Bir Ege öyküsü Kanı Unutma’nın yakın okuması

Zeytin ağaçlarının tehlikede olduğu günlerdeyiz. Doğa ve tarihin yağmalandığı günlerde…Dil Irmağında Füruzan’la adlı dosyamdan seçtiğim otuz sayfayı aşan bir öykünün metin incelemesi değil keyifli incelemesini okuyacaksınız. Zengin bir metin olması nedeniyle incelemesi de hayli hacimli oldu. Beş bölüm halinde paylaşıyorum. Doğayı ve öz dokularımızı daha iyi koruyabilmemiz dileğiyle. İyi okumalar.

Kanı Unutma İncelemesi

Bölüm 1  

Dayanaksız yaşamayı bilenler, Cesurdurlar, Kişiyi korkutacak denli. (Füruzan – Lodoslar Kenti)

Bu öyküde dayanaksız yaşayan, cesur insanların, dünyasına gireceğiz. Dayanaksız cesur bir kadının seslendirdiği bir hikayenin kapısını aralayacağız. Durkadın Ana içindeki yılana aracılık edip konuşur; Kanı Unutma…

  Başlangıç olarak karşımızda Akdeniz ağzı konuşmayla karakter çiziminin egemen olduğu bir metnin durduğunu söylemeliyim. Aslında metin sözcüğünü bir alışkanlık nedeniyle kullanıyorum. Oysa şunu demeliyim; siz okur, bir kıyı köyüne gidiyorsunuz. Sizin için anlamı, güneş, kum, görkemli deniz ve elbette dinlenme keyfi… Bir köy kahvesi görüp çay içmek mi istediniz? Peki. Tam çayınızdan ilk yudumu almışken bakışınızı izleyen birinin söyledikleriyle, ağzınızı yakarak bardağınızdakini bitirip kalkıyorsunuz. Ona doğru yürüyorsunuz. Rengi atmış basma giysisiyle çalışkan ellerini görüyorsunuz. O andan sonra eğilip bükülen sayfalar, kalınlaşıyor… Macunsu kıvama gelene kadar oyalanırsınız. Çünkü o sırada aklınızda hikayenin adı vardır. Kanı unutma. Bir emir cümlesi. Bir de bakarsınız ki sayfa(lar) hızla macunun içine katışmaya başlar. Genleşir, uzar, hacmi değişir, bir kadına dönüşür. Der ki; “Tazelerin eline kına ne uygun gelir. Benimkilere bak bir de. Yeşili kesik ağaç dallarına benzer. Küçük bebeleri tutar olduğumda çekinirim, pamuk etlerini incitir horlarım, diye. Köyümüzün kocamış her kişisinin eli dal budaktır, dayanıklıdır.” (S.18) Sonra başını kaldırır, “Çolağın kahvesine vardığınızda, beni gösterdiler sizlere değil mi kadın kızım?” der. (S.7) Bir gözünün yerinde büzüşmüş göz kapağını fark etmemiş gibi yaparsınız. Size söyleneni de bilir: “Seni bu yana salarlarken git göredur demişlerdir. Musa’nın anası Durkadın teyze anlatsın sana bekleyişinin aslını…” (S.7) Durkadın ana “çok manayla dolu beklemesini” anlatmaya koyulur. Siz İstanbullu konuğa sorar: “İstanbullu olmasanız da soracaktır” bu soruyu ya… “Sizin İstanbul şehrinin şehir denizindeki balıklar bunlardan mı kurulur, deyiver bana…” (S. 8)

   Yazarın açtığı patikadan hikayenin içlerine yol alırken yazarın el yazısı kadar ayırt edici özgün izler buluruz. Çünkü her patika başka bir selva oscura[1]nın içinden geçer. Belki onun için Umberto Eco “anlatı ormanı gezintileri” (Selva oscura; cehennemin açıldığı karanlık orman deyimini kullanmıştır). İlk bakışta tuhaf bir kavramdır. (Çünkü sıklıkla ve yinelemelerle okuma hazzından, okumada doyumdan, zevkten söz ediyoruz.)  Kuşkusuz konu Füruzan metniyse orada izlerden, noktalardan değil bütünden söz etmek gerektiğini söylemek gerek.  Yani patikanın yönü, genişliği, çevresindeki doku, dokunun içinde kımıldanan yaşam, kokular, sesler, tatlar, duygular, kaygılar… Algılarla, ayrıntılarla örülmüş başka bir metin var elimizde. Bazen tedirgin edici bir patikadır bazen gerçekten tehlikeli bir suyolu dersem eğer, bilmem “Kanı Unutma”yı doğru biçimde tanımlamış  olur muyum?

   Füruzan’ın yol göstericiliğinde gerçekleştirdiğimiz anlatı ormanı gezintilerimiz nereye gittiğimizi bilmeyerek gerçekleşir.  Diyebilirim ki yazarın peşine takılırız. An gelir hikaye içinize sızar, an gelir tümüyle metnin içine yerleşmişsinizdir.  Okuma hazzını tanımlamaya çalıştığım bu

serüvende çabamın odak noktası Füruzan’ın düşünce ve duygu yapısına, beyin kıvrımlarına doğru yol alabilmektir. Bu bütünlükten tadımlıklar alıp inceleme metnimin içine serpiştiriyorum. Kanı Unutma boyunca hikayelik arkadaşımız Durkadın anadır.

   Hikayenin adı emir söylemi gibi durur. Kanı unutma. Ünlem gerekir ama böyle bir imleme yapılmamıştır yazar tarafından. Buradan hareketle söylemin “emir” değil “tembih” tarafında durduğu söylenebilir mi? Sanırım. Çünkü Durkadın ananın sahilde iki büklüm duruşu bir soru işaretidir benim gözümün önünde. Ne olacak? Orada oturur Durkadın…. Annenin ağzından çıkmakla birlikte yüreğindeki tehdittir. Yeşil yılan dile getiricisidir o korkunun. Her an oğlunu yitirme korkusunun simgesidir yılan. Durkadın ana bekler ve hep oğlunun ölümü için kaygılanır.

   Toplumsal bir konu ele alınmıştır. Kaçak olarak yurt dışında çalışan sünger avcılarının sorunlarını duyurmaya yönelik bir işlevi vardır “Kanı Unutma” hikayesinin. Yaşamdan ölüme yapılan dalışlarla, can alıcıyla oynanan bir Rus ruletidir bu yaşam. Yan anlamları ise tarih kayıtlarının bilinç eksikliğinden yitirilişi, eğitimsizliğin acı tabloları, devlet-yurttaş arası uçurum, aydın yurttaş- cahil yurttaş arası uçurum, işçi-işveren ilişkileri, insan-çevre ilişkileri, beri yandan Türk-Rum benzerliklerini de üstlenmiştir.

   Sünger avcılarının dünyasıdır gittiğimiz yer. Dört bir yanı vurgun yemiş erkeklerle dolu bir anne konuşur. (Dikkatli okur hikayenin söylem biçiminin konuşma şeklinde bir bildirim olduğunu anlayacaktır. Göz hizası, eşit koşulları tanımlıyorum bildirim-konuşmayla. Yakınma değildir, Seslenme olmayan bir bildirimdir.  Durkadın ana yanına yaklaşan bir “dinleyen özneye” anlatır olup biteni. Bu yöntemle sorgulama değildir, değilleme değildir… Ama bir çağrı vardır. Duyulur. Fazlasıyla yoğundur. Fazlasıyla “orada olma” durumu yaratılır. Nasıl mı? Düşünmeliyim. Çünkü bir öykücü olarak beni ilgilendiriyor bu ayrıntı. Dinleyen özne sayesinde olabilir mi? Yazı yolu boyunca bizimle birlikte olan… İsimsiz ve tanımsız dinleyen. Belli ki oranın yabancısıdır. Ama bir biçimde Durkadın ananın yakın hissettiği biri olmalıdır. (Kadınlık paydasında mı? Olabilir.)Çünkü Durkadın ana kendi yaşamından çekip aldığı ciddi ayrıntıları paylaşır, yüreğinin en kuytularına sokulmasına izin verir. Kadından kadına kadın duygularının çağlayanına tanık olunur.

   Kalabalık kadrolu bir hikayedir. Simgeledikleri nedeniyle öne çıkanları söyleyeceğim.

Durkadın Ana; Sünger avcılığı yapmak için Yunan adasına giden oğlunu bekleyen bir kaygı “heykelidir” ki kıyıda oturur. Olup bitenleri anlatan karakterdir. Akdeniz köylüsünün ana olma durumu ön planda olmak üzere yaşamı, kadın sorunları, sosyal yaşamının örneği, gösterenidir.

Kördür, bunu konuşmasının akışı içinde öğreniriz. İlkin 8. sayfada karşısındaki dinleyen kadına (ve okura elbette) açıklar bunu. Son derece güzel şu cümleyi tekrarlıyorum; “Sol gözümü gördün mü, görmezdir.” Nasıl soğukkanlı bir söyleyiştir bu, kabullenmenin gerisinde nasıl bir dram yatar… Bilinçlidir; “Yerimizin dirileri bizlerse deniz sırt dönüverirse elimiz kuru, dilimiz kuru kalıp dururuz,” der 9. sayfada. Kendisini ve köylüleri önyargılarıyla algılayan sözde aydın arkeolog kadını öyle bir tanımlar ki Durkadın ananın kişiliğinin psikolojik boyutunun bir ayrıntısını da keşfederiz. Sayfa 11’e bakalım. “Bize döndü taze, bebeyle konuşur gibi(…)” Bebeyle konuşur gibi… Ne kadar yoğundur bu cümle…

   Musa; gidişiyle hikayede gerilim unsuru yaratan sünger avcısı. O ve arkadaşları genç erkek olma halinin sorumluluklarının simgesidirler. Ekmeğini ele alma, ev ocak kurmanın koşullarından geçmektedir. Kazanmak için masaya yaşamını sürmüştür.

   Zelha gelin; Musa’nın nişanlısıdır. Evlenme meselesinin öteki yarısı olmasına ve sünger avlama işine karşı olmasına rağmen onu dinleyen olmaz. “Zelha’ysa gelinimiz olmadan işe sıvandı evde.” (S.34) Nişanlısının ailesinin bir bireyi olur nikah mikah aramadan. Üzüntü ve kaygısıyla baş etme yöntemidir belki de bu birliktelik.

   Musa’nın Babası Halil İbrahim; O da geçmişte sünger avcılığı yapmıştır. Oğlunun istediği parasal düzeye ulaşması için tarım yerine süngercilikle kısa yoldan para kazanacağını düşünür. Kaygı düzeyi tam olarak anlaşılmaz. Duygularını saklıyor da olabilir, Durkadın ananın duygularını fazla kadınca buluyor da olabilir. Kurtuluş savaşını yaşamış bir kuşaktan gelmenin gözü pekliği mi vardır onda?

   Osman; Musa ile birlikte gitmiş olan ama çalışma koşullarına dayanamayıp kaçarak köyüne geri gelen kahramanımız. Sünger avcısı olmanın, başka ülke sularında çalışma koşullarını ayrı bir açıdan izlememizi sağlayan karakterdir. Onun anlatımı gerilim unsurlarından biridir.

   İbrahim’in analğı; Vurgun yemiş çocuklu bir süngerciyle evlenmiş kadın tipidir. Üzüntüsünün içten olmadığı yönünde bir tanımı vardır Durkadın ananın.

   Aydınlar, arkeologlar: Biri kadın biri erkek, iki kişi deli zeytinlikteki tarihi kalıntıları gelip görürler. Hemen burada yazarın sesini duyarız; “Oysa insanlarımız umarsız kopmalara bırakılmalara uğratılmışlarsa asıl yargılanacak aydınlardır, halk değil. Görüyoruz çağdaşlık bizde birkaç büyük kentin pahalı semtlerinde oturmaktadır.”(Füruzan Diye Bir Öykü S. 53)

   Onların varlığı farklı bir bakış açısı getirir hikayeye, şehirli, okumuş “aydın” insan tipinin köylü, “cahil” insan tipine bakışı olarak var edilmişlerdir ama bir yansımayla karşı karşıyayızdır. “Köylü ve cahil” olan özne de onları kendi ölçüleriyle, yaşam deneyimlerine göre değerlendirmektedir.

   Hikayenin anlamı burada karşımıza çıkar; diyebilirim ki, bu anlatı tarihi eser kıyımı ve insan kıyımının bağıntısından doğar. Bu kesişme noktasından doğan, baştan sona ölümün gölgesi, tehdidinin olduğu bir hikayedir. Ölümden daha korkunç olan ölümün beklenişidir. Metni okurken tarihi eser parantezi içinde süngercilik hikayesi olarak şekillenir bellekte. Çünkü Musa deli zeytinlikle uğraşmak istemesine karşın tarihi kalıntıların değeri nedeniyle onun kazanç kapısı kapanmıştır. Her an ölüm gölgesinde yaşayan, (Belki ölümün içinde yüzen demeliyiz bu duruma, çünkü 40 metre, hatta 60 metrelere dalış söz konusudur.) genç erkeklerin ekmek kavgasında başka bir seçeneğe yönelişleridir.

   Yaşam yoğunluğunu Durkadın’ın penceresinden izleriz. Okurla dertleşir. Bana öyle gelir ki Durkadın ana konuşarak oğlunu kurtarmak, ölümün gölgesini sesiyle silmek ister…

   Dinleyen – Turist: Durkadın anaylaokur arasında kimliği bilinmeyen, uzaklardan gelmiş olduğu, şehirli olduğu ve dişi olduğu hissedilen bir dinleyen özne vardır. Belki burada onunla iletişime giren yazardır diyeceksiniz. Hayır. Bu saydam yapılı özne köprüdür. Sanırım “köy- kırsal kesim” bu denli çıplak anlatıldığında (olayları ve Akdeniz ağzını çıplak sözcüğü ile niteliyorum) zorlukla algılama tehlikesi vardır. Çünkü büyük olasılıkla okur kent kökenli olacaktır. Bu birbirinden apayrı noktalarda duran (karakter ve okur) özne bir iletkene gereksineceklerdir. Okur tarafından belli belirsiz algılanmalıdır. Ya da saydam dinleyicinin arkasında yer alırız. Böylelikle tümüyle “orada olma” duygusu oluşur. Bence. 

Hikayedeki iki ayrı eksene dönersek,1.Tarihi eser katliamı, 2. İnsan katliamı,

Metnin başında bizi içine alan girdaptan hikaye boyunca kurtulamayız; hangisi daha içimize dokunur, hangisi diğerinin nedenidir? Eğer deli zeytinlikte tarihi kalıntılar bulunmasaydı Musa gitmeyecek miydi? Musa gitmeyip deli zeytinlikte çalışsaydı bu kültür mirası ziyan mı olacaktı? Hangisi? Feci bir döngü içindeyiz. Köylülerin tarihsel kalıntılara duyarsızlığı mı daha kötüdür, devletin insanlara duyarsızlığı mı?

Halk gerçekten uzağa hiç düşmez. Çünkü maddi şeylerle, yaşama koşullarıyla zorluklarla burun buruna bırakılmıştır. –Füruzan (Füruzan Diye Bir Öykü S. 53)

Metinde ilerlemeden önce kültürle bağına değinmeyi isterim. Anadolu-Akdeniz kültürü; 1.Sünger avcılarının yaşamı üzerinden verilir. 2.Kadının toplumdaki yeri üzerinden verilir.

Bununla birlikte toplumsal yapının üç yanı ele alınmıştır.

1. Tarihsel kalıntılar motifi üzerinden;

    a) Kentli-köylü bilinç kültür, dünya görüşü farklılıklarına değinilir.

    b) Bir trajedinin perdesi açılır; sünger avcılarının ölümleri, sakatlıkları ve enselerindeki ölüm tehdidi, ölüm riskleri… S.31’ de Durkadın soruyor; “Sen Tanrısın ya, her can verdiğin rızkını ömür pahasına mı alır?” (Burada cümlenin soru cümlesi değil başkaldırı cümlesi olduğuna dikkatinizi çekmeliyim.)

2. Gittiği yerden kaçan sünger avcısı üzerinden bu işin korkunçluğu, çalışma koşulları, devletin tutumu verilir.

3. Oğulu bekleme eylemi üzerinden yaşanan köklü evlat acısı korkusu. Yaşanmış olmamasına karşın ölüp giden diğer delikanlılar (Rum veya Türk bu noktada anlamsız bir tanımdır) Musa’nın ölme olasılığını artırdığı gibi analarının üzüntüsüyle kurulan duygudaşlığı da dile getirir. Burada insan olma > ana olma temeli söz konusudur. İşte o yoğunluk cümlelerinden biri (S.34) “Dönse de başkaları gider olur. Onların kanı da bulaşır İbrahim’in kefenine.”

Ayrıca köyün;

P Günlük yaşamına ilişkin ➽ “Kimi elinde bir somun kemiriyordu, kimi ağlıyordu (S.29),

P Geleneklerine ilişkin ➽ “Havva kadının böylesi çırpınıp yırtınması biraz töre gereğiydi. Çünkü İbrahim’in babası bunu alınca, ‘Analıklı yerde yiğidin benzi sarı kalır’ diye köy ardından konuşup dururdu.” (S.28) 

P Kadın erkek ilişkilerine ilişkin ➽ “Ne o Durkadın sayrı mısın, diye kaktı beni,” (S.22) çarpıcı tablolar karşımıza getirir.

Bunlara başka konularla birlikte ayrıca değineceğim.

   Bu konunun hemen ardından metnin “kadın”la olan ilişkisine geçeceğim izninizle. Anlatıcı ve dinleyen kadındır. İlk dikkat çeken kuşkusuz budur. Ama ben Durkadın anaya odaklanacağım. Anılarında ve yaşamında gezinirken onun tutumlarını ve karşısındaki öznelerin tutumlarını inceleyeceğim, yorumlayacağım.

   Musa’nın gitme kararıyla Durkadın ananın duygularını nasıl dışa vurduğuna bakalım.

S.16 nasıl ağıtlar yaktığını görürüz. Kocası onu susturmak için ilkin döver. Yararsız bir çaba… “Her bir yanım belerip yüreğimin başı acıdan koptu da susmadım,” der. Susturamadığını görünce Halil İbrahim “Durkadın, inlemeni kesmene yediğin kötek yetmez mi? Tanrının verdiği canı aldığımda mı gücüm yetecek sana?” diye gözdağı gibi görünen çaresizce konuşmaya yeltenir. Gene dayak yer. Hiç böyle bir tavırla karşılaşmamış olan Halil İbrahim’in 17. sayfada şunu dediği duyarız; “Dur kız, hele dedi dur! Ne oluyor sana? Hele okutmalara mı varalım seni. Tan atsın her bir şey uyansın, dur, sus.” Ve sonra “Bir dam altına girip birbirimizin nikâhlısı olalıdan beri böylesi uzun konuşup danışmış değildi benimle herifim” öyle uzun konuşur Durkadın’la.  “Derdini şeytan alası Durkadın. Ne biçim olmadık huylar çıkarıp durursun. Bura insanının işidir bizim oğlumuzun yapacağı da. (…) Musa’ya ağıt tutup uyku kuşlarının çığrınmasını örtüp utanmazlık edersin. Evereceğiz. Ana oğul, deli zeytinlik adam olur bellediniz bir zaman. Olur mu be cahil kadın! Şehrin kalemli kâğıtlı adamları gelip sakın ha cezası vardır demediler mi? (…) Ben de seni gelin istemeye dünür çıkardığımda Fethiye’ye dalgıçlığa varmadım mı hı, altı ay?”

Ama yatışmaz Durkadın. Oğlunun süngere gitmesi üstelik yabancı bir yere gitmesi kör olmakla eştir onun için. S.21’ de tarlada çalışırken nasıl kör olduğunu öğreniriz. (Buradan yaşam koşulları ve sağlık hizmetlerinden yardım alma durumunun sıfır olduğu çıkarsamasını yapmak zor değildir.)

Kör olma durumuna kendisinin nasıl ağıt söyleyerek tepki verdiğini, (S.22) kocasının nasıl tepki verdiğini, (S.22) dile getirir. (Bu tepkiyi hamile kaldığını sanarak hafifseyerek göstermiştir) > hemen o arada hamileliğe ilişkin kadın ve erkeğin farklı bakış açlarını (iç içe halkalar şeklinde örgütlenmiştir verilmek istenen fikirler) görürüz. Halkalar devam ediyor. Yaşlanma duygusunu dile getirişini de görürüz. “Gene de gel aslını sor. Kadın kişinin elleri kolları çalıya dönse de gönlünde baş koyulası yumuşacık bir yer kalıyor.” (S.22)

   Peki ya Musa gittikten sonra neler olur? İlkin sevinç. 25. sayfayı okuyalım; “Adamım ilk ayın sonunda gelen bu mektubun fotoğrafın beni şenlediğini, hoşladığını görünce ilçeye varıp pazardan kıpır kıpır çiçek dağıtımlı bir basma kestirmez mi?

Karşı karşıya durduğumuzda:

-Aha herif dediydim, bunun yakışığı gelinimizdi. (…)

-Şunu Kamburun Selime’ye kestirip dikin de arada düğünlere çıkınca hayırlı haber esvabın olsun.

   Zenker Osman’ın kaçıp gelmesi, onun ardından İbrahim’in ölüsünün gelmesiyle her şey tersine döner. Durkadın ana kaygıdan yere göğe sığamaz, eve gitmez, kocası pes etmiştir. S.34:

“Eve hiç girmem.

Adamımın umudu kesik, beni zorlamaz. Yanıma bazen aşımı o iletir.”

   Bu cümleyle yoğunlaştırılmış ölümcül “bekleme(nin) durumu” devinimin yokluğu ya da azlığına (“Uyunmaz olur mu? Yenmez olur mu? ”-S.37) karşın metinde yayılım ve devinim olması nasıl gerçekleşiyor? Kişisel görüşüm, yaşamdan çekip alınmış ayrıntılarla örülmüş,

-neredeyse sayısız bölünebilen ayrıntılardır bunlar- okuyan öznenin dağarcığında-hatta fazlasıyla yeni keşifler olur-imgelerle çoğalarak gerçekleşir. İkincisi bu metnin çarpıcı özelliklerinden olan 

gizli veya görünür kıyaslamalarla yaratılan, onlardan kaynaklanan devinim ortaya çıkar. Şimdi bu devinim unsurlarına yakından bakmayı deneyeceğim.

   Kanı Unutma hikayesi, adından son sözcüğüne dek, tek karakterin konuşmasıdır. Bir tirad olduğunu söyleyeceğim. Adeta. Tiyatroda kanlı canlı bir insanın tüm becerilerinin bileşkesi olarak sunduğu tiradlar benzersiz seyir keyfi yaratır. Bu işi kâğıt üzerinde yapmanın risklerini düşünüyorum… Bir düşüncenin kesintisiz gelişimini vermenin zorluğunu… Okurun dikkati dağılır, tekdüzelik duygusu yaratır. Üstelik dilin ortak kodlarını değil yöresel kodlarını kullanmıştır yazar. (Bir tehlike daha!) Ama gelin görün ki bu tekli konuşma bir an bile sıkmaz bizi. Tersine can kulağıyla dinleriz Durkadın anayı. Kıyaslamalar. Kıyaslamalar hem hareket sağlayıcı unsurdur hem gönderge flaşları olarak kullanılırlar. İşte onlardan bir örnek  getiriyorum buraya. Süngercilerin “hırp diye elden çıkarılıvermeleriyle” (S.9) diğer az riskli işlerde çalışanların karşılaştırılması yapılır.

   S.22 de cinsler arası karşıt bakış açısı verilir. Durkadın’ın kocası Halil İbrahim geçmişten konuşur ; “Gene mi çocuğa kaldın? Kalanlar ölenlerden daha az be cahil. Varsın olsun.” Erkek için sayısal bir değerlendirmeden öteye gitmeyen gebelik, özellikle kırsal kesimde kadın için tam bir kambur, çocuk yitimi bir yıkımdır. Ama her ikisi de birbirini anlamaz.

İnce İbrahim’in cenazesi ile düşsel Musa cenazesinin bir kıyaslaması da vardır. (Gerilim unsuru.) Bu kıyaslamaları çarpıcı tablolar halinde sunan “Kanı Unutma”nın betimleme düzeyi analık duygusu açısından toplumsal yapıdır. Dişil sesle anlatılır ve annenin çocuğunu yitirme korkusu ayrıntısından okuru yakalar. Okuru yakalayan başka bir unsur da ritimdir. Ritim ne yapar? Uyarır veya yatıştırır. Burada uyarıcıdır. İki tür ritimden söz etmeliyiz. Akdeniz ağzı ile gerçekleştirilen çınlamalardan ortaya çıkan ses renkleri “dilsel kodlar.” İkincisi zaman sıçramalarıyla gerçekleştirilen ritim. Zaman sıçramalarını ayrıca ele alacağım.

Sürecek


 

Emekçi kadınlar günü yaklaşırken, kadın öyküleri… |

Vicdan Efe’nin Komşu Duvarı kitabının okurla buluştuğu şu günlerde bir yakın okuması.

Komşu Duvarı’ndaki öyküleriyle Vicdan Efe’nin sesini dinliyorum.

On üç öykü 123 sayfadan oluşan bu öykü kitabıyla ilgili okuma notlarımı hemen paylaşmak, daha çok kişinin okuması için acele ve heyecan duymaktan kendimi alamadığımı belirtmeliyim. 

Zehra İpşiroğlu, iyi bir okur olmanın koşulu olarak bilinçli sezgiler arasında gelgitlerin ritmine ayak uydurarak, yazarın dünyasına adım adım girmek olduğunu belirtir. Bu adımlamaların patikaları olan zengin anlatımlı öyküler buluruz Komşu Duvarı’nda. Sık rastlanan, göz hizası olayları, özgün kalemiyle resmetmiştir Vicdan Efe. Bu resimlerin içine, yazarın dünyasına girmeyi deniyorum. Bazen kullandığı malzemeler ilgimi çekti, bazen desenin bir ayrıntısı, bazen dokusu, bazen bulunduğu yer…Yazarın sesini duymaya çalıştım ve onun sesinde, olup bitenler içinden nelere dikkat ettiğini ayırt etmeye çalıştım. Bunlar karşısında ne hissettiğini de sordum kendime. Dünyayı nasıl hissediyor? Dünyayı algılaması, anlatma biçimi nasıl? Saptamalarıyla, seçtiği gösterenlerle toplum ve tarihle kurduğu bağlantılar neler? Küçülterek inanılmaz yoğunluk kazandırdığı parçalar neler? Ara kavramları nasıl kullanıyor? Önemsediğim bunlar. Belki biraz bencilce.

Devamı için lütfen

https://www.edebiyathaber.net/emekci-kadinlar-gunu-yaklasirken-kadin-oykuleri-serap-gokalp/

bağlantısını kullanın.

HANGİ GÜN, HANGİ DÜNYA?

Biz, “güzel günler göreceğiz çocuklar” şarkısını söyleyerek genç olduk, yetişkin olduk, yaşlandık heeey yaşlandık!  Uzay filmleri 1999 da bitiyordu sonrasını hâyâl edemiyorduk. Margarin mutfağın gözdesiydi, “kolestrolün” iyisi kötüsü bilinmezdi. Hele zavallı yumurtanın hiç günahına girilmezdi. Kızıl, kızamık, boğmaca salgınları olurdu, evlere karantina yazısı asılırdı. Salgın koleraysa Tekel kanyak alınır, mikropları öldürür diye evcek içilir, ev temizliğinde daha özenli olunurdu. 2022 yılında yeni moda bir salgının pençesinde kıvranacağımızı hiç düşünemezdik.  Ne günde bir uçak dolusu insanın öleceğini hâyâl ederdik, ne sokakta maskeli gezeceğimizi. Yapay zekanın bizi yönlendirip yönlendirmediğine ilişkin tartışmalar aklımızın ucundan geçmezdi.  “Simülakrlar” diye bir kavramın üzerine bir kitap vardı, söylemesi bile zordu. Belediye otobüslerindeki biletçiler yerlerini akıllı kartlara mı bırakacakmış? Hologramik reklamlar mı olacakmış? Yıllarca sırada beklenen kadranlı telefonlara bakarak cep telefonunu, gırgırlara bakarak süpürge-robotları, her sonbahar istiflenen odunlara bakarak bina izolasyonlarını düşünmek zordu. Uzay Yolu dizisinde kapıların nasıl olup kendi kendine açıldığını hayranlıkla izliyor, ışınlanma fantazisini deyim olarak kullanıyorduk ki fakslar telekslerin, telgrafların yerini alıp sözcükler, fotoğraflar ışınlanmaya başladı. Elektrikli ev aleti dediğimizde aklımıza buzdolabı, çamaşır makinesinden öte bir araç sonraları elektrikli süpürge gelirdi. Araba markalarını oğlanlar daha iyi bilirdi… Mektupları öyle bir hafta on günde değil de hemen şimdi gönderebilsem dediğim olmuştur ama.

Migros’un depo işçisi marketin çöpe attığı yiyecekleri evine götürdüğü için hırsızlıkla suçlanıp, ben hırsız değil açım, dememişti.

Tümü elektrikle çalışan aletlerle dolu evimizin gün gelip şalterlerlerini kapatacağımızı, hiçbir robotumuzu öz irademizle kullanmaz olacağımızı bilmiyorduk.

Yurdun dört bir yanını tarikatların, akıl almaz oyunlarıyla işgal edeceğini, çocuklarımızı diyanet kurumu altında bile gericilerin taciz ve tecavüzüne uğrayacaklarını, buna susulacağını masal olup anlatsalar ağzızlarına kürekle vurmaz mıydık?

Kadınların dizi dizi ölüme itildikleri, erkeklerin aklının kalmadığı, erkekliklerini yumruklarıyla gösterdikleri zamanların  geleceğini hangi kadın öngörebilirdi?

Televizyonlardaki filmlerin bile denetim kurulundan geçtiği zamanlardan baktığımızda, gün gelip beyaz camda yaşlı insanların evlenme programlarında aklımızı yerinden sıçratan konuşmalarını izlememiz mümkün görünür müydü?

Üniversitelerin bir tabeladan ibaret olup çocukların o tabelanın altına girip çıkmakla işsizler ordusunun bir ferdi olacağını, şanslılarının asgari ücretle bir iş bulacağını söyleselerdi inanır mıydık?

Fotoğraflarımızın aile albümlerinde, özel misafirlere, ancak gerekirse gösterildiği, bunun dışında özel olduğu o günlerde banyoda fotoğraf çektirilip bilmem kaç bin kişiyle paylaşılacağı günlerle ilgili en hafif tepki “hadi canım sen de!” olur muydu, olmaz mıydı?

Her dakika savaş riskleri, her dakika ekonomik krizleri, her dakika hastalık, kaza, deprem, kaosları içinde yaşamaya çalışacağımız kimin aklına gelirdi?

İklimler değişir mi canım? Dört mevsim vardır, fırtına takvimi bile her yıl aynı olur. Atmosfer mi delinecekmiş? Sen ne içtin öyle bakayım?  Sokaklarda kağıt toplamak da neyin nesi, eski gazeteleri bile değerlendiriyoruz. Kese kağıdı yapıyoruz, piknik yaparken masa örtüsü yapıyoruz, ıslak zeminler kaymasın diye kaydırmaz yapıyoruz. Plastik mi dedin? Leğen olur, eski eşyanı verirsin, yerine mandal leğen, kova alırsın. Doğayı niye kirletsin? Bir evde kaç plastik parça var ki?

Bugün buna benzer binlerce görüntü, ses, kayıt geçti belleğimden, şu pırlanta reklamlarını, çiçek, çikolata reklamlarını gördükçe öfkelendim durdum. Seviyorsan al! Almıyorsan sevmiyorsun demektir! reklamlarının yurdum insanının kemiğine dayanmış o devasa bıçağını biraz daha ileri ittiğini düşünmeden edemiyorum. Aziz Nicholas ne zaman bizim de bacamızdan giriverdi acaba? Hele o cadılar bayramı maskaralığını ne zamandır yaşamaya başladık da 23 Nisan’lar hep tatil edildi?

Hiçbir şeyi kutlamak gelmiyor içimden çünkü içselleştiremez oldum. Hiç gülmek istemiyorum çünkü gülemeyenleri düşünmeden edemiyorum. Hiç eğlenceye, sinemaya, tiyatroya, konsere gidesim yok, çünkü vicdan sızısı yaşıyorum.

Ama dostlar bugün Dünya Öykü Günü. Otuz yılımı verdiğim öykülerimin bu gününü kendi kendime kutlamadan duramadım. Rakı, beyaz peynir ve leblebi gibi lüks gıdalarımı alıp ilk yazdığım günlere götürdüm belleğimi. Daktilomu özledim, (çünkü yazıcıyı her ay tamire götürmekten bıktım) dolmakalemlerimin hâlâ benimle birlikte olmasına sevindim. Kurşun kalemlerimi açıp kalemliğimdeki yerlerine koydum ve yeni öykülere hazır olmalarını fısıldadım. Bu dünyanın yükünü sanat kaldıracı olmasa nasıl kaldırırdım? Öyküler olmasa nereye kaçardım? Yaşlandım ben yaşlandım, 13 Şubat’ta doğum günümü bile kutlamadım. Gizlice şunu diledim, güzel öykülerimiz olsun dostlar, güzel öykülere yürüyelim ey dünya!

Zorba tv ve dergide yeni bir Serap Gökalp öyküsü : Saklananlar

Bir inşaat şantiyesinde iş kazası tanımındaki insan kıyımlarının öyküsü. Zor koşullarda düşük ücretlerle çalışan, çalışmak zorundaki emekçilere armağan. Aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

https://zorbatv.com/edebiyat/oyku/saklananlar

BALIK ÇETESİ VE KURŞUN AĞBİ

Keskin bir ıslık.

-Yılmaz! 

Silobazcı Yılmaz, ıslığı ve seslenişi duyduğunu belirtir biçimde elini kaldırdı. Birbirlerine doğru yürürken bir yandan da bağırarak konuşuyorlardı.

-Kurşun Ağbi nasılsın?

-İyidir, sen nasılsın? Beni arıyormuşsun…

Tokalaştılar.

-Aradım, benim akvaryumdaki balıklar yavruladı Kurşun Ağbi. Senden küçük akvaryumunu isteyecektim ama gidip aldım bir tane, yavruları ayırdım, gördün mü?

-Gel çay içelim hem de yavruları görelim.

-Hümeyra Hanım gene fotoğraf makinesini asmış boynuna, fotoğraf çekiyor.

-Evet, niçin çekiyor bu fotoğrafları?

-Bilmiyorum ki. Ya Kurşun Ağbi, ya bizi burada niçin hep karılar yönetiyor?

-Sana kaç kere söyledim eşek herif, karı denmez!  “ Ve kadınlar / bizim kadınlarımız /
korkunç ve mübarek elleri / ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle /
anamız, avradımız, yârimiz / ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen /ve soframızdaki yeri  / öküzümüzden sonra gelen.
-Kusura bakma, unuttum. Bu ne? Ne söyledin sen şimdi?

-Nazım Hikmet’ten bir şiir okudum.

-İyi. Ama ben çok kafayı takıyorum buradaki bu duruma.

-Ne varmış durumda?

-E, işte hepsi kadın ya… O duruma…

-Erkek de var canım. Faruk’la Sadık var ya…  Gerçi kadınları yönetmek daha kolay, hele buradakiler ya bekâr ya dul. Dert çıkarmıyorlar. İzin mizin istemiyorlar. Çalış babam çalış. Bak kocaman gözlü birisi de buraya geliyor üstelik.  Akile Hanım bize çay verir misin? Şekeri de unutma.

—Kurşun Ağbi ne diyorsun seçim sonuçlarına? Sen bu sefer oy alamayacaklar bak görürsün, dedin ama nasıl oldu şimdi?

-Yılmaz, insanlar genellikle düştükleri yere bakarlar oysa önce nereye takıldıklarına bakmalılar.

-Anlamadım Ağbi?

-Biraz düşün anlarsın. Halkı küçümsemek kolay.

—Ama Ağbi bir arpa boyu yol gidemedik, sen demiyor musun?

— Diyorum, işte gene diyorum. Ekonomi büyümüşmüş, artan işsizliğe verilecek cevapları yok. Cari açık arttı, ithalat milyar dolarları aştı, borç cumhuriyet tarihinde görülmemiş boyutlara ulaştı,  yiğidin kamçısıymış. Sen, petrolde elli yıllık imtiyaz ver, yabancı getirimcilere vergi muafiyeti ver, her iş kolunu ulusal savunmaymış bilmem neymiş umursamadan yabancılara aç… Yurdu pazarladıklarını bile itiraf ettiler. Bor işine hele içim kan ağlıyor… İki binli yıllar… Türkiye….

—E abicim halk ne yapsın? Sen ben ne anlarız bu işlerden? Bizim yerimize düşünsünler diye seçmiyor muyuz biz bu meclistekileri?

—Tamam da, düşüneni mi seçiyoruz, düşüreni mi Yılmaz?  Bütün sorun yanlış seçim yapmakta. Halkın gücü yetki verdiği insanların yetenekleriyle mi sınırlı?

—Ağbi,  bak benim de aklıma bir laf geldi; “Beni bir kez kandırırsan kendinden utan. İki kez kandırabilirsen bırak ben kendimden utanayım,” demiş birisi. Nasıl buldun lafı?

Hümeyra  yanlarına geldi.

—Merhaba arkadaşlar.

—Nasılsın Hümeyra Hanım? Fotoğraf çekiyorsun gene. Şu benim çocukları da çeksen… Sahi benim çocukları gördün mü Hümeyra Hanım? Otuz tane.

—Kaç tane dedin?

Hümeyra, gerçekten bu adamın otuz çocuğu olması mümkün mü, beş karısı olsa, altışardan otuz işte diye hızlı bir hesap yaptı kafasından.

—Anasını satiim bu kadar çocuk olsa var ya, adamın çalışmasına gerek yok, Kurşun Ağbi.

—E, oldu say ne yapacaksın çocukları? Çalıştırıp paralarını mı yiyecen?

—Ne çalıştırması Ağbi. Veririm eline silah. İki manga yapsan yeter. İkişer mahalle dolaşsalar, köşesin şerefsizim.

—Ne!  der demez bu laf tamamen aptalcaydı, biliyorum diye düşündü Hümeyra.  Gözleri olduğundan da iri duruyordu şimdi.

—Soygun çetesi yapacaksın. Haraç maraç, çekmiş çükmüş- affedersiniz ağzımdan kaçtı, karşılıksızlara öyle diyorlar bu benim lafım değil valla,  bütün karanlık işler işte…

 Yılmaz’ın yüzünde ve gözlerinde kurduğu düşün utkusu Hümeyra’nın neredeyse duvara geri geri gitmesine neden olacaktı. Semirmiş ve semirmekte olan aç gözlülüğü, arsızlığı, tükenmeyen bir güçle sürdüren ve hiç yorulmazmış gibi devinen kaderciliği düşündü.

—Bazen… (Yutkundu. Uygun bir sözcük bulmaya çalışıyordu.) Burada fazlasıyla şaşırıyorum. Kulak kapaklarımızın olmamasını cidden eksiklik olarak düşünüyorum.

—Şaka yapıyor Hümeyra Hanım. Siz bakmayın ona. Balıkları yavruladı da, küçük balıklardan söz ediyor. Çay içiyorduk bize katılır mısınız?

Hümeyra kırpıştırdığı gözlerini Kurşun’a çevirdi bu kez;

—İşte bak siz de beni şaşırttınız. ‘Bize katılır mısınız?’ Burada kimse böyle cümle kurmaz. Üstelik şivesiz konuşuyorsunuz. Nerelisiniz?

—İstanbulluyum.

Hümeyra’nın yüzü ışıdı.

—Ben de. Ben Beykozluyum.

—Ailem Çengelköylüdür. Akile Hanım üç çay daha getirebilir misin?

Yılmaz, boğazını temizledi;

—Kurşun Ağbi lise öğretmenidir aslında.

Hümeyra’nın kaşları kâküllerinin içinde kayboldu.

—Ne diyorsun? Peki, neden buradasın?

Sorunun altında yatan olumsuzluk adamı gülümsetti.

—Siyasi nedenlerden Hümeyra Hanım. Ben o… günde dokuz yüz kişinin öldüğü kuşaktanım.

—Sosyalistsiniz.

—Komünistim. Öcülerden.

—Harbi öyledir, karamsar komünistlerden. Gelecekteki tehlikelere kaygılanır durur bir başına.  Halk halk der, halk onu buraya atmış işte! Anladın?  Ben mazot alıp geleyim. Nasılsa konuşmanın bu bölümünü biliyorum.

Kurşun hüzünlü gözlerini boşluğa dikti;

—İdealist bir öğretmen tanıyorum. Sürgünler, hapislerle geçen yıllar sonunda pes edip mesleği bırakıyor. Serbest çalışmaya karar veriyor…

Hümeyra’nın yüzü, Kurşun’un ne zamandır görmediği ilgi çekme isteğini coşturmuştu.

—İlkin bir kafeterya açıyor. Sonra yanındaki dükkânı kiralayıp dans okulu yapıyor. Hocalar tutuyor. Ama tango onu bozuyor. Bir kadına tutuluyor. Kazancı iyi, çocuklarını rahat okutuyor. Elinden alındığını düşündüğü yıllarını sorguluyor tango yaparken.  Karısından ayrılamıyor, sevgilisinden vazgeçemiyor. Derken Türkiye’nin bitmez tükenmez krizlerinden biri daha geldi. Tango sustu. Sevgili gitti, kafeterya iflas etti. Dibe vurdum anlayacağın. Bereket versin çocuklar okullarını bitirdi. Biri öğretmen biri mühendis. Ama ben bu yaşımda -bir tanıdık aracılığıyla- bu mikser şoförlüğü işini buldum da … Ölümcül işsizlik ortasında aşağılanmaya dönüştürülmüş işçilikle karnımız doyuyor, burada.

—Çok sigara içiyorsun. Yaşamdan az mı zevk alıyorsun?

—Belki ölmek istiyorumdur kim bilir.

—Tanrı korusun!

—Tanrıya inanıyor musun? Bak sana ne diyeceğim Hümeyra Hanım. Ernest W. Heine diye bir adam ne demiş, bilir misin? Üç tür insan varmış. Tanrıyı arayan, bulduktan sonra ona hizmet edenler, mutlu ama mantıksız olanlar. Tanrıyı arayan ama bulamayanlar; hem mutsuz hem mantıksız olanlar. İhtiyaç duymadıkları için onu aramayanlar; mutsuz ama mantıklılar…

—Sen hangisisin Kurşun?

—Üçüncüsünden. Ben Tanrı doğruluktur deyip ihtiyaç duymayanlardanım.

—Ama mutsuzsun.

—İhtiyaç duymuyorum dedim. Ama şuraya bir baksana…

Gözleriyle şantiyeyi bir baştan bir başa taradığı sırada bir süre sustu. Çok sık gördüğü düşünü anımsadı. Çok sıcak yaz ayları dışında şantiyenin bitip tükenmeyen çamuru uykusuna da bulaşıyordu. Avluda yapayalnız. Çamur ve avlu olduğundan çok daha büyük. O yüzden aşırı korkutucu. Ama onun çamur değil, yeşil, yapışkan sesli, çürük kokulu bir batak olduğunu anlıyor. Ayaklarını kurtarmak istedikçe yumuşak zemin türlü şekillere dönüşebilen bir canavar oluyor. Yeşil bambu ormanı; kayboluyor, yeşil bir göl; boğuluyor, yeşil bir masal kuşu; onu alıp kaçırıyor, yeşil bir timsah; ağzını açıp onu yutmak istiyor. Bağıramıyor, kaçamıyor, ter içinde uyanıyor… Hümeyra hapşurdu, düşündüklerinden sıyrıldı;

—Burada Tanrıya ihtiyaç var bana kalırsa, dedi ona.  Sendika yasak. Çalışmalar eksik gösteriliyor. Fazla mesailer ödenmiyor, haberin olmadan çıkış giriş yapıyorlar. Hasta olunca kızarlar. İzin istesen alamazsın. Bekçi bir tanedir. Tatil günleri sırayla tüm erkekler bedavaya bekçilik yapar. İki yıl önce girdiğim maaşla çalışıyorum. Üç yıldır aynı parayı alanlar var. Hafta sonları hiç tatil yapmadım. Sence mutlu olabilir miyim?

Hümeyra önüne baktı, sustu.

—Ama bak Hüsamettin Amca mutludur. O,  birinci türden. Hizmet edip mutlu olanlardan. Allah kabul etsin, namazını mı kıldın? Dedi, Kurşun, yanlarına gelen yaşlı adama. 

—Hoş geldiniz kızım. Ne diyor bu komünist sana?

—Laflıyorduk dereden tepeden.

—İyi adamdır. Çalışkandır. Kaytarmayı bilmez. Pek muhabbeti yoktur ama arkadaşları için canını verir. Dosdoğrudur. Bir de komünist olmasa…

Hümeyra gülümsedi;

—Komünistleri sevmiyorsun?

—Komünistlik fenadır. Dinimizce yasaktır.

— Nesi fena acaba? Hiç düşündün mü?

—Hâşâ! Düşünürsen inanç olmaz kızım. İnanç bozulur. İslamiyet ne derse o doğrudur. Neden diye düşünürsen günaha girersin.

—Ya, dedi Kurşun, iç geçirip yanmakta olan sigarasıyla yenisini yaktı. Müslümanlık sorma der. Yunan gâvurunun üstelik kilisesine Türk bankasını satarsın, soranı olmaz. Bir başbakan bir dışişleri bakanı, islamiyeti yok etmeye yemin eden bir Papa’nın heykeli önünde fotoğraf çektirir, eh vardır bir bildiği. Camiler kiliseye çevrilir, kilise ve havralar imar planında yer alır, domuz kesimlik hayvanlar arasına alınır, büyükler ne derse o… Kapkaç diye bir sektör oluştu. Zina suç olmaktan çıktı. Türk askerinin kafasına kefere çuval geçirdi çuval! Olmadı, koskoca Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı misafir olarak gelen bir arabın ayağına gitti. Hem de 10 Kasım günü… Onlar dindar ama başka türlü düşünenler, dinsiz oldu. Halk korkusundan kaygısından sokaklara döküldü, bu halk rejimlerini seçilmişlerinden korumak için uzaydan görülecek kan gölü benzeri yürüyüşler yaptı be heeeey! Yazık oluyor her şeye yazııık!

Hüsamettin Amca onun sırtına bir şaplak vurdu;

—Ulan Kurşun, günde bir kibrit çöpüyle iki paket sigara tüketmeyi beceriyorsun ya. Aşk olsun sana. Hani benim çayım?

Kurşun gidip üç bardak çay getirdi.

—Sağ ol evlat. Sen bunun dediklerine kulak asma kızım. Sen inançlı ol. İnançlı ol ki cenneti kazan. Dünyada cenneti görecek değiliz bizler. Ne demiş Hz. Muhammed? “Ben cennetin kapısında durdum. Gördüm ki cennete girenlerin çoğu darlıkta yaşayanlardı.”

Hümeyra gene gülümsedi, Kurşun’a baktı;

—Bu hadisi biliyorum, dedi. Hüsamettin Amca onaylarcasına başını salladı. Tam bir şey daha diyecekti, Hümeyra sürdürdü;

—O hadisin devamı da vardır, şöyledir; “Bu sefer cehennemin kapısında durdum, oraya girenlerin çoğu kadındı…” Sahih-i Buhari Muhtasarı ha? Söyle bana Hüsamettin amca, “ey kadınlar bana cehennem halkı gösterildi, çoğu sizlerdiniz,” denen mümin kadınlardı değil mi? İnanmayanlar zaten dosdoğru cehennemlik…

Hüsamettin amca kalktı.  Çayına elini sürmemişti, daha fazla konuşmak istemiyordu.

—Tövbe istiğfar et evladım, dedi. Siz buluyorsunuz birbirinizi zaten!

Öfkeyle aracına yöneldi.

—Nereye gidiyorsun Hüsamettin Efendi ! Kimi tövbe ettiriyorsun gene? dedi Yılmaz, tespihini bileğine geçirdi.  Kurşun, onun hafifçe kambur duruşu, ileri uzamış çenesiyle kara bir piranaya benzetti. Hüsamettin’i de hazır kıstırmışken dişleyecek… Efendi sözcüğünden saçılan hor görü ihtiyarın yüzüne yapıştı nerdeyse… Bir sandalye çekip yanlarına oturdu.

—Nesi var bu kart horozun?

—Bana kızdı, boş ver. Bu yaşta burada niye çalışıyor? Çok ağır iş.

Soru Kurşun’a sorulmuştu ama Yılmaz önce yere tükürdü sonra ;

—Şerefsiz, dedi tükürüğe bakarak. Boş ver sen onun bu derisine Hümeyra Hanım! Şimdi seninle yeni tanıştı ya ondan. Eski derisini nerede bıraktığını anlatır mı hiç?  Çalışmayıp ne yapacak? İki üç yıl önce köyde on dört yaşında kızla uygunsuz biçimde yakalanınca basmışlar tekmeyi kıçına, canını zor kurtarmış. Aç oturacak değil ya, ihtiyar teke!

Kurşun ayağa kalktı;

—Gel de şu balık çetesine bakalım Hümeyra Hanım.

YAŞAMA SANATINA “SU USTASI”NIN GÖZÜYLE BAKMAK

SU USTASI MİRAÇ ÖYKÜSÜNÜN YAKIN OKUMASI (1)

Yaşama sanatı, bize acı çektiren insanlardan yararlanmaktır. Kederler, düşüncelere dönüştükleri anda, bize acı çektirme gücünü yitirirler. – Proust

Füruzan hikâyelerinde, ayak direme gücü, olanın ötesinde bir şeyin bulunduğu var sayımıyla hareket etmek demektir ki güç gerektirir. İşte, edebiyatın olduğu yer tam da bu noktadır. Yapıtın (karakter unsuruyla veya başka unsurlarla) ayak dirediği noktadan söz ediyorum. Su Ustası Miraç’ta Vedat karakteri direnç unsurudur. (Dikkat, Vedat okurla doğrudan ilişki kurmaz, yapıp ettiklerini okuruz direngenliğine o şekilde tanıklık ederiz.) Bu nedenle metin hareket kazanır, yer değiştirir, dönüşür. Bu ayak direyişle, zıt kutuplar arasında köprüler kurar. Egemen olma düşleriyle, fırlatılıp atılmış, kimi zaman bastırılmış imgeleri, başarıyla başarısızlığı, yenilgiyi ve kavgayı, iyiyi ve kötüyü bağlayan köprüler keşfedersiniz. Garip olan, başka bir deyişle okuru sersemleten bu köprüleri defalarca farklı yönlerde geçmek zorunluluğudur. Hangi yön? Yaşamın aykırı uçlarına, farklı toplum kesitlerine, adalet kavramının iki ucuna, hatta akılla akılsızlık arasına, bugünden düne bugünden geleceğe köprüler kurar yazar. Bu hikâyelere “çözümleme yamaları yaparak anlamaya çalışabiliriz” (tıpkı şimdi benim yapmayı denediğim gibi) ama yine de içimizde peki ya bu, ya öteki, soruları kalır.

Parasız Yatılı kitabında, peş peşe yer almasından da yola çıkarak Su Ustası Miraç’ı, Nehir hikayesiyle ilişkilendiriyorum. (Bknz. Nehir Öyküsü’nün Bir Yakın Okuması- serapgokalp.com) Şunu söyleyebilirim, Nehir’in isimsiz kahramanı çocuk-kadının yaşamının ilerilerine gideriz. Bu metnin içinde olabildiğince, olabildiğince açılıyorum şimdi, onunla tekrar karşılaşmış olmaktan ötürü sevinçle ürperiyorum. Onu merak etmiştim. İyi ki burada tekrar karşılaştık.  Her ne kadar kendisi kabul etmese de… (“Güya ben hizmetçilikten gelmişim, ablam aşçıymış. Nasıl da utanmazlar bunu demeye. Ablam filan yok. Arada Topraklı Mahalleye kimlere gidiyormuşum?”… S.53)    O hikâyenin (Nehir’den söz ediyorum) adsız / konuşmayan / tanımsız kahramanı doğurganlığıyla kimlik kazanmış olarak karşımıza çıkar. (“Güya ben hizmetçilikten gelmişim, ablam aşçıymış.” (S.53) “ O ağa ki beni aldığında babam yaşındaydı.” (S.53) “Ablam falan yok. (S. 53) “Yere Yörük kilimleri serilmişti ben ilk geldiğimde. Yani evlendiğimizde…” (S.53)

Yalnız yazarın yine ona bir ad vermediğini görürüz. Para ve yönetim ondadır ama adı yoktur. Hanım olarak tanımlanır. Niye acaba?  Sayfa 61’in yarısına kadar anlatıcı kadınının yaşamı ve Vedat (oğullarından biri) kimliği öndedir. S.61’ de Miraç sahneye çıkar. Hikâyeye adını veren karakter. Güz hazırlıkları.  Çiçekler  “aradaki sofanın girinti penceresine” dizildikten sonra kışın onları Miraç’ın suladığını öğreniriz; Miraç hikâyeye girmiştir. Su ustası da ne demek oluyor mu, diyeceksiniz. Çiçek bakıcısı, boş ev bekçisi, bahçevan karışımı bir iştir. Yazarın özel sözlüğüdür; Su Ustası.  O yayla evinde bütün kış  “kilerin yanındaki sandık odasında kalırdı” (S.61) “sandık odasında kurutulmuş meyvelerin kokusu ve ışıksızlığı Miraç’ın kış korkusunu azaltırdı,” cümlesiyle onun portre parçaları verilir. “… her yeri bir insansızlık sarardı” yalnızlığına vurgu yapar. “… o bilirdi bu evin seslerini tavanından tabanına…” çok yıllardır bu işi yaptığı anlaşılır.

Bu kere bekçilik görevinin başladığı tarih ise şöyle verilir; (bu alıntıyı bir tür kahve ikramı gibi veriyorum sizlere yan anlamlarıyla birlikte tablo çizen cümlelerden biridir çünkü) “… Yılanların kaygan çıtırtılı gezmeleri duyulmuyordu artık.” (mevsim; yılanlar kış uykusuna yatmıştır artık, algılar; yaz sevinci, hareketlilikleri, insan kalabalıkları, yılanın simgeselliği (bereket), bereketli günler, üretilen çalışılan günler uykuya yatmıştır…)

Hikâyeye adını veren karakter Miraç (anlamı yükseğe çıkma, merdiven olan Arapça sözcük) olmasına karşın hikayenin üç karakter arasında denge kurularak (Miraç, Hanım ve Vedat)  Vedat karakteri ve onun simgelerinin/simgelediklerinin aktarımı için var edildiğini ileri sürebiliriz. Vedat karakterinde bir insana ait iki hayat anlatılır. Hangisi gerçektir? Buna karar veremediğimiz gibi dönüp kendimize de bakarız, hangi maskelerimizi, kim, ne kadar tanıyor, gerçek ben hangisi? Doğuran ananın bildiği mi gerçektir, yabancılarla paylaşılan mı? Bunu şöyle dile getirir yazar, anne sorar; “ Karıncayı incitmezdi. Ne olmuş, neyin azılısı olmuş?”

Belirtenler, göstergelere baktığımızda bu hikayenin en çarpıcı yanının bakış açısı olduğunu düşünüyorum.  Bunu çizimsel olarak göstereceğim. Çünkü yalnızca söz konusu olan bakış açısı değil, buradan yola çıkarak başka yerlere ulaşacağımızdan eminim.

Karakter ve tipler

Karakterler ve tiplerimizi listeleyelim,

  1. Ölmüş köy ağası
  2. Anlatıcı anne
  3. Ağanın eski karısı
  4. Döne (hizmetçi)
  5. Aşçı Satı teyze
  6. Aşçı Satı Teyzenin oğlu
  7. Vedat’ın büyük ağabeyi
  8. Vedat’ın küçük ağabeyi
  9. Miraç
  10. Vedat

Üçgen bir yapı (eşkenar üçgendir) üzerine kurulmuş olan hikâyede üç ağırlık noktasına üç karakter yerleştirilmiş ve ilişkileri karşılıklı anlatımlarla dile getirilmiştir. Hikâyenin bir anında tepe açısında anne varken (hikâye ilk başladığında) bir süre sonra Vedat’a doğru yoğunlaşırız, tepe açısına Vedat geçmiştir. Sonra çok hoş, güz hazırlığı tablosuna dalmışken Miraç sahneye çıkar ve hikâyenin tepe açısına Miraç yerleşir. (Ama zaten eşit açılar, eşit kenarlardan söz ediyoruz.)

Son sahnede adeta başa döner bütünleştiririz. Bütün bunlar aslında anlatılmamıştır da annenin belleğine mi girmişizdir? (Böyle bir duyguya kapılırım bu hikâyede.) S.63 ilk paragraf sahnesinde bir çay bardağı görürüz. “Kenarı yaldızlı bardaktaki çay hiç tütmüyordu.”  Bunu Miraç görür ve okura aracı olur. Hanımın alışılmadık sakinliğini aktarırken de başkalaşım -hayır köklü değişim- hissettirilir. (Bu cümleye bir başka açıdan da bakmalıyız daha sonra.)Bir şeyler ciddiyetle ve geri gelmemecesine değişmektedir, öyle anlaşılır.

Hikâyenin gerçek başlama noktası sayfa 62’ de “Bu yıl hanım ona geç haber salmıştı” cümlesidir bana kalırsa. Neden mi, şöyle; Miraç geldiğinde kışlık yiyecekler hazırdır. Eşya ve çiçek saksıları toparlanmıştır. “Hemen her şeyin hazır olduğu sıraydı, büyük oğul bir gece geldi trenle Ankara’dan” (S.63) Hanım orada yemek masasındadır. Tüm hikâye o yemek masasında bardaktaki çay soğumaktayken olup biter.

Şimdi burada tekrar başa dönüyorum; sol görüşlü bir ağa oğlu portresini, yetiştiği coğrafya, annesi gözünden (kendisi dışında- ters/aykırı yönden) verir metin.  Aykırılık bununla bitmez. Kahramanın yapıp ettikleri de aykırıdır. Öylesine alışılmışın dışındadır ki (kendisiyle hiç yüz yüze gelmediğimiz hep hakkında bir şeyler duyduğumuz) Vedat’ın delirdiği düşünülür.

Kim düşünür? İlkin annesi. Metin öyle başlar. Bilinmeyen biri şunu fısıldar; “Vedat’ın delirdiğini ilk kim söyledi; annesi mi?” Hemen annenin belleğine geçiş yapılır.

Hikayenin tek hedefi insan sömürüsüne karşı olan kişilerin alışılmışlığa baş kaldırmanın bedelini ödeyişidir. Günlük yaşamda ilkin “delimi ne?” diye basitçe tepki gösterdiğimiz konudur bu.  “Bir rapor alacağız anneciğim. Akli dengesi bozuktur diye” noktasına kadar gelir. Çünkü “Başka türlü çıkartamayız. Hapse mi girsin! Hem onun suçundan bütün aile rezil oluruz. Çocuklarımıza bile kalır bu leke” gerekçesi vardır. Ağabey söyler bunu.

Metnin kültüre bağını incelediğimizde varsıl, ataerkil (anaerkil mi yoksa?) bir ailenin yaşamına bakarız. Anne dâhil ailenin –kaysı ipucuyla Malatya olma olasılığı fazla diye düşünüyorum- coğrafyanın toplumsal düzenine bakarız. Toplumun sömüren kesiminden gelen hikâye kahramanının bu insanlara insanca yaşamı öneren(diyebileceğimiz) tutumu, yaşam şekliyle bütünleşen fikirleri delilik olarak anlamlandırılır.

İşte bir iki ipucu;

Hamile bırakılıp düşük yapmış hizmetçiye davranışı,

Aşçı Satı kadınla mutfakta yemek yemesi,

Karcılarla kar küremeye, kar satmaya gitmeye çalışması,

Keloğlan- kötü padişah masalına düşkünlüğü,

Parasız yatılıda okumayı seçmesi,

Nazım Hikmet şiirleri okuyuşu  (Şiirlere merakı dolaylı yoldan verilir. Bir tartışma sırasında bir tür yergiyle ağabeyi Sedat onun taklidini yaparak , “kıytırık” dediği dizeleri okur.)

Annenin tanımıyla verilir; “Oğlumun tutulduğu illet kara sevdadan daha zorluydu bana sorarsanız.” (S.61) Bunu dönüp bize söyler, gerçeklik duygusunu güçlendirici bir bakıştır okura.

Yine bir başka kişi gözünden bir özelliği tanımlanır. S.63; “Okulda bir azılılar güruhu var ve elebaşısı sizin Vedat.”

“Güçlülerin yönettiği hukuku” okumuş olan savcıya kafa tutuşundan söz edilir. (S.64)

“Peki, ne yapmış  (diye sorar anne) hırsızlık filan mı?” “Başkalarına hırsız diyormuş” diye cevap verir ağabey. Şimdi burada duruyoruz. Bu ikili konuşmaya bir kez daha kulak vermeliyiz.

Genel toplum düzeninde, insanlık ölçülerinde hırsızlık yapmak suçtur. Bu eylemi yapanlar tutuklanır. Hikâyede kahraman hırsızlık yaptığı için değil, hırsızların suçlarını yüzlerine vurduğu için tutuklanmıştır. O suçsuzdur içeridedir,  hırsızlar suçludur dışarıdadır. Toplumdaki çarpıklığı tümüyle okurun yüzüne vuran bir tokattır bu iki karakterin konuşması. (Bir doruk noktasıdır bu cümle.)

Başka bir açıya geçiyorum. Anne gelenekçi, Vedat yeni düzenin eşitlikçi yaşamın simgesidir. Anne-Oğul, Dişi-Erkek, Doğuran-Doğmuş olan, Yöneten- Yönetene baş kaldıran, Sevgi veren- Sevgiyi alan /ama reddedip adalet arayışında olan. (Daha da var aslında, diğer karakterlerde de var.) Bu zıtlıklarla hikâye hareket kazanmıştır. Betimleme düzeyi toplumsal yapıdır.

Buradaki karakterlerin özelliklerinden işlevlerine yöneliriz kendiliğinden. Anne yokluktan varlığa istemeden (nikâh yoluyla, doğurganlığı sayesinde) geçiştir. Vedat varsıllıktan yoksulluğa isteyerek geçiştir.

Görünenle gerçeklik arasındaki zıtlık da hikâyede son derece çarpıcıdır. Koca bir soru olarak tüm metin boyunca yankılanır kulaklarınızda. İşte ayrıntılar;

Annede; zenginlik, (ama cimri olduğu söylenir) hâkim olan (ama ağanın gölgesi hissedilir), veren -çocuklarına ve çalışanlarına (ama çalışanlarını özellikle sömürendir, denetim sağlayan (ama üzerinde toplum baskısı vardır).

Vedat’ta; dik başlı (ama herkes onu sever), ağa oğludur (ama kendi gerçekliğinin dışında bir gerçeklik içinde yaşamayı yeğleyen),  sömürmesi gereken (yanlış şeylerle uğraşan (!) sömürülenlerin yanında yer alan), deli (okulda en başarılı olan aile bireyi). Onunla ilgili diğer gerçekler şunlardır,  adalet duygusu güçlü, insanla ilgili tüm tanımlarda bunu arayan, gerçekleştirmek için bir yerden başlayan, gerekirse savaş veren, dediğiyle yaptığı bütünleşen, insanca gerçekliklerin peşinden koşan, doğru ve olması gereken şeylerle uğraşan…

Hemen belirtmek gerek ki burada tam olarak birey kadın yine yoktur. Ama toplum piramidinde üste tırmanan dirayetli kadınla karşılaşırız. Bir yandan da şunu dersiniz; bu kadar para ve insanı çekip çeviren kadının birey olmaması ne acı… Yine adsız bir kahramandır bu kadın ama Nehir hikâyesindeki saydam karakter bu hikâyenin sonunda Miraç gözünden tanımlanır. Bu tümüyle benim fikrim. Sayfa 66’da şu cümleyi okuruz; “Hanım masadan kalktı. Nefti yün giyiminin içinde zayıf dimdik durdu.” Bir kararlılık, görkem vardır bu betimleyişte. Zayıftır, (yiyip içmekten semirmemiştir)her işi kendi kotarır, işin başındadır. Dimdiktir, olup bitenlere adeta kafa tutar bir duruşu vardır. Şimdi burada giysinin rengini önemsemeliyiz. Nefti yeşil. Yeşil rengin evrensel anlamı doğadır. Buna bağlı olarak yaşamı, gençliği (burada yeni bir davranış biçimi denebilir mi acaba?), yenilenmeyi, umutları dinçliği simgeler. Sakinleştirici bir renktir. Nefti yeşil, zeytin yeşilinin psikolojik anlamı barıştır.

Sözcük olarak neftî  farsçadır.   Siyaha yakın koyu yeşili karşılar. Annenin siyaha çalan koyu yeşil giysisi onun yaşlılığının, geçkinliğinin, bir çam veya serviyi andırışının mı işaretidir? (Hatta ailenin başkomutanı-askeri renk olması nedeniyle.)Ama bu noktada bir ilginç bilgi daha var. Neft Bitlis yöresel ağzında kibrit anlamında kullanılıyor. Böyle bakınca tutuşturan, harekete geçiren, durağanlıktan çıkmış, kararlılık… Böyle düşünülebilir mi acaba?

Hikâye zamanı evin yaşlı hanımının Ankara’ya gitmek için hazır olduğu, yemek masasında kendi kendine durum değerlendirmesi yaptığı, bu arada belleğinin sıçramalarıyla bizimle yaşamını paylaştığı kısa bir andır. Sahneye Miraç girer, onunla kısa konuşmalar yaparlar ve hanım çıkar. Hanımın anı girdabında gezerken geçmiş-şimdi-gelecek (gelecek kaygı şeklinde gizlice var edilmiştir) aynı düzlemde izlenir. Füruzan’ın çok özgün bir yanı zamanda doğrusal bir çizgi yaratarak okura tümgörüsel bakış açısı vermektir. Burada yine bunu yapmıştır. Ve burada da bir spazm zamanından söz edeceğim. Hikâyenin bitiş cümlesi tam bir spazm zamanıdır;

“Hanım arayı geçti. Oymalı ağır tahta kapıyı kapadı.” Çok görkemli bulurum. İki cümledir ama bir tablo gibidir. Karşısına geçip izleyebilirsiniz. Bu cümleye az sonra tekrar bakmak isteyeceğim, başka bir açıdan.

Olay örüntüsü değil, zaman üzerine anlatısal söylemle yapılandırılmış hikayeyi okuyan öznede yaratılmak istenen duygu düzeni sanırım şöyledir,

Merak: Vedat delirmiş mi gerçekten acaba? – Sorgulama:  Vedat niçin böyle alışılmadık davranıyor? – Vedat’a rahat mı batıyor? – Vedat neyin savaşını vermeye çalışıyor? – Yargılama: Vedat ailesini zor durumda bırakıyor. –Karşıt görüş yaratma: Vedat ailesini zor durumda bırakmıyor adalet kavramının peşinden giden bir serüvenci ve kendini kurban etmekten de kaçınmıyor. – Anıştırma: Vedat asla geri adım atmıyor, savcının yüzüne gerçekleri söylüyor. –  Çaresizlik: Vedat delirmiş olmalı, bir insan bile-isteye bu kadar kendi çıkarlarına aykırı davranır mı? –  Çözüm arayışı: Vedat delirmediyse de delirmiş gibi olmalı çünkü başına açtığı bu işlerden başka çıkış yolu görünmüyor. – Bir kabulleniş gibi görülen gerçeği ret noktası: Vedat delirdi. (Annenin sözü; “ Vedat’ım biraz hastaymış da” S.65)

65. sayfada biraz daha oyalanmak gerek. Burada harika bir boşluk- bir kopma noktası vardır. Anlamsal bir boşluk vardır. Anne “ Vedat’ım biraz hastaymış da” der. Bunun ardından gelen cümle Miraç’ın şu cümlesidir; “Allah sana çok şükür” .

Bu “an” eşsiz bir saptamadır. Bu toprakların insanlarına ilişkin bir belirteçle karşı karşıyayız.

Bu sırada Miraç (evet, Vedat’la ilgili düşüncelere dalmıştır ama)  insanlarımızın o tipik tavrını gösterir, olur olmaz her şeye şükretme alışkanlığının kimi kere nasıl yersizce ve densizce olduğuna işaret eder Yazar.   “Hanım döndü. Miraç’a uzun uzun baktı. Ekmeğinin kıyısından ısırdı. Elindeki taşlı yüzük sabahın solgunluğunda ışıdı. Çayını yudumladı sessizce…” (Siz de acı acı gülmüyor musunuz bu sahneyi okurken?) Burada metinsel bir boşluk öte yandan çok yoğun damıtık bir tablo vardır. Hem görsel hem psikolojik bir tablo ve okur tarafından üstündeki örtünün çekilip alınmasını ister yazar. Bu susku/anlaşılamama/kendini dile getirememe durumundan kaynaklanan bir ara olayın (ama üstü kapalıdır bunu okurun oluşturmasını bekler yazar; Vedat nerededir ve ne yapmaktadır?) bu cümleyle (bir göndergedir kuşkusuz) beliriverdiğini görürüz.

Belirimlerin ağırlıkta olduğu, bir metinle karşı karşıyayız yine. İşte hayranlık uyandıracak birkaç örnek seçiyorum. Bu örnekler aynı zamanda dil doyumunun göstergeleri, sözcüklerin, yansıtma, titreşim ve patlamalarla yarattığı imgeler de son derece görkemlidir. 

“üç mızrak atımı öteden bilinen yürüyüş” S.53

“erkeğin harcı, kadının boynunun borcu” S.53

“… Biz Fransız gâvurunu söküp atmaya avratlığımızla duralım da körpeliğimizde, oğlumuz karı kız peşinde koşup anasının ölüsün eller eline bıraksın. Hangi kancık kasığında yattı, desem, benim oğlum bu…” S.55

… atlas yorgan kan olacak diye uykular girmedi gözüme… s.58

…Ara sıra yatak odama gelir otururdu. Onu kucağımda emzirdiğim günlerdeki ana sütü kokusu sarardı içimi… S.60 (bu cümlenin aynı zamanda göz algısından koku çağrışımı, kokudan duyguya geçiş sağlayan,  algıyı başka algı için kullanma olduğunu da burada belirtelim. Duygusal bir ayrıntının bu zincirleme algıyla derinleştirildiğini de belirterek. )

… Sandık odasında kurutulmuş meyvelerin kokusu ve ışıksızlığı Miraç’ın kış korkusunu azaltırdı. S.61 Koku algısından > duygulara geçiş. Burada ayrı bir şey daha var, koku algısını savunma mekanizması olarak kullanma söz konusu.

… O bilirdi bu evin seslerini tavanından tabanına… Yılanların kaygan çıtırtılı gezmelerini duymuyordu artık S.62

“karnım karardı” > renklerin yitimiyle doğurganlığın bitimini anıştırma.

“Kenarı yaldızlı bardaktaki çay hiç tütmüyordu” S.65 (görme algısından zaman algısına geçiş). Bu cümleye kısa bir an için yeniden dönmek istiyorum. Burada Miraç tarafından her ne kadar çayın sofraya soğuk getirilmiş olabileceği yorumu yapılsa da yan anlamı zamana ilişkin anıştırmadır. Soğuyana kadar içilmemişti. Bu hanımın çok düşünceli, kaygılı olduğunun göstergesiydi ve tüm hikaye çay masaya konduğundan Miraç’ın oraya gelişine kadarki süreyi kapsıyordu, bana kalırsa.

Kenarı yaldızlı bardak > zarafet, belki zenginlik belirtisi.

Finalle ilgili söylenenler vardır: 1-hanım kendi seccadesini bıraktığını söyler Miraç’a , 2- bir takım tembihlerde bulunur kış mevsimiyle ilgili 3- gelecek yıl kışa hazır yiyecekler alacağını bunun için de uygun kişileri araştırmasını ister.

Bir de yapılanlar vardır bugüne değin hiç olmadık bollukta yiyecek bırakılmıştır Miraç’a. Bu değişim her ne kadar hanımda kendiliğinden gibi gözükse de bir anlamda Vedat yaratmamış mıdır bu dönüşüm/değişimi?  Anne cimrilikle suçlanırken “ölüsünü bile paklayacak” miktarda yiyecek stoku bırakılmıştır bekçiye.

Hanımın “araya geçmesinin” simgeselliği üzerinde de biraz durursak eğer.  Ara nedir burada? (Görünürde evin kullanılan hacimlerinden biridir elbette, ama…) Gidilecek yolun üzerinde aşılması gereken bir alandır. Ara bir geçişin eşiğidir aynı zamanda. Değişime doğru gitmektedir anne, gelecek yıl için hazır yiyecekler alacaktır, artık başka şeylerle uğraşacaktır bir takım kararlarla ayrılır hikâyeden. Oymalı, ağır ve tahta olan kapıyı arkasından kapatması da bir dönemi kapatıp arkasını dönmesidir aslında. Onu neler beklemektedir?

İncelememizi tamamlamadan önce sormak istiyorum adı Su Ustası Miraç olan bu hikâye, yalnızca veya özellikle Miraç’ ın mıdır? Anneyle mi ilgiliyiz yalnızca? Peki ya Vedat mı kuşatır metni? Hayır. Az önce sözünü ettiğim üçgenin içi bir sürü hikâyeyle doludur.  İşte şimdi onlara, hikâye içindeki öteki hikâyelere değinmeliyiz. Ayrı enstrümanlar olarak hikâyenin ezgilerini seslendirirler. Kuşkusuz hepsi başlı başına ayrı incelemelerle başka çıkarsamalara götürür bizi başta dediğim gibi çözümleme yamaları yapmaya çalışıyorum.

  1. Ölmüş köy ağasının hikâyesi.
  2. Anlatıcı annenin hikâyesi.
  3. Ağanın eski karısının hikâyesi.
  4. Döne’nin hikâyesi(hizmetçi)
  5. Aşçı Satı teyzenin hikâyesi.
  6. Aşçı Satı Teyzenin oğlunun hikâyesi.
  7. Vedat’ın büyük ağabeyinin hikâyesi.
  8. Vedat’ın küçük ağabeyinin hikâyesi.
  9. Miraç’ın hikâyesi
  10. Tüm bu parçalardan oluşan Vedat hikâyesi

Bu metnin de dişil ses olduğunu düşünüyorum. Anne karakterinden ötürü değil, en dış çeperdeki anlatıcı sesinden. Onu fark edebildiniz m? “Vedat’ın delirdiğini ilk kim söyledi, annesi mi?” diyen sestir o. Sonra yine karşımıza çıkar “ Yaylada günler kısalmaya, serili kayısılar kurumaya dönmüştü,” diye sürdürür anlatısını. “Sabah hava iyice yıldız poyraza dönmüştü,” der. O görkemli final cümlesini de o söyler;(evet bakan göz Miraç’ın gözüdür ama konuşan anlatıcıdır.)

 “Hanım arayı geçti. Oymalı ağır tahta kapıyı kapadı.”

Evet yineleyeceğim; “Yaşama sanatı bize acı çektiren insanlardan yararlanmaktır.” Acaba bir avuntu olabilir mi?

(1) Serap Gökalp’in Dil Irmağında Füruzan’la öykü incelemelerinden

Kesik El

Alacakaranlık ve çok lüks döşenmiş ofise girdiğimde kapı arkamdan kendiliğinden kapandı. Bir ağızdan içeri girmişim de yutkunması an meselesiymiş gibi hissettim.

Duvarlarda çiçek resimleri gözle görülür biçimde büyüyüp açar, sarmaşıklar çerçevelerden sarkıp oraya buraya dolanırken leylek büyüklüğünde bir kelebek uykudan uyanıp kanatlarını gerdi. Bu saatte kelebek uykusu olur mu diye düşünürken kısık müzik kulaklarıma değince gözüm istedi, gözümle gördüğüm ezgileri ağzım istedi. Kafamı kessem şu müzik yayılan tabloların içine atsam diye aklımdan geçirirken kafam bir tablonun içine giriverdi. Bekleme salonu olduğu anlaşılan bu yere çok kapıyla bölümler bağlanmış, kapılar kapanmıştı.  Kapılar gerçek miydi, yoksa onlar da birer tablo parçası mıydı bilemedim. Belki de tablonun içinden onların kapı olduğu izlenimi ediniyordum. Sarmaşıkların ve büyüyen uzayan bitkilerin, açan taç yaprakların sesleri müzik sesine karışıyor garip bir hal alıyordu. Hani rasgele renkleri birbirine karıştırdığında bulanık ve anlamsız bir boğuntu elde ederdin ya öyle.

Bekleme odasına oturmaya karar verip sarmaşık dallarından birinden kafamın geri getirilmesini rica ettim. Gövdemi sandalyeye küt diye oturttuğumda sekreter masasının üstündeki kesik eli gördüm. Karşı karşıyaydık. Uzun, sivri kırmızı tırnaklı görevli el resmi bir şekilde avucunu gösterip buyurun işareti yaptı. Nereye buyuracağım? O sırada bir deste başvuru kağıdı eteklerini hışırdatarak yanıma oturdu. Asık suratlıydı. Hayallere dalıp bu başvurunun aslında çok mutlu ve para kazanacağım bir işin kapısını açabilmesinin mümkün olduğunu, gülebilseydi eğer bu işe alınacağımın işareti olabileceğini düşündüm. Ama yine de çantamdan çıkardığım kalemimle harekete geçtim. Onu sırt üstü yatırdım, alnından başlayarak, yüzünü, boynunu, göğüslerini, karnını, katlarını ayırıp kıvrımlarının satırlarının içini doldurdum. Bittiğinde boşalmışlık hissettim. Tüm kişisel bilgilerimi, sırlarımı bunun içine akıtmak hiç de akıllıca gelmemişti ama çarem var mıydı?

Kesik ele baktım, masanın üstüne kapanmış iki parmağını tıktıklıyordu.

-0-

İş başvurusu yapmanın dördüncü boyutunu okudunuz.

Kim ödeyecek bu namus borcunu ?

Gelin, arkamdan gelin. Yalnız lütfen sessiz olun. Onlar bizi görmüyorlar ama, hissedebilirler. Özellikle birilerine çarpmamaya dikkat edin. Burası hayalleri nedeniyle girilen, asla tutulmayan sözlerin verildiği bir anlaşmaya imza atılan, alkışlar, armağanlar ve iyi dileklerle kutlanan yolcuların ilk istasyonu; nikah salonu. Kadınları daima beyaz, erkekleri ekseri siyah giysilidir. Yeni ve bilinmez yolculuklarına buradan uğurlanırlar.  Peş peşe yarım saat arayla nikah kıyımı için bu memurun karşısına yeni yolcular gelir. İşte on beş otuz nikahı. Bizim öykümüzün kahramanları. Az sonra salona, oradan dünya evine girecekler. Daha önce neredeydiler bilen yok (!) Bu nikah kıyımı sırasında yolcular mutlu görünecek. Sonrasında biri sabırlı, öbürü yıkıcı olacak. Bu yolculuğun geleceği hakkında henüz kimsenin bir öngörüsü yok. Ama ben biliyorum. Eğer bu gelin şu an salona birlikte gireceği adam yerine, aklındakini seçseydi başka bir öykünün kahramanı olacaktı. Ama bu adamı seçti. İnsanlar buna kader diyorlar. Şimdi anlatacaklarıma kulak verin, bu dediklerimin hepsi olacak, çünkü ben bu öykünün yazarıyım.

Gelin, şimdi ses sisteminden yayılan, daha önce hiç duymadığı müziğin içinde yüzerken, aklında buruk, rengi solmuş bir adamın yüzü var. Sıradan sözcüklerin içinde gizli tutkusunu, alçak sesle hâlâ fısıldamaya devam ediyor. Son günlerde olur olmaz zamanlarda hep o adam ve onun sesi beliriveriyor. Ayaklarını yerden kesen, onu sağırlaştıran bu konuşmayı anımsadıkça gizli ve karanlık bir köşeden bir katil çıkıp bıçağını boğazına dayamışçasına yüreği çarpıyor. Bu konuşmanın ömrü boyunca bir anne tembihi kadar canını sıkacağını henüz bilmiyor.  Şimdi yine yüreği çarpıyor. Tam o sırada müstakbel kocası,  neyin var hayatım, yine sağ gözün kaydı,  diye fısıldıyor. Girmesi için kanca yapıp kolunu uzatıyor. Onun sapanın lastiğindeki bir taş gibi hissettiğini ve fırlatılmak için sabırsızlandığının farkında değil. Ağır adımlarla salona doğru yürüyorlar.

Gelin, beyaz gelinliği içinde yaşamdan soyutlanmış bir rüya gibi kaybolmaya yatkın duruyor. Duvağının tülü, saydam geniş alnının üstünde görünmez olmuş. Yüzüne tezat kömür karası saçları özenle ensesinde toplanmış. Gülümsemesinde hâlâ bir tereddüt, hâlâ kaygı gizli. Ama konuklar bunu kahkahaya ve iyi dileklere boğmayı tercih ediyor. Hepsi de ağızlarını açarak, sözcükleri uzata uzata konuşup kendilerini duyurma çabası içinde.

Şimdi sessizlik, nikah kıyımı başlıyor…

Bu adamın, geceleri geç gelme hatta sabah gelme alışkanlığı var. Ama bu alışkanlığını kız evlendikten bir yıl sonra yaşamaya başlayacak. O sırada bir kız çocuk doğurmuş olacak. Adamın eve uğramamak için seks hayatını, sonrasında çocuk bağırtılarını gerekçe göstermesi hiç şaşırtıcı olmaz. Karısı onun bir metresi olduğunu düşünecek. Gel gelelim çocuğunu babasız büyütmeye gönlü el vermediği için adamın sabaha karşı, tütün, içki bulutuyla kaplı, sararmış bir yüzle gelmesini dünyanın en olağan durumu gibi karşılayacak. Bir terzinin fazla şansı olmaz, diye düşünecek. Sessiz bir adam bu damat. Zamanla sinirli biri olacak. İşsiz kalacak ama hep dışarılarda olacak. Karısı terzilik yaparak evi geçindirecek ve adamın cebine harçlık koyacak.

Nikahtaki tüm takıları, paraları, kadının kenara ayırdığı kara gün paraları adamın dayak tehdidi ile tümden eriyip bitecek. Bu saydam gelin-kız kararıp zayıflayacak. Kızları dört yaşına geldiğinde gelinin annesi ölecek, babası evini müteahhide verip geçici olarak bir başka yere taşınacak. Kızına, üç dört yıl dişini sıkılmasını müteahhidin vereceği ikinci daireyi onlara vereceğini, söyleyecek.

Ama, evlilik kötüye gidecek. Adam eve arada sırada uğramaya başlayacak. Terzi kadın ve kızı evde yalnız olduğu bir gece kapısına tanımadığı adamlar dayanacak. Onu almaya geldiklerini, kocasının kumarda onu kaybettiğini söyleyecekler. En ufak olayda pencerelere, pijamalarla dışarılara fırlayan sokak sakinleri her şeyi ışıkları yakmadan, perde arkasından izleyecekler. Bir Allahın kulu polise haber vermeyecek. Sabaha kadar kızına sarılmış uykusuz korku içinde bekleyen kadın, ertesi gün birkaç parça eşyasını alıp babasının kiradaki evine sığınacak. Damat bu adresi o sırada bilmiyor olacak. Kadın kocasını şikayet edip tutuklatacak. Boşanma davasına bakan yargıç  olayı öğrenince tek celsede boşayıp kadını kurtaracak. Kadın da evde dikiş dikmek yerine bir konfeksiyon fabrikasında iş bulacak. Bu arada hem karısının şikayeti hem kumar borcunu ödemediğinden adam hapse girmiş olacak. Eh her şey yoluna girmiş, dediğinizi duyar gibiyim. Ama öykü devam ediyor. Çünkü yasalarımızda iyi hâl diye bir tanım var ya, işte o hiç iyi bir hâl değil. Çünkü hapiste bilinen koca bir gün hapisten çıkıverecek. Bu öyle beklenmedik olacak ki kadın bir gün fabrikadan çıkışta onu karşısında bulacak. Adam, “kumar borcumu ödeyemedim, bunun sorumlusu sensin, gitseydin başıma bunlar gelmeyecekti,” diyerek herkesin içinde kadına sille tokat girişecek. Böyle bir şey olur mu, demeyin, kumar borcu namus borcudur ve ödeme nakit veya karıyla olmuş, bir kumarbaz için hele karanlık adamlar hiç için fark etmez. Çünkü sonuçta adam bir ak kağıda kendi el yazısıyla ve üç tanık önünde karısını kumara bastığını yazdı ve imzaladı.  Adam sokak ortasında karısını Allah yaratmış demeden döverken kimse karı koca kavgasına karışmayacak. Kadın bir yolunu bulup kaçmayı başaracak. İşte bir hata daha! Adam takip edip evin adresini öğrenmiş olacak. Artık ondan sonra her gün oraya gidip, kumar borcunu ödemesi için karısına baskı yapmaya başlayacak. İçip içip evin önüne geldiği bir gün, -güpe gündüz- eve dalıp eski kayınpederiyle kavga ederken onu bıçaklayacak. Bir anda yaptığı işin dehşetini kavrayıp kaçmaya yeltenecek. Yaralı kayınpeder, can havli mi, öfke mi, ne derseniz deyin peşine düşüp ortalığı ayağa kaldıracak. A, işte bu sahnede polis var, adam tutuklayıp götürecekler.

Bundan sonrasında gelinin babasının tutumundaki değişikliğe şaşıracaksınız. Kızına diyecek ki, artık senden de senin sorunlarından da bıktım. Şurada üç günlük ömrümü huzur içinde geçirmek istiyorum, kızını al ve git, beni de rahat bırak… Bu her ne kadar bıkkınlıkmış gibi görünse de aslında yaşlı adamın genç bir kadınla evlenmek için aradığı bahanenin eline geçmesi olacak. Cici anne evde başka birilerini istemeyecek. Kahramanımız, kızıyla birlikte kadın sığınma evine taşınacak. Tekrar toparlanınca bir ev kiralayıp yaşamına devam ederken, aradan iki veya üç yıl geçmiş olacak, babası tekrar sahneye çıkacak. İkinci karısı tarafından terk edilen, paralarını ona kaptıran baba, hasta olduğunu, geri gelip kendisine bakmasını isteyecek. Yüklenicinin evleri sonunda teslim ettiğini, birinde oturup diğerinin kira geliriyle geçinebileceklerini, bu kadar kahrını çektiği kızının ona bakmak zorunda olduğunu da ekleyecek.  

Kahramanımız, baba evine dönecek. Tekrar evde dikiş dikmeye başladığında gizli bir el düğmeye basmış da aynı hayatı yeniden yaşamaya başlamış korkusundan, onu yalnızca kızının gün günden gelişip serpilen varlığı kurtaracak. Olup bitenlerin bir karabasan olduğunu ve geride kaldığını düşünmek isteyecek. Babası ölecek. İki ev de ona miras kalacak. İşte şimdi öykü bitiyor dostlar. Kumarbaz kocaya ne mi olacak? Borcunu tahsil edemeyen mafyanın bir adamı tarafından hapisteyken şişlenerek öldürülecek.

Evet, bu nikah salonları beni üzer. Kuğu gibi, peri gibi, masal gibi kızlar, beyaz giysileri içinde dumansı, köpüksü, düşsel adımlarla gelirler de nereye giderler peki? Bir yontulmamış taş, bir akılsız sperm torbası, bir hortlağın kollarına giderler. Tüm hayatlarını teslim ederler. Hiç akıllarına getirmezler, bir kocadan kurtulmak, ona sahip olmaktan çok daha zordur. Hadi, artık biz de gidelim. Bir başka nikah kıyımı öyküsünden önce biraz soluklanmaya ihtiyacımız var.

-0-

İlk göz ağrısı…

İlk kitabım Astak Kum Saatinde Akarken 20 yaşında oldu. Yazarlık serüveninde ilk kitabın yeri elbette çok farklıdır. İlk öyküm bir dergide yayımlandığında nasıl kalbim çarptıysa, ilk kitabım rafa çıktığı o gün de, aynı kelebekler kalbimdeydi. Yayınevinin halkla ilişkiler sorumlusuyla bir Temmuz günü, Beyoğlu kitapçılarını gezip vitrinlerde ve raflarda kitabımı izlemenin hazzını hiç unutmayacağım. Ama hiç unutmayacağım başka bir konu da aynı yayıncının dosyamı iki yıl boyunca bekletmesi, sessiz kalması ve telefonlarıma çıkmamasıydı. Bu kitabın yazılması ve basılmasına ilişkin günce tutmuştum, güncenin kendisi ayrı bir kitap taslağı olarak duruyor hâlâ. Sürekli kafamda o deli soruyu anımsıyorum. Dosya iyi değilse niye kabul ettiler, kabul ettilerse niye basmıyorlar? Sonunda çat kapı yayınevine gittim. Yayıncıya ve editöre kitabı bir kez de sözlü anlattım. Ayrılırken yayınevi sahibi Şermin Hanım’ın kitabı artık bekletmeyeceğine ilişkin söz verişini anımsıyorum. Kitabın editörlüğünü yapan Belgin Celil’le çalışmalar bittiğinde 2002 olmuştu. Yayıncının kataloğuyla birlikte kitabımın kopyalarıyla İstanbul’dan döndüm. Arabamın bagajına yan yana dizdiğim kopyalar kapağı açınca bagajdan daha geniş bir gülümsemeye neden oldu yüzümde. Joan Miro’nun bir eserinden kapak illüstrasyonu yapılan bin adetlik birinci basımıyla ilk göz ağrım, Astak Kum Saatinde Akarken, otuz sekiz öykü, dört bölüm halinde düzenlenmişti. Her bölüm için metinler yazmıştım ve kitabın izleği “zaman” dı. Bursa Tüyap fuarında imza günü yapılan 277 sayfalık Astak Kum Saatinde Akarken şimdi satışta değil. Tanıtım çalışmaları sırasında TRT’ İstanbul Radyosunda yapılan bir söyleşiyi de dijital ortama aktarmak bu günlere kaldı. Bu teknolojik aktarımı gerçekleştiren Sevgili Aşkın Aydoğan’a sonsuz teşekkürler. You Tube kanalımda , https://youtu.be/rO2Oovvj8LQ linkinden kitabın içindeki Bıçak Bitti öykümün seslendirilmesi ve söyleşiye ulaşabilirsiniz.

Esen kalın.

Kitaptan:

Meşale zannettiklerinizin ateşböceği olduğunu keşfettiğinizde ne yapabilirsiniz?

Edebiyatla uğraşmak, “dut yaprağından atlas yapmak” bence. Sabırla, bir koza yaratmak, canla başla çalışmak gerek. Uçmak veya ölmek için, uzun bir süre doğaya borcunuzu ödemeye çalışıyorsunuz. Aynı zamanda değişiyorsunuz. Hantal tombul bir tırtıldan kelebeğe dönüşmeye çalışıyorsunuz. Şimdi koza bitti. Bu kitap sayfalarını açan her okur, bulduğu iplikçik ile kendi ipek kumaşını dokuyacak. Bense tekrar başka bur kozaya girene dek biraz uçabileceğim.

Yaşamın hem içinde olmak, hem izleyicisi olmak… Sözcüklerin muhteşem aracılığıyla başkalarında kendinizi, kendinizde başkalarının izini sürmek.

Çok sıradan gibi görünen durumları hafifçe kazıdığımızda bambaşka yerlere ulaşabiliriz. Gerçekle görünen farklarını yakalayabilmek çabası benimkisi…

https://youtu.be/rO2Oovvj8LQ

CANKURTARAN

Rüzgâr bir çocuk gibi koşarak geliyor ve evin kapısında aniden susuyor. İçerideki ürkütücü sessizlikten çekinerek pencereden içeri bakıyor, ağaçların arasından arka tarafa dolanıyor ama içeri giremiyor. Eğri büğrü bir ev, bakımsız bir bahçenin bir köşesinde… Rüzgârın gördüğü, diz çökmüş, sırtı kamburlaşmış bir kadın.  Görünmez tehlikelere karşı savunmak için kendiliğinden bükülmüşlüğü vardır ya bedenlerin, öyle…  Bu beden az önce düşlerini geri aldı.  Düşleri dikenli çıkmıştı ve ellerini kanatıyordu ne zamandır.  Durduğu yerden üçü görünen, üç koca parmağa benzeyen masanın ayaklarına bakıyor. Üç koca parmağa benzeyen ayakların arasından, örtünün akan desenlerini görüyor. Sentetik iplikten püskül şeridinin akan desenleri durdurduğunu da görüyor. Masa örtüsünün püskülleri arasında düşler… Düşler yerde yatıyor. Bir görünüp bir kayboluyor. Bir görünüp bir kayboluyor ve kendisini ağaç kökü gibi hissetmesine neden oluyor. Gövdesi dipten sarsılmış bir ağaç şimdi kadın. Sapına kadar toprağa batıp çıkan bir bel onu yerinden sökmeye çalışıyor. Bir ileri bir geri, bir görünüp bir kayboluyor, bir ileri bir ge…

Yere devrilmiş kekik kavanozu yüzünden kekik kokuyor içerisi. Onun ne zaman düştüğünü görmedi ama yayılan koku kadına çocukluğundan bir resmi  anımsatıyor: Ekmeğin üzerine dökülen zeytinyağı, şişeden akan yağa güneşin değip yansıması, tezgâhın üstüne düşen damlacık, kesilmiş limonu sıkarken duyduğu dişlerini kamaştıran koku ve kabuğunu dişleme itkisi…  Yağı, limon suyunu emen ekmek dilimi, ıslak kekik tanecikleri, ısırmadan önce ağzının sulanması… Tüm bunları boyunun elverdiği açıdan görüşü. O sırada şaşkın gece kelebeğinin ürküyle cama vurması, kanatlarının sesi. Tezgahın öte köşesinde kalmış, temizlenmemiş bölüm. İkinci resim, dışarı yürüyen çıplak ayakları, kapının önündeki az önce suladığı betonun yaydığı koku. Duvara dayanmış bir çift bahçe terliğinin duruşu. Bunlara bakıp zeytinyağlı, kekikli, limonlu ekmeğini yerken, dilini ısırması, gözünden yaş gelmesi ama yemeyi sürdürmesi. Bir domatesin dörde bölünmüş parçalarının yaydığı yabanıl koku. Seni kocaya verecekler duydun mu? Zeytinyağlı, kekikli ekmeği yere düşüren kızın adı Melek. Resim değil, gerçek…

Bir ileri bir geri… Kirli yemenisinin kaydığının farkında. Olsun. Sallanan oyaların adı, elti eltiye küstü. Kendi ördü. Oyanın motifleri yanağında böcek gezmesi gibi değip kalkıyor, değip kal…

Alacakaranlığın içine asılmış ışıklar yüzüne gözüne bulaşırken yavaşça ağlıyor. Şimdi başka ses yok. Rüzgâr da susmuş. Ağlarken, kendisine ait ne kadar az şeyin olduğunu düşünüyor. Öyle az şey var ki öyle az… Onları kollamak zorunda. Yoksa yok olacaklar. Salınımından dağılan, odayı pis kokulu bir battaniye olup örten ter kokusundan kendi varlığını duyumsuyor. Kokudan başka neyi var ki? Var… Şu ot sedirin yaygıları var, çeyizinden. Sedirin beyaz patiska etekleri  var, ara dantelli, kızken örmüştü. Üstündeki basma örtüsü var, annesinden. Ot yastıkları var, kaynanasından. Dantellerin ilmikleri arasında “A Fadimem” türküsü var. Tığın her batıp çıkışında ipi dolayıp çekmesinde, “Ay lay li lom, ay lay lom” var. İşte bu onun sesi. Ona ait bir şey. A Fadimem, hadi senle kaçalım/Beyce pazarında dükkan açalım/Ay lay li lom, ay lay lom. Türküyü hiç unutmadı. Tığı sımsıkı tutmaktan başparmağı beyaz beyaz bunu da unutmadı ve; A Fadimem iner gelir Belen’den /Zülüfleri tel tel olmuş elemden/Ay lay li lom, ay lay lom, diye çın çın avluyu inleten kendi sesini de unutmadı.  Ay Meleeeek ne güzel söylüyorsun kız. En iyi arkadaşı Emine’nin sesi bu. Onun sesi de motiflerin, zincirlerin dolguların içinde duruyor, türkülerin yanında. Kesmeden gülümsüyor; A Fadimem iki değil üç değil/Benim bağrım demir değil, tunç değil/ Ay lay li lom, ay lay lom...Ama şimdi, nefessiz kaldı türküler, Meleğin kanatları rüzgârsız…

Dalgalı bir denizde kayıktan bakarcasına bakıyor masanın ayakları dibine Melek. Üç koca parmağa benzeyen masa ayaklarının dibine… Dördüncüsü görünmüyor. Orada yatıyor  O! Artık dikensiz… Bir görünüp bir kayboluyor, bir görünüp bir kay… Masanın üstündeki sarı yapay güller, haftada bir yıkanması gerek ama ne zamandır üzerinde sinek bokları var. Bir gidip bir geliyor güller…. Bir gidip bir ge… Sarı güller onun. Sarı güller gelinlik gülleri. Duvardaki resimde elinde duruyor bak. Resmin altındaki sıva,  içi irin dolu deri gibi şişmiş , ha patladı ha patlayacaktı da damat aldırmamış, basmıştı çekici, patlatmıştı sıvayı, yeni gelin basma örtünün üstüne yayılan parçaları toplamaya çalışmıştı. Tamire lüzum yok, resim kapatıyor zati… Bu kocasının sesi. Sıvayı olduğu gibi bırakan o. Resmi kaldırsan bu cümle altından çıkıyor, bir de kırmızı tuğla. Süslü bir şarkıcının yanağının kenarını tırnağınla kaldırınca iskeletini görmeye benziyor bu resmin duruşu. Yüzünün yarısı kusursuz, beriki yanında kırmızı etlerin parçaları, kanlı çene kemiği, kanlı dişler, şarkı söylüyor: “Yüksek yüksek tepelere…” Kına gecesi var onun, gözyaşları var, o geceye dair. Gelin ağlamadan olur mu?  Ağlayarak  eğlenmeyi üleşir kadınlar… Kadın kendi düğününde bile ağlamalıdır. Töredir. Avuçların kınayla damgalanması, yüreklerin şarkılarla taşırılması usuldür. A Fadimem, türküsü susmuştur. Şu fotoğraftan (gelinlik fotoğrafı işte) yarım saat önce kelebek tırtıl olmuştur. Artık istediği gibi uçamayan, kozaya hapsolan, eskinin kelebeği değişip Melek Vural olmuştur. Kocasının soyunun adını almıştır. Soyunu sürdürmesinin sorumluluğu omuzlarına yüklenmiştir.  Bu resmin çekildiği rutubetli küçük oda; fotoğrafhanede ışıklı bir şemsiye hatırlıyor, plastik kokulu, aynanın önünde hiç yıkanmamış bir tarak… Fotoğraf karesinde olan insanların ağız kokusu, ter kokusu… Işık patlayıvermişti! Bu acayip gülüş ondan. Yanındaki gülüş ise herkesin, “Pek iyi çocuk, hâlim selim çocuk” dediği, gülüş. İnce bir zar gibi kapladığı bu nur yüzü dışarıda gezerken kullanıyor damat. Evde kalın kabuklu, Kafdağı’nın ardına gidesice paslı yüzüyle gezer. Şimdi o paslanmış gülüşü de aldım bak…  Sağ el gülüşü. Hep hazırda bekler sağ el. Sağ eliyle yemek yer, sağ eliyle dayanıp sağından kalkar, sağ eliyle şeyini tutar, sağ eliyle vurur. Resimde de o el gelinin omuzunda işte. Resim bir ileri bir geri sallanıyor. Gelinin adı Melek, gelinliği kiralık. Beni cennetteki hurilere hazır hale getireceksin. Hazırlanmak için ibadet etmek lâzım, demeye başlamamış daha sağ el. Kendisi ise bir dünyalık kadın olduğunu henüz bilmiyor bu resimde.  Bunu buraya çaktı ki o yokken bile unutmayayımmış. Eli üstümdeymiş. Kör olasıca! İbadet etmek için zamana ve rahata ihtiyaç vardır. Beni rahat ettirmek senin işin. Lüzumsuz dünyevi işler senin işin. Memeleri yeni tomurcuklanmış hurilerime kavuşana kadar sana katlanacağım… Bunları da sağ el söylüyor, havada vaaz verir gibi duruyor. O sağ eli o resimden kesip çıkarsam, diyordum. Camı kırayım, eli keseyim, bitsin… Resimden çıkarsam atsam da ne fayda… Hep üstümde. Yüzüme, sırtıma, böğrüme al, mor izler bırakan sağ el. Yorulunca hadi bakalım sıyır şu siktiğim  şalvarını, der. Küfretme dedikçe, sen dünyalıksın,der. Hizmetimi görecek, şehvetimi söndürecek, beni misafir edecek bir dünyalıksın. Sana küfretmem yasak değil. Her seferinde de bir çocuk yapışır içime.  Dokuz ay boyunca sömürüp bitirirler, kan olup öfke olup fışkırırlar. Susarım. Hiçbirini sevmem bu şişiklerin. Bu beli bükülü hep ağlayan evi de! Tüm istediğim yüreğim çarpmadan yaşayabilmekti oysa.

O resimden beri kirpikleri hep ıslak Melek’in. Ağlamaları hep az önce bitmiş gibi. Şimdi de öyle. Ağlamaları az önce bitti… Bu kere sonsuza dek bitti. Buna inanamayarak arada yemenisini çiğniyor Melek. Elti eltiye küstüyü çiğniyor, bırakıyor, çiğniyor bıra…  Merak ediyor, artık  yüreği çarpmadan yaşayabilecek mi acaba?  

Kendisine dünyalık diyen o adamı artık gece uyurken izleyip, hayal kurmasına gerek yok. Açık ağzından içeriye zehir akıtmak, bir akrebi atletinden içeri salmak, ağzının kenarından yağları akıta akıta yemek yerken fare zehiriyle tatlandırılmış yalancı dolmayı yutamayıp devrildiğini görmeyi istemesine gerek yok. İçindeki hınç dişlerinin arasına sıkışıp durmayacak artık. Çene kemiklerinin gece veya gündüz birbirlerine kaynadığını hissettiğinde yalnızca ağzını açar, koca bir soluk alırdı. Yapabildiği bu, elden ne gelir…Artık ağzını koca koca açmasına da gerek yok.

Her zaman irkilir gibi konuşan her zaman ıssız bir yolda korkarak yürürcesine yaşayan Melek, cennete gidememekten korkan kocasının, kapıyı ne zaman arkasından kapatacağını beklemekten sıkılmış, geri dönmüş ve bak onun içi boş ayakkabılarını kapının önüne bırakıvermişti işte. Dünyalık, onu hurilerine uğurlamıştı bak! Alnı secdede, aklı hurilerde, sağ eli Melek’in bedeninde, yaptığı ibadetlerin sonuna geldi gördün mü? Şimdi olduğundan küçük görünüyor, soyadı vur-al. Ama Melek’in de soyadı vur-al. Bunu şimdi fark etti bak. Vurdum aldım. Aldım, verdim, ben seni yendim… Bu oyunu bilir misin sen? Kendisine dünyalık diyen soyadı vur-al olan o adam sessiz. Sonsuza dek sessiz O! 

Pencereden gökyüzüne bakıyor Melek. Bulutlar bir ileri bir geri sallanıyor. Apansız başını çevirip düşüncelerinin son parçasını bir bağırtıyla seslendiriyor, “Beni çok dövdü!” diye açıklıyor. Bakışlarında gizemli bir pırıltıyla birden kulaklarını tıkıyor. Yüzündeki şişliklerde hâlâ gözyaşı damlaları varken bıçağın göğüs kafesine çatır çatır girip çıkmasını duymak istemediğini, haykırıyor. Artık sallanmıyor. Gözlerindeki yalımla köşeye büzülmüş çocuklarına bakıyor. Yerdeki bıçaktan uçan ışık çocukların üstüne konuyor. Bunlar ne olacak şimdi? diye düşünüyor. Çocuk Esirgemeye verecekler onları. Keşke bu herifi öldüren ben değil de bir başkası olsaydı. Çocukların yüzünde bıçağın parıltısı bir gidip bir ge…

Ama Melek’in bilmediği, dünyalıkların çığlıklarına da duyarlı bir kulağın olduğu ve keşke tümcesinin ona ulaşabileceğiydi. Evin etrafında dolaşıp içeri giremeyen rüzgâr, keşkeyle başlayan tümceyi duyan rüzgâr, bir dünyalığın yürek çığlığını o duyarlı kulağa taşıyor, öykü bu ya… Derken, can-kurtaran-bıçak yerde artık kararmışken, görünmez olmuşken, Melek’in titremeleri tüm evi kaplamışken, kapı çalıyor; kapı her an içeri doğru patlayacakmışçasına şişip duruyor. Çocuklardan biri seğirtip açıyor. İçeri bir cankurtaranın mavi ışıkları girip çıkıyor, girip çıkı… İçerisi mavi ışıklar ve polislerle doluyor. Sakin olun, diyor bir tanesi. Kocanızı bıçaklayan hırsızı yakaladık. Cankurtaran da geldi. Eğilip yerdeki adamın şah damarını kontrol ediyor, ama kocanız galiba sizlere ömür.

-0-

Bu öyküyü bitimsiz cinayetlere kurban giden, yapayalnız bırakılan, yurdumun kadınlarına armağan ediyorum. Bir gün bir kulağın onların çığlıklarını duymasını, yazgı denen “şeyin” değişmesini dileyerek. Kadın cinayetleri durana dek, öz savunma yapan kadınlar özgürlüklerine kavuşana dek, o can kurtaranı çağırmak için hiç susmayacağız! Bir gün o öyküler başka türlü yazılacak. – Serap Gökalp

Görsel : AndrewLozovyi 7360×4912 px Polietilen boyunca çığlık atan kadın