğimiz) tutumu, yaşam şekliyle bütünleşen fikirleri delilik olarak anlamlandırılır.

İşte bir iki ipucu;

Hamile bırakılıp düşük yapmış hizmetçiye davranışı,

Aşçı Satı kadınla mutfakta yemek yemesi,

Karcılarla kar küremeye, kar satmaya gitmeye çalışması,

Keloğlan- kötü padişah masalına düşkünlüğü,

Parasız yatılıda okumayı seçmesi,

Nazım Hikmet şiirleri okuyuşu  (Şiirlere merakı dolaylı yoldan verilir. Bir tartışma sırasında bir tür yergiyle ağabeyi Sedat onun taklidini yaparak , “kıytırık” dediği dizeleri okur.)

Annenin tanımıyla verilir; “Oğlumun tutulduğu illet kara sevdadan daha zorluydu bana sorarsanız.” (S.61) Bunu dönüp bize söyler, gerçeklik duygusunu güçlendirici bir bakıştır okura.

Yine bir başka kişi gözünden bir özelliği tanımlanır. S.63; “Okulda bir azılılar güruhu var ve elebaşısı sizin Vedat.”

“Güçlülerin yönettiği hukuku” okumuş olan savcıya kafa tutuşundan söz edilir. (S.64)

“Peki, ne yapmış  (diye sorar anne) hırsızlık filan mı?” “Başkalarına hırsız diyormuş” diye cevap verir ağabey. Şimdi burada duruyoruz. Bu ikili konuşmaya bir kez daha kulak vermeliyiz.

Genel toplum düzeninde, insanlık ölçülerinde hırsızlık yapmak suçtur. Bu eylemi yapanlar tutuklanır. Hikâyede kahraman hırsızlık yaptığı için değil, hırsızların suçlarını yüzlerine vurduğu için tutuklanmıştır. O suçsuzdur içeridedir,  hırsızlar suçludur dışarıdadır. Toplumdaki çarpıklığı tümüyle okurun yüzüne vuran bir tokattır bu iki karakterin konuşması. (Bir doruk noktasıdır bu cümle.)

Başka bir açıya geçiyorum. Anne gelenekçi, Vedat yeni düzenin eşitlikçi yaşamın simgesidir. Anne-Oğul, Dişi-Erkek, Doğuran-Doğmuş olan, Yöneten- Yönetene baş kaldıran, Sevgi veren- Sevgiyi alan /ama reddedip adalet arayışında olan. (Daha da var aslında, diğer karakterlerde de var.) Bu zıtlıklarla hikâye hareket kazanmıştır. Betimleme düzeyi toplumsal yapıdır.

Buradaki karakterlerin özelliklerinden işlevlerine yöneliriz kendiliğinden. Anne yokluktan varlığa istemeden (nikâh yoluyla, doğurganlığı sayesinde) geçiştir. Vedat varsıllıktan yoksulluğa isteyerek geçiştir.

Görünenle gerçeklik arasındaki zıtlık da hikâyede son derece çarpıcıdır. Koca bir soru olarak tüm metin boyunca yankılanır kulaklarınızda. İşte ayrıntılar;

Annede; zenginlik, (ama cimri olduğu söylenir) hâkim olan (ama ağanın gölgesi hissedilir), veren -çocuklarına ve çalışanlarına (ama çalışanlarını özellikle sömürendir, denetim sağlayan (ama üzerinde toplum baskısı vardır).

Vedat’ta; dik başlı (ama herkes onu sever), ağa oğludur (ama kendi gerçekliğinin dışında bir gerçeklik içinde yaşamayı yeğleyen),  sömürmesi gereken (yanlış şeylerle uğraşan (!) sömürülenlerin yanında yer alan), deli (okulda en başarılı olan aile bireyi). Onunla ilgili diğer gerçekler şunlardır,  adalet duygusu güçlü, insanla ilgili tüm tanımlarda bunu arayan, gerçekleştirmek için bir yerden başlayan, gerekirse savaş veren, dediğiyle yaptığı bütünleşen, insanca gerçekliklerin peşinden koşan, doğru ve olması gereken şeylerle uğraşan…

Hemen belirtmek gerek ki burada tam olarak birey kadın yine yoktur. Ama toplum piramidinde üste tırmanan dirayetli kadınla karşılaşırız. Bir yandan da şunu dersiniz; bu kadar para ve insanı çekip çeviren kadının birey olmaması ne acı… Yine adsız bir kahramandır bu kadın ama Nehir hikâyesindeki saydam karakter bu hikâyenin sonunda Miraç gözünden tanımlanır. Bu tümüyle benim fikrim. Sayfa 66’da şu cümleyi okuruz; “Hanım masadan kalktı. Nefti yün giyiminin içinde zayıf dimdik durdu.” Bir kararlılık, görkem vardır bu betimleyişte. Zayıftır, (yiyip içmekten semirmemiştir)her işi kendi kotarır, işin başındadır. Dimdiktir, olup bitenlere adeta kafa tutar bir duruşu vardır. Şimdi burada giysinin rengini önemsemeliyiz. Nefti yeşil. Yeşil rengin evrensel anlamı doğadır. Buna bağlı olarak yaşamı, gençliği (burada yeni bir davranış biçimi denebilir mi acaba?), yenilenmeyi, umutları dinçliği simgeler. Sakinleştirici bir renktir. Nefti yeşil, zeytin yeşilinin psikolojik anlamı barıştır.

Sözcük olarak neftî  farsçadır.   Siyaha yakın koyu yeşili karşılar. Annenin siyaha çalan koyu yeşil giysisi onun yaşlılığının, geçkinliğinin, bir çam veya serviyi andırışının mı işaretidir? (Hatta ailenin başkomutanı-askeri renk olması nedeniyle.)Ama bu noktada bir ilginç bilgi daha var. Neft Bitlis yöresel ağzında kibrit anlamında kullanılıyor. Böyle bakınca tutuşturan, harekete geçiren, durağanlıktan çıkmış, kararlılık… Böyle düşünülebilir mi acaba?

Hikâye zamanı evin yaşlı hanımının Ankara’ya gitmek için hazır olduğu, yemek masasında kendi kendine durum değerlendirmesi yaptığı, bu arada belleğinin sıçramalarıyla bizimle yaşamını paylaştığı kısa bir andır. Sahneye Miraç girer, onunla kısa konuşmalar yaparlar ve hanım çıkar. Hanımın anı girdabında gezerken geçmiş-şimdi-gelecek (gelecek kaygı şeklinde gizlice var edilmiştir) aynı düzlemde izlenir. Füruzan’ın çok özgün bir yanı zamanda doğrusal bir çizgi yaratarak okura tümgörüsel bakış açısı vermektir. Burada yine bunu yapmıştır. Ve burada da bir spazm zamanından söz edeceğim. Hikâyenin bitiş cümlesi tam bir spazm zamanıdır;

“Hanım arayı geçti. Oymalı ağır tahta kapıyı kapadı.” Çok görkemli bulurum. İki cümledir ama bir tablo gibidir. Karşısına geçip izleyebilirsiniz. Bu cümleye az sonra tekrar bakmak isteyeceğim, başka bir açıdan.

Olay örüntüsü değil, zaman üzerine anlatısal söylemle yapılandırılmış hikayeyi okuyan öznede yaratılmak istenen duygu düzeni sanırım şöyledir,

Merak: Vedat delirmiş mi gerçekten acaba? – Sorgulama:  Vedat niçin böyle alışılmadık davranıyor? – Vedat’a rahat mı batıyor? – Vedat neyin savaşını vermeye çalışıyor? – Yargılama: Vedat ailesini zor durumda bırakıyor. –Karşıt görüş yaratma: Vedat ailesini zor durumda bırakmıyor adalet kavramının peşinden giden bir serüvenci ve kendini kurban etmekten de kaçınmıyor. – Anıştırma: Vedat asla geri adım atmıyor, savcının yüzüne gerçekleri söylüyor. –  Çaresizlik: Vedat delirmiş olmalı, bir insan bile-isteye bu kadar kendi çıkarlarına aykırı davranır mı? –  Çözüm arayışı: Vedat delirmediyse de delirmiş gibi olmalı çünkü başına açtığı bu işlerden başka çıkış yolu görünmüyor. – Bir kabulleniş gibi görülen gerçeği ret noktası: Vedat delirdi. (Annenin sözü; “ Vedat’ım biraz hastaymış da” S.65)

65. sayfada biraz daha oyalanmak gerek. Burada harika bir boşluk- bir kopma noktası vardır. Anlamsal bir boşluk vardır. Anne “ Vedat’ım biraz hastaymış da” der. Bunun ardından gelen cümle Miraç’ın şu cümlesidir; “Allah sana çok şükür” .

Bu “an” eşsiz bir saptamadır. Bu toprakların insanlarına ilişkin bir belirteçle karşı karşıyayız.

Bu sırada Miraç (evet, Vedat’la ilgili düşüncelere dalmıştır ama)  insanlarımızın o tipik tavrını gösterir, olur olmaz her şeye şükretme alışkanlığının kimi kere nasıl yersizce ve densizce olduğuna işaret eder Yazar.   “Hanım döndü. Miraç’a uzun uzun baktı. Ekmeğinin kıyısından ısırdı. Elindeki taşlı yüzük sabahın solgunluğunda ışıdı. Çayını yudumladı sessizce…” (Siz de acı acı gülmüyor musunuz bu sahneyi okurken?) Burada metinsel bir boşluk öte yandan çok yoğun damıtık bir tablo vardır. Hem görsel hem psikolojik bir tablo ve okur tarafından üstündeki örtünün çekilip alınmasını ister yazar. Bu susku/anlaşılamama/kendini dile getirememe durumundan kaynaklanan bir ara olayın (ama üstü kapalıdır bunu okurun oluşturmasını bekler yazar; Vedat nerededir ve ne yapmaktadır?) bu cümleyle (bir göndergedir kuşkusuz) beliriverdiğini görürüz.

Belirimlerin ağırlıkta olduğu, bir metinle karşı karşıyayız yine. İşte hayranlık uyandıracak birkaç örnek seçiyorum. Bu örnekler aynı zamanda dil doyumunun göstergeleri, sözcüklerin, yansıtma, titreşim ve patlamalarla yarattığı imgeler de son derece görkemlidir. 

“üç mızrak atımı öteden bilinen yürüyüş” S.53

“erkeğin harcı, kadının boynunun borcu” S.53

“… Biz Fransız gâvurunu söküp atmaya avratlığımızla duralım da körpeliğimizde, oğlumuz karı kız peşinde koşup anasının ölüsün eller eline bıraksın. Hangi kancık kasığında yattı, desem, benim oğlum bu…” S.55

… atlas yorgan kan olacak diye uykular girmedi gözüme… s.58

…Ara sıra yatak odama gelir otururdu. Onu kucağımda emzirdiğim günlerdeki ana sütü kokusu sarardı içimi… S.60 (bu cümlenin aynı zamanda göz algısından koku çağrışımı, kokudan duyguya geçiş sağlayan,  algıyı başka algı için kullanma olduğunu da burada belirtelim. Duygusal bir ayrıntının bu zincirleme algıyla derinleştirildiğini de belirterek. )

… Sandık odasında kurutulmuş meyvelerin kokusu ve ışıksızlığı Miraç’ın kış korkusunu azaltırdı. S.61 Koku algısından > duygulara geçiş. Burada ayrı bir şey daha var, koku algısını savunma mekanizması olarak kullanma söz konusu.

… O bilirdi bu evin seslerini tavanından tabanına… Yılanların kaygan çıtırtılı gezmelerini duymuyordu artık S.62

“karnım karardı” > renklerin yitimiyle doğurganlığın bitimini anıştırma.

“Kenarı yaldızlı bardaktaki çay hiç tütmüyordu” S.65 (görme algısından zaman algısına geçiş). Bu cümleye kısa bir an için yeniden dönmek istiyorum. Burada Miraç tarafından her ne kadar çayın sofraya soğuk getirilmiş olabileceği yorumu yapılsa da yan anlamı zamana ilişkin anıştırmadır. Soğuyana kadar içilmemişti. Bu hanımın çok düşünceli, kaygılı olduğunun göstergesiydi ve tüm hikaye çay masaya konduğundan Miraç’ın oraya gelişine kadarki süreyi kapsıyordu, bana kalırsa.

Kenarı yaldızlı bardak > zarafet, belki zenginlik belirtisi.

Finalle ilgili söylenenler vardır: 1-hanım kendi seccadesini bıraktığını söyler Miraç’a , 2- bir takım tembihlerde bulunur kış mevsimiyle ilgili 3- gelecek yıl kışa hazır yiyecekler alacağını bunun için de uygun kişileri araştırmasını ister.

Bir de yapılanlar vardır bugüne değin hiç olmadık bollukta yiyecek bırakılmıştır Miraç’a. Bu değişim her ne kadar hanımda kendiliğinden gibi gözükse de bir anlamda Vedat yaratmamış mıdır bu dönüşüm/değişimi?  Anne cimrilikle suçlanırken “ölüsünü bile paklayacak” miktarda yiyecek stoku bırakılmıştır bekçiye.

Hanımın “araya geçmesinin” simgeselliği üzerinde de biraz durursak eğer.  Ara nedir burada? (Görünürde evin kullanılan hacimlerinden biridir elbette, ama…) Gidilecek yolun üzerinde aşılması gereken bir alandır. Ara bir geçişin eşiğidir aynı zamanda. Değişime doğru gitmektedir anne, gelecek yıl için hazır yiyecekler alacaktır, artık başka şeylerle uğraşacaktır bir takım kararlarla ayrılır hikâyeden. Oymalı, ağır ve tahta olan kapıyı arkasından kapatması da bir dönemi kapatıp arkasını dönmesidir aslında. Onu neler beklemektedir?

İncelememizi tamamlamadan önce sormak istiyorum adı Su Ustası Miraç olan bu hikâye, yalnızca veya özellikle Miraç’ ın mıdır? Anneyle mi ilgiliyiz yalnızca? Peki ya Vedat mı kuşatır metni? Hayır. Az önce sözünü ettiğim üçgenin içi bir sürü hikâyeyle doludur.  İşte şimdi onlara, hikâye içindeki öteki hikâyelere değinmeliyiz. Ayrı enstrümanlar olarak hikâyenin ezgilerini seslendirirler. Kuşkusuz hepsi başlı başına ayrı incelemelerle başka çıkarsamalara götürür bizi başta dediğim gibi çözümleme yamaları yapmaya çalışıyorum.

  1. Ölmüş köy ağasının hikâyesi.
  2. Anlatıcı annenin hikâyesi.
  3. Ağanın eski karısının hikâyesi.
  4. Döne’nin hikâyesi(hizmetçi)
  5. Aşçı Satı teyzenin hikâyesi.
  6. Aşçı Satı Teyzenin oğlunun hikâyesi.
  7. Vedat’ın büyük ağabeyinin hikâyesi.
  8. Vedat’ın küçük ağabeyinin hikâyesi.
  9. Miraç’ın hikâyesi
  10. Tüm bu parçalardan oluşan Vedat hikâyesi

Bu metnin de dişil ses olduğunu düşünüyorum. Anne karakterinden ötürü değil, en dış çeperdeki anlatıcı sesinden. Onu fark edebildiniz m? “Vedat’ın delirdiğini ilk kim söyledi, annesi mi?” diyen sestir o. Sonra yine karşımıza çıkar “ Yaylada günler kısalmaya, serili kayısılar kurumaya dönmüştü,” diye sürdürür anlatısını. “Sabah hava iyice yıldız poyraza dönmüştü,” der. O görkemli final cümlesini de o söyler;(evet bakan göz Miraç’ın gözüdür ama konuşan anlatıcıdır.)

 “Hanım arayı geçti. Oymalı ağır tahta kapıyı kapadı.”

Evet yineleyeceğim; “Yaşama sanatı bize acı çektiren insanlardan yararlanmaktır.” Acaba bir avuntu olabilir mi?

(1) Serap Gökalp’in Dil Irmağında Füruzan’la öykü incelemelerinden

Kesik El

Alacakaranlık ve çok lüks döşenmiş ofise girdiğimde kapı arkamdan kendiliğinden kapandı. Bir ağızdan içeri girmişim de yutkunması an meselesiymiş gibi hissettim.

Duvarlarda çiçek resimleri gözle görülür biçimde büyüyüp açar, sarmaşıklar çerçevelerden sarkıp oraya buraya dolanırken leylek büyüklüğünde bir kelebek uykudan uyanıp kanatlarını gerdi. Bu saatte kelebek uykusu olur mu diye düşünürken kısık müzik kulaklarıma değince gözüm istedi, gözümle gördüğüm ezgileri ağzım istedi. Kafamı kessem şu müzik yayılan tabloların içine atsam diye aklımdan geçirirken kafam bir tablonun içine giriverdi. Bekleme salonu olduğu anlaşılan bu yere çok kapıyla bölümler bağlanmış, kapılar kapanmıştı.  Kapılar gerçek miydi, yoksa onlar da birer tablo parçası mıydı bilemedim. Belki de tablonun içinden onların kapı olduğu izlenimi ediniyordum. Sarmaşıkların ve büyüyen uzayan bitkilerin, açan taç yaprakların sesleri müzik sesine karışıyor garip bir hal alıyordu. Hani rasgele renkleri birbirine karıştırdığında bulanık ve anlamsız bir boğuntu elde ederdin ya öyle.

Bekleme odasına oturmaya karar verip sarmaşık dallarından birinden kafamın geri getirilmesini rica ettim. Gövdemi sandalyeye küt diye oturttuğumda sekreter masasının üstündeki kesik eli gördüm. Karşı karşıyaydık. Uzun, sivri kırmızı tırnaklı görevli el resmi bir şekilde avucunu gösterip buyurun işareti yaptı. Nereye buyuracağım? O sırada bir deste başvuru kağıdı eteklerini hışırdatarak yanıma oturdu. Asık suratlıydı. Hayallere dalıp bu başvurunun aslında çok mutlu ve para kazanacağım bir işin kapısını açabilmesinin mümkün olduğunu, gülebilseydi eğer bu işe alınacağımın işareti olabileceğini düşündüm. Ama yine de çantamdan çıkardığım kalemimle harekete geçtim. Onu sırt üstü yatırdım, alnından başlayarak, yüzünü, boynunu, göğüslerini, karnını, katlarını ayırıp kıvrımlarının satırlarının içini doldurdum. Bittiğinde boşalmışlık hissettim. Tüm kişisel bilgilerimi, sırlarımı bunun içine akıtmak hiç de akıllıca gelmemişti ama çarem var mıydı?

Kesik ele baktım, masanın üstüne kapanmış iki parmağını tıktıklıyordu.

-0-

İş başvurusu yapmanın dördüncü boyutunu okudunuz.

Kim ödeyecek bu namus borcunu ?

Gelin, arkamdan gelin. Yalnız lütfen sessiz olun. Onlar bizi görmüyorlar ama, hissedebilirler. Özellikle birilerine çarpmamaya dikkat edin. Burası hayalleri nedeniyle girilen, asla tutulmayan sözlerin verildiği bir anlaşmaya imza atılan, alkışlar, armağanlar ve iyi dileklerle kutlanan yolcuların ilk istasyonu; nikah salonu. Kadınları daima beyaz, erkekleri ekseri siyah giysilidir. Yeni ve bilinmez yolculuklarına buradan uğurlanırlar.  Peş peşe yarım saat arayla nikah kıyımı için bu memurun karşısına yeni yolcular gelir. İşte on beş otuz nikahı. Bizim öykümüzün kahramanları. Az sonra salona, oradan dünya evine girecekler. Daha önce neredeydiler bilen yok (!) Bu nikah kıyımı sırasında yolcular mutlu görünecek. Sonrasında biri sabırlı, öbürü yıkıcı olacak. Bu yolculuğun geleceği hakkında henüz kimsenin bir öngörüsü yok. Ama ben biliyorum. Eğer bu gelin şu an salona birlikte gireceği adam yerine, aklındakini seçseydi başka bir öykünün kahramanı olacaktı. Ama bu adamı seçti. İnsanlar buna kader diyorlar. Şimdi anlatacaklarıma kulak verin, bu dediklerimin hepsi olacak, çünkü ben bu öykünün yazarıyım.

Gelin, şimdi ses sisteminden yayılan, daha önce hiç duymadığı müziğin içinde yüzerken, aklında buruk, rengi solmuş bir adamın yüzü var. Sıradan sözcüklerin içinde gizli tutkusunu, alçak sesle hâlâ fısıldamaya devam ediyor. Son günlerde olur olmaz zamanlarda hep o adam ve onun sesi beliriveriyor. Ayaklarını yerden kesen, onu sağırlaştıran bu konuşmayı anımsadıkça gizli ve karanlık bir köşeden bir katil çıkıp bıçağını boğazına dayamışçasına yüreği çarpıyor. Bu konuşmanın ömrü boyunca bir anne tembihi kadar canını sıkacağını henüz bilmiyor.  Şimdi yine yüreği çarpıyor. Tam o sırada müstakbel kocası,  neyin var hayatım, yine sağ gözün kaydı,  diye fısıldıyor. Girmesi için kanca yapıp kolunu uzatıyor. Onun sapanın lastiğindeki bir taş gibi hissettiğini ve fırlatılmak için sabırsızlandığının farkında değil. Ağır adımlarla salona doğru yürüyorlar.

Gelin, beyaz gelinliği içinde yaşamdan soyutlanmış bir rüya gibi kaybolmaya yatkın duruyor. Duvağının tülü, saydam geniş alnının üstünde görünmez olmuş. Yüzüne tezat kömür karası saçları özenle ensesinde toplanmış. Gülümsemesinde hâlâ bir tereddüt, hâlâ kaygı gizli. Ama konuklar bunu kahkahaya ve iyi dileklere boğmayı tercih ediyor. Hepsi de ağızlarını açarak, sözcükleri uzata uzata konuşup kendilerini duyurma çabası içinde.

Şimdi sessizlik, nikah kıyımı başlıyor…

Bu adamın, geceleri geç gelme hatta sabah gelme alışkanlığı var. Ama bu alışkanlığını kız evlendikten bir yıl sonra yaşamaya başlayacak. O sırada bir kız çocuk doğurmuş olacak. Adamın eve uğramamak için seks hayatını, sonrasında çocuk bağırtılarını gerekçe göstermesi hiç şaşırtıcı olmaz. Karısı onun bir metresi olduğunu düşünecek. Gel gelelim çocuğunu babasız büyütmeye gönlü el vermediği için adamın sabaha karşı, tütün, içki bulutuyla kaplı, sararmış bir yüzle gelmesini dünyanın en olağan durumu gibi karşılayacak. Bir terzinin fazla şansı olmaz, diye düşünecek. Sessiz bir adam bu damat. Zamanla sinirli biri olacak. İşsiz kalacak ama hep dışarılarda olacak. Karısı terzilik yaparak evi geçindirecek ve adamın cebine harçlık koyacak.

Nikahtaki tüm takıları, paraları, kadının kenara ayırdığı kara gün paraları adamın dayak tehdidi ile tümden eriyip bitecek. Bu saydam gelin-kız kararıp zayıflayacak. Kızları dört yaşına geldiğinde gelinin annesi ölecek, babası evini müteahhide verip geçici olarak bir başka yere taşınacak. Kızına, üç dört yıl dişini sıkılmasını müteahhidin vereceği ikinci daireyi onlara vereceğini, söyleyecek.

Ama, evlilik kötüye gidecek. Adam eve arada sırada uğramaya başlayacak. Terzi kadın ve kızı evde yalnız olduğu bir gece kapısına tanımadığı adamlar dayanacak. Onu almaya geldiklerini, kocasının kumarda onu kaybettiğini söyleyecekler. En ufak olayda pencerelere, pijamalarla dışarılara fırlayan sokak sakinleri her şeyi ışıkları yakmadan, perde arkasından izleyecekler. Bir Allahın kulu polise haber vermeyecek. Sabaha kadar kızına sarılmış uykusuz korku içinde bekleyen kadın, ertesi gün birkaç parça eşyasını alıp babasının kiradaki evine sığınacak. Damat bu adresi o sırada bilmiyor olacak. Kadın kocasını şikayet edip tutuklatacak. Boşanma davasına bakan yargıç  olayı öğrenince tek celsede boşayıp kadını kurtaracak. Kadın da evde dikiş dikmek yerine bir konfeksiyon fabrikasında iş bulacak. Bu arada hem karısının şikayeti hem kumar borcunu ödemediğinden adam hapse girmiş olacak. Eh her şey yoluna girmiş, dediğinizi duyar gibiyim. Ama öykü devam ediyor. Çünkü yasalarımızda iyi hâl diye bir tanım var ya, işte o hiç iyi bir hâl değil. Çünkü hapiste bilinen koca bir gün hapisten çıkıverecek. Bu öyle beklenmedik olacak ki kadın bir gün fabrikadan çıkışta onu karşısında bulacak. Adam, “kumar borcumu ödeyemedim, bunun sorumlusu sensin, gitseydin başıma bunlar gelmeyecekti,” diyerek herkesin içinde kadına sille tokat girişecek. Böyle bir şey olur mu, demeyin, kumar borcu namus borcudur ve ödeme nakit veya karıyla olmuş, bir kumarbaz için hele karanlık adamlar hiç için fark etmez. Çünkü sonuçta adam bir ak kağıda kendi el yazısıyla ve üç tanık önünde karısını kumara bastığını yazdı ve imzaladı.  Adam sokak ortasında karısını Allah yaratmış demeden döverken kimse karı koca kavgasına karışmayacak. Kadın bir yolunu bulup kaçmayı başaracak. İşte bir hata daha! Adam takip edip evin adresini öğrenmiş olacak. Artık ondan sonra her gün oraya gidip, kumar borcunu ödemesi için karısına baskı yapmaya başlayacak. İçip içip evin önüne geldiği bir gün, -güpe gündüz- eve dalıp eski kayınpederiyle kavga ederken onu bıçaklayacak. Bir anda yaptığı işin dehşetini kavrayıp kaçmaya yeltenecek. Yaralı kayınpeder, can havli mi, öfke mi, ne derseniz deyin peşine düşüp ortalığı ayağa kaldıracak. A, işte bu sahnede polis var, adam tutuklayıp götürecekler.

Bundan sonrasında gelinin babasının tutumundaki değişikliğe şaşıracaksınız. Kızına diyecek ki, artık senden de senin sorunlarından da bıktım. Şurada üç günlük ömrümü huzur içinde geçirmek istiyorum, kızını al ve git, beni de rahat bırak… Bu her ne kadar bıkkınlıkmış gibi görünse de aslında yaşlı adamın genç bir kadınla evlenmek için aradığı bahanenin eline geçmesi olacak. Cici anne evde başka birilerini istemeyecek. Kahramanımız, kızıyla birlikte kadın sığınma evine taşınacak. Tekrar toparlanınca bir ev kiralayıp yaşamına devam ederken, aradan iki veya üç yıl geçmiş olacak, babası tekrar sahneye çıkacak. İkinci karısı tarafından terk edilen, paralarını ona kaptıran baba, hasta olduğunu, geri gelip kendisine bakmasını isteyecek. Yüklenicinin evleri sonunda teslim ettiğini, birinde oturup diğerinin kira geliriyle geçinebileceklerini, bu kadar kahrını çektiği kızının ona bakmak zorunda olduğunu da ekleyecek.  

Kahramanımız, baba evine dönecek. Tekrar evde dikiş dikmeye başladığında gizli bir el düğmeye basmış da aynı hayatı yeniden yaşamaya başlamış korkusundan, onu yalnızca kızının gün günden gelişip serpilen varlığı kurtaracak. Olup bitenlerin bir karabasan olduğunu ve geride kaldığını düşünmek isteyecek. Babası ölecek. İki ev de ona miras kalacak. İşte şimdi öykü bitiyor dostlar. Kumarbaz kocaya ne mi olacak? Borcunu tahsil edemeyen mafyanın bir adamı tarafından hapisteyken şişlenerek öldürülecek.

Evet, bu nikah salonları beni üzer. Kuğu gibi, peri gibi, masal gibi kızlar, beyaz giysileri içinde dumansı, köpüksü, düşsel adımlarla gelirler de nereye giderler peki? Bir yontulmamış taş, bir akılsız sperm torbası, bir hortlağın kollarına giderler. Tüm hayatlarını teslim ederler. Hiç akıllarına getirmezler, bir kocadan kurtulmak, ona sahip olmaktan çok daha zordur. Hadi, artık biz de gidelim. Bir başka nikah kıyımı öyküsünden önce biraz soluklanmaya ihtiyacımız var.

-0-

İlk göz ağrısı…

İlk kitabım Astak Kum Saatinde Akarken 20 yaşında oldu. Yazarlık serüveninde ilk kitabın yeri elbette çok farklıdır. İlk öyküm bir dergide yayımlandığında nasıl kalbim çarptıysa, ilk kitabım rafa çıktığı o gün de, aynı kelebekler kalbimdeydi. Yayınevinin halkla ilişkiler sorumlusuyla bir Temmuz günü, Beyoğlu kitapçılarını gezip vitrinlerde ve raflarda kitabımı izlemenin hazzını hiç unutmayacağım. Ama hiç unutmayacağım başka bir konu da aynı yayıncının dosyamı iki yıl boyunca bekletmesi, sessiz kalması ve telefonlarıma çıkmamasıydı. Bu kitabın yazılması ve basılmasına ilişkin günce tutmuştum, güncenin kendisi ayrı bir kitap taslağı olarak duruyor hâlâ. Sürekli kafamda o deli soruyu anımsıyorum. Dosya iyi değilse niye kabul ettiler, kabul ettilerse niye basmıyorlar? Sonunda çat kapı yayınevine gittim. Yayıncıya ve editöre kitabı bir kez de sözlü anlattım. Ayrılırken yayınevi sahibi Şermin Hanım’ın kitabı artık bekletmeyeceğine ilişkin söz verişini anımsıyorum. Kitabın editörlüğünü yapan Belgin Celil’le çalışmalar bittiğinde 2002 olmuştu. Yayıncının kataloğuyla birlikte kitabımın kopyalarıyla İstanbul’dan döndüm. Arabamın bagajına yan yana dizdiğim kopyalar kapağı açınca bagajdan daha geniş bir gülümsemeye neden oldu yüzümde. Joan Miro’nun bir eserinden kapak illüstrasyonu yapılan bin adetlik birinci basımıyla ilk göz ağrım, Astak Kum Saatinde Akarken, otuz sekiz öykü, dört bölüm halinde düzenlenmişti. Her bölüm için metinler yazmıştım ve kitabın izleği “zaman” dı. Bursa Tüyap fuarında imza günü yapılan 277 sayfalık Astak Kum Saatinde Akarken şimdi satışta değil. Tanıtım çalışmaları sırasında TRT’ İstanbul Radyosunda yapılan bir söyleşiyi de dijital ortama aktarmak bu günlere kaldı. Bu teknolojik aktarımı gerçekleştiren Sevgili Aşkın Aydoğan’a sonsuz teşekkürler. You Tube kanalımda , https://youtu.be/rO2Oovvj8LQ linkinden kitabın içindeki Bıçak Bitti öykümün seslendirilmesi ve söyleşiye ulaşabilirsiniz.

Esen kalın.

Kitaptan:

Meşale zannettiklerinizin ateşböceği olduğunu keşfettiğinizde ne yapabilirsiniz?

Edebiyatla uğraşmak, “dut yaprağından atlas yapmak” bence. Sabırla, bir koza yaratmak, canla başla çalışmak gerek. Uçmak veya ölmek için, uzun bir süre doğaya borcunuzu ödemeye çalışıyorsunuz. Aynı zamanda değişiyorsunuz. Hantal tombul bir tırtıldan kelebeğe dönüşmeye çalışıyorsunuz. Şimdi koza bitti. Bu kitap sayfalarını açan her okur, bulduğu iplikçik ile kendi ipek kumaşını dokuyacak. Bense tekrar başka bur kozaya girene dek biraz uçabileceğim.

Yaşamın hem içinde olmak, hem izleyicisi olmak… Sözcüklerin muhteşem aracılığıyla başkalarında kendinizi, kendinizde başkalarının izini sürmek.

Çok sıradan gibi görünen durumları hafifçe kazıdığımızda bambaşka yerlere ulaşabiliriz. Gerçekle görünen farklarını yakalayabilmek çabası benimkisi…

https://youtu.be/rO2Oovvj8LQ

CANKURTARAN

Rüzgâr bir çocuk gibi koşarak geliyor ve evin kapısında aniden susuyor. İçerideki ürkütücü sessizlikten çekinerek pencereden içeri bakıyor, ağaçların arasından arka tarafa dolanıyor ama içeri giremiyor. Eğri büğrü bir ev, bakımsız bir bahçenin bir köşesinde… Rüzgârın gördüğü, diz çökmüş, sırtı kamburlaşmış bir kadın.  Görünmez tehlikelere karşı savunmak için kendiliğinden bükülmüşlüğü vardır ya bedenlerin, öyle…  Bu beden az önce düşlerini geri aldı.  Düşleri dikenli çıkmıştı ve ellerini kanatıyordu ne zamandır.  Durduğu yerden üçü görünen, üç koca parmağa benzeyen masanın ayaklarına bakıyor. Üç koca parmağa benzeyen ayakların arasından, örtünün akan desenlerini görüyor. Sentetik iplikten püskül şeridinin akan desenleri durdurduğunu da görüyor. Masa örtüsünün püskülleri arasında düşler… Düşler yerde yatıyor. Bir görünüp bir kayboluyor. Bir görünüp bir kayboluyor ve kendisini ağaç kökü gibi hissetmesine neden oluyor. Gövdesi dipten sarsılmış bir ağaç şimdi kadın. Sapına kadar toprağa batıp çıkan bir bel onu yerinden sökmeye çalışıyor. Bir ileri bir geri, bir görünüp bir kayboluyor, bir ileri bir ge…

Yere devrilmiş kekik kavanozu yüzünden kekik kokuyor içerisi. Onun ne zaman düştüğünü görmedi ama yayılan koku kadına çocukluğundan bir resmi  anımsatıyor: Ekmeğin üzerine dökülen zeytinyağı, şişeden akan yağa güneşin değip yansıması, tezgâhın üstüne düşen damlacık, kesilmiş limonu sıkarken duyduğu dişlerini kamaştıran koku ve kabuğunu dişleme itkisi…  Yağı, limon suyunu emen ekmek dilimi, ıslak kekik tanecikleri, ısırmadan önce ağzının sulanması… Tüm bunları boyunun elverdiği açıdan görüşü. O sırada şaşkın gece kelebeğinin ürküyle cama vurması, kanatlarının sesi. Tezgahın öte köşesinde kalmış, temizlenmemiş bölüm. İkinci resim, dışarı yürüyen çıplak ayakları, kapının önündeki az önce suladığı betonun yaydığı koku. Duvara dayanmış bir çift bahçe terliğinin duruşu. Bunlara bakıp zeytinyağlı, kekikli, limonlu ekmeğini yerken, dilini ısırması, gözünden yaş gelmesi ama yemeyi sürdürmesi. Bir domatesin dörde bölünmüş parçalarının yaydığı yabanıl koku. Seni kocaya verecekler duydun mu? Zeytinyağlı, kekikli ekmeği yere düşüren kızın adı Melek. Resim değil, gerçek…

Bir ileri bir geri… Kirli yemenisinin kaydığının farkında. Olsun. Sallanan oyaların adı, elti eltiye küstü. Kendi ördü. Oyanın motifleri yanağında böcek gezmesi gibi değip kalkıyor, değip kal…

Alacakaranlığın içine asılmış ışıklar yüzüne gözüne bulaşırken yavaşça ağlıyor. Şimdi başka ses yok. Rüzgâr da susmuş. Ağlarken, kendisine ait ne kadar az şeyin olduğunu düşünüyor. Öyle az şey var ki öyle az… Onları kollamak zorunda. Yoksa yok olacaklar. Salınımından dağılan, odayı pis kokulu bir battaniye olup örten ter kokusundan kendi varlığını duyumsuyor. Kokudan başka neyi var ki? Var… Şu ot sedirin yaygıları var, çeyizinden. Sedirin beyaz patiska etekleri  var, ara dantelli, kızken örmüştü. Üstündeki basma örtüsü var, annesinden. Ot yastıkları var, kaynanasından. Dantellerin ilmikleri arasında “A Fadimem” türküsü var. Tığın her batıp çıkışında ipi dolayıp çekmesinde, “Ay lay li lom, ay lay lom” var. İşte bu onun sesi. Ona ait bir şey. A Fadimem, hadi senle kaçalım/Beyce pazarında dükkan açalım/Ay lay li lom, ay lay lom. Türküyü hiç unutmadı. Tığı sımsıkı tutmaktan başparmağı beyaz beyaz bunu da unutmadı ve; A Fadimem iner gelir Belen’den /Zülüfleri tel tel olmuş elemden/Ay lay li lom, ay lay lom, diye çın çın avluyu inleten kendi sesini de unutmadı.  Ay Meleeeek ne güzel söylüyorsun kız. En iyi arkadaşı Emine’nin sesi bu. Onun sesi de motiflerin, zincirlerin dolguların içinde duruyor, türkülerin yanında. Kesmeden gülümsüyor; A Fadimem iki değil üç değil/Benim bağrım demir değil, tunç değil/ Ay lay li lom, ay lay lom...Ama şimdi, nefessiz kaldı türküler, Meleğin kanatları rüzgârsız…

Dalgalı bir denizde kayıktan bakarcasına bakıyor masanın ayakları dibine Melek. Üç koca parmağa benzeyen masa ayaklarının dibine… Dördüncüsü görünmüyor. Orada yatıyor  O! Artık dikensiz… Bir görünüp bir kayboluyor, bir görünüp bir kay… Masanın üstündeki sarı yapay güller, haftada bir yıkanması gerek ama ne zamandır üzerinde sinek bokları var. Bir gidip bir geliyor güller…. Bir gidip bir ge… Sarı güller onun. Sarı güller gelinlik gülleri. Duvardaki resimde elinde duruyor bak. Resmin altındaki sıva,  içi irin dolu deri gibi şişmiş , ha patladı ha patlayacaktı da damat aldırmamış, basmıştı çekici, patlatmıştı sıvayı, yeni gelin basma örtünün üstüne yayılan parçaları toplamaya çalışmıştı. Tamire lüzum yok, resim kapatıyor zati… Bu kocasının sesi. Sıvayı olduğu gibi bırakan o. Resmi kaldırsan bu cümle altından çıkıyor, bir de kırmızı tuğla. Süslü bir şarkıcının yanağının kenarını tırnağınla kaldırınca iskeletini görmeye benziyor bu resmin duruşu. Yüzünün yarısı kusursuz, beriki yanında kırmızı etlerin parçaları, kanlı çene kemiği, kanlı dişler, şarkı söylüyor: “Yüksek yüksek tepelere…” Kına gecesi var onun, gözyaşları var, o geceye dair. Gelin ağlamadan olur mu?  Ağlayarak  eğlenmeyi üleşir kadınlar… Kadın kendi düğününde bile ağlamalıdır. Töredir. Avuçların kınayla damgalanması, yüreklerin şarkılarla taşırılması usuldür. A Fadimem, türküsü susmuştur. Şu fotoğraftan (gelinlik fotoğrafı işte) yarım saat önce kelebek tırtıl olmuştur. Artık istediği gibi uçamayan, kozaya hapsolan, eskinin kelebeği değişip Melek Vural olmuştur. Kocasının soyunun adını almıştır. Soyunu sürdürmesinin sorumluluğu omuzlarına yüklenmiştir.  Bu resmin çekildiği rutubetli küçük oda; fotoğrafhanede ışıklı bir şemsiye hatırlıyor, plastik kokulu, aynanın önünde hiç yıkanmamış bir tarak… Fotoğraf karesinde olan insanların ağız kokusu, ter kokusu… Işık patlayıvermişti! Bu acayip gülüş ondan. Yanındaki gülüş ise herkesin, “Pek iyi çocuk, hâlim selim çocuk” dediği, gülüş. İnce bir zar gibi kapladığı bu nur yüzü dışarıda gezerken kullanıyor damat. Evde kalın kabuklu, Kafdağı’nın ardına gidesice paslı yüzüyle gezer. Şimdi o paslanmış gülüşü de aldım bak…  Sağ el gülüşü. Hep hazırda bekler sağ el. Sağ eliyle yemek yer, sağ eliyle dayanıp sağından kalkar, sağ eliyle şeyini tutar, sağ eliyle vurur. Resimde de o el gelinin omuzunda işte. Resim bir ileri bir geri sallanıyor. Gelinin adı Melek, gelinliği kiralık. Beni cennetteki hurilere hazır hale getireceksin. Hazırlanmak için ibadet etmek lâzım, demeye başlamamış daha sağ el. Kendisi ise bir dünyalık kadın olduğunu henüz bilmiyor bu resimde.  Bunu buraya çaktı ki o yokken bile unutmayayımmış. Eli üstümdeymiş. Kör olasıca! İbadet etmek için zamana ve rahata ihtiyaç vardır. Beni rahat ettirmek senin işin. Lüzumsuz dünyevi işler senin işin. Memeleri yeni tomurcuklanmış hurilerime kavuşana kadar sana katlanacağım… Bunları da sağ el söylüyor, havada vaaz verir gibi duruyor. O sağ eli o resimden kesip çıkarsam, diyordum. Camı kırayım, eli keseyim, bitsin… Resimden çıkarsam atsam da ne fayda… Hep üstümde. Yüzüme, sırtıma, böğrüme al, mor izler bırakan sağ el. Yorulunca hadi bakalım sıyır şu siktiğim  şalvarını, der. Küfretme dedikçe, sen dünyalıksın,der. Hizmetimi görecek, şehvetimi söndürecek, beni misafir edecek bir dünyalıksın. Sana küfretmem yasak değil. Her seferinde de bir çocuk yapışır içime.  Dokuz ay boyunca sömürüp bitirirler, kan olup öfke olup fışkırırlar. Susarım. Hiçbirini sevmem bu şişiklerin. Bu beli bükülü hep ağlayan evi de! Tüm istediğim yüreğim çarpmadan yaşayabilmekti oysa.

O resimden beri kirpikleri hep ıslak Melek’in. Ağlamaları hep az önce bitmiş gibi. Şimdi de öyle. Ağlamaları az önce bitti… Bu kere sonsuza dek bitti. Buna inanamayarak arada yemenisini çiğniyor Melek. Elti eltiye küstüyü çiğniyor, bırakıyor, çiğniyor bıra…  Merak ediyor, artık  yüreği çarpmadan yaşayabilecek mi acaba?  

Kendisine dünyalık diyen o adamı artık gece uyurken izleyip, hayal kurmasına gerek yok. Açık ağzından içeriye zehir akıtmak, bir akrebi atletinden içeri salmak, ağzının kenarından yağları akıta akıta yemek yerken fare zehiriyle tatlandırılmış yalancı dolmayı yutamayıp devrildiğini görmeyi istemesine gerek yok. İçindeki hınç dişlerinin arasına sıkışıp durmayacak artık. Çene kemiklerinin gece veya gündüz birbirlerine kaynadığını hissettiğinde yalnızca ağzını açar, koca bir soluk alırdı. Yapabildiği bu, elden ne gelir…Artık ağzını koca koca açmasına da gerek yok.

Her zaman irkilir gibi konuşan her zaman ıssız bir yolda korkarak yürürcesine yaşayan Melek, cennete gidememekten korkan kocasının, kapıyı ne zaman arkasından kapatacağını beklemekten sıkılmış, geri dönmüş ve bak onun içi boş ayakkabılarını kapının önüne bırakıvermişti işte. Dünyalık, onu hurilerine uğurlamıştı bak! Alnı secdede, aklı hurilerde, sağ eli Melek’in bedeninde, yaptığı ibadetlerin sonuna geldi gördün mü? Şimdi olduğundan küçük görünüyor, soyadı vur-al. Ama Melek’in de soyadı vur-al. Bunu şimdi fark etti bak. Vurdum aldım. Aldım, verdim, ben seni yendim… Bu oyunu bilir misin sen? Kendisine dünyalık diyen soyadı vur-al olan o adam sessiz. Sonsuza dek sessiz O! 

Pencereden gökyüzüne bakıyor Melek. Bulutlar bir ileri bir geri sallanıyor. Apansız başını çevirip düşüncelerinin son parçasını bir bağırtıyla seslendiriyor, “Beni çok dövdü!” diye açıklıyor. Bakışlarında gizemli bir pırıltıyla birden kulaklarını tıkıyor. Yüzündeki şişliklerde hâlâ gözyaşı damlaları varken bıçağın göğüs kafesine çatır çatır girip çıkmasını duymak istemediğini, haykırıyor. Artık sallanmıyor. Gözlerindeki yalımla köşeye büzülmüş çocuklarına bakıyor. Yerdeki bıçaktan uçan ışık çocukların üstüne konuyor. Bunlar ne olacak şimdi? diye düşünüyor. Çocuk Esirgemeye verecekler onları. Keşke bu herifi öldüren ben değil de bir başkası olsaydı. Çocukların yüzünde bıçağın parıltısı bir gidip bir ge…

Ama Melek’in bilmediği, dünyalıkların çığlıklarına da duyarlı bir kulağın olduğu ve keşke tümcesinin ona ulaşabileceğiydi. Evin etrafında dolaşıp içeri giremeyen rüzgâr, keşkeyle başlayan tümceyi duyan rüzgâr, bir dünyalığın yürek çığlığını o duyarlı kulağa taşıyor, öykü bu ya… Derken, can-kurtaran-bıçak yerde artık kararmışken, görünmez olmuşken, Melek’in titremeleri tüm evi kaplamışken, kapı çalıyor; kapı her an içeri doğru patlayacakmışçasına şişip duruyor. Çocuklardan biri seğirtip açıyor. İçeri bir cankurtaranın mavi ışıkları girip çıkıyor, girip çıkı… İçerisi mavi ışıklar ve polislerle doluyor. Sakin olun, diyor bir tanesi. Kocanızı bıçaklayan hırsızı yakaladık. Cankurtaran da geldi. Eğilip yerdeki adamın şah damarını kontrol ediyor, ama kocanız galiba sizlere ömür.

-0-

Bu öyküyü bitimsiz cinayetlere kurban giden, yapayalnız bırakılan, yurdumun kadınlarına armağan ediyorum. Bir gün bir kulağın onların çığlıklarını duymasını, yazgı denen “şeyin” değişmesini dileyerek. Kadın cinayetleri durana dek, öz savunma yapan kadınlar özgürlüklerine kavuşana dek, o can kurtaranı çağırmak için hiç susmayacağız! Bir gün o öyküler başka türlü yazılacak. – Serap Gökalp

Görsel : AndrewLozovyi 7360×4912 px Polietilen boyunca çığlık atan kadın

İKİ ÇIĞLIK İKİ TÜRKÜ BİR AĞIT

Vay o nasıl çığlık?

Dağların soğuk nefesi, uzun upuzun bir tülbent olup, kıvrak, aceleci ve şaşkın! Avluda şöyle bir dolandığı sırada büyük kerpiç evin içinden kopan o çığlıkla karşılaştı. Öyle bir çığlık ki rüzgârı bile oracıkta kavurdu, eritip yere çaldı!

Kurban Bayramının ilk sabahı. Tosunun gözünü bir çeşm-i bend[1] ile, üç ayağını kurban ipiyle bağladılar, tekbirle yatırdılar. Bekir Saka, ilkin bu urgan olmaz deyip, samanlığa başkasını almaya gitti ama geri geldi. Baktı hayvan kıpırdamıyor, bir daha çözüp bağlamaya üşendi, besmeleyi çektiği anda…

Bekir Ağa ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Terliyor, yalnız fena terliyor. İlkin anladığı bu. Her şeyi duyuyor ama insanların neden bu kadar korkulu sesler çıkardığını merak ediyor. Çığlık. Hediye’nin çığlığı hâlâ kulaklarındayken Hamiye’nin çığlığını hatırladı birden. Yanağının altında ne var fakat? Kayıyor azıcık. Kalbi göğsünde kesik baş tavuk olmuş, çırpın Allah çırpın… Dereyi görüyor ansızın. Geriye doğru kayan su, Hamiye’nin bacaklarında burgaç olup yitiyor… “Meşelidir dağlar meşeli…” Söğüde saklanıp o kızı gözetlediği günkü çığlık… Tıpkısı. O günden yana bir yıl ancak… Şimdi duyduğu böğürtü, koca bir abani[2] olup türküyü de havayı da kaplıyor. Bir şey unutmuş sanki…

Hamiye derede çamaşır durularken… Kır kokusu, yanan odun, beyaz sabun kokusu, tezek kokusu… Nar motifleri arasında yapraklar ve mineler işli ak şalvarının paçaları sıvalı. Son peşkirleri,[3] futaları[4] da durulayıp genç, güçlü elleriyle sıkarken, su kaynattığı gazganın[5] ateşi sönmeye başlamış. Yüzü görünmüyor. Şalvarın büzgülerini örtünmüş kalçaları dalgalanıyor. Mermer bacakların dizden aşağısı, suyun içinde kızarmış. Yer değiştirdikçe çakıllar inliyor: ez beni, ez beni… Kır kokusu, yanan odun, beyaz sabun kokusu, tezek kokusu… Bir de geldiğinden beri kopardığı söğüt yapraklarının kokusu Bekir Saka’nın burnunda… Yapraklar ayaklarının dibinde yığın olmuş, yüreği de yığının altında kalakal…

Çığlık…

Öyle bir çığlık ki derenin ilkyaz gürültüsünü bastırıyor! Saklandığı yerden kaşla göz arasında ayrılırken, Bekir Saka’nın, yaprakların altında löpür löpür atan yüreği de çiğnenmiş oluyor. O dakikadan sonra da diline bir türkü doluyor: “Meşelidir dağlar meşeli/Dibinde halı döşeli/Kül oldum aşka düşeli.” [6]

Derenin çakıllarına benzemiş, etleri söğüt yaprakları gibi koparılmış, eli kolu kesik, gözü kör, kulağı sağır Bekir Saka, evin içinde ayrı bir kule yaptı da kendini oraya kapattı sanki. O kız da içinde… Lokmasını yutarken, at koştururken, hamamda yıkanırken, çarığını giyerken, çakşırını [7] bağlarken hep o kız… Ama kızın Bekir Saka’yı gördüğü de yok, göreceği de. Kör şeytan! O Mustafa Ali’ye vurgun. Köyün Öğretmeni. Şu Köy Enstitülü! Köylünün gözbebeği! Çocuklara ders veriyor, yetmiyor koca adamlara, kadınlara okuma yazma kursu, yetmiyor, marangozluk, duvarcılık bilmem ne! Kadınlara oklava yapmaya varana dek her bir iş geliyor elinden. Tohum ekiyor, hayvan bakıyor… Kitap okuyor. Keman çalıyor! Keman çalıyor! Bilmediği yok!

Kızın yolunu kesmesi, yalvar yakar olması, kendini bilmez dolaşması para etmedi. Bu ona acı verdiği gibi daha çok azdırdı. Sonunda dünür başı gönderdi ve ıslıkla çalmadığı zamanlarda: “Susadım su isterim/Pınar nerde gösterin/Ben pınardan ganmeyom/ Kezibanı isterim”[8]  türküsünü Hamiye’yi isterim diye çevirip avaz avaz bağırır oldu.

Hamiye hayır dedi.

***

Hamiye çığlıkla beraber samanlıktan fırlayıp kendini bahçeye attı. Beti benzi kül… Dere kenarındaki kendi çığlığını anımsadı. Aynı öyle korkulu, can havli… Hele o türkü… Ne zaman duysa içi kalkıyor korkudan. “Meşelidir dağlar meşeli!” Kül oldum dedi, dedi ama  Mustafa Ali’ ye etti edeceğini!

Mustafa Ali, Bekir Saka’ya münasip biçimde “kavilleştik, vazgeçsin” diye aracı gönderdi. Olmadı. Bu açıktan açığa reddediliş Bekir Saka’nın gururunu kırdı, iş inada bindi. Yılan hikâyesi tüm köyde haince izlenen bir arkası yarın oldu…

Köyün üstüne öyle bir ağırlık çöktü ki anlatılır gibi değil. Ailenin kıza bir şey dediği yoktu da… Evet deyiverse Ağaoğlu Bekir Saka’ya… Üstüne varmıyorlar ama… Gelinlik kızı, hazır asker delikanlıyı, sünnet olacak oğlanı, gebeyi ve loğusayı hoş tutmak gerek ya… Sabır… Ama Hamiye geceleri ter içinde uyanıp kalbini eliyle bastırıyordu. Ne yapmalı?

Tabi bu Bekir Saka Hamiye’ye dünür gönderdikten, Dünür başı, iki ev arasında mekik dokumaktan usandıktan sonra olanlar.  Demeye kalmadı Hamiye çifteyi kaptığı gibi soluğu Sakaların kapısında aldı. Anası Ağaya; “Kız kapıya dayandı. Oğluna söyle ona varmayacağım. Huzurumu kaçırmasın gerisine karışmam,” diye anlatınca Sakaların Bekir’in gözleri çakmaklanıp daha da isteklendi. Ne yapmalı?

***

Bekir Saka biliyor. Kız o Mustafa Ali’yi görmez olsa, razı olacak biliyor… Gel gelelim ne yaptı ne ettiyse, öğretmeni yıldıramıyor. Ne gelen Kesim Denetmenine[9] fısıldananlar, ne öğretmenin komünistlik yaptığı, çocukları zehirlediği dedikoduları… Konuşmaya başlayınca karşısında durabilene aşk olsun! Böyle bir adam görülmüş değil ki. Her şeyi ona danışır oldular. Yetmezmiş gibi Hamiye… Hele kışın dağdan gelen çay donduğunda yaptıkları… “Siz böyle el kol bağlı oturacak mısınız? Yoksa benimle gelip çayın yolunu açacak mısınız? Susuz durulur mu?” dedi de… O acı dağ rüzgârlarında, vücutları buhar tüterek kazmalarından buzlar fırlatarak çalışmadılar mı, ben gidiyorum deyince?  Dağ taş kazma kürek sesiyle dolmadı mı kar sessizliğinde? Çay yolu açıldığında, su yürüdüğünde, köylü sevinç çığlıklarıyla dağları inlettiğin-de Bekir Saka “Hamiye” diye bağırıyor, duyan yok!

***

Hediye o korkunç çığlığından sonra kerpiç evin içinden dehşetle kendini de dışarı attı. Mustafa Ali’nin haberini verirken nasıl öleceğim sandıysa aynı korku tepeden tırnağa aktı, aktı, aktı…

Erkeklerin akıl almaz gelenekleri bezginlikle ve teslimiyetle karşıladıkları “oğlum bu kadın işi sen karışma” diye gözlerini yukarı kaldırdıkları günler… “Kız isteme yapılacak. Söz kesilecek, ardından nişan. Hasat zamanı da düğün artık.” Çeyiz hazırlanacak. Hamiye’nin babası dalgın, hesap yapıyor. Acaba bir tarlayı mı satsa düğün için? Öğretmende para yok. Anası söz kesme, nişanı tasa etmiyor da düğünden korkuyor, Allah biliyor ya… Kınası var, gelin hamamı var, tavuk alması var, çeyizi, düğünü, yemeği, içkisi, haydi ardından paça[10]… Of, of, ilk kızı ve onu gelin ederken hiç kusur istemiyor. Mustafa Ali’nin akrabaları gelince nerede yatırılacak, ilkin onu düşünmeli. Ortalık toz duman…

Derken söz kesilmişti. İlkyaz. Okulların kapanmasına az kalmıştı. Öğretmen çocuklarını peşine takıp kır gezisine çıkmıştı. Yanlarında kitapları, ekmek içi azıkları. O zamanlar okulda hepi topu on yedi öğrenci var. Ta, Keçi Yayla’ya kadar gidiyorlar. Köyün çobanı Hüsnü’nün yanında dinlenmek için duruyorlar. Kimisi çobanın yanbolu kebesiyle[11] kangal köpeğiyle haşır neşir, kimi kita-bını okurken kimi de ‘çömlek çömlek ne kaynar’ oynu-yormuş. Mustafa Ali, Çoban Hüsnü’yle söyleşirken, Bekir Saka’nın aynı çanağa işeyen üç beş arkadaşı (Çoban böyle dedi) öğretmenle bir şey konuşacaklar. E, konuşsunlar, demiş öğretmen. İlkten şöyle biraz yürüyelim, demişler. Yürümüşler. E, demiş Mustafa Ali, sondan ne diyeceksiniz? Çok uzaklaşmıyorlar ama konuştukları da duyulacak gibi değil… Durup dururken, gelenlerle öğretmen arasında dalaş çıkıyor. Öyle güzellikle konuşurken işte… Anlayamıyorlar ki… Öğretmenin ayağı mı kayıyor ne oluyor kimse tam olarak bilmiyor. Yardan aşağı düştüğünü hepsi gözleriyle görüyorlar… Jandarma ifade falan alıyor almasına ama kaza… Olan bu.

Ey şimdi Hamiye’ye kazayı kim anlatacak?

Hamiye, ahretliği Hediye ile birlikte süt sağıyor, kümesi temizliyorlar, sıra tavukları yemlemeye geldiğinde Hediye;

“Ahret, başıma bir fenalık gelmiş olsa, bana senin söylemeni isterim,”diyor yavaşça.

“Ey, sen bana ne diyecen?”

“Mustafa Ali Öğretmen… Bir kaza geçirmiş de… Onu diyecektim.”

Dedi, dedi de duydu mu duymadı mı anlayamadı ilkin. Çünkü Hamiye darıları tavuklara “Gih, gih, gih” diyerek saçmayı sürdürdü.“Nasıl olmuş?” diye sorduğunda aralarında neredeyse on adım oldu.

Hediye,“Tutamamışlar, anlayamadık, diyesiymişler…” diye sözlerini bitirdiğinde, ellerine baktı Hamiye. Avuç içlerini şalvarımdan sildi, gene baktı; “Hamur kabarmıştır, gideyim ekmeği yoğurayım Ahret” dedi yalnızca.

***

Bekir Saka, gözlerini kapatıp açtı. Üstüne yattığı kolu karıncalanmaya başladı ama kıpırdayamıyor. Allah, Allah! İleri doğru baktı. Masat [12]uzağa fırlamış. Sapları gül ağacından kesim bıçağı da yüzme bıçağı da kemik sıyırma bıçağı da dağılmış gitmiş… Bıçakçılar çarşısın-dan aldığı… Bir ağırlık üstünde ki… Anlatılır gibi değil. Burnu aktı sanki elini kıpırdatamadı, soluğunu çekince yapışkan bir hava lök etti, içine girdi. Sesler giderek eğrilip büğrüldü, lime lime oldu. Hamiye, diye seslenmek istedi. Bir hayvan soluyordu… Tekmeler savuruyordu. Recep dizini dövüyordu.

Kulağının biri “Tosunu yakalayın be heeeey!” bağırtısını duyarken bir erkek sesi ona karışıyor; “Muhtara haber verin!” diye bağırıyordu. Bir çocuk ateşe düşmüş gibi çırlamaktayken bir kadın sesi; “Vay,vay,vay başımıza gelen, komşular yetişin!” diye inliyordu. Hediye’nin çığ-lığıysa öteki kulağında hâlâ kıvrılıp duruyor. Bekir Saka’nın gözlerinden yalımlar çıkıyor.  Göğe yükselen kökleri tutuşturuyor. Burnunda toprak kokusu… Bir koku daha var ama anlayabilse…

***

Hamiye çığlıktan az önce ortalığı kaplayan tekbir sesiyle sıtmalı gibi tir tir titriyor. O taştan sedirin üstünden alınıp, tekbirlerle götürülen tabutun içinde Mustafa Ali mi var vay! Alın şuncağızın kalbini de koyun içine çünkü artık Hamiye kalbini istemiyor.

Cemaat camideyken, lokma yapıp helva kavurdu. Köy Muhtarı, İhtiyar Heyetiyle birlikte Mustafa Ali’yi kendi köyüne götürünce, cenaze ev halkından biriymiş gibi birinci tebareke gecesi, kabri aydınlık olsun diye Hamiye, kibrit dağıttı, yedi gün mutfağa girmedi. O ağıt o günden kalmadır: Derede davul sesi var/Uy derede davul sesi var/Bugün gelinin yası var a gelin/Bir oğlandan gayrı nesi var/Alırlar seni elimden/Sararlar ince belinden a gelin![13]

***

Gözlerinin arasından bir adam gördü; Recep. Tanıdı. Ağzı açılıp kapanıyor, besbelli sesler de çıkıyor ama Bekir Saka anlamıyor ki ne yapsın? Recep çökmüş dizlerini dövüyor. Niye? Bitkin, böğürtüyü duyuyor yalnız. Neden susturmazlar ki?

“Bekir, Bekir Ağabey!” Bekir Saka ses vermedi.

***

Cenazenin gittiği sekizinci gün Hamiye anasına; “Bekir Saka’yla evleneceğim” dedi. Bunu derken, dağların yeşillikleri bugünkü gibi gözünün önünde. Anasının irkilmesi de… “Ama bir şartım var. Ahretliğim de kumam olacak.”

Anası oracıkta bayıldı. Görülmüş şey değil. Başka yerlerde duyuyorlar; adamlar iki üç kadın alıyor ama bu köyde ağza alınmayacak kadar ayıp bir şey bu. Tüm kadınların uykusu kaçtı; bir herifi iki karı paylaşır mı hiç? Onu bırak medeni kanun var, hükümet adamın yakasına yapışır da hapislerde çürütür alimallah! Geberesice padişahlar gibi o ne öyle?

Olmadı. Hamiye başka türlü razı olmadı: “Ahretim de benimle gelecek.”

Hediye’ye  bakıyorlar; ne dersin? 

Ne desin?

***

Bahçede ne kadar insan varsa Hediye’ye bakıyor şimdi: Niçin bağırdı?

Ne desin?

Hiçbir şey diyememişti. Ahretlik onlar. Ne desin? Bindallı al gelinlikleri sırtlarında, şıkır şıkır pullu al yazmaları başlarından aşağı örtük. İki kına tepsisi içinde mumlar. İki bakireyle iki yenge kınalarını yaktılar. Yaşlılardan biri bakır havası çala dururken, kızlar kaşıklarıyla eşlik ettiler. Birden sustular. Nasıl kına bu? Eğlenilecek bir kına değil ki…

Düğün günü, gelin başları yapılıp ahretler giydirildi. Ayakta duvara yaslanıp aileleriyle vedalaştılar. Babaları kırmızı çarıklarını giydirirken, iki evin avlusunda iki düğün alayı, davullarla zurnalarla gelin alma havaları çaldı. Gelin alayı iki kol. İki at üstünde al giysili iki gelin, iki çeyiz sandığı, iki ana, iki baba… Çifter akrabalar, dayılar, yengeler, amcalar, teyzeler, halalar… Ah!

Bunca çifter yetmez gibi iki bayram arası. İyi değildir derler ya kimse kulak asmıyor. Zaten düğün alayı denecek hali yok, suskun bir kalabalık. Davul zurna boşuna! Kızlar taş kesilmiş atların üstünde, peliklerinde gelin telleri şıkırdıyor. Gerdek gecesi köy uyumaz şenlik olur ama o gece tüm ışıklar sönük, tüm kapılar kapalı… Utanç diz boyu…

***

Gazgan fokurdamasını kim çıkarıyor, diyecek Bekir Saka,  konuşamıyor… Yutkunmak istiyor olmuyor. Konuşsa… “Acık bi yardım edin doğrulayım…” Diyecek… Yüreği fırladı fırlayacak döşünden…  Hamiye’yi gördüğü yerler tek tek gözünün önünde. Ama Hamiye onu bir türlü görmüyor. Bir kerecik dönse baksa ya? Nerdeee… Hamiye kör. İşte bu. Sonunda Mustafa Ali’yi görmez olursa razı olacağını biliyor. O çok bilen olmayıverince Bekir’i sevecek ama… Ama Hamiye, gelin olduktan sonra yok oldu sanki.  Kütür kütür kız göz kapaklarıyla nasıl örtündüyse bulamadı onu bir daha Bekir Saka… Hamiye gelinin ruhu geçmişte kalmış gibiydi. Ya Hediye? Zaten adı üstünde Hediye işte… Tam burada, dutun dibinde durup, bir derken iki gelini oldu Bekir Saka’nın. Ama gelen alayın önünde davullar zurnalar çalmaktayken Hüsnü’nün yanbolu kebesi kararmış da dağlardan uçmuş düğün alayının üstüne çöreklenmişti sanki.

Bir hayvan soluyor yakınında ama tosun çoktan kaçmıştı hani? Koca bir gövde sesi var toprağın içinde eşinir, aranır, vurup kendini savurur… Bekir Ağa anlayamıyor ki… Göklere uzanan ağaç kökleri. Hayır dallar… Ağacın ömrü kadar burada yatıyor gibisine geliyor. Dallar düğün gecesindeki dallar oluyor. 

Aya karşı tuttuğu kandil başını tam görememişti. Bu işareti ‘belki de görmüşümdür, farkına varmamışımdır’ diye geçiştirmişti. Gerdek gecesi kandilin başını görmezsen o yıl öleceğine işarettir ama… Göz gözü görmüyordu ki, dersin. Bak şimdi hatırlıyor; kandilin başını göreme-mişti. Bu duygu içinde paslı bir çivi olmuş meğer. Şimdi batıyor da batıyor.

***

Hediye gelinin çığlığını duyunca, adam aniden boynunu çiziverince hayvan ürkmüş mü, ayağa fırlamış mı, ip kopmuş mu?! O sırada Bekir Saka Ağanın bıçak tutan dirseğine bir vuruş vurmuş tosun, adam ne oluyorum demeden kendini kesmiş mi? Şah damarından ok gibi fırlayan kana baka baka aman zaman demeye kalmadan ödü canı süzülüp kan kuyusunun kenarına devrilivermiş! Onca insanın basireti bağlanmış, herkesin gözü önünde, bitivermiş iş. Kimsecik yardım edememiş. Şaşkınlıktan mı nedir tosunun peşine takıla yazmışlar ama o çoktan almış başını gitmiş. Ya işte, Bekir Saka’nın yüzü kan çukuruna bakar, iki ayağı bedeninden azat eşinirken, gırtlağı danalar gibi böğürürken herkesin nutku tutulmuş, ne edelim derken, bir aylık gelinler, iki dünyalık ahretlikler böyle dul kalmış. Kaza…Bu da öteki gibi bir kaza işte…

Recep akıl etti de Hediye geline; “Sen niye bağırdın?” dedi

Hediye ve Hamiye bakıştılar. Tam bir şey diyecekken bir ıkınma sesi duydular. Bekir Saka uzanıp, hayvanı bağladıkları kazığa tutundu. Bir çatırtı oldu. Tosunun günlerdir sökemediği kazık kopmuş, parçası Bekir Saka’nın elinde kalmıştı. Sonradan biri (kimdi ki?)eğilip, kazığın kopan parçasını ağırbaşlılıkla incelemiş ve “Can havli be heeey, can havli işte!” demişti.

Bulutsuz havada aniden bir yağmur bastırdı, bir yağmur… Kurbanda ikinci gün rabbim kurbanların kanları yıkansın diye rahmetini gönderir ya … yağar da… Ama ilk günden ve hava bulutsuzken yağmışsa… Böri[14] yavruladı herhalde…


[1] Çeşm-i bend; Kurbanın gözünü bağlamak için hazırlanan nakışlı örtü.(Bursa)

[2] Abani: Sarıya çalan beyaz renkte , üzeri açık turuncu ipek dallı nakışlarla kasnakta işlenmiş kumaş (Bursa)

[3] Peşkir: Havlu(Bursa)

[4] Futa: ipekli pestamal (Bursa)

[5] Gazgan: kazan (Bursa)

[6] Bursa türküsü

[7] Çakşır: Erkek şalvarı (Bursa)

[8] Bursa türküsü

[9] Kesim Denetmeni: Köy enstitülerinde bir kadro adı

[10] Paça: Düğünden bir hafta sonra verilen eğlenceli yemek. (Bursa)

[11] Yanbolu kebesi: Çoban abası (Bursa)

[12] Masat: Kasap bıçaklarını bileme aleti

[13] Ağıt, Bursa yöresi

[14] Böri: Kurt (Bursa)

PİRANA KAHKAHALARI’ndan bir öyküydü

Köyden Uzakta

İki ciltten oluşan birbirine bağlı toplam on üç öyküden oluşan 2009 Uluslararası Orhan Kemal Öykü Ödülü İkinciliğini kazanan  Tuz Saraylar adlı kitabımdan bir öykü.

Güçlü olduğuna inandırdın beni,/Bol bol da verdin bana vereceklerini,/Yüz yıl günah işleyip bilmek isterim/Günahlar mı sonsuz senin rahmetin mi?-   Ömer Hayyam

Sıcak havada eski model bir minibüsle rampa çıkmak, içinde hava sıkışmış enjektörde ilaç olmaya benzer. Sıcağı severim gerçi, askerliğimi de Kıbrıs’ta yaptım. Ama duvarlaşmış hava tabakasıyla enjektör pompası arasında kalmış minik yaratıklara dönüşmüştük sanki. Çözülebilir bir sorun gibi gözükse de havalandırma donanımı çalışmayan minibüs ayağınızı vuran ayakkabı kadar bezdirici olabilir. Ön koltukta, şoförün yanında tek başıma oturuyor, kitabımı okuyordum. Sağ dirseğim, sağ yanağım kavrulurken derviş sabrı gerekiyordu ya olsun. Arkadaki ısıl işlemden geçmekte olan cam kaplar ise fena halde tıngırdıyorlardı. Gördüren Turizm şirketinin ele alınmadık bir köşesinin kalmamasına özen gösteriliyor, temsilcisi olarak şoförün ensesine haykırılıyordu. Zavallı adam kötü laflardan korunmak için kamburlaşmış, ensesini kısmış, gayretle arabayı sürüyor,  duymazlıktan gelip benimle konuşmaya çalışıyor, öfke selinin yatışmasını umuyordu. Şanssızlığı, benim kitap okuyor olmamdı. Geçiştirdiğim, duymadığım sözlerine alınganlık göstermemesine rağmen kitabımı kapatır kapatmaz:   “Bitirdin galiba,” diye rahatladı. “Bitirdim,” dedim.  Bitirmeden rahat etmeyecek gibiydin. Ne kitabı o?”   Bu cümleyi arabanın içindeki yakınmalar, hım hım arabesk şarkı, pencereden gelip geçen böcek, sinek vızıltıları, kuş sesleriyle birlikte algılıyordum. Kasetteki adam sesini genzinden inletiyor, “n” harflerini diliyle damağı arasında yamyassı yapıp şarkıyı çiğniyordu. Mum gibi titrettiği “m” ler, bungun sözlerin gölgelerini uzatıp duruyordu.  Dikiz aynasından sarkan  nazarlık ve bir çift bebek patiği fena halde sarsılıyordu. Güneş dışarıda akan görüntüleri titreştirir, terletirken minibüsümüzün ön camındaki eşyaları da macun kıvamına getirmeye çalışıyordu. Her nedense kâğıt peçete kutusu alev alacak gibime geliyor, ikide bir kartonu elimle yokluyordum.            “Alacaksan al” dedi şoför, çenesiyle işaret edip. “Yok” dedim. “Ondan değil, güneş var ya…”            “Eee” dedi. “Güneş varsa mendile ne?”  “Tutuşacak gibime geliyor, nedense” diye zoraki güldüm, kendimi salak yerine koyduğumun farkındaydım.  “Heee,” dedi. “Cam mercek gibi şeyderse diye… E, çekiver or’dan, koy torpidoya, madem rahat edemedin. Ne kitabı o?” “Öykü kitabı. “            “Neyden söz ediyor?” “s” leri baloncuklu söylüyor, yok tam öyle değil, dilinin ucu kesik de bu sesi çıkaramıyor sanki.   “Çok şeyden söz ediyor. Ama kitabın tamamı ne diyor dersen, dilencileri toplayalım organlarını, organ bekleyen yararlı insanlar için alıp, onları da çöpe atalım” diyor.            “Nasıl yani?”   “Bir doktor var, hastalarına organ temin etmesi gerekiyor, bir zabıta müdürü var, bu dilencilerden bıkmış usanmış. Bol miktarda da dilenci… İyi doktorlar da var ama.”  “Heee” dedi şoför, koyun gibi bakarak, alt dişleri görünmüştü. “Çete mi bunlar yani? Ne yapıyorlar? Dilencilerin şeylerini; dalak, barsak söküp zenginlere mi satıyorlar? Ha?” “Değil öyle. Buradaki fikir dilencilik denen işin keskin bir kararla ortadan kaldırılması anlıyor musun?”   “Dilenciliğin mi, dilencilerin mi?”   “Eee, her ikisinin de elbette…”   “E, nerde olmuş bu olay dedin?”   Alnıma bir şaplak indirdim; “Daha çok yolumuz var mı?” dedim.  “Bir saat, bilemedin bir saat, on beş dakika,” dedi.     “Ve güneş ısırıkları,” dedim. “Ve yolcuların ensemdeki lakırdıları” dedi. “O zaman sana köy imamını anlatayım,” dedim.  “Ne yapıyor? Soyun da muskayı göbeğine mi yazayım diyor kadınlara?”             “Yok, öylesi değil.” “Hikâye mi esastan mı?”  “Gerçek olay canım.” Elimle geniş bir hareket yaptım; “Güzel yurdumun bir köşesinden, benim köyümden esas bir olay.” “Çember sakalı var mıydı?” dedi arkadan biri.  “Bu sakalsız,” dedim. “Asriymiş.”   “Hem de nasıl, ütülü giysiler, kravat filan.”             “İmamlardan nefret ederim” dedi bir kadın. “Din eğitimi alırlar, nefsini terbiye etmeyip, canım çekti ne yapayım, ben de insanım deyip bütün kuralları çiğnerler…” “Bütün imamları tanıyorsun galiba “ dedi sinirli biri.  “Sen gözümden kaçmışsın” dedi kadın kavgacı. “Anadolu imamı yani. Hilafet kaldırıldığında destekleyen. Ezanı, kitabı Türkçe okuyan cinsinden.”   “Hani ner’de öyle imam kaldı mı ki?” “Hadi sen anlat” dedi Şoför. “Anlat ki sussunlar.”  “Köylü imamı sevmiyordu tamam mı? Bütün köy demek istiyorum. Oldu bitti öğretmenlerle takışırdı. Doğuştan kadın düşmanı…Asık suratlı adamın tekiydi. Yolumuza çıkacak da selam vermek zorunda kalacağız, sonra da konuşacağız, konuşunca artık başımıza ne gelecek diyeee, diye korkardık. Ne yaptılar, ne ettiler imamı gönderdiler. Ramazan’a yedi gün kala yeni imam geldi. Herkes rahatlamıştı. Eskisinin cemaati camiye çağırıp durmasından, her yakaladığına cehennem tehditli vaazlar vermesinden bıkkınlık gelmişti. Bizim köylü, namaza cumadan cumaya gitmeyi sever, tamam mı? Sair zamanda tarlada işi, kahvede piştiyi bırakmayı istemez. E, bir de takmıştı kadınlara, yok şöyle yapsınlar, yok böyle giyinsinler… Kadınlar sinir oluyor… Neyse. Yeni imam kuru mu kuru, biraz da tarçın renkli. -sinirceli sanki- Hani ilk görüşte diyorsun ki eyvah. Ama yüzünde hiç eksik olmayan bir gülümseme var ki hemen fikrin değişiyor, ne mülayim adam diyorsun… Cuma vaazını da kısa kesti. Öyle hazır gelmişken cehennemin dört bucağını anlatayım şu kâfirlere hesabıyla insanları geldiğine geleceğine pişman etmeyecek gibiydi tamam mı? Etmeyecekti ya eski imamı mumla arayacaklarını nereden bilsinler?” “Niye?”  “Anlatacağım şimdi. Caminin bitişiğindeki imam evine yerleşti. Bekâr adam tabi, işi çabuk bitti, geldiği günün akşamı köy kahvesine çıktı. Herkesle tek tek tokalaştı, tanıştı. O an orada olmayanların adını kareli küçük cep defterine ince uçlu kalemiyle not aldı. Sonra; ‘Mübarek Ramazan ayının malum önümüzdeki hafta sonra başlayacağını,’ söyleyerek söze başladı. ‘Ramazan boyunca herkesin, kadınları da,  mecbur değiller ama teravih namazına gelmelerini rica ediyorum.’ Böyle dedi tamam mı?” “Tabi o güne dek imamı gördüğü yerde kaçan kadınlar camide toplu namaz daveti alınca ne diyeceklerini bilemediler. Kasap Hakkı’nın babası Basri Usta, gelmedi. İmam yoklama yapmıştı; haber gönderdi; “Basri Usta’yı camiye bekliyoruz, kutsal günlerde birlikte olunması, ibadet ve sohbet edilmesi sevaptır,” diyerekten.  Basri Usta’nın camide işi olmaz. Susuz rakıyı lââk, lââk çekmeyi, sonra lüüük diye cam indirmeyi bilir. Ramazan dersin, benim köyün köprüsü kırık uğramıyor, der. Der de yeni imam cemaatin önünde Basri Ustayı bir güzel utandırdı ki Ramazan boyunca ne o, ne cemaatten tek kişi teravih namazını aksatmadı.”    “Bak topluma kabul budur. Belki adam iki laf edecek kimse bulamıyordu.”   “Kim? Basri Usta mı? E, bilmiyorum artık. Neyse ne Basri Usta selamsız Basri Usta’yken herkesle konuşur oldu. Bırakın şimdi onu.  İmam arife günü sabah namazından sonra kimseyi salmadı, tamam mı?  Cemaati üçer beşer böldü, çocukları yanlarında olmayan yaşlıların evlerinin temizliğini, onarımını yaptırdı. Yetmedi herkes evlerini, bahçelerini toparlatıp tertipleyecek, dedi.  Bayram namazına, keyifle gittiler. Hiç böyle düzen yapmadıklarını pek de iyi olduğunu itiraf ettiler. Hele vaazın on dakika olması köylüyü pek memnun etti. İmam teşekkür edip şimdi kabristana gidilmesi gerektiğini söyledi. Köylü sevinçle kabul etti, zaten onlar da öyle yapıyordu. Ama bu alışıldık ziyaretlerden olmadı.  Bayramlıklar evde bırakıldı, çıkarken kazma ve kürekler, su testileri alındı, herkes kendi yakınlarının mezarlarının bakımını yaptı. İşini erken bitiren kimsesi olmayan mezarların bakımını üstlenen imama yardım etti.  Kötü durumdaki mezarlar yüzünden bazıları azarlandı, bayram sonrası için talimatlar verildi. Sonra topluca dualarını okudular.”     “Bu işleri bitirip de dönen erkekler ‘Kabristana çeki düzen verilmesi gerekiyor. Bizim yeni imama dedim ki, bir imece daha yapalım toparlayalım şurayı günaha giriyoruz yoksa…’ Herkes imamın dediklerini kendi demiş gibi… Öyle havaya girildi.” “ Bayramın ikinci günü davulcu Hikmet’i köyde Ramazan davuluyla gümbür gümbür gezdirdi. Toplu bayramlaşma olacak, herkes meydana… Şenlik gibi bir şey oldu. Neden bu işi hiç akıl etmemişlerdi? Kadınlar keyifle ayran yetiştirdiler, isteyene çay. Bir sürü baklava açılmıştı zaten. ‘Bak böyle pek güzel oldu. Hidayet Dayı benim baklavanın da tadına bak, darılırım valla. Yok canım, ne tansiyonu, çakı gibisin maşallah!’ Sohbet gırla tamam mı?”   “Köylüyle işi biten imam, peşine ihtiyar heyetiyle muhtarı takıp Jandarma binbaşısına bayramlaşmaya gitti. Giderken de bayram öncesi kadınlara börek, ayran, etli pilavla baklava ısmarlamış meğerse onları götürdüler. Jandarma karakol komutanı da Mehmetçikler de şaşa kaldılar. Onlar baba evlerini anımsayıp yutkunurken, köylü de kendi askerliğini, oğlunu, torununu anımsayıp gözleri nemlendi.”   “Ramazandı bayramdı sabreden köylü artık rahata erdim sandı. Yaptıklarıyla şaşkınlık ve gurur duyuyorlar beri yandan da bu adamı nereden başımıza sardık diyorlardı.” “Hiç böyle imam duymadım” dedi şoför.  “Ben olsam, uğraşmam böyle insanlarla ya” dedi, yolculardan biri. “Anadan doğma tembel olur bazıları. Ne yapsan boş.” “Ölü toprağı serpilmiş gibi.”  “Ha yaşa onu diyecektim de lafı getiremedim.”             “Boş versene, nerde böyle imam? Hepsi birbirinden beterdir. Konuşma becerisi yoktur bir kere, ne iletişim anlamında ne topluma sesleniş anlamında. Hele böyle sevk ve idare becerisi olacak, milleti iyiden yana peşinden sürükleyecek…Fitne fücuru vardır ancak onların. Boş ver bunları.”             “Hem zaten böyle imamları olduğunu bilseler alıp temizlik işlerine rapor yazıcısı yapar, barındırmazlar.”   “Sizin köyde öğretmen yok muydu kardeşim? Bu işler öğretmenin işleri.”            “Vardı, vardı ya, o ayrı hikâye. Ev, ev gezdi okuma yazma kursu için ikna edemedi köylüyü garibim. Eski imam haber gönderirmiş; ‘fazla ortalıkta geziyor bu kız, ne lazımsa bakkal işlerini falan çocuklar görsün… Öyle evlerde mevlerde gezmesin, başına bir hal gelecek…’diyesiymiş.  De..bir gün köy kahvesinin kapısı dran diye açılmasıyla içeri yıldırım gibi birinin girmesi bir oldu, tamam mı? (Ben de oradayım.) Elinde hala tebeşir duruyordu. Okuldan fırlayıp gelmiş olmalıydı. ‘Şu imam kimdir, gösterin bakayım bana!’ diye bağırdı, nutku tutulmuş erkeklere doğru. Kahveye kadın girmesi imkânsız ya bir de orada ellerini beline koyup imam kimdir diye sorman hepten meydan okumak… ‘Nap’cen sen imamı,’ dedi imam. Eskisi demek istiyorum yani. ‘Sen misin?’ Uzun boylu bir kızdır. Bizim köydeki erkeklerin boyunda hani. Dolgun da.. Ko’du mu oturtur yani… ‘Hee benim,’ dedi imam.  Tebeşir onun alnına doğru yöneldi. ‘Geldiğimden beri bana talimatlar gönderen sensin öyle mi? Bundan böyle bana ne yapmam gerektiğini söylemeye kalkarsan, seni ibreti âlem için bacağından ha bu çınara asacağım bilesin! Kubilay’ın ruhu da beni izleyecek. Burada donla gezeceğim ve sen ağzını açmayacaksın! Evleri de, köyün dört bir bucağını da gezeceğim ve sen asla o karınla bana haber göndermeyeceksin! Hele öğrencilerimin kafalarını yok kadındır, yok çok gezerse kocası dövebilir, kocası yoksa everelim laflarıyla kesinlikle bulandırmayacaksın! Anladın mı koca nallı!’ diye gürledi. Koca nallı onu anladı, doğrudan saldırmaktan vazgeçti ama türlü sinsi oyunlarla oyalamaktan da geri durmadı. Tabi karşısında Çalıkuşu değil, 21. yy ın en belalı feministlerinden bir fırtına var.  Kız ben buraya görev yapmaya geldim diyor da başka şey demiyor. Her saldırıyı da usulüyle cevaplıyordu. Yeni imamsa öğretmenle birlik olmuştu. İkisi de ayrı ayrı evleri gezip okuma yazma kurslarını duyurdular. Kadınlarını göndermeyen köylüyü imam rezil etti. Kurs üç kere baştan başladı. Adamlar korkularından karıları istemese de zorla gönderir olmuşlardı. Öğretmen yetmiyor gibi şimdi imam da ısrarcı olmuştu. ‘Yarın öbür gün sen öldün’, diye başlıyordu imam. ‘Sen öldün bu kadın kaldı bir başına. Ne yapacak? Olmuyor mu? Oluyor. Çocuklar dökülecek. Okuma yazma bilmeyen hakkını hukukunu ne bilsin? Çocukların rızkını tavukların yumurtalarıyla çıkaramazsın bu vakitte! Ne yapacak? Kadıncağız ne yapacak ha söyle?’ Tabi, dedi köylü. Bu zamanda okuma yazma bilmemesi kişinin ayıp. ‘Yalnız ayıp mı? Ayıp mı yalnız?’ diye ısrar ediyordu imam ‘O filmlerde kadınlar kötü yola nasıl düşüyor sanıyorsunuz? Okuma yazma yok, meslek yok, ne yapıyor?  Hafazanallah, kötü yola düşüyor. Şimdi haftada bir gün köye dikiş öğretmeni de gelecek. Öğretmen hanım (sağ olsun) kaymakamlıktan, Halk Eğitimden ayarladı, giyimmiş, perdeymiş, çeyizmiş öğretecek. Mecbur etmiyorum ama kadın milleti akıllı olur, bunun ne kadar işe yarayacağını anlar…’  Böyle deyip de dikiş günlerinde de erkeklerin yakasına yapıştı mı? Köy kahvesinde çalışmaya koyuldular. Duvar nasıl örülecek; Kasap Hakkı’nın babası Basri Usta öğretti. Boya badanayı imamın kendisi. Marangozluk işlerini biri üstlendi. Kahveci Selami çıldırmak üzere tamam mı? Kahvehane oldu işlik. Kâğıtlar, tavlalar, taşlar tümden kalktı, Selami’de surat bir karış.”   “İşte böyle. Öğretmenle imam köyde terör estiriyorlardı sizin anlayacağınız. Muhtar canından bezmişti. Bir şey diyemiyor, hasta köpek bakışlarıyla ortalıkta geziyordu. Böyleyken ne yaptı ne etti o da iki hafta arayla bir pratisyen doktor getirmeyi başardı. Şimdi köylü başlarına kendi elleriyle sardığı bu belaya sevinsin mi üzülsün mü bilemiyor. Her dakika tetik, her dakika bir işle uğraşılması gerek. Buna alışkın değiller. Ama domino taşlarına da engel olamıyorlar tamam mı? Tertiplilik bakımlılık ve yeni şeyler öğrenmek herkesin içine işledi bir kere.  Sonra efendim, imam, gün geldi tayinim çıktı diye bavulunu toplamaya başladı. İnanmazsın, köylü yolunu kesti, müftülüğe falan gidimkâr oldular. O, ‘olmaz,’ dedi. ‘Gideyim başka gaflet uykusundakileri uyandırayım. Öte dünya yüzünden hayatını boşa geçiren tembellerin günaha girmesine engel olayım,’ dedi ve gitti.”

            Yok, olayın sonunu anlatmamıştım daha. Tam bizim gönüllü hemşire ve ebeden söz edecektim; ‘gönüllü olarak’ dedim, cümlenin burasında arkadan biri ‘oh esti biraz’ dedi. Anlattıklarımdan çok hava akımıyla ilgileniyordu ve sanki o haber vermezse ötekiler hava akımından yararlanamayacaklardı. Hızlanmış, rampa aşağı iniyorduk. Apansız kısa bir fren yaptık ve ben kafamı ön cama vurdum. Başımla camın çarpışmasından tok bir ses çıktı, alnımda yanma hissettim.  Yarım saatten az zaman kalmıştı varış noktasına. Yolun üstündeki barikatı gördüm. Yeni kesilmiş bir ağaç,  başkasını keserken yarım bırakmışlar, taşlar. İçimden ‘eyvah’ dedim, ama ‘fren, fren!’ diye bağırdım. Bir naylon poşetin hışırtısı oldu. Şoförün aniden fışkıran ter kokusunu duydum. ‘Adnan, Adnan!’ diye bağırdı bir kadın. Sesler ve çığlıklar fren hunisinin içinden kulağıma doldu.  ‘Bir şey attılar!’ dedi boğuk sesle başkası. Başımı vurunca dilimi ısırmış olmalıyım, ağzıma kan tadı geldi, feci canım yandı. ‘Bomba! Bomba!’ diye haykırdı adamın teki. El freni dev bir konserve kapağını açarcasına arabayı durdurdu. Kapının koluna yapıştım. Tırnağım, döşemesini yırttı sanırım, sonra tutunamayıp sıcak havayı kavrayan avuçlarım… Sıcağa, şoföre, dünyaya kızdım. Yerden kalkan toz kokusu, arabanın içini dolduran o yabancı koku, sesleri duyamayışım, temiz hava kokusu, çimen kokusu. Otların avuç içlerime doluşu. Hah, dedim, enjektördeki ilaç fışkırdı bak. Enjektör de paramparça, tüm cam kaplar da. Hava sıcak mı sıcak. Hani otların üstüne uzanınca serinlik hissetmen gerek, yok öyle bir şey. Toprak, otlar, bulutlar, gözünün gördüğü her şey ıslanmamış güllaç yufkalarını hatırlattı birden. Dokunsan ufalanacak. Kıpırdamaya korkuyorum, ben de ufalanacakmışım sanki. Bu fikir beni alt üst etti. Kıtır kıtır parçalarım…”

            “Çok dar açıdan gördüğüm; yolun karşısından bu yana gelen, ayakkabılar! Tüfeklerin aşağı sarkan namluları, otların üzerinde tek ayağı kopuk seken çekirge, çimen yaprağının tırtıklı kenarları, asfaltı geçen ayakkabılar, burnuma değen papatyanın hoş kokusu. Kımıldayamıyordum. Soluğum kesilmiş, kalp atışlarım yavaşlamıştı. E, dedim içimden bu da mı tura dâhil? İmamın tayini çıkıp da gitmeye kalkınca, gideyim, başka gaflet uykusundakileri uyandırayım, dediğini söylememiştim daha galiba… Yoksa söylemiş miydim?  Öte dünya yüzünden… Burada tembelleşen… Köyün onun yolunu nasıl kestiğini… Köylünün yani… Kimseyi görmedim. Bir sürü ayakkabı otların üstünde yürüyordu. Hepsi başka başkaydı ama. Hiç konuşmadılar bana kalırsa. Yok belki ben duymadım. Çünkü kulaklarım feci çınlıyordu. Pencereden ne atıldı onu da görmüş değilim. Şimdi çok başım ağrıyor, izin verirseniz…”

KADININ BİTMEYEN KUŞATILMASI ve KADININ ÇIĞLIĞI

Füruzan’ın Türk Dil Kurumu  1975 yılı hikaye ödülünü almış, Can Yayıncılıktan 1989 yılında çıkmış , kapak tasarımı Orhan Taylan tarafından yapılmış Kuşatma adlı kitabı. Kitabın 6. baskısından 2014 yılında yaptığım Kuşatma hikayesinin incelemesini sunuyorum. Hayli ayrıntılı ve teknik bu inceleme, meraklısı için uzun olmayacaktır. Böyle bir çalışma, metinlerin nasıl yapılandırıldığına dair de ipuçları oluşturur. Okumalarımda da önemsediğim, inceleme metinlerimde de dikkat ettiğim ayrıntıları paylaşıyorum. (Ne yazık ki yayınlanmayan Füruzan hikayelerini incelediğim “Dil Irmağında Füruzan’la” dosyamdaki üç kitaplık çalışmadan yalnızca biri )Kuşatma’yı seçtim bugün. Bu eski  duran “meselenin”  günümüzde de gündemde olmayı sürdüren bir konu olması nedeniyle ilginizi çekeceğini düşünüyorum. Bir yanıyla da artık tarih olmuş bir dönemi izleme olanağı veriyor.

Kuşatma

Kitaba adını veren hikâyeye hoş geldiniz. Elli iki sayfalık sözcüklerle örülü bir kuşatmaya tanıklık edeceğiz. Yazıldığı yıllarda ne söylediğini anlamaya çalışacağım gibi yaşadığımız yıllarda ne söylediğine de kulak kabartacağım. Bu öyle bir metin ki sesini duymak yetmiyor onunla diyaloga girmeyi bekliyor.  Çoğul anlamlı, çok sesli bir metinle karşı karşıyayız. Bu noktada Umberto Eco’nun sesini duyuyorum; “… unutma ki yazar yapıtında sana yapıtını yorumlayabilmen için belli ipuçları vermektedir(…) o bilinçle yapıtındaki her noktayı, birbiriyle kesişen her göndermeyi hesaplamıştır ve metnin bu doğrultuda alımlanmasını istemektedir.”  Öyle yapmaya çalışacağız.  

Benim belleğimdeki ilk çağrışımı askeri tanımıdır; sistemli, planlı, adım adım çevresini sarıp çembere almak, yalnızlaştırmak.  Kuşatma uzun, ağır bir süreçtir. Ölüm olup olmayacağı belli değildir ama yıpratıcı, acı verici bir yaşam formunun tanımıdır. Kuşatma sözcüğünün izini sürersek eğer “düşman” kavramına ulaşırız. Bu iki sözcük/kavram hiç ilgisiz bir insanda buluşacak. Bunu aklımızda tutalım. Kuşkusuz bir takım çözümler çıkışları olur kuşatmaların ama “hasar”…

Bizim tanık olacağımız kuşatmanın dıştaki ilk halkasında bir annenin sınırlandırılmış yaşamı var. İkinci halka kız çocuğunun koşulları. Üçüncü halka kızın çalıştığı yerin/ işverenin koşulları ve kıza yansıyanlar.  En içeride de müşterinin benci içgüdüleri…

Kuşatma, Raşel’le başlar. Vitrin camlarını siler. İçeri girer. Okur da peşinden. Hem onun yapıp ettiklerine tanık oluruz hem, dükkân ve çevresine ilişkin fikir sahibi oluruz. “Çeşit” adlı tuhafiye dükkânındaki renkler, kadınsı malzemeler, ip, kumaş, dantellerden yayılan kokuları duyarız.

Cinsiyetsiz bir anlatıcının sesiyle duyacağız hikayeyi. Zaman zaman o susacak ve karakterlerle karşı karşıya kalacağız. Farklı sosyal kesitlerden, farklı kültürlerden -güncel deyimle- etnik kökenden yanımıza geldiklerini göreceğiz,  onları çok sınırlı tanımlayacağım,  çünkü benim burada asıl amacım işlevlerinin ne olduğunu anlamaya çalışmak. İşte kahramanlarımız;

Nazan;  Eksen karakter ve hikâyenin tek etkisinin üzerinde şekillendiği kahramanı. Kuşatılan, çözüm üretme yetisi ve seçeneği olmayan Nazan. On iki yaşında çalışmaya başlayıp,  şimdi (biz onunla karşılaştığımızda) on dördünü sürmekte olan kız çocuğu. Babasızdır, evde dikiş işleri yapan annesiyle yaşamaktadır.

Nazan’ın annesi;  İsimsiz kadın. Ad kişiyi yanımıza çağırmak, kişiyle ilişki kurabilmek anlamını taşır. İki kişi arasında ad söylemek bir bağ, bir sevgi bağı oluşturmak demektir. Nazan’ın annesinin adını çağıracak kişi yoktur. Biz onunla tanıştığımızda kocası ölmüştür. Yazar bu bağın kesilmesinden sonra tanışmamızı istemiştir. Adsız kadını Nazan olmazsa yitiririz. Derinlemesine de ilişki kuramadığımız bir karakterdir.

Ayrıca belirtmeliyim ki bu anne çökmüş annedir. Çökmüş sözcüğünü çile çeken, sağlığı bozuk, seçeneksiz olarak kullanıyorum ve biraz daha açmak isterim.  Kendisine ilişkin duygularını yitirmiş “Epeydir saçlarını bir firketeyle ensesine topluyordu. İlk akları gördüğünde… (S.65)” Parasızlık tehdidi, içine korku olarak yerleşmiştir. Kafası karışıktır. Evlenmesi çözümmüş gibi gösterilir dışarıdan bir kişi(bakkal) tarafından ama ruhu kabul etmez. Böylesine duyarlı olmasına karşın içsel ve dışsal dünyanın kaygısız yerler olmadığını anlatan, kaygı duymaması için gerekli donanımı sağlayabilen bir rehber olamamıştır kızına.  “Nazan’da gelişen, ince açığa çıkmayan değişmeyi izleyememişti annesi.” (S. 76)

 “Anneme illet oluyorum. Arada kızsa bağırsa daha iyi. Hep gülümsüyor, hep gülümsüyor.”  S.97 (…) “Anneme bak, büyüdüğümü görmüyor. Hani anneler büyümeleri bilirdi?” (S. 97) Tüm yapabildiği kızı ve kendi için karnını doyurmakla sınırlı gelir sağlamaya çalışmaktır.

Der ki 65 . sayfada ; “… aç kalmayacak kadar yemek, açık olmayacak kadar barınak…”

Nigar; Komşu kızı, manikürcülük yapıyor. Evinin tüm gelirini o karşılıyor. Nazan’a iş bulan da o. Bulunduğu toplumsal tabakada pek de fazla olmayan seçeneklerden birini kullanmış, bedelini sineye çekmiş, ayağa kalkmıştır. “Nigar” dan “Nigar Abla” ya doğru oluşan değişimiyle bir kıyaslama noktasıdır. Toplumun ikiyüzlülüğünün aynasıdır. Bir ailenin geçimini omuzlamış yiğit bir kadındır ama geleneksel olmadığı için(her şeyin ahlak penceresinden izlendiği cemaat toplumları) onun da başka bir kuşatma altında olduğu bilincimize sıçrar. “Abla” kuşatması.  Danışılandır (S. 60) “Mahalledekiler bazı öğrenilecek şeylerin Nigar’a sorulmasından yanaydılar…”  ama yine aynı insanlar onu yok sayar. Sayfa 63’e bakalım;

-Baban nasıl Reha? -İyi. -Annen nasıl? -İyi. Nigar sorulmazdı. (…)

Nigar, bu yalıtılma onda değişim yaratmıştır. Aynı sayfada anlatıcı şöyle der; “Nigar kız değildi ya, buydu ışığını alıp götüren. (…) Mahalledeki anneler, oğullarına ondan ‘Zavallı Nigar, yazgısı kötüymüş’ diye söz ediyorlardı. Bununla bazı şeyleri engelliyorlardı.”

Neyi engelliyorlardı diye düşünürüz? Acaba bu gizli korumaya benzer tutum olmasa mahallenin erkekleri de Nigar’ı taciz mi edeceklerdir? Belki. Bu konularda sürü davranışı ortaya çıkar ya… Yazar bunu sezinlememizi bekler. Nigar, Nazan’ın geleceği şeklinde hissettirilir. Bu yanıyla baktığımızda “gerilim /spazm unsuru” dur.  Ayrıca Nigar’ın davranışı kadınlık yöntemlerinden biridir. Hem yoksulluktan hem kuşatılmışlıktan kaçıştır Nigar’ın yaşam mücadelesi. İkinci yol evlenmektir, örneği Nazan’ın annesidir (o da trajik hale gelebilir ama. İşte baba ölüp gitmiştir, kalakalmışlardır) ve okul arkadaşı Neriman’dır. Üçüncü bir yol yoktur toplumun bu tabakasında.

Raşel; Nazan’ın iş arkadaşı. Hikâye onun vitrin camlarını silmesiyle başlar. Bir yaşam amacı vardır; İsrail’e gitmek. Yahudi genç kız, Madam Sara’nın da bir zamanlar böyle insan canlısı olduğunu düşündürür bize.

Madam Sara; Nazan ve Raşel’in çalıştığı Çeşit adlı tuhafiye dükkânının sahibi. Nazan’ın yaşamındaki değişikliğe neden olan kişidir. Yalnız bunu bir düşmanlık gibi yapmaz. Çıkarlarını korumaya çalışmaktadır. İki kez de onun “gençlik elden gitmeden” düşüncesiyle yaşamı “eğlenceli kılmak” tan yana olduğunu duyarız. Biraz da kültür farkından kaynaklanan bir düşünce kalıbıyla karşı karşıyayızdır kanımca. Cinselliği yaşamakta kadın ve erkek eşittir onun düşüncesinde. Yetişkin Yahudi- kadın tiplemesidir.

Hurşit; Dükkân civarındaki kahvecinin Kürt çırağı. Nazan’la flört etmez, oysa yaşıtı olması nedeniyle, uygun olandır. Yoksul olduğundan Nazan için kayda değer değildir. 

Eczacının oğlu; Anlatıcı onu şöyle tanımlar, “Köşe eczacının oğlu” eşya tanımı gibidir. Gönül meseleleri için uzak bir olasılık.

İzhak; Madam Sara’nın kocasıdır. Madam Sara’nın belleği kanalıyla tanışırız. İsrail’e gitmek istemektedir (karısının aksine). Bunun için olabildiğince para kazanmayı amaçlamaktadır.

Neriman ; Nazan’ın arkadaşı. İlk bakışta yalınkat tiplerden biri gibi görünse de önemsememiz gereken karakterlerden biri bana kalırsa. (O nedenle karakter diyorum.) Belki Nazan’ın “durumunun” zıddını yaşayan biri olması nedeniyle. Bir yaş büyüktür, evleniyordur. Onun düğünü olduğu gece Nazan ikinci büyük sarsıntısını yaşar. Nazan’ın “değillemesi” olarak var edilmiştir adeta.

Reha; Nigar’ın oğlan kardeşi. Abla’nın seçtiği yaşam biçimi bu çocuğa (da) nasıl yansıtılır  -toplum tarafından- onun üzerinden izleriz.

 Tahsin; Nigar’ın babası. Denetimini yitirmiş aile reisi tiplemesidir. Her şeyin farkındadır ve tek gelir kaynağı haline gelen Nigar’ın evlenmesini istememektedir. Nigar’ın bu ikiyüzlü yaşam içinde para nedeniyle varlığını sürdürmesinden yanadır.

Suat Bey; Nigar’ın işverenidir. Nigar’ın gelir düzeyini hakça yükseltmeyen insan modeli. Buradan salt çalışmayla kadınların yalnızca sömürüldüğü, çaresiz bırakıldığı (Madam Sara’nın da öyle aman aman haftalıklara zam yapmayacağı söylenir) bu tip üzerinden vurgulanır.

Yozgatlı; Nazan’ın annesiyle bir zamanlar evlenmeyi isteyen bir adam. Bir kadının vicdan muhasebesi yapma noktası. Yoksulluk, yalnızlık veya olabilecek iyi koşullar ama bağlanma korkusu…

Çingene kız; Hikayenin  68. sayfasında bir tablo olarak gördüğümüz. Pencerenin öte yanında (arada saydam bir sınır vardır), mezarlıkta yabanıl otları toplamaktadır. Nazan’ın annesinin gözleriyle görürüz onu. Başına buyruk kadın tiplemesidir. Nazan’ın annesi şöyle düşünür; “Aç kalmamak mutluluktur. (Benzeşme noktası.) Onlar da aç değil. Gene de bize aykırıdır yaptıkları, utanmamak bize yaraşmaz…(farklılık noktası)”

Nazan’ın babası; Bulutsu bir görüntü olarak çoğunlukla annenin anılarından tanıdığımız, ölmüş olan, ailenin yitirilen güvenliği, yitirilen mutluluğu… Ölümü anne-kızın yaşamını tümüyle değiştirmiştir. Bu sarsıntı anne yanından etraflıca anlatılır. Nazan yanı ise çok kesin, neredeyse patlama olarak niteleyebileceğimiz bir şekilde verilir. S. 73; “Sonra bir gün pencereleri silerken, pervazın birine, boydan boya kurşun kalemle “babam öldü” “babam öldü” diye yazdığını görmüştü annesi.” Bu zihinsel bir sarsıntının dile getirilişi olduğu gibi aynı zamanda okurda da zihinsel sarsıntıya neden olur. Barthes’in satori tanımına uyar mı bilemiyorum.

Kazibe Hanım; Nazan’ların komşusu. Yoksul kadın tiplemelerine devam ediyoruz. O da tek başına yaşam savaşı vermeye çalışan, bazı toplumsal yargılardan sıyrılmış (çünkü çaresizdir) kadındır. 74. ve 76. sayfalarda onun hakkında bilgi ediniriz. Duldur, “arada Kızılay’dan yemek aldığı söyleniyordu. Karda kışta elinde bakır tenceresiyle caminin yanında beklediğini görenler vardı. Kimse yüzlememişti gerçi…” Kazibe Hanım’ da toplumsal organizasyonun olmamasından kaynaklanan mağduriyetler çeşitlemelerine bir örnek olarak var edilmiştir. Kendi seçimleri dışında hayatın akışı nedeniyle ortaya çıkan mağduriyetine kişisel/kestirme çözümler üretir. Onu tanıyınca keşke yerel yönetimler bu tür durumdaki kadınlara yarım günlük işler, meslekler vs. edindirse dersiniz. Kızılay’dan yemek dağıtmak kolay çözümdür.

Haluk Bey;  Bir kadının yaşamını sömüren, hayatını çarçur etmesine yol açan unsur olarak vardır. (Hem Madam Sara’yı sömürür borcuna karşılık istekleriyle hem Nazan’ı.) Bir yok edicidir. Bir mavi sakal! Sayfa 86’ da Hürşit’in tanımıyla “Rengi uçmuş herif.” Onu en sona bıraktım. Çünkü hem onun hakkında etraflıca düşünmeliyiz hem de o hikâyenin hayli yol almasından sonra karşılaştığımız biridir. Ama gelmiş geçmiş erkek içtepilerinin cisimleşmiş bir örneği olarak Çeşit mağazasının kapısından girdiğinde neler olacağını bilmiyoruzdur. Yazar kuşatmanın son aşamasını vurucu darbeyi, onun yaptığını, bizden gizlemiştiri. Kapıdan ve hikâyeden içeri girer, 85. sayfada “Haluk Bey’e gösterilen ağırlama en çok alışveriş yapan Bayan Cazibe’yle Kızı Sibel’e bile yapılmazdı,” diye fısıldanır kulağımıza.  Demek oluyor ki adam canı ne isterse onu yapmaya alışmış. “devetüyü paltosu, parlatılmış düzgün taranmış saçları, özel tıraş losyonu…” Zengin biri evet. Temiz huylu iyi ahlaklı… Adının anlamı bu. Ne çok Haluk Bey’ler var olmuştur, ne çok olmaktadır hala… Tam da bu noktada paylaşmak isterem; Füruzan hikâyelerine ilişkin sıklıkla “düşmüş kadınlar ve kızların yaşam mücadelesini anlatır,” derler.  Ben de diyorum ki “düşmüş erkekleri inceler” Nasıl mı? Söyleyeyim.  Kibar tabakanın cebi dolu Haluk’u küçük kızların peşindedir. Düşmüş olan odur. On dört yaşındaki bir kızın kırmızı çantasına para tıkıştırarak anlık zevkini doyurmaktan daha düşük bir davranış düşünebilir miyiz? Kuşatma bunu irdeler, “düşmüşlüğün” nedenleri üzerine eğilirken, ayıbı üstlenen dişi öznenin durumuna büyüteç tutar. Çevrenin hiç bir şey yapmadan uzak durması “Abla” lafıyla kuşatmanın sınırlarının çizilmesi. Tam tersine gönderme yapar bence. Düşmüş denilen Nigar ve sonrasında Nazan’ın değil, bu temiz huylu ahlaklı (!) Haluk’un düşmüş olduğuna gönderme yapar.

Elbette bu arada dikkatimi çeken isimlere ilişkin bazı noktaları da paylaşmadan geçemeyeceğim. Nazan adının anlamı, nazlı, işveli, cilveli olmasına karşın tümüyle farklı bir portreyle karşı karşıyayızdır.  Sessiz, içine kapanık biridir.  Neriman, yiğit cesur anlamlı olmasına karşın savaşmayı değil, kısa yoldan on beş yaşında evlenmeyi, kolay yolu seçmiştir.  Nigar ise resim gibi güzel, güler yüzlü anlamındadır ama S. 63’ da belirtildiği üzere  “giderek sessizleşir, gündüz ortalarda görünmez olur, gülmez olur…”

Üç genç kız, adları N ile başlar, sanki başlangıç noktaları aynıdır; yaşam zorluğu ama sonraki harfler başkalaşımlarıdır… Anlatıcı okur iletişimi konusunda mesafeli bir iletişim hissedilir bu hikâyede. Tacize uğrayan kızları kuşatan koşullar onları kuşatan duygular biçimsel bir titizlikle incelenmiştir. Çok ağır bir konu işlenir Kuşatma’da.

Şimdi hikâyenin kurgusuna geçmek istiyorum. Adı “Çeşit” olan bir tuhafiye dükkânı. (Hikâye mekânı tuhaf şeyler satıcısının dükkânı, tıpkı yaşam gibi! Muhteşem!) Çok sevdiğim sözcüklerden biri; tuhafiye. Garip, kadınca bir sürü ayrıntının satıldığı inanılmaz çeşitlilikte mal barındıran o dükkânları bilirsiniz. Tuhaf şeyler satıldığı gibi tuhaf şeyler de yaşanır “Çeşit”te.  Başka bir çeşitlilik daha vardır. Farklı kültürlerden insanların gelip gittiği bir yerdir orası. Bu dükkânda bir güne tanık oluruz. Sabah başlar, Raşel vitrin camlarını parlatırken gideriz oraya. Toz alınır, sabah çayı içilir, her günün tekdüze işleri ve onlardan bir tanesi eczacının oğlunun her sabah geçişinin izlenişi vs. gün boyu çalışılır, çörek almaya gidilir (o gün Nazan gitmek istemez), Haluk Bey gelir, Nazan dükkândan erken çıkmak ister, arkadaşının düğününe katılması gerekiyordur, bir punduna getirip Haluk da onunla çıkar, sinemaya giderler, taciz ve sonra kız düğün mekânına gider. Bu dramatik öğelerden biridir; iki kız biri 15 yaşındadır evlendirilmektedir ahlakçı pencereye göre paçayı kurtarmıştır (!) Diğeri 14 yaşındadır, kullanılmıştır.  Her ikisi de çocuk-kadındır!

Bu akış içerisinde “durumu” -böyle diyelim- yazarın doğrudan aktarmadığını görürüz. Nigar’la yapılan kıyaslamayla derinden bir tehdit olduğunu sezinleterek derece derece-tıpkı kuşatma gibi- artırdığını, görürsünüz. Bu merak unsurundan daha farklı bir şeydir. Tokat havadadır, ne zaman ineceğini bilmeden öyle beklersiniz. Çok etkili. Diken üstünde duruyorsunuz.

Dükkân ve oraya gidip gelenler, anıları, geçmişleri, duyguları zaman sıçramalarıyla, bilinç akışlarıyla aktarılır, anlatının hacmi inanılmaz boyutlarda genişletilir. Bu konuya zaman unsurunu incelerken tekrar değineceğim.

Hikayenin örgütlenmesinde çatışma unsuru yoktur. “Kuşatma” adım adım kahramanı çevreleyen önce ekonomik, sonra cinsel sömürünün kuşatmasını anlatır. Hareket sağlayan unsur kıyaslamadır. Nigar-Nazan kıyaslaması tümüyle haksızlık yüklü olduğu için kışkırtıcıdır. Buna tam bir başkaldırı diyemeyiz. Ama metin öyle örgütlenmiştir ki karakter veya anlatıcıdan herhangi bir başkaldırı sezinlemezsiniz. Başkaldırı okurda olur. Kışkırtma tıpkı bir enjektörle okurun yüzüne zehiri fışkırtırcasına gerçekleştirilir; bağırırsınız. Okurda yarattığı duygu düzeni budur.

Çarpıcı ara olaylar vardır. Bir iki örnek vermek isterim, kuşkusuz her okur başka güzellikler keşfedecektir.

  • Çeşit dükkânının bulunduğu sokak.
  • Kazibe Hanım’ın yaşam hikâyesi.
  • Nigar’ın babasının ve annesinin hikâyeleri,
  • Nigar’a görücü geldiği gün evdeki “O girişi çıkışı kapı açışı bol gün…” (Buradaki belirimin özellikle tadını çıkarmalıyız. Umut vardır o günkü koşuşturmada, her anında her deviniminde umut… Eğer gerçekleşirse Nigar toplumda kabul edilecektir. Çirkin ördek yavrusu masalı bitecektir…)

Sanırım bu örneklerin hemen ardından betimlemeler, belirimlerin olduğu, benim seçtiğim tanımlamayla “tablo”lara bakmanın tam sırası.Hemen belirtmeliyim ki, çalışmamı yaparken “en beğendiğim” diye not aldığım yirmiden fazla tablo saptadım. Kuşkusuz bunların tümünü burada paylaşmak insafsızca hikayenin tadını kaçırmak olacak. O yüzden içlerinden bir eleme daha yapmayı deneyeceğim.

  • Madam Sara’nın düğünü. (S.54)
  • Nazan’ın annesinin ikinci koca adayıyla karşılaşma sahnesi (S.64-65)
  • Nigar’a görücü gelmesi söz konusu olduğunda hazırlanışı (S.62)
  • Nazan’ın annesinin dispanserde yaşadıkları, hasta kadın > başını çevirip pencereden dışarı bakışı> Çingeneleri izleyişi (S.67)
  • Nazan’ın babasının ölümü sahnesi. >  Nazan’ın Annesi ve Nazan üzerindeki izleri.
  • S. 76’ da anne kızın iletişimini, neşesini anlatırken tersine gönderme yapar; gerçekte yaşamlarında gülünecek bir şey yoktur. Bunu keşfeder ve ağlamaklı olursunuz.
  • S.77 ve 78’de anne kızın ilk ve son hıdrellez gezmeleri anlatılır. Mezarlıktan geçilerek gidilip gelinir. Çok çarpıcı bir ayrıntıdır.
  • S.96’ da taciz sonrası Nazan’ın gözüyle sokağı ve evini izleyişimiz.

Şimdi bu tablolarla ilintili olmaları nedeniyle ama ayrı incelemeyi yeğlediğim bir iki tabloyu ele almak isterim.

İlk kan sahnesi; bu bir erginlenme tablosudur. Bazı alıntılar yaparak ilerleyeceğim;

“İlk kanı gördüğünde helâdan çıkamamıştı bir süre. Tepedeki delik gibi camda eski kümes tellerine karışmış bir uçurtma görünüyordu. Çıtalarının bir yanında rengini belirten kırmızı kaplama kâğıdı kalmıştı.  (…) Epeydir helâ camının tel kafesine takıldığı belliydi. (…) Onca rüzgâra karşın el kadar da olsa biri direniyordu orda, kırmızı…

Burada çok ilginç bir belirim vardır. Karakterin bakışı önce aşağı doğrudur, bacaklarına doğru: aybaşı kanaması > anne tarafından daha az korunan başka bir hayata geçiştir.  Kanı görüş > rahimden gelen > çocuğun dünyaya getirilişi ya da düşük yapmanın kanı [1]> sonra korku nedeniyle başını yukarı kaldırır “tepedeki delik gibi cam”a bakar. Bunu iki şekilde değerlendiriyorum. 1. Vajinaya gönderme yapan bir algı 2- Bir tür sığınma, yakarış.

“eski kümes telleri” > kümes telleriyle kapatılmışlık duygusu, engellenme, delikli yapısıyla aldatıcıdır, engel varmış gibidir ama dışarısı izlenebilirdir. Yokmuş gibidir ama aşmak isterseniz canınız yanar; kümes telleri… Eski kümes telleri >> kadını hep sınırlayagelen değerler sistemi… Özgürmüş sanısı yaratan delikli, hava geçirgen sınırlar, yok zannettiğinde canını yakan gergin teller ergenlikle başlar bunlar.

“bir uçurtma görünüyordu” > uçmak,  kaçmak çağrışımı/istenci. Uçurtmanın kırmızı parçası duygularına gönderme yapıyor olabilir mi? Nazan’ın, korku, parçalanmışlık duygularının simgesi gibidir.   “Epeydir helâ camının tel kafesine takıldığı belliydi” uçurtma>  uçmak kaçmak çağrışımı >  ama çaresizlik (kümes telleriyle engellenmiştir, uçurtma da oraya sıkışmıştır,) bakan özne gibi.  “Çıtalarının bir yanında rengini belirten kırmızı kaplama kâğıdı kalmıştı.” “(…) onca rüzgâra karşın el kadar da olsa biri direniyordu orada,” Bakınız bu umut noktasıdır işte. Parçalanmış da olsa, sakatlanmış da olsa bir parça uçurtmadan kalan, kırmızı, el kadar olan, titreşip uçma taklidi yaparak ama rengi solarak direnmektedir… Ne olursa olsun bir parça uçurtmanın (kaçma olasılığı) kırmızının (bu bir parça kırmızı burada yükseliş karşılığıdır) bir parça umudun varlığı olarak durur.

Kırmızılara odaklanan kahramanı izleriz. Simgesi kademeli olarak anlam değişikliğine uğrar:

(…) incelmiş kiremitler savruluyordu hemen(…)

(…) yerdeki iplikleri seçilen, kilimin kırmızısı ölüydü.  (S.58)

Burada kırmızı önceden inanılan değerlerin feda edilmesi, öfke anlamıyla karşımızdadır. [2]

Bakış, aşağı doğruyken helânın tel örgülerine kaldırılır gözler > uçurtma görülür > uçurtma >sihirli halıya mı gider? Başka yere taşınma, kaçma isteği, ruhsal uçuş simgesi >  kaçıp gitmek isteyiş. Ama tel > tutsaklık çağrışımı!  Dalgalanan duygular. Tersine yorgan altına sığınılır! Oyun oynamaya arkadaşlarının yanına gitmeyi reddeder Nazan, yorganın altına sığınır.  Bir şeyler geri gelmemecesine kayıp gitmiştir.

Nazan’ın bayramlık kırmızı giysisi; çocukluğun geride kalışının yas giysisi. Öncelikle bu giysiye ilişkin kazı çalışmaları yapalım istiyorum. S.97 ve 98’de kopuşun simgesi olan giysi. Anneden kopuş, çocukluktan kopuş, sarsıntının getirdiği zorunlu hal… Burada öfke, feda edişi simgeleyen kırmızı… “Bıktım artık, bıktım. O giy dediği şeylerden,” diye düşünür Nazan 97. sayfada. “Kıpırdandıkça yanları çıtır çıtır sökülüyor” dur. Büyüyordur çünkü küçük kız. “Yıkanınca sörpmüştür kumaşı.” Yıllar kumaşın üstünden geçip gitmektedir, soldurmaktadır. İnsanları soldurduğu gibi…

Nazan’ın kırmızı çantası; Nesne –özne/ben ilişkisi önemlidir. Hem öznenin çantaya yüklediği anlamı önemsemeliyiz,  hem de duygusal dışa vuruma aracılık ettiği için önemli bir nesnedir. Saat de öyle. Onu hikayenin birkaç yerinde farklı anlamları yüklenmiş olarak buluruz. Bakalım; çantanın kırmızı olması fedakârlığı da içeren coşkulu bir hayat süreci beklentisi gibi durur. Kazanılan paralar orada taşınır. Plastik olması ise yapay/zorlama olduğunun işareti olabilir mi? Çantayı ilk gördüğümüz yer, 50. sayfadadır;  “Askılı çantası vardı artık.” Artık… Geride bırakılmış bir şeyler ve bundan böyle beslenen umutların anahtar sözcüğü. Durumu/kendini hafif büyümseme… Devam ediyorum; “Çantayı açıp kapamak, kapanırken çıkan çıt sesi çok hoşuna giderdi. (…) Hem ürktüğü bir büyümenin başlangıcındaydı, hem de çantanın kapanış sesi incelik gerektiren açılışı hoşuna gidiyordu. Omzuna onu astığından beri de küçük adımlar atar olmuştu.” (S.54) Bir anlamda büyüme/erginlenme işaretlerinden biri olarak yer alır kırmızı çanta. Sonra 90. sayfada “ Çantasını aldı, elleri kabuklanıyor, üstelik pul pul da kalkıyordu, daha kışın koyusu başlamamışken,” cümlesiyle yoksulluğuna gönderme yapılır. Geliyoruz 93. sayfaya  “Adam paraları alıp Nazan’ın elinde sıkıca tuttuğu çantasına koydu. Nazan iki yıldır çantasını sıkı tutar, saatinin kayışını arada yoklardı.” Burada da baskılama çanta üzerinden yansıtılmıştır. Sayfa 95’teki söylem tümüyle duygusal dışavurumdur; “Plastikten yapılmış kırmızı çantasını bir süre nasıl taşıyacağını kestiremedi. Caddeye çıkana dek omzuyla elleri arasında gitti geldi çanta.” Sonra yine bir duygusal dışavurum cümlesi 97. sayfadadır. Karanlık > bu hem içsel hem dışarının karanlığıdır, ışıksızlık halidir, Nigar gibi ışık yitimi başlamıştır. Ona bir işaret; “Çantası sokak elektriğinin altında donuk donuk parlıyordu. Baktı, adamın içine tıkıştırdığı kâğıt paralar görünümünü değiştirmemişti hiç.” Nesne-ben ilişkisi burada özdeşleşmeye dönüşmüştür. Çanta aynı çantadır/görünümünde değişiklik yoktur ama içinde bir şeyler değişmiştir. İçine giren benliği zorlayan para= kızın içine giren benliğini zorlayan penis.

Final de bir kararlılık işaretidir. Bir muhasebe yapar; “Artık mahalleyi istemiyorum,” reddedişiyle biten karar, çocukluğunun simgesi kırmızı bayramlık elbiseye son bir duygusal bakış görülür ve 99. sayfada Nazan bir karar verir; “Çantasını omzuna astı.” Karar okura böyle açıklanır.

Nazan’ın saati; 88. sayfada saatine bakar, erken çıkmak istediğini söylemeden önce nasıl aldıklarını, nasıl pahalı olduklarını, koluna uyması için üç delik daha açtıklarını (fiziksel tanımı pekiştirici ayrıntı Nazan hayli zayıf bir çocuktur,) öğreniriz. Saat yan anlamıyla tehlikenin yaklaştığını okura işaret eder. 93. sayfada bir sığınma noktasıdır “Nazan iki yıldır çantasını sıkı tutar, saatinin kayışını arada yoklardı.” “Saatine baktı cadde lambasını altında, dokuza geliyordu.”(S.95) Eve gecikmiştir, perişan haldedir ama düğün alanına gidip annesini alması gerekmektedir. Düğünü kaçırmıştır; bir yaşam biçimini kaçırmıştır, artık onun da (Nigar Abla gibi) düğünü olmayacaktır büyük bir olasılıkla… Gizli bir ileti vardır burada.

Tüm bu tabloların/sahneleri ve elbette simgeleri oluşturan iç ve dış algıların (ki tümüyle okura da geçen canlılıktadırlar) çeşitlemelerine örnekler vermeliyiz.

Koku algısı örnekleri ;  Sayfa: 58 çirişli bez kokusu. Sayfa: 66.kirli çamaşır suyu kokusuna bulandığını düşünmek > koku algısının yanında aynı zamanda kendini küçümsemeyi tanımlar. Sayfa: 73 Yeni demli çay kokusu.

Dokunma algısı örnekleri; Bir yorum yapmaksızın bu cümleyle baş başa bırakıyorum sizi. Lütfen sayfa 72’ye bakınız: Kocasının bıyıklarının geçmiş acıtışı.

Kulak algısı örnekleri; Sayfa 58: kaynayan çamaşırların kalın fokurtusu > algı için algı. Kokuyu da duyarız… Sayfa 71: Yazlık sinema sesi. Bu algı aynı zamanda artık yaşamımızda var olmayan bir sosyal alanın betimlemesidir. Bitmiş ve geri gelmeyecek olan bir yaşam şeklinin kaydıdır.

Sezinleme yoluyla algı örnekleri; Sayfa: 58; Taşlık yosun bağlıyor, kayganlaşıyordu sanki adımlarını atamıyordu.  > Gördüklerinin duyguları için; çaresizlik, korku, katılaşma halinin dışa vurumu olarak dile getirilişi. Sayfa: 62 Sonra da kovayla su serpmişti eşikten öteye, toprağa, güzel koyu bir görünüm almışta kapı önü, yaz yağmuru yeni dinmiş de kurumamış gibi. > Ferahlık, iyi duygular çağrıştıran beklenti.

Algı için algı örnekleri; Sayfa: 67; “O zaman kapı önlerinde unutulmuş leğenleri, takunyaları, götürebilecek gibi olan her şeyi toplamak gerekirdi.” > Hırsızlık olasılığı.

Göz algılarının içinde en çok ilgimi çeken  renk algılarını, algı konusunun en sonuna sakladım. İşte bana göre en çarpıcı olanlar;

  • Madam sara çilek rengi dudak boyası sürer. (S.57)
  • Raşel ve Nazan çalışırken mavi naylon önlük giyerler (S.57),
  • Nazan’ın tuvalette (ilk kanla karşılaştığında) gördüğü uçurtma parçası kırmızıdır.
  • Nigar abla onlara sarı kasımpatılar verir. (Kasımpatılarla ilgili simgeselliğe birazdan değinmek istiyorum.)
  • Kara başörtü (S.62).
  • Rengi sarıya dönük bez yığını(S.64). 
  • (…) alı al moru mor (S.66) renk bir duygulanımın tanımlanması için kullanılmıştır.
  • S. 67’ de mezarlıktaki renkler anlatılır.
  • S.68’ de Çingene’nin gözleri.
  • S.69 mavi patiska iç gömlek giyer Nazan’ın annesi. (İç gömlek içsel gizli duyguları, mavi oluşu yalnızlığı, üzüntüyü, depresyonu ve sadakati simgeler diyebilir miyiz? Peki ya saten askılar yoksulluğa küçük bir direniş olabilir mi? Yoksul mavi gömleğini taşımak için biraz kendini desteklemesi gerekmektedir. Omuzlarındaki bu ağır yük… Mavi saten askılarla omuzlarındaki dayanıklılığı artırmak istiyor olabilir mi Nazan’ın annesi?) 
  • S. 76 sarı kamyon ve yeşil ağaç çizen baba.
  • Menevişli renk (S79).
  • “rengi uçmuş herif” Hürşit’in Haluk’u tanımı renkli olmayışladır.  (S.86)

Kırmızı rengin simgeselliğine tekrar dönmek istiyorum. Kadim renk. Kan. Hayatın simgesi. Feda edilme, öfke, cinayet. Öte yandan coşkulu hayat, dinamik duygular canlılık (eros) ve arzunun rengi. İştah uyandıran, psişik rahatsızlıklar için ilaç olarak değerlenirden[3]. Mitlerde masallarda kırmızı rengin kırmızı tanrıçalardan türemiş olduğuna inanılıyor. [4] Kırmızı tanrıçalar kadınsal dönüşümün bütün yelpazesini, bütün “kırmızı” olayları cinsellik, doğum ve erotizmi yöneten ilahi güçlerdir. Özgür halleriyle üç kız kardeş hem doğum, hem ölüm ve yeniden doğum arketipininin hem de dünyanın her yanında yükselen ve ölen güneş mitosunun bir parçasıdır.

Bu algıları dile getirişleri de okurda zihinsel sarsıntılar yaratacak niteliktedir. Bazı alıntılamalar yapacağım yine, işte yazara özgü deyimler.

(…)ince ağrı çıtırtısı (S.58)  “Sıcak sarıcı sesleriyle arsız sözlerden örülmüş şarkılarını söyleyerek yol uçlarında yok olurlardı Çingeneler.” (S.67) (…) gözlerinin akını çoğaltan bakışıyla çevreyi sardı. (S.55) Yıllardır bir sehpanın üstünde unutulmuş bir küllük gibi kararıyor, kirleniyordu. (S.61) O girişi çıkışı, kapı açışı bol günden sonra ne gelen ne giden olmuştu. (S.62) Kızının çocuk boynu üstündeki sarı ince saçlarını görmek iş yaparken içini süsleyiverirdi. (S.70) Yaşlı kadının istediği tülbendi bulup da verememişti bir türlü. Nazan’ın çocukluk tülbentlerini düşünmüştü bir ara. Korkuyordu vermeye. Kızıyla ölüm arasında bir yakınlık kurulur gibisine gelmişti. (S.72) Taşlığın oraya kazan kurulduğunda koşuşturma bitmişti. Nazan’ı yandakiler almıştı. Zorlu bir şey gelip gitmişti odalarına. (S.72)  Duvardaki aynının önünden geçişlerinde sıkça bakar olmuştu kendisine. (S.76) Nazan’ın içinde karanlık, onmaz bir şeyler uçuverdi. (S.85) Nazan’ın babası mangal başında onu güçlü dizlerine oturtmuş birisiydi. Bir de mangalda kurutulan ıslanmış, buharlı kara bir ceket. (S.87) Haluk Bey onu kıstırılmış gülmesiyle izliyordu. (S.87) Dilenciler sandıkta küflenmiş gibi gün ışığında kırpışıyorlardı. (S.89) Nazan çocuk yüzündeki gözlerine birden yer etmiş tortulu bir bakışla epeyce durdu duvarın dibinde. (S. 98)

Dile getirişler sırasında yaptığı göndermelerin bazıları üzerinde çalışırsak; bu metinde en çok yoksulluğa gönderme yaptığını buluruz:S. 79 (…) dolu doluya ısıtılmamış odalarda yatmaya alışık Nazan. (…) S 88’ de (…) kat yerleri incelmiş paralarını (…) S.91 (…) Uzaktan görünen, sıcaklık içindeki masalarda bakışlarla çevrili acemiliğinin tıkayacağı iştahını (…) 93. sayfada şöyle bir cümle var; “Nazan iki yıldır çantasını sıkı tutar, saatinin kayışını arada yoklardı.” >>> Bütün mal varlığı bunlardır.

Çok zarif bir cinsellik göndergesi vardır bu metinde ve iki şekilde kullanılır. İşte o söyleyiş; “İğneyle ortalarından iliştirilmiş yaz perdeleri.” 1- Annenin mutlu evliliğini dile getiriş  >  Bir yaz gecesi iğneyle, açılmasın diye ortasından iliştirilmiş perdeleri düşünmüştü.(S.80)

 2- Küçük kızın cinsellik dünyasına geçişinin dile getirilişi için.  >>>İğneyle ortalarından iliştirilmiş yaz perdelerini biliyorum gibi geliyordu Nazan’a (S.93)

Olay gecesi Nazan’ın düğüne gidiyor oluşu ters yönde göndermedir. 76. sayfada anne-kız iletişimindeki ters yönde gönderme de çok hüzünlüdür. Şöyle anlatılır; “Nazan’ın okulunda inanılmaz gülünçlükte şeyler olurdu (…) Merdivenden düşenler, öğretmene belli etmeden kedi sesi çıkaranlar (…) Yaşamlarındaki tek gülünecek konuların bunlar olması onların yalnızca para yoksulu değil mutluluk yoksulu da olduğunun işaretidir sanki.

Vazodaki sarı kasımpatılara geldik sanırım. Harikulade sarı renkleriyle hikayenin öyle bir yerinde dururlar ki… Ben burada dönüp bakacağım onlara ama. Vazodaki sarı kasımpatıları Nigar Abla verir. (Petunya vermez petunya umudunu yitirme iletisidir. Ama hem mevsime işaret etmek için petunya yazarın amacına hizmet etmez hem de kasımpatı dramatik yapıya tam da uygundur.  Chrysanthemum, Yunancachrys- (altın) ve –anthemon (çiçek) sözcüğüdür. Yaklaşık otuz türü olan bu bitki papatyagillerdendir (Asteraceae). Vatanı Asya ve Kuzeydoğu Avrupa’dır. M.Ö. 15.yy’larda Çin’de ekilmekte olduğu bilinmektedir. (Çinde Chu-Hsien= kasımpatı kenti adlı bir şehir bulunmaktadır.) Japonya’ya 8. y.y. dolaylarında getirildiği sanılmaktadır ve imparatorluk mühürü olarak kullanıldığı kayıtlara geçmiştir. Bazı kaynaklar Japonya’da çiçek adına “Mutluluk Festivali” olarak anılan bir festival bulunmakta olduğunu yazmakla birlikte aynı zamanda krizantemler ölümü sembolize etmekte ve bu nedenle tercihen cenaze törenlerinde ve mezarlara koymak için kullanılmaktadır.  Bizde de kasımpatılar 10 Kasım Atatürk’ün ölüm günüyle neredeyse özdeşleşmiştir. Geleneksel rengi sarıdır ve yas durumu dışında armağan olarak verilmesinin anlamı karşılıksız sevgi, zayıflayan aşktır.  Bu bilgiler ışığında vazodaki sarı çiçeklere baktığımızda Nigar’ın bir karşılıksız aşk yaşadığı belki de bu duygu durumu nedeniyle (“yazgısı kötü”)  yaşamının yönünü değiştirmeye karar vermiştir. Çiçeklerin Nazan’a verilmesi de “yazgının” yaşam yönü değiştirmenin Nazan’a da etki edeceğinin gizli bir mesajı olabilir mi? Nigar’dan Nazan’a bir “yazgı bağı”. Vazoda durmaktadırlar. Ayrıca metnin içinde Nigar’a geçiş için kullanılır.  (S. 60) Diğer geçişlere (zaman sıçramalarına) birazdan geleceğiz. İzninizle metnin içinde gezen karakterlerin beden dillerine kısa bir süre dikkatinizi çekmek istiyorum. Çünkü Füruzan bu kanalı da demek istediğini anlatmada kullanır.

Bu arada belirtmeliyim ki, (tümüyle kişisel görüşüm) beden diliyle karakter derinleştirmelerini psikolojik boyutunu verir. Bazen duyguyu davranışla verir. Yüz ifadesini, bakışı, anlatırken hep yan anlamlar gözetir. Bunları okurken keşfetmek ayrı bir hazdır. 

Örneklemek üzere üç beden dili alacağım buraya şimdi.

  1. 97. sayfada Nazan sırtını duvara dayar; saplanma hali. Hareketsizleşmeyi ister o korkunç olay gerçekleşmiştir ve beyninde ruhunda oluşan burgaçlar kıpırdamasına engeldir aslında. Ama irade koyar o küçücük kız, evine ama önce düğün ortamına gider, şimdi başka bir yiğitlik yapması gerekmektedir, başına gelenleri çevresine sezdirmemesi gerekmektedir. Bir dayanağı yoktur, her ayrıntı güvensizlik yüklüdür onun için… Sırtını duvara dayar.
  2. 91. sayfada Nazan yürürken kamburdur. Tipik bir ergen duruşu olmasına karşın burada güvensizlik iletisiyle yüklüdür, kanımca. Yuvarlaklaşmış omuzlarıyla gözümün önünde canlandırabiliyorum onu. Boyun eğme, düşük bir benlik değeri hatta bir yükü omuzlayışının belirtisi. Ama öyle değil midir? Yanında Haluk vardır, gıcırtılı ayakkabıları, zengin paltosu, parlak saçları ve kızın sezgilerinin algılayabileceği bir cinsel manyetik saldırı alanı vardır… Geçitten yürümektedirler, Nazan kambur yürümektedir. Burada geçit yaya geçidi anlamının dışında Nazan’ın yaşamında bir evreden bambaşka bir evreye geçişi de simgeler.
  3. Kırmızı çantaya epeyce değindik ama burada beden dili kapsamında da eklemek istediklerim olacak, çok önemli bir ileti var, her okuyuşumuzda başka anlamlar kazanabilir hatta. Kadınlar, kendilerine güvenlerini kaybettiklerinde tedirginliklerini gizlemek için, karşı özneyle engel oluşturmak için çantalarını  (veya başka bir nesne de olabilir, burada çantadır) kullanırlar. Bizim kırmızı çantamız, Nazan’ın yani daha önce saptadığımız beden dili iletilerini yaptıktan sonra 99. sayfada omuza asılır. (İlkin ne yapacağını bilemez= tedirginlik.  Anlatıcı bize durumu şöyle aktarır; duvarın dibindedir, “çocuk yüzündeki gözlerine birden yer etmiş tortulu bir bakışla epeyce durur.” Sonra anlatıcı tek keskin ve çok yalın bir cümle söyler, “Çantasını omzuna astı.” Paragraf başıdır bu cümle aynı zamanda. Bir dizi eylem/karar/duygu dalgalanmalarından sonra ortaya çıkan bu durumu taşıyacaktır. Çantayı omuzladığı gibi.
  4. Sakız çiğneme iki yerde var, Çingene ve Nazan çiğniyor.  Nazan’ın annesi pencereden dışarıya baktığında mezarlıkta gördüğü Çingene kız, bir pervasızlık, özgürlük, başına buyruk olma halinin dışa vurumu şeklinde sakız çiğnemektedir. “alabildiğine iştahla” der anlatıcı bunu tanımlamak için.  İkinci kullanım, 94. sayfadadır ve tümüyle zıt bir görev üstlenmiştir sakız. Burada bir yas durumu oluşmuştur aslında. Nazan yaşadığı travmayı, bu yas durumunu aşmak için sakızı kullanır. Dişlerini ezme eylemini öfke yatıştırmak için kullanır, sakızın tadıyla bir teselli arayışı… Burada elle tutulur bir itki/baskı vardır, isteme durumu karşıtlığı vardır. Bağır-a-mama durumunu, sessiz çığlıkları karşılar burada sakızın çiğnenmesi. Gizli bir ilişkimiz var burada bu sakızla, kışkırtıcı ve yıkıcı bir şey bu sakız, sıkıntıyla sabır ilişkisini öylesine verir ki okuyan özneye daha fazla konuşmaya gerek var mı?  Bu kadar görkemli bir sahneyi bu kadar yalın bir eylemin içine sığdırmakla yaratılan hareketliliğin hüznünü yaşamak için buraya üç nokta koyacağım, biraz ara vermeliyiz…

Peki, hareketlilik üzerine düşünmekle sürdürmek iyi olacak gibi görünüyor. Bu metinde hareket çatışmayla değil kıyaslamalarla sağlanmıştır. Nigar’ın varlığı, sıklıkla onunla türlü nedenlerle karşılaşmamız, teknik olarak karakter tanımlamasının hikayenin içine yayılımı olarak yorumlansa bile asıl nedeni her dakika Nazan için kaygılanmamıza neden olması içindir. Nigar bir gerilim/spazm unsurudur hikâyede. 

Metnin hem irkiltici yanı hem de derinlik kazandıran unsuru zihne girme tekniğidir. Özellikle tek etkisi taciz konusuna göre yapılandırılan hikâyenin odak noktasında anlatıcının aradan çekildiği görülür. Doğrudan mağdurun bilincine girilir, algıları ve bilinç akışıyla karşı karşıya kalırız.

Yatay unsur şimdi (gerçek mekânın/olayın şimdiki zamanında) olur. Dikey unsurlar ise bir kerede verilen kısa yayılımlar yani Nazan’ın annesinin hikâyesi, Nigar’ın hikâyesi Madam Sara’nın hikâyesi, Raşel’in hikâyesi Nazan’ın Babasının hikâyesi vs. biçiminde düzenlenmiştir.

Hikâyenin tek etkisi taciz… Artık yavaşça değinmenin zamanıdır diye düşünüyorum. Öncesinde Füruzan’ın söylemediği sözler var burada onu bulup çıkarmamız gerek. Nazan 14 yaşında. İkinci yedide. Çoğunlukla kadınlara özgü bir sayı olan 7 mistik bir sayıdır. (Yeni ay, yarım ay, dolunay ve son dördün, ay döngüsüyle kadınsı döngüyü simgeler. )

Şimdi, Haluk’la Nazan’ın yürüyüşleriyle başlayıp Nazan’ın sinemada yaşadığı olaya kadarki yaşananları anımsayalım. Nazan erken çıkmayı ister, izin alır, hazırlanır, Allahaısmarladık, der. Birden Haluk’ da kalkar. “Nazan çıkmadı dışarı, durdu, saygılı görünme kaygısıyla.” (Nazik olma eğitimi almıştır.) “Madam Sara parayı geciktirmenin sağladığı iç ferahlığıyla çevik şen…” Geçitten, (burada geçidi aynı zamanda başkalaşımın ilk noktası olarak yorumlayabilir miyiz diye düşünüyorum. Sanırım.) “Nazan ne yapması gerektiğini çıkaramadığından, gene de bu adamla bir şey konuşmazsa işi tehlikeye girer kaygısıyla…”  (Gelişmemiş olan, safdil kadınla karşı karşıyayız. İhtiyatlı değildir. İçsel uyaran düzenleri gelişmemiştir. “Ne yapması gerektiğini çıkaramaz.” İkilem içindedir yolda giderken, ama bu ikilemi çözmek için elinde malzemesi var mıdır? Hayır. Çünkü Nazan bir genç kız için çok önemli olan ana babanın sevgi dolu rehberliğinden yoksundur. Okumaya devam ediyorum; “… Adam dünyadaki tüm insanların konuştuğu en olağan kelimelerle konuşmaya başladı. Ürkütücü tek söz etmiyordu. Her sözü tok, ısıtıcıydı. Salt kendi rahatına, kendi çıkarına çalışmanın getirdiği utanmamayla dolu yaşamında edindiği sözleri parlak çözümlü seriyordu art arda.” Dikkat! Gerilimin tırmanma hızının arttığı bir noktadayız. İpucu verir yazar. Genç kızlar av oldukları gerçeğini kavrayamazlar. Umursamazlar da. Sezgilerine bakalım. “Midesine bir ezilme oturmuştu. Elleri karıncalanıyordu. “Düğüne yetişsem hiç olmazsa…”  “Pasta yiyelim” diyen adama, karşı koyar. Ama bunun nedeni yoksulluğunu belirginleştireceğini düşündüğü ortama girmeyi istemeyişidir. Gururu nedeniyle girmez. “Adam elini tutar.”  Titreyişini hissedince “Sırtına kolunu sardı.”  Kızın sessizliği “adamı arsızlaştırdı.”  Boyun eğme noktası!  “kendisini sürüklemesine ses etmedi.”  > Esir düşer! Acaba pastaneye girmemesine rağmen sinemaya girerek risk alma davranışı mı göstermiştir yoksa yolunu mu yitirmiştir?  ; “… yer gösterici bildik arsız bakışlarla Nazan’ı süzdü. (Bu sinemadakileri aklımızda tutalım. Kültürle ilişkide onları yine anımsamamız gerekecek. Toplum kadın tacizinde nasıl davranıyor bunu düşüneceğiz. Aynı zamanda bu konunun ne kadar yaygın olduğunu da gizlice fısıldamıştır yazar.)  “Nazan yakından gördüğü ilk yabancı erkek yüzünün anlamlarını kavrayamıyordu.”  Genç kız yolunu yitirmiştir! “Adam ona iyice yanaştı.”  (…) “Bağıramam diye düşündü, rezil olurum.” Dikkat! Kültürün, toplumsal baskının kadına telkinlerine iyi bakalım. Rezil olacak kadındır, mağdur yani, fail değil! “Eteğini dizlerine çekti. Gizlice sürüp duran acısının sahiciliğini artık duyuyordu.” Yıkım yaşanmıştır. Gözlerimizi kapatıp elimizi göğsümüze bastırdığımız andır.  Öylesine toydur ki öylesine küçük, ego hazlarına kapılması bile söz konusu değildir, hormonları bile daha o denli çalışmıyordur. Zalim bir adamın bir anlık haz unsurudur o. Avcının eline düşen… İçsel olarak zahmetli bir yolculuk yaptığı gibi (babanın ölüm travması) yaşamı da zahmetlidir.  Yoksullukla savaşmaktadırlar. Bu hikâyenin tüm kadınları öyledir. Her biri dünya zorluklarına göğüs gererek ezilmemek zorundadırlar. Ama içsel olarak örselenmiştirler… 

Taciz sonrasına dönelim. Gecedir, karanlıktır, Nazan yolunu bulabilecek midir? Gece> siyah> gebelik sırasında rahimde kan toplanması, kanlı gösteri “nişan” doğumun başlangıcı, yeni hayatın gelişi. [5]

Şu anda neredesiniz? Nazan Kuşatmayı yaşamışken neredesiniz? Benim dışımda çok gürültü var, içimdeyse derin bir sessizlik. Küçük kızdan yeni bir yaşam formuna= “Nazan abla” geçiş tamamlanmıştır. An gelir öfke belirir içinizde… Ama yazar hala durumu yansız bir tutumla ele almayı sürdürür. Yoğunlaştırılmış sözleriyle derinleştirdiği kavrayışımızı denetlemeyi sürdürür. Nasıl ki 58. sayfada Nazan’ın annesi için “Belindeki iki üç gündür yer etmiş ince ağrı gevşemiş, çıtırtıyla çözülmüştü” diyorsa 95. sayfada “çorapları kat kat çizili birikiyordu bileklerinde” der, çocuk bacaklarını anlatmak için, çaresizliğini anlatmak için bir de. Nasıl bir ters yüz durumu vardır bu çorapları anlatışta… İncelik, incelik… En ayrıntıya inme, en ince algı, en yalın dile getiriş… Yetişkin kadın bacakları için üretilmiş çorapları dolduramayan çocuk bacakları. = Yetişkin kadın için biçilmiş rolü dolduramayan çocuk-kadın. Bileklerde kat kat olmuş naylon çorabın duruşunda inanılmaz bir acınası durum yok mudur? Tüm çarpıklığı yüklenmemiş midir bu katlar? Peki, duyguların titreşiminden sıyrılalım, teknik gözlüğümüzü takalım. Bir şeyin nasıl oluştuğunu bilmek isteyerek bakalım.

Ayrılmış öğelerin yansıttığı mozaik üslubuyla yazılmış olan Kuşatma’da kıvrıntıyı sağlayan zaman unsurunun kullanımıdır diye düşünüyorum. Zaman unsuruyla devinim sağlanır. Öncelikle hikâye zamanına bakalım.“Şimdi” de olanlar özel noktaları işaret olarak alacağım;

  • Sabah, Raşel dükkân camlarını siler.
  • Hurşit çay tablasını çevirerek kapıyı açar. (S.52) 
  • Madam Sara gürültüyle inler
  • Eczacının oğlu geçer. (S.55)
  • S.82’ de “ Öğlenden sonra saat üç olmuştu.”
  • S.83’ de Raşel ve Nazan akşam çayı için çörek alma saatine dek işlerini sürdürürler .”
  • S.85’ de Nazan çörek almak istemez. “O sıra içeri Haluk Bey girer.” Bundan sonra “şimdi”ye ilişkin akış hızlanır. Nazan çay söyler >  Nazan erken çıkmak ister > Haluk onunla birlikte çıkar > Yürüyüş > Pastane> Kız ‘hayır’der > Sinema > Kız sesini çıkarmaz > Loca > Taciz > Çantaya tıkıştırılan paralar > Çıkış > Gece olmuştur > Kız evin yolunu tutar > Düğün sürmektedir> Kız eşiktedir > Bir çocuk koşarak içeri haber verir ; “ Nazan abla geldi bak!”

Bunun dışında olanların tamamında anlatım açıları yer yer iç monologlarla  Nazan’ın annesi, Nazan ve Madam Sara’dır. Ayrıca arada bir sesini duyduğumuz anlatıcıdır. Üçüncü kişi anlatımla (teknik olarak Tanrısal bakış açısı dediğimiz) çok yönlülük sağlanmıştır.  Hikayenin “şimdisi” Çeşit adlı dükkânda bir iş gününde olup bitenlerdir. Geriye doğru sıçramalar yapılarak, zamanın çok geniş bir kullanımı, mekân genişlemeleri, kişilik tanımlarına ilişkin pekiştirmeler yapılır. İlkin sıçrama noktalarını belirlemek istiyorum. Zaman unsurunu incelerken ana çizgim bu olacak. Füruzan’ın zaman sıçramaları bilinç eşiğinde ve bilinçaltı gönderge çakmalarıdır. Bilinç dışı değil. Bilinçaltı tanımıyla içten gelen dürtülerin, davranış ve duygusal tepkilerin kaynağını kast ediyorum. Elbette geçişlerini nasıl kullandığını anlamaya çalışacağım.

Gerilim/spazm zamanı sayfa 91’ de başlar. Haksızlık yüklü, beklenmedik olmamakla birlikte (çünkü bir takım işaretler vardır) yine de iteriz kafamızda, adamın kız tarafından algısı tiksindiricidir > kışkırtır. Uzun ve ağrılı süreç, kapı çıkışında başlar.

Dediğim gibi Füruzan, zamanı bir şekilde geriye götürüp şimdi ve geçmiş arasında oluşturduğu zaman düzlemini farklı amaçlar için kullandığı gibi zamana egemenliğinin de bir gösterenidir.

Bu metinde süreyi, anılar, anımsamalarla (geçmiş/ örneğin Madam Sara’nın geçmişi)  düş kurmalarla (geleceğe/örneğin Raşel’in Kudüs planı) tek doğrultuya yerleştirir. Bilinç akışıyla geçmiş ve geleceği boydan boya bir çizgi, bir köprüyle bağlar.  Buradan elde ettiğimiz kuşbakışı algıdır. Bunun yararı ise tarihi/geçmişi hayal etmek demektir. Hem toplumsal geçmiş hem karakterin beyninden onun geçmişine gidilir. Her iki yönden yapılan anımsamalar hikâyedeki zamanla hikaye(ler)nin geçmişini de tümgörüsel kılar.

Tekrar zaman sıçramalarına dönüyorum; 1-Karakterle ilgili bütünleştirme için kullanır. 2-Hikâye mekânını genişletir.

Kuşatma’daki sıçrama noktalarına gelince;  (S.50)… para çantasından geçiş kapanırken çıkardığı çıt sesi >> İlk haftalığı alış yaşamından kesitler. “Yirmi lirasını, düşünüp taşınıp gerektiği gibi harcamasını öğrenmişti şimdi…”(S.50) > Nazan’ın yaşamından kesit, Nazan’ın belleğinden.  “Hurşit Doksan”ı dediği anda dükkân gülmekten kırılırdı.” (S.53) > Çaycı Hurşit’in yaşamına geçiş.  (S.54) Madam Sara kızları izliyor > Raşel ona havra şarkısını anımsatıyor>  Madam Sara’nın belleğinden kendi geçmişine sıçrayış. (S.55) “Raşel, “Kudüs’e gideceğim ben,” diyordu > Raşel’e yaklaşım.

“Az mı bahaneler bulmuşlardı…” (S.56) > Eczacının oğluna karşı iki kızın ilgisi, duygusal boyutun aktarımı. “Nazan’la Raşel sabah işe gelir gelmez mavi naylon önlüklerini giyerlerdi.” (S.57) > çalışma ortamlarının anlatımına geçiş. “Terlere batmıştı Nazan” (S.57) > Erginlenme dönemine sıçrama, Nazan’ın belleğinden.  (S.57) Tırnak boyama > karakter tanımı, Nigar’ın hikâyesi, Nazan’ın erginlenme anı, Nigar üzerinden eyvah duygusu. (S.60) Kasıpmatılar> Nigar’ın hikâyesine geçiş. (S.63) Nazan’ın Madam Sara’nın yanına… > ilk işe başlayış, ikna konuşmaları sırasında Nigar’ın hikâye parçaları, işi, zaman unsurunun toplumsal koşulları betimlemede kullanılması. (S.64)  Nazan’ın annesinin sezgileri ve Nazan’ın işiyle ilgili kaygılarına geçiş. (Bu olayı, Kazibe’nin hikayesine kadarki olanları, Nigar anneyle konuşurken iç içe geri doğru  ikinci zaman sıçraması olarak izleriz.) (S.65) Nazan’ın annesi kendi ikinci evlilik olasılığına geçiş. Annenin belleğinden geri sıçrama.

(S.67) Öksürük nöbetleri > dispanser > dışarı bakış > bitkiler (yeşil/yeşerme umut vs.) Çingeneler (başka kadın tipleri) (S.69) yorgunluk hissi > kocası yaşarken > Nazan’ın bakışı, değişen koşullar. (S.70) ölüm travması, annenin izlenimleri olarak hem kendisi hem Nazan için. (S.75) Kızı büyüyecekti > (ileri sıçrama ) göbek bağı meselesi (geri dönüş). (S.77) Kazibe hanımın hikâyesi > var olma savaşı veren bir başka kadın portresine geçiş. (S.80) Geriye doğru birinci zaman sıçraması; Nazan işe başladığı sabah  “Onlar çıkıp gittikten sonra” > daha geriye ikinci zaman sıçraması: “ortasından iliştirilmiş perdeleri düşünmüştü”. (Kocasıyla seviştiği bir an.) (S.82) tırnak kırılması > madam saranın hikâyesine geçiş. “Nazan kolundaki saate baktı.” (S.88) Nazan’ın yaşamından kesitlere geçiş. (S.89)Madam Sara’nın  “Yalnız yarın sabah daha erken gel,” deyişiyle  > Nigar Abla imgesine geçiş > tacizin yaygınlığına göndermeler. (S.93) “Adam ona iyice yanaştı. Nigar Abla yokuşta durup gülümsüyordu adam Nazan’a yanaştıkça.”  > mekân canlandırma, anımsama, sezgilerin verdiği alarm,  eylem canlandırma> farklı unsurların kullanımıyla yaratılan duygusal sel. 93 sayfada başlayan duygu selinin 99. sayfaya kadar giderek hızlanan vuruntularının okurdaki duygu düzeni;  iç burkulması > kıyaslamalarla telaşa kapılmak > sıkışmışlık olarak özetleyebiliriz.

Tüm bunları okurken farkında olmadan toplumsal alışkanlıklar, metnin kültürle bağını algılarız. İşte bunların bazı gösterenleri; S.75  hıdrellez ve boş inanç göndermesi,

– Kul sıkılmadıkça Hızır yetişmez. Sıkılmışlardı, donmuşlar, üşümüşler, aç kalmışlar, ölümü görmüşlerdi. Gene de o kapı hala açılmamış, Hızır yetişmemişti.  

S.70-73 ölüm ritüeli ; “Kocası zatürreeden ölmüştü” cümlesiyle başlayıp  “babam öldü, babam öldü diye yazdığını görmüştü annesi,” cümlesine dek sürer.

S.70’ de hasta için edilen dualara ilişkin tüm çarpıcı gerçekçiliğiyle toplumsal alışkanlıklar anlatılır.

S.77 Kazibe’nin kişiliği üzerinden, dul kalan kadınların yaşam biçimlerine bakmamız sağlanır. Mezarlıktaki Çingenelere bir pencereden bakan Nazan’ın annesi aracılığıyla da başka kadın tiplemelerini sunar bize yarar. (Pencereden bakışın, saydam bir engel arkasından bakışın bir tür görünmez sınır olduğu, yaşamlar birbirine karışmadan insanların birbirlerini izledikleri bir ortak yaşam alanı şeklinde yorumlayabiliriz. Başka bir konu da, Çingenelerin mezarlıkta ot topluyor olmaları, ölümden yaşam için bir şeyler oluşturmak, bir dönüşümü tamamlamak, aynı anda annenin onu izlerken dispanserde ölüme doğru (bir risk vardır. Babanın öksürüklü bir hastalıktan öldüğü anımsanırsa)gidiyor olması başka bir simgeselliktir.)

S.65’ de bir dönemin en önemli kayıt düzeneklerinden biri “veresiye defteri” anlatılır. Dar gelirlilerin bakkaldan (bakkal kelimesini terk etmiş olmamız beni çok üzüyor) yaptıkları alış verişlerin kaydının tutulduğu defterdir o. 

S. 75’ Bebek kordonunu bahçeye gömmek.

 S.92’ de başlayan sinemalara ilişkin betimlemeler.

Sinemadan söz etmişken toplum kadın tacizinde nasıl davranıyordu (ve davranıyor) bunu düşünelim izninizle. “Kültür”, kötü niyetli saldırılarda(mağduru cezalandırmak üzere) itirafa zorlamalarla, saldırıyla veya dışlamayla zarara uğratacak biçimde yapılandırılmıştır. “Düşmüş kadın” deyimi de bunun göstergesidir. “Kültür”  kadının içinde yaşadığı sosyal düzeyde var olabileceği gibi telkin yoluyla zihnine yerleşen, taşınan ve uyum sağlanan kültür de olabilir. Sayfa 93’ te kendi kendine şunu söyler; “Bağıramam, diye düşündü, rezil olurum. Daha sonra yine bu konuyu düşünür. “Artık büyüdün demezler mi? Koca kızsın, on dört yaşında, bilerek, isteyerek olmuştur ne olduysa.” (S.98) Başımın döndüğü noktadayım. Yeterince derine inmeye cesaretim olacak mı? Sürdürüyorum;

  • “Kültür” onlar kendileri gibi olanla birliktedirler >>> düğün !
  • Kendileri gibi olmayan kapının dışındadır >>> Nazan düğün bölgesinin dışındayken hikâye biter.

Evet. Şimdi farklı bir noktaya geçmek istiyorum, Nazan’ın sorgulamalarını bulup çıkarmayı istiyorum.  İlk sorgulamasını 79. sayfada yapar.  Bence hafifçe başını annesine doğru çevirmiştir. Yüzündeki değişimleri de yakalamak isteyerek şunu sormuştur;

“Sen hiç eğlendin mi anne, şimdiye kadar?” İlk muhasebenin yapıldığı noktadır diyebilir miyiz? Bildiğimiz kadarıyla. 80. sayfada şöyle der; “… ben de sana kat alacağım. Hem sen gençsin. Düğme dikmezsen genç olacaksın. Ben Beyoğlu’na çıkacağım, para kazanacağım. Nigar Abla ne yaptıysa yaparım. Burada durmakla olmuyor.”  Bir şeylerin değiştiğini izlemiyor muyuz? Çocuk yavaşça değişiyor, dönüşüyor, ölçüp biçiyor, sorguluyor.

S.83’ te çörek almaya gitmek istemez ve şöyle der, “Ben çıkmayacağım. Ayakkabılarımdan, üstümden, başımdan utanıyorum.”

Şimdi sizinle birlikte 85. sayfaya geçelim, Haluk dükkâna girer.

Onun dükkâna girmesiyle Nazan için değişim başlamıştır.  “Hanım kız kendine de söyledin mi?” Haluk soruyor bu soruyu. Çay üzerinden konuşuyorlar ama asıl onu fark ettiğinin ve bir karar verildiğinin işaretidir. Sigara ikramı ile konunun çevresinde dolanmaya başlar.

Kuşatmanın bir sonraki adımına geliyoruz; “Ben erken çıkabilir miyim?” diye sorar Nazan ve hazırlanmaya başlar. Tam “Allahaısmarladık,” dediğinde “Haluk Bey kalktı birden “ben de çıkayım,” dedi.  Bu cümle okur okumaz adeta çınlıyor belleğimizde. Kaygının bulanık renklerine kapılıp bir burgaçta Nazan’ın belleğindeki Nigar Abla ve “şimdi” de yaşananların içine düşüyoruz.

Final…

Çok geniş boyutlu bir trajedi asıl şimdi başlamaktadır. Çağrışımsal sel gibi akan bir anlatıya dönüşen bir trajedi… Nazan dışlanma olasılığını sezgisel olarak bilmektedir ama yola devam edecektir, bu belirtiler vardır.  Sırtını duvara dayar. (Beden dili olarak kendini güven altına alma gereksinmesi. Savunmasız olan sırtını tehlikeye dönmeyerek. Tehlike düğün mekânıdır. İnsanlar, “kültür” oradadır.) Sarsıcı istimrar durumu baskılanmıştır. Erken dönemde dışlanmanın belirtileri vardır. Olayın mağdurudur, onun hatası değildir. Durumu hazırlayan yaşam koşulları, yanlış anlamalar, cehalet, acımasızlık (bunu Nazan ve çevresi için kullanıyorum) ve Haluk ile Madam Sara’nın bilerek yaptıkları kötülük.  Nazan ağlamaz.  Gözyaşı, mitlerde yürekten yeniden birleşmeye zemin hazırlayan öğelerin bağlayıcısıdır, birleştirendir. Ağlamak olup bitenlerden sonra çözülme rahatlama sürecidir. Nazan için değil. O yüzden ağlamaz. Gözyaşının yokluğu, ağlamama, yalnızlaşmayı mı simgeler? Bence evet ve Nazan’ı, o küçük kızı bir başına bırakıp Kuşatma’yı terk ederiz.


[1] C.P.Estes Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler

[2] C.P.Estes Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler

[3] C.P.Estes Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler

[4] C.P.Estes Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler S.12

[5] Clarissa  Estes- Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler.